2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com

29 Aralık 2010 Çarşamba

Köşelerde Dün - 28 Aralık 2010

Köşeyazarlarının tek tük değil, topluca ve birbirinden bağımsız olarak abuklama yaşadığı bir günü geride bırakmışız, buyrun dördü bir aradanız:

Cüneyt Ülsever: Bu sözde liberal yazarımızın ulus-devletsel paradigmada yaşadığı endişeler gözlerimi yaşartıyor. Kendisi özetle demiş ki: Anadilde eğitim olursa ülke bölünür, insanlar birbirlerini tanımaz vs.

Şu mefhumu anlamadım ben: Ülkenin bölünmesi ne demektir? Bugün birden fazla resmi dili olan İspanya, Kanada, Hindistan, Belçika, Finlandiya, Hollanda, İsviçre vs. ne kadar bölünmüş haldedir? Bölünmüş olmaları onları dünya ölçeğinde ne kadar geriletmiştir? Bugün Türkiye bu ülkelerden daha mı az, daha mı fazla bölünmüştür?

Anadilde eğitim kısa vadede pratik bir çözüm değil demek başka şey, resmi dil tartışmasını alıp dolaştırıp bambaşka bir yere götürmek başka şey.

Fatih Altaylı: Kendisi, nasıl desem, kütüklüğün kitabını yazmış:

"Hani yıllardır bu köşenin altında “Ne zaman adam oluruz?” diye soruyorum ya. 
Aslında o soruyu cinsiyetten bağımsız olarak düşündüm hep.
Fakat acaba bundan böyle“Ne zaman kadın oluruz?” diye sormak mı lazım diye düşünüyorum.
Hiçbir erkek onlar kadar adam olamıyor çünkü."

O kadar cinsiyetten bağımsız düşünmüş ki, en son cümlesinde bütün krediyi erkekselliğe atfetmeden içi rahat etmemiş. Oksimoronların kralısın Altaylı!

Ertuğrul Özkök: Tüm iyiniyetiyle (!) bir türban yazısı yazmaya çalışan Özkök, sınıfsal kodlarından gene de kurtulmayı başaramamış, altmetni bir güzel örmüş. Sadece o değil tabii, alıntıladığı Merve Kavakçı da aynı dertten muzdarip. "Benim dinim-senin dinin" ikileminde hangi dinin resmi-kabul gören din olması gerektiği kavgasını yapan, dini bireye değil de otoriteye devretmeye çalışan anlayışın güzel tezahürleri var satır aralarında. Okuyunuz.

Yılmaz Özdil: İroninin hasını yapmış. "Nasıl yalaka olunur?" dersini Bekir Coşkun, "suya sabuna dokunmadan mizah yapma" dersini Levent Kırca'nın falan vereceği bir televizyon okulu olacakmış. Hani yazının mantığı şu: İnsanlar yapmadıkları şeylerin dersini verecek.

Peki Özdil'in vereceği ders ne? Basın etiği.

Tam isabet dostum, tam isabet.

28 Aralık 2010 Salı

Okuduğumuzu Anladık Mı?

Recep Tayyip Erdoğan: "Bizim üç kırmızı çizgimiz var. Etnik, bölgesel ve dinsel milliyetçilik yapmayacağız. Türkiye Cumhuriyeti tek millet, tek bayrak, tek devlettir." (link)


Sorular:


1. Türk kimliğinin içindeki etnik ve bölgesel anlamı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecine göre değerlendiriniz. Tek milleti savunmak etnik milliyetçilik nasıl olmaz, açıklayınız.

2. Türk kimliğinin içine yedirilmiş Müslümanlık yollu asimilasyonu savunan bir konuşma yapmak, dinsel milliyetçilik olmaz mı? Erdoğan'ın yapmadığı dinsel milliyetçilik nedir, nasıl yapılır/yapılmaz? Anlatınız.

3. Erdoğan'ın kırmızı çizgileri dolayısıyla yapmadığı, fakat takip eden cümlede açıkça yaptığı milliyetçiliği sosyal bilimsel açıdan tanımlayınız.

4. Erdoğan'ın "yeni demokratik Anayasa" talebinden eski Anayasa'nın temel direğini savunur hale gelişini seçim sürecinde değerlendiriniz.

Süreniz: 6 ay kadar.

Panzehiriniz: Doğan Akın'ın bu yazısı ve Ayşe Hür ile yapılan bu röportaj.

23 Aralık 2010 Perşembe

Özkök ve Polis

Bizim ülkede polisin gereksiz ve yetkisini aşan ve de insaniyetle alakası olmayan icraatlerinin herkes farkındadır, ama herkes bunu "Bir kenarda dursun işimize yarar" zihniyetiyle değerlendirir. Son gelişmeler statükonun devam ettiğini gösterir nitelikte.

Son günlerde Ankara ve Aydın'da polisin restoran basıp aileleri fişlediğini duyduk. Bu tutumun Emniyet teşkilatının kendisini sivil sorumlu değil de şerif gibi görmesinin sonucu olduğunu sağduyulu insanlar biliyor, milyar defa da irdelendi bu hal zaten. Ama mesela Ertuğrul Özkök gibi saygın kalemler olayı iktidara karşı nerede eklemlendiklerine göre yorumladıklarından, acayip sularda yüzüyorlar.

Ne demiş bugünkü yazısında bu son polis uygulamalarını -işin içinde içki olduğu için- eleştiren Özkök? "Ben devletin polisine hayatı boyunca saygılı olmuş, onu savunmuş, korumuş, o yüzden de aydın kesimden epey dayak yemiş bir insanım. Polisimize hâlâ inanır, hâlâ güvenirim.

Yalanı yok cidden, zira polisimiz Hrant'ın katili ile hatıra pozları verirken mükkemmel bir Chewbacca savunması ile "Öteki pozların hepsi, bana göre kahramanlaştırma değil, hatıra pozları." buyurmuştu zamanında. İnternet unutmaz.


Gene aynı Özkök, İzmir'de polisin açtığı uyarı ateşinin aracın tekerleğinden sekip sürücünün ensesinden kazara girmek suretiyle ölüme sebep verdiği (zerre abartmıyorum) durumda da muhteşem sosyolojik gözlüklerini takıp "Önünüzden kaçıp giden bir arabada 'masum gençler mi', yoksa 20-25 kg. C4 patlayıcı taşıyan teröristler mi var nasıl bilebilirsiniz?" savunmasıyla o kaza kurşununu makul görmüştü zamanında.

Bugün geldiğimiz noktada Özkök'e göre polisin eylemleri "3-5 kendini bilmez"in işi, polisimiz çok da merhametli, çok da süper insanlar. Hep o AKP yok mu AKP; kanına giriveriyor canım polisimizin.

Bazen beynimin "On-Off" tuşu yok diye çok üzülüyorum cidden.

Ekleme: Polisin işkence yaptığı bir insanı görünce "işkencenin hayvani bir uygulama olduğu" yönünde beyanat veren Mahmut Alınak, polise hakaret ettiği gerekçesiyle 14 ay hapis cezasına çarptırılmış bugün.

Off.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Halka İnme Kılavuzu

CHP'nin esasen SODEP'e geri döndüğü yeni döneminde sıklıkla benimsediği bir yönelim var: "halka inmek". Lakin bu yolda tecrübesiz oldukları için kendilerine bir iki bir şey hatırlatmak isterim:

1. "Halka ineceğiz, halka ineceğiz" deyip durursanız halka inmezsiniz, halkın bilincinde o mesafeyi korumuş olursunuz. Halka inmek sessizce yapılan bir iştir.

2. Türkiye'ye gelmiş geçmiş en karizmatik liderlerden olan Erdoğan'ı alt etmenin yolu, sürekli onun gündemini konuşmak ve onun laflarını eleştirmeye çalışmak değildir. Erdoğan'ı aşağıya alamazsınız, siz onun yanına çıkacaksınız. Bu da alternatif söylem geliştirmekle olur.

3. "Halk dilini konuşmak" önemlidir, lakin siz parti adına en ciddi organizasyon olması gereken kurultayda parti programını açıklarken "Benim adım Kemal, o parayı bulurum" derseniz sizi kimse ciddiye almaz. Siz modelinizi açıklarsınız, ondan sonra seçim mitinglerinde "Ben o parayı bulurum" dersiniz. Yoksa halka değil Bakırköy'e inmiş olursunuz.

4. Halka inmek için önce parti içinde bir sağlamlık oluşturmak şarttır. Kurultayın üzerinden 24 saat geçmeden dava açar ve iç çekişme yaşarsanız halk sizin bir halt becereceğinize güvenmez.

5. Ecevit'i getiren koşullar günümüzde atıl kalmıştır. Karaoğlan bir esinlenme kaynağı olabilir, lakin günümüzde Türkiye'nin o zaman konuşulmayan öncelikteki sorunları vardır. Sadece ekonomik söylem ile olmaz bu iş, paşa paşa Kürt ve türban lafını ağzınıza alacaksınız. Zaten AKP fobili/alerjili kesim ne olursa olsun size oy verecek, korkmayın, biraz daha özgürlükçü olmaktan zarar gelmez.

Şimdilik bunlarla başlayın, eğer sizde bir ışık görürsek devamını getiririz.

21 Aralık 2010 Salı

AKP: Durmak Yok Yanlışa Devam

Başlık biraz doğrudan, ama AKP'nin en son yaşanan öğrenci olayları konusunda benimsediği "kötü şaka" tutumunun artık cılkı çıkmakta.

Bu öğrenci olaylarında AKP Emniyet teşkilatını sıkıştırmak ve de olayların en azından üzerine gitmeye çabaladığını gösteren göstermelik bir iki jestte bulunmak yerine, akıl sınırlarını zorlayan savunmalarda bulunmaya başladı. Erdoğan'ın "polisi kimseye yedirtmemesi"ni, Bağış'ın "polise karşı aşırı şiddet kullanıldığı"nı savlamasını vs. kanıksayamadan Beşir Atalay'ın daha da garip bir savunması çıktı piyasaya. "Kendilerini yere atanlar var." Eylemler sırasında görüntülerde kendilerini yere atanlar olduğunu tespit etmişlermiş. Tabii burnu kırılanlar, yüzü gözü şişenler, bebeği düşenler falan hep kendilerini yere atmaktan dolayı o haldeler, evet. Polisimiz hiç şiddet kullanır mı, bunun yakın siyasi tarihte örneği var mı? Bakanımız ne demiş: "Polis, belirli noktadan sonra öğrencileri uzaklaştırmak için gaz sıkmıştır, vurmamıştır." Aaa, ne ayıp, ne kadar kötü iftiracılar var.

Aynı haberde fantastik bir cümle daha var: "Biz öğrencilerimizin düşüncelerini ifade etmelerinden rahatsız olmayız, polis de rahatsız olmaz." Değil mi, o yüzden başbakanı protesto eden pankart açan öğrenciler 15 ay hapse mahkum oldu, o yüzden "parasız eğitim" talebini dile getiren öğrenciler 8 aydır tutuklu, o yüzden vicdani ret hakkını destekleyen açıklama okuyanlar 6 ay hapis cezası alıyorlar. Öğrencilerimizin düşünce ifade etmesinden kesinlikle rahatsızlık duymuyoruz, onları en lüks nezarethanelerde ve mapus damlarında ağırlıyoruz ödül olarak.

Bu mevzuda artık sözün bittiği yere gelindi benim nazarımda.

Ben AKP'ye hiçbir zaman tam destek vermemiş, özellikle demokrasi anlayışları konusunda her zaman kişisel çekincelerimi saklı tutmuştum. Bu bağlamda son zamanda gerek Kürtçe, gerekse öğrenciler konusunda ciddi yanlışlar yapmaktalar. Bu cümleyi daha önce söyleyeceğim aklıma gelmezdi, lakin dinamikler bu şekilde giderse AKP hem Güneydoğu'da, hem de metropollerde oy kaybı yaşayacaktır. Şu anki stratejilerini onlara kim empoze ediyor, kim akıl veriyor bilmiyorum ama ciddi ciddi yanlış yoldalar. Kendilerine çekidüzen verirler, ve de "demokrasi" kelimesinin anlamını daha bir özümsemeye çalışırlar bu vadede, çünkü hazır CHP yavaş yavaş da olsa aklını başına devşirirken iktidar partisinin zıvanadan çıkması memleketin selameti adına hayırlı olmayacaktır.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Seçmece Arama Öbekleri Serisi #3

Bunu genelde sokaktaki adam yapar ama, o sallamayınca ben bir el atayım dedim.

1. "beylıkduzunden lıselı pasıf gey varmı" - Burada dehşete düşüren ayrıntılar lokasyonun ve de yaş grubunun özellikle belirtilmiş olması. Neden illa Beylikdüzü be abi, yani daha bir açılsan belki?

Bir de arkadaş bu arama öbeğini 2 defa aramış ve ikisinde de bizim blog'a gelmiş. Trajik.

2. "ebruavcininfeyisbuki" - Abi feyisbuk kasma, direkt al çiçekleri git kapısına bence, böyle sana iş çıkmaz. Bir de kelime arasında boşluk bırakırsan işin daha kolay olabilir bir dahaki sefere derim ben.

3. "holwud" - Acaba Afrika'da bir yer mi falan diye şüpheci yaklaşmaya çalıştım ama yemedi, arayıcı sinema endüstrisine yeni bir açılım getirmiş bu noktada.

4. "bayan eşekporno" - Eşeğin cinsiyeti mi bayan, yoksa bayan ile eşeğin mi ilişkisi aranıyor çözemeyen Google, çareyi bu arkadaşı bize yönlendirmekte bulmuş.

Aslında şimdi düşündüm de, "eşek gibi porno" da denmek istemiş olabilir. Çok mistik.

5. "ara http com gerçek atla sexk yapan kadınlar" - Yukarıdaki arkadaşın kuzeni. Bir de lisede bilgisayar derslerini ekmemiş ki arama öbeğinin başına "http" ve "com" eklemiş, takdire şayan. Sexk ne bilmiyorum ama abinin şüpheciliği de dikkat çekici: Gerçek at. Baba gerçek at olmayınca ne fark oluyor, bir daha bizim blog'a gelirsen anlatırsın değil mi?

6. "japonporno" - Ya bu adamlar niye bizim siteye gelip duruyorlar birader?

7. "arabesk rap dinle buragın sevdigine bakın" - Bu benim kişisel favorim. "Arabesk rap" adlı müzik janrının varlığını sorgulamaya fırsat kalmadan Burak'ın sevdiğine bakmamız tavsiye ediliyor ki bilemedim olay nedir, ben öyle şeyler de dinlemem aslında..

8. "biz 10 kasım’da herkes dururken yürümeye devam ettik" - Helal.

9. "yahukontrol" - Bunu çözmem zaman aldı. Arkadaş sanırım Yahoo Control tarzı bir yere gitmeye çalışıyor. Değişik fikirlere açığım.

10. "+shelbyl +london" - Bu beni bulmaya çalışmış ama lokasyonu tutturamamış, kısmet bir dahaki sefere.

Bizi aramaya devam edin anacım, baaay.

17 Aralık 2010 Cuma

Genelkurmay Gene Kurcaladı

Genelkurmay "Madem şeriata karışamıyoruz, bari bölücülüğü engelleyelim, AKP ile de hemfikiriz hazır" hezeyanıyla ve heyecanıyla bir basın açıklaması yaptı. Görülen o ki geride bıraktığımız basın açıklamasız zaman diliminde formlarından bir şey kaybetmemişler.

Neyse, gelin bu efsanenin geri dönüşünü belgeleyen açıklamanın metnini kıralım.

"Büyük Önder Atatürk'ün Türk ulusuna armağan ettiği en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti" - Bzzt, yanlış cevap. Atatürk, Türk ulusuna cumhuriyeti armağan etmemiş, cumhuriyeti toplumla beraber bir mücadele vererek kazanmıştır. Cumhuriyetin kurulduğu zamanda, toplumsal bilinç düzeyinde baktığımızda bir Türk ulusundan bahsedemeyiz bile. TSK'nın, Milli Mücadele'yi ve Türkiye Cumhuriyeti devletini bir kazanım olarak değil de Atatürk'ün bir lütfu olarak görmesi, zihniyetin nasıl çalıştığının en güzel göstergesidir.

"demokratik bir yapı ve sağlam hukuki temeller üzerinde yükselerek bugünlere ulaşmıştır" - Ordunun siyasete dair yaptığı bir açıklamada "demokratik" bir yapıdan bahsetmesi, ironinin en güzel örneklerinden birisi değildir de nedir? Bakın devletin üzerine oturduğu "sağlam" hukuki temellere hiç girmiyorum, kafayı taşlara vururum yoksa.

"Dil, kültür ve ülkü birliği, bir millet olmanın başta gelen vazgeçilmezleridir. Dil birliğinin olmaması durumunda bunun sonuçlarının neler olacağı, tarihteki birçok acı örnekleriyle gözler önündedir." - Bu Milli Güvenlik kitabından fırlamış cümle çok önemli. Dil birliğinin olmaması durumunda çökmüş devletler varmış. Şu link'te, şu andan dünya üzerinde dil birliğini sağlamamış olan, bünyesinde konuşulan dilleri resmi düzeyde bir şekilde tanımış olan ve de buna rağmen sapasağlam duran 90 küsür ülkeyi bulabilirsiniz. Şöyle özet geçeyim ya da: Belçika, Finlandiya, Polonya, Portekiz, İsveç, İsviçre, Hindistan, Singapur, Kanada gibi ülkeler, tarihsel açıdan bize ne tür bir "acı örnek" sundular? Esas acı örnekler, bu dil ve kültür birliğini sağlama yolundaki yıkıcı tutumdan kaynaklanmıyor mu zaten?

"TSK ... Ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuş ve olmaya devam edecektir." - Beni anlamadın ya, ben ona yanıyorum TSK. Sizin böyle bir misyonunuz yok, olmadı ve olmamalıydı. Ben TSK'nın üniter devlet gibi soyut ve tartışılan bir kavramı korumasını istemiyorum. Ben TSK'nın, beni dış mihraklara karşı korumasını istiyorum. Ben TSK'nın beni -varsa eğer- dış düşmanlara karşı güçlü hissettirmesini istiyorum. Eğer dış düşman yoksa da, kendine sıkıntıdan ve var olan otoritesini kaybetmemek adına misyon yaratmasını istemiyorum.

O açıklamanın başında bahsettiğiniz demokratik yapıda TSK bu konularda taraf değildir ve olamaz! Şunu kabul ettiğiniz gün çok mutlu olacağız yurt sathında.  

16 Aralık 2010 Perşembe

Yumurta Davası

Egemen Bağış, kendisine yumurta atan Nihal Çarıkçı adlı öğrenciden şikayetçi olmuş. Gerekçe: Ceketinin sol üstünün kirlenmesi. Mizah yapmıyorum, Bağış'ın şikayet gerekçesi cidden bu. Peki bu dava sürecine nasıl yansıyor? "Kamu görevlisine görevinden dolayı alenen hakaret", ve de 2 yıl hapis cezası istemi.

Buradan birisinin ceketinin sol üstünü yumurta ile kirletmenin alenen hakaret olduğu sonucuna varmamız gerekiyor sanırım. Ya da bir kamu çalışanını bir sebepten yumurta ile protesto etmek, ona "görevinden dolayı alenen hakaret" olmakta. Bundan sonra bana çamur sıçratan arabaların hepsine "yaya kişiliğime hakaretten dolayı" dava açmayı planlıyorum, Türk adaletine bu konuda güvenim sonsuz.

*   *   *

Bu arada Sevahir Bayındır ismi size bir şey çağrıştırdı mı? Dün mecliste koltuk değneği ile gelip ilgi çekici bir konuşma yapmış. Neden koltuk değneği ile yürüdüğünü biliyor musunuz? Haziran ayında, Şırnak'ta KCK operasyonlarını protesto için düzenlenen gösteride polis müdahalesi ile kalça kemiği kırılmış kendisinin. Bu olayı hatırlamadım, hatırlamayı bırak gazetelerde okumadım bile. Herhalde benim cehaletimdir. Kendisi de dava falan açmamış herhalde o emniyet teşkilatına ki olayın sonrasını da okumadık hiç.

Neticede polis müdahalesi ile bir milletvekilinin kalça kemiğinin kırılması, yumurta ile bir milletvekilinin onurunun zedelenmesinden daha önemsiz bir vukuat. Bir ceketin değerinin yanında kalça kemiği nedir ki?

Not: En fazla Egemen Bağış'ın ceketinin kirlenmesi sebebiyle açtığı davadaki kadar demagoji barındırmakta bu post. O açıdan bakarsanız bu yazının derdini anlarsınız.

14 Aralık 2010 Salı

Yumurta ve Şiddet Mevzusu

Bu konu hakkında uzun zamandır bir şeyler yazmak düşüncesindeydim, lakin elimde olmayan sebeplerden erteleye erteleye bugüne kaldı. İşin garibi bu geçen süre boyunca bu konu hiç gündemden düşmedi, en son dün Başbakan Erdoğan "Cebinde taş, molotof, yumurta taşıyan öğrenciler var" diyerek molotof kokteyli ve yumurtayı muadil konuma indirgeyerek yeni bir kavramsal açılım gerçekleştirdi.

Uzun uzadıya açıklamamı yapmadan diyeceğimi en başta diyeyim: Yumurta atmak en medeni ve masum protesto çeşidi değildir, lakin Türkiye'de daha modern protesto şekillerine karşı güç odaklarının tutumu malumdur. Bunun tepkiselliği unutularak yapılan değerlendirmeler havanda su dövmeye eşdeğer olurlar. Hele ki bu yumurta mevzusunda siyasi pozisyona göre taraf belirlemek ve belirlenen taraf doğrultusunda da polisi savunur hale gelmeyi hafif bir tabirle tanımlamak imkansızdır.

I. Yumurta ve Eylem: Teorik Düzlem


Tezi böyle açıkladıktan sonra biraz kavramsal ilerleyelim. Soru şu: Yumurta atma eylemi, modern dünyada kabul edilebilirlik açısından nerededir? Bu eylem, ifade özgürlüğü paradoksunda nereye düşer?

Öncelikle politik altmetini olan yumurta atma eylemini "şiddet" olarak tanımlamayı kesinlikle yanlış buluyorum. Yumurta atılan bir insan, eğer yaşı çok ileri/çok küçük değilse ve de ekstrem bir sağlık sorunu yoksa hiçbir şekilde fiziksel anlamda zarar göremez. Tek sıkıntı, yumurtaya maruz kalan kişinin duş alana/üstünü değiştirene kadar etrafına yaydığı kötü kokudur. Bu yüzden yumurta ve pasta gibi protesto araçlarını "şiddet aracı" olarak lanse etmek konuyu saptırmak olur.

Yumurta, pastadan daha ucuz ve daha kolay erişilebilir olduğundan daha sıklıkla tercih edilen, nispi olarak zararsız bir araçtır. Lakin bu, yumurta atmayı tek başına haklı bir protesto yöntemi yapmaz. Bu kısmın ilk paragrafında belirttiğim paradoks şudur: Yumurta atmak bir ifade olarak kabul edilirse, yumurtanın atıldığı insanın ifade özgürlüğü ile çelişir mi?

İşte bu noktada, yumurtanın atıldığı koşullar çok önemli olmakta. Örneğin bir politik figür bir konuşma sonrası aracına binerken ona yumurta atılırsa, mağdurun hiçbir ifadesel durumu olmadığı için bu eylem kabul edilir olur. Gene bir konuşma bittikten sonra atılan yumurtalar da aynı şekilde değerlendirilir. Bir konuşma esnasında dahi atılacak bir yumurtayı tolere edebiliriz duruma göre. Fakat yumurta atma eylemi, yumurta atılanın ifade hakkını gasp edecek şekilde/sıklıkta yapılırsa, o noktada haklı bir protesto olmaktan çıkıp saçmalık ve densizlik haline gelir.

Özetle: Yumurta en medeni protesto şekli olmasa da kullanılabilir, fakat yumurta hiçbir zaman atılanın ifade özgürlüğünü engelleyecek şekilde atılamaz. En uygunu, fikirlerin beyanı ve teatisi nihayete erdikten sonraki çözümsüzlük aşamasında atılacak sembolik değerdeki yumurtadır.

II. Yumurtayı Doğuran Koşullar: Pratik Düzlem

Daha önceki referandum sürecini değerlendiren bir yazımda "Konjonktür gereği aynı potaya yaklaşmış olan "muhafazakar liberal" ve "sosyal demokrat/liberal"lerin ayrışma sürecinin de referandum sonrasında başlayacağını öngörebiliriz." demiştim. Bu ayrışma sürecinde çizgi görevi gören olaylardan birisi de bu öğrenci eylemleri oldu.

Olaylar sonrasında öncelikle AKP'li/muhafazakar olup demokratlığını bu çizgide şekillendiren Akif Beki, Mümtaz'er Türköne ve Yıldıray Oğur gibi yazarlardan ardı ardına "orantısız güç diyorsunuz da, polisleri de anlamak lazım" minvalinde yazılar geldi. Ben bu refleksin sebebini, bu cenahta sol kimlikte eylemlere duyulan 1980 öncesi kaynaklı alerji olarak değerlendiriyorum. Haklılığı-haksızlığı ayrı bir potada tartışılabilir, lakin bu çizgide düşünenlerin analizlerinde es geçtikleri çok önemli bir nokta var: Yumurta atmak, tam da bu "anlamak lazım" diye niteledikleri polislerin yıllardır "anlamak lazım" diye pışpışlanmasından dolayı geliştirdiği tutum sebebiyle mümkün.

Gösterinin ve toplaşmanın sebebi 1 Mayıs, futbol maçı, Cumartesi Anneleri, bildiri okumak isteyen gomünis gençler vs. olsa da, bu ülkede uzun zamandır değişmeyen bir şey polisin bu eylemcilere karşı olan önyargılı tutumu. Yolda duran adamı tokatlayanlar, tuttuklarını çöp tenekesine atanlar, alakasız kişileri polis şiddetine maruz bırakanlar ve sonrasında "İçimizde hallederiz" şeklinde savunulanların bulunduğu bir cemaatten bahsediyoruz. Unutmamak lazım ki daha 2 sene öncesine kadar biber gazı stoğu bitirmekle övünen bir Emniyet Genel Müdür vardı İstanbul'un tepesinde, hoş yenisi de çok farklı değil Can Dündar'ın yazısı uyarınca. Tüm bunları göz önüne alınca, bir eylemcinin kendisine bir müdahale yapılacağı beklentisi ile gösteriye hazırlanmasını beklemek çok da garip olmasa gerek.

Burada göstericilerin şiddete meyilini haklı çıkarmaya çalışmıyorum, yanlış anlaşılmasın. Tabii ki en güzel ve en istenen protesto yöntemi diyalog temellidir. Lakin sözün dahi cezalandırıldığı bir memlekette yaşayınca, öğrencilerin buraya sürüklenmesi de beklenmelidir. Yumurta olayından önce, pankartla ve sloganla zarasız bir şekilde protesto düzenleyen 18 adet İTÜ'lü öğrenci 15 ay hapis cezası almışlardı mesela, ki bu pankart cezalarını kanıksamış bir ülkedeyiz. Bu saçma adalet örneklerinin getirdiği tepkisellik yumurta olursa, bu noktada öğrencilerden öte bir sorgulama yapılması gerekir.

III. Siyasi Eklemleşme: Yanlış Düzlem


Üstteki kısımda değindiğim durumun en tehlikeli uzantısı, gene bu seçim maratonunun hızlanmaya başlayacağı zaman dilimindeki eklemleşme ve de sağduyu yitimi olacaktır.

Hani icraatlerine artık şaşıramıyoruz bile, ama yumurtaya öncül polis şiddeti olaylarını takiben Vakit Gazetesi şöyle bir karikatür yayınladı:


Altmetin itibariyle hamile bir kıza uygulanan ve bebeğin ölmesine sebep olan şiddeti haklı gören, üstmetinde daha cenin halinde bir bebeği bomba olarak resmeden; bir de en alakasız biçimde bütün bu olayı kontekstten koparıp darbe boyutuna indirgeyen bir kepazelik bu.

Peki bu noktaya nasıl geliniyor? Bu karikatüristin, bilinçli ya da bilinçsiz olarak olayı darbe kelimesiyle ilişkilendirmesi ve böylece haklı çıktığını sanması/umut etmesi nedendir? Cevap arabaşlıkta gizli.

Bu siyasi eklemleşme halini, protestolara getirilen başka eleştirilerden de anlıyoruz. Mesela belli bir süre "Protestocuların arkasında CHP var, Ergenekon var vs." gibi bir söylem benimsendi. Öyle olması ya da olmaması, yaşananların niteliğini değiştirmez. Hamile kızın evli olmadan neden hamile olduğu bile tartışıldı ki, buradaki ahlakçılığın konuyla hiçbir alakası yok. Muhalefet de, polisin, askerin ve yargının onlarca yıllık günahlarını hiçe sayarak olayı hemen AKP'nin boynuna asmaya çalıştı. Seçimler yaklaşırken, refleksler de sürece adapte oluyorlar tabii.

IV. Sonuç


Halbuki burada tartışılması gereken şu: Protesto neden yapılıyor? Neden gençler kendilerini farklı bir şekilde ifade etmiyorlar/edemiyorlar? Neden polis bazı olayları seyrederken -mesela önceki haftasonu yaşanan Bursa - Beşiktaş gerginliği- bazı olaylarda ekstra önlemler alıyor? Neden polisin devletin şımarık çocuğu olduğu defalarca tescillenmişken, hala daha tartışmanın öznesine o konmuyor? Askerin ve biraz da yargının "hesap sorulabilirliği" (accountability) bu ülkede -haklı olarak- tartışma konusuyken, neden polis bu muameleden muaf kalıyor, ve hatta ona siyasi otoritece sahip çıkılıyor? Neden bu yaşanan yarı-ilişkili olaylardan "yumurta" olanı gündemde kalırken, ötekisi sayfaların dibine doğru iniyor? Bu ülkenin içine iyiden iyiye sinmiş klasik sol alerjisi ile hesaplaşılmadan, doğru dürüst bir demokrasi hayal edilebilir mi? Söyleyenler, söylemlerinde ne kadar samimiler?

Yumurtanın o tavukla polemiksel ilişkisi siyasi düzleme de sıçramış haldeyken, bu soruları doğru düzgün tartışacak zemin bulmak da zorlaşıyor.

10 Aralık 2010 Cuma

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü

TSK tarafından her sene düzenlenen geleneksel 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü çekilişinde bu sene de her sene olduğu gibi yine binlerce gence nah çıktı. Büyük ikramiyeyi ise vicdani ret, cinsel yönelim ayrımcılığı, sağlık, gibi nedenlerle askerliğe elverişli olmadığını veya askere gitmek istemediğini belgeleyen/beyan eden yüzlerce genç paylaştı.


Askerlik müessesesine zorlanan gençlerin ve çevresindekilerin yaşadığı psikolojik travmalara dikkat çekmek amacıyla bir dahaki çekiliş, 10 Mayıs Psikologlar Günü'nde.

Dünya İnsan Hakları Gününüz kutlu olsun!

4 Aralık 2010 Cumartesi

Tembel Ayaklanması - Yan gelip yatmanın manifestosu

"Hayır! Erken kalkanlar sağlıklı, varlıklı ve akıllı olur diye bir şey yoktur! Tam tersine, bunların çoğu hastalıklı, parasız ve biraz da akılsızdır; zira geç kalkıp keyif yapan insanların yerine çalışırlar."

Çalıştığım işyerinde 1 yılımın dolmasına 11 gün kaldı. Bu yazıyı okuyanların bazıları biliyor, 6 tam gün çalışıyorum. Bu sabah da yine "alt sınıf" olarak saat 9.30'da buradaydık, dolayısıyla yukarıdaki alıntıyla başladım güne. Yeri geliyor bir eğitim oluyor, konferans oluyor, 24 saat çalışıyorum (evet, insanlarla akşam bir yerlerde bir şeyler içmek bile iş icabı yer yer). Fazladan çalıştığım saatler görmezden gelinirken, geç kaldığım her dakika kayıtlara geçiyor neredeyse. Sağlığımla ilgili bir şey için izin istediğimde mırın ve kırınla karşılaşıyorum sıklıkla. Böyle bir kölelik.

Bu tempo, temponun da ötesinde bu anlamsız ve de pek çözümü olmayan hal tabii ki yalnızca beni etkilemiyor. Annemi ve babamı haftada 1 kere görüyorum genelde mesela. Aynı şehirde ve teorik olarak aynı evde yaşıyor olmamıza rağmen. Sevdiceğimi iki, belki üç kere, o da işte eve gidiş yolunda, ne bileyim, eve gitmeden Kızılay'da buluşup 2 laflama şeklinde... Şehir içindeki eş-dostu arada bir, şehir dışındakileri de Ankara'ya geldikçe görebilir oldum. Sırf beni etkilemiyor yani, bu şekilde etkileşim halinde olduğum herkesle ilişkilerimi de etkiliyor. Durum oldukça vahim aslında gördüğünüz üzere a dostlar. Zaten bana bu kitabı alarak beni kendisiyle tanıştıran da sevdiceğim, Esin'im. Nedenini üç aşağı beş yukarı tahmin edebilseniz gerek. Evet...

Her şeyden epey bezmiş ve çok yorulmuşken, okunmayı bekleyen onlarca kitabın arasından, tembelliğe çok ihtiyaç duyduğum bir bayram tatili günü (bayramda 8 gün tatil yaptık olm! Ki bu bayram tatili, 10 gün boyu 24 saat süren bir çalışmanın ardından gelmişti. Lütfedilmişti daha doğrusu "yukarıdan".), Tom Hodgkinson'ın Tembel Ayaklanması'nı alıp uzandım yatağıma. Dedim iki satır okuyup sızarım herhalde. Amma, lakin ki öyle olmadı. Kafamda yanan ampullerin aydınlığından cin gibi kesildim, uyuyamadım. Sonra da "lan ben mal mıyım?" derken derken fikrimden geceler yatabilmirem.

Zaten son 1 senedir sorgulayageldiğim hayatımı hepten anlamsız kıldı bu kitap. Tabii ki tek başına bu değil, biraz quarter life crisis, biraz yaşamsal çatışmalar falan, ama yine de kitabın çok değişik bi' etkisi oldu. "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti" cümlesi geçiyor ya Yeni Hayat'ta, öyle oldu işte biraz.

Her neyse, hayat hikayemden, biraz daha kitaba geçeyim. Orijinal adı "How to be Idle" olan kitap, 2004 yılında yayınlanmış. Türkçeye Neşe Olcaytu tarafından çevrilen kitap, 2007 yılında E Yayınları'ndan çıkmış. Benim elimdeki de Mart 2007'deki birinci baskıdan. Yazar ilk kitabından sonra 2006 yılında "How to be Free" ve 2009'da da "The Idle Parent" isimli kitaplarını yayınlamış. Kendisi aynı zamanda, kurucusu da olduğu yılda bir yayınlanan "The Idler" dergisinin editörü.

The Idler dergisinin 39. sayısının kapağı

Kitap, bölümler halinde yazılmış. Sabah saat 8'den başlıyor, her saate bir bölüm ayrılarak, ertesi sabah 7'de bitiyor gibi düşünebiliriz yani. Her saat için, günün o saatini aslında nasıl geçirmek gerektiğini, ama nasıl geçirmeye zorlandığımızı; zamanında nerede nasıl olduğunu, bunun bugün neye evrildiğini falan anlatıyor yazar. Kuru kuru sırf kendi düşüncelerini değil, örneğin "5 çayı" müessesesinin çıkışını, öğle yemeğine ayrılan zamanın azalıp yokolmaya yakınsamasını, Kore'de öğlenleri sandviç yemeye karşı olan direnci de anlatıyor. Anlattıklarını yer yer kendi yaşantımda bulduğum için (15 dakikada yemek yedikten sonra çalışmaya devam etmek, veya o öğle yemeğini saat 3'te yiyebilmek mesela), daha bir kanım kaynadı. Hemen bir alıntı yapalım bununla ilgili: "Yemek saatinin işe bir engel oluşturduğu görüşü, faşistler tarafından ortaya atılmıştır. Öğle yemeği, ancak iş verimini artırdığı takdirde gereklidir, şeklinde düşünen bu grup için yemek yeme zevki diye bir kavram yoktur.

Aslında gayet de bir "felsefe" kitabı Tembel Ayaklanması. Öyle "felsefe yapıyorum ulan!" diye bağırmayan, garip bir terminoloji kullanmayan, yaşanmışlığın varsıllığını imgelemeye veya irdelemeye çalışmayan ama çalışmak ve üretmek üzerine çok ciddi düşünülüp yazılmış, -en azından benim için- farklı düşünceler/yaklaşımlar sunan bir kitap. "Aptalca çalışma"yı eleştirirken, "akıllıca çalışma"nın aslında ne kadar yeterli ve verimli olabileceğini anlatıyor bazen.  Demişken, bir alıntı yapalım: "İşverenleriniz sizi bir saat uyuyup üç saat çalışmanız için işe almaz; onlar dört saat dolu dolu orada oturmanızı yeğlerler." (s.90). Her öğrencinin aşina olduğu, halk arasında yumurta-kapı ikilemesi olarak tanınan "Ne kadar az çalışırsan o kadar çok üretirsin" (travailler moins, produire plus) yaklaşımının aslında ne kadar gerçekçi olduğunu bir kez daha gösteriyor. İş ahlâkının sadece patron bakış açısıyla değil de, aynı zamanda çalışan bakış açısıyla da değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Ha, bunu bana hatırlatmasının bir anlamı yok gerçi tabii ama, olsun.

Sözü daha fazla uzatmadan, aşağıdaki arka kapak yazısıyla ve Tom Hodgkinson'la yapılmış bir söyleşiyle veda edelim: 

"Tembeller için, gerçek dünyanın dışında yaşıyorlar denir. Peki, gerçek dünya nedir? Bütün gün didinip durmak ve insanları daha mutsuz ve daha yoksul bir hale düşürmek için gereksiz şeyler üretmek mi? Gerçek dünya kurallar, yaşam sigortası, emeklilik planları, borç harç, hesap kitap, yağcılık mı demek? Aklı başında olmak, zamanında işine gitmek ve keyifsiz bir yaşam sürmek mi? Bütün bunlarla aslında sahte bir dünya yaratmıyor muyuz? Gerçek olan ve kendi içimizde yaşattığımız dünyadan bizi koparan bir oyalamaca değil mi hepsi? Evet, her iki dünya da hayal gücünün ürünü aslında. O halde, neden birinin öbüründen daha iyi olduğu işleniyor beyinlerimize?

Çözüm, bu iki dünyayı uyum içinde yürütmektir; tembellerin işi de budur aslında! Onlar gündelik yaşamla düşlerini dengede tutarak yaşamayı bilir.

Bir tembel ağır görünse de, canlı ve hayat doludur ve her an harekete hazırdır."


Dünyanın bütün tembelleri, birleşin!

2 Aralık 2010 Perşembe

Vikiliks: Ne İşe Yarar, Ne Beklenmeli?

Wikileaks olayı, her iddialı haraeketin başına geleni yaşadı ilk 5 gün itibariyle: Önce büyük bir beklenti patlaması, sonrasında da "Eh bu muydu şimdi?" denmesi. Halbuki en baştan beri bilinmesi gereken, bu iki tutumun da aşırı tepki olduğu.

Öncelikle Wikileaks'teki belgeler nedir anlamamız lazım: En kaba tanımıyla bunlar çeşitli ülkelerdeki Amerikan diplomatların şifreli bir ortak dataalanına belli konular hakkında attıkları elektronik telgraflar, ya da teknik adıyla kriptolar. Bu belgelerde, azamiyetle sözkonusu diplomatın duyumları, yorumları, bildirimleri var. Dolayısıyla buradan, herhangi bir devletin kendi içindeki büyük sırlarını ifşa etmesini beklemek biraz hayalperestlik olur. Diğer bir deyişle, gidip de şimdiye kadar yayınlanmış zibilyon tane ipsiz sapsız komplo teorisinin ispatlanacağına dair umut beslemeyin.

Wikileaks'in iki öne çıkan fonksiyonu olacak: Bir, diplomatların bu yazışmalarındaki ayrıntılara odaklanıp mikro düzeyde çıkarımlar yapmak. İki, devletlerin kamu önünde söyledikleri/ima ettikleri dış politika oyunlarının iç yüzüne biraz daha hakim olmak bir yerde bilineni/bekleneni/"ya böyleyse?" tahminini teyit etmek.

Konumuz Türkiye olduğu için, Türkiye üzerinden ilerleyelim: Birinci fonksiyona örnek teşkil edecek bazı cümleler okuduk bu belgelerde. Örneğin Mehmet Şimşek'in Londra'daki bir yatırımcı toplantısında "Doğan Grubu hissesini satın, onlar gidici" demesi; ya da Abdülkadir Aksu hakkında "kendisinin genç kızlara ilgisi var, eroin kaçırıyor, oğlu mafya" tarzı ağır ifadelerin kullanılması, ya da Nimet Çubukçu için "Bakan olmak istiyor, ondan Emine Erdoğan ile sıkı fıkı" denmesi, ya da Kürşat Tüzmen için söylenen "her türlü avantaya açıkmış" sözü... Bu ifadelerin doğruluğunu otomatikman kabul edemeyiz, fakat Amerikan diplomatların bu bilgileri neden yazdıkları ya da bu bilgi/söylentilere nasıl hasıl oldukları araştırılmalı ve konuşulmalıdır. Gene örneğin Vecdi Gönül'ün Davutoğlu için "fazlasıyla tehlikeli" demesi, Sadullah Ergin'in verdiği bilgiler, İran'a bazı Türk şirketlerin silah sattığı şüphesi, Türkiye'de nükleer silahların bulunduğu -ki bunu daha önce de okumuştuk bir iki yerde- gibi konular da zira kamuoyunda tartışılmalıdır.

(Bu noktada bir parantez açmak istiyorum: Başbakan Erdoğan'ın dün yaptığı açıklamadaki bazı tabirler, tam olarak Wikileaks'in misyonunu açıklayan/destekleyen türde. Kendisi demiş ki:
"Onurlu basın mensubu, 'Sayın Başbakan var mı böyle bir şey?' diye sorar. Başbakan, 'Yok' dediği halde çamur at izi kalsın mantığıyla hareket edersen bu seviyesizliktir. "
Hayır, onurlu basın mensubu bu iddiaları, iddia olduğunun altını çizerek yayınlamak mecburiyetindedir. Başbakana sorar ve de yalanlama alırsa, o haberin altına "Başbakan yalanladı" diye not düşer. Yoksa başbakandan izin alıp haber yayınlamak onurlu gazetecilik ile alakasız bir durumdur.)

Bu kamuoyu nezdindeki tartışmalar neticesinde iç politika düzeyinde bazı şeylerin açığa kavuşması mantıklı olacaktır. Bu noktada unutmamak lazım ki, Ergenekon soruşturmasındaki birçok bilgiye "telefon dinlemesi" yoluyla ulaşıldıysa ve bunlar gerçek kabul edildiyse, bu kriptolardaki ifadeler de aynı çerçevede değerlendirilebilir ve bu doğrultuda soruşturma yapılabilir. Eğer bu yapılmayacaksa, bu ifadelerde itham edilen milletvekilleri derhal tazminat davası açmalı ve de kendileri hakkında bu ağır ifadeleri kullanan diplomatlar karşısında haklılıklarını kanıtlamalıdır.


Gelelim ikinci fonksiyona: Bu da, bazı ülkelerin diplomatlara verdikleri bilgiler, ettikleri ricalar vs. boyutunda. Mesela Ürdün Kralı'nın Ortadoğu konusunda Arap olmayanların müdahilliğinden şikayeti, Slovenya ile Guantanamo için yapılan pazarlıklar, Ermenistan'a yollanan çakma Johnson mektubu vs. gibi konular bu maddeye dahil oluyorlar. Böyle ayrıntıda gizli birçok çözümlemeye yardımcı olur nitelikte ifade bulunacaktır belgelerde.

Bir de unutmamak lazım ki, bu belgeleri önceden teslim almış ve didik didik incelemiş olan New York Times, Le Monde, The Guardian, Der Spiegel ve El Pais gazetelerinin yetkilileri (bu gazete isimlerini özellikle veriyorum ki, olaya "iki tane ne idüğü belirsiz belge" gözüyle bakılmasın), daha şaşırtıcı bilgilerin ileride ortaya çıkacağını söylemekteler. O yüzden Wikileaks'in geçerliliğini reddetmeden sabırlı olmakta yarar var.

Özetle: Wikileaks çok büyük şeyler değiştirecek bir hareket değildir zira dünyayı değiştirecek sırlara bir diplomat kriptosunda rastlanamaz, fakat özellikle mikro düzeyde bazı konulara ışık tutulmasını ve de bazı uluslararası ikili ilişkilerdeki oyunların kurallarının gözden geçirilmesini sağlayacağı da aşikardır. Bu yüzden, ortalama hızda yayınlanacak bu belgelerin sürekli taranması ve de ilgi çekici noktaların gündeme taşınması, basın kuruluşlarının ya da alternatif medya oluşumlarının mesuliyetindedir.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Raif Efendi'yi Rahat Bırakın!

Bilen bilir, Kürk Mantolu Madonna -muhtemelen çoğu insan için olduğu gibi- benim için en güzel Türkçe romandır. Bu yüzden geçenlerde duyduğum bir haber bir silkindirtti beni: Türkiye açısından imaj çalışması olması amacıyla, Başbakanlık sponsorluğunda filmi çekilecekmiş bu şaheserin. Zaten herhangi bir romanın filme çekilmesi endişe verici, bunun benim en sevdiğim roman olması uyku kaçırıcı. Lakin esas yıkıcı darbe haberin ayrıntılarında gizli!

Öncelikle, filme sponsor olan dairenin adı Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı. Hayır, romanın üstünden altından, sapından solundan bakıyorum; insan hakları ile alakalı hiçbir yeri yok! Acaba diyorum, bu başkanlığın sponsor olması tesadüf mü, yoo, gayet ciddi şu cümleler var alakalı haberlerde: 


"Bu çerçevede senaristlerden hazırladıkları insan hakları odaklı senaryoları isteyen Başkanlık bunları incelemeye aldı."
"Yurtiçinde insan hakları konusunda çarpıcı mesaj verilmesi, yurtdışında Türkiye’nin etkili biçimde tanıtımını amaçlayan Başbakanlık..."

N'oluyoruz yahu? Ne yapacaksınız bu hikayeye de, insan hakları mesajlı olacak? Raif Efendi "İnsan güzel şey" diye tirat mı atacak, nedir?

Daha bitmedi. Komisyon Başkanı Küçük, şunları söylemiş:

"İnsan odaklı, aile, kadın, çocuk vurgusu olacak...Şimdi Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı kitabından uyarlanan senaryo inceleniyor. Senaryoya ikna olmamız lazım."


Aman aman aman. Yahu Raif Efendi kendini insanlardan soyutlamış, ailesiyle idareten yaşayan bir karakter. Kadın - çocuk desek, Yaprak Dökümü ve Aşk-ı Memnu uyarlamalarını bile sakıncalı bulan bir kabinemiz var, Kürk Mantolu Madonna'daki tutkulu aşk ve yasak meyveleri oraya hiç sığmaz. Hal böyleyken filmin baş kahramanı, Raif Efendi'nin karısı Mihriye mi olacak? Filmin sonunda Raif Efendi anlatıcıya "Yaa, bak iyi ki böyle maceralar peşinde koşmamışım da, ailem ve çocuklarımın mutluluğu için kendimi heder etmişim" falan mı diyecek, yaşadıkları kurgu/kabus mu çıkacak, n'apıyorsunuz efeler?

Aklıma bir tek olasılık geliyor bu insan hakları bağlantısı için, o da Sabahattin Ali'nin üzerine oynanması. Ya iyi de, o zaman adamın hayatının belgeselini çekin? Sonunda da deyin ki "Bu cinayetle ilgili yoğun şüphe devletin kendisini komünist olduğu için öldürttüğü, ama olay bugüne kadar hep münferit bir vaka olarak aksettirildi, doğru düzgün araştırma/soruşturma yapılmadı, gerçekten katilin Ali Ertekin olup olmadığı bile bilinmiyor..." Tabii bunu diyebilecek kadar demokrat olduk mu, orasını bilemiyorum.

Sesimi duyan var mı bilmiyorum ama, yol yakınken elinizi Raif Efendi'den çekin, rica ederim. Hayır sanki memlekette insan hakları ihlali kalmadı da, mesajı Kürk Mantolu Madonna'yla vereceğiz. İşgüzarlığa gerek yok.

(İlgili habere şu linkten ulaşabilirsiniz.)

23 Kasım 2010 Salı

Hani Geçmişle Hesaplaşıyorduk?

48 saat içinde nur topu gibi iki tane skandal hukuksal durumumuz oldu. Gerçi nur topu gibi demek abartı olur, zira artık kanıksadık bu durumları.

2 gün önce 8 bin 335 askerin katıldığı, 20 binin üzerinde gaz bombasının ve de yasaklı olan fosfor bombasının kullanıldığı, ve neticesinde 2 asker ve 28 hükümlünün öldüğü, 6 asker ve 237 hükümlünün yaralandığı "Hayata Dönüş Operasyonu"nun yargılama süreci başladı nihayet 10 yıl sonra. Peki yargılanan kim? 39 tane er. Er. Operasyondan sonra çıkıp "Biz aslında çok masumduk da mahkumlar saldırdı" diyen dönemin İçişleri Bakanı Tantan (ki durumun öyle olmadığı Adli Tıp raporu ile kanıtlandı) masum. Dönemin Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun daha da masum, zira kendisi şu anda Devlet Üstün Hizmet Madalyası'na sahip bir HSYK üyesi. Suçlu bu 39 er. Kendi başlarına gidip operasyonu çığırından çıkarmışlar. Cık cık cık. Yersen.

Bugün de 12 yıllık komplonun kurbanı Pınar Selek yine yeni yeniden suçlu ilan edildi. Mısır Çarşısı bombacısıymış kendisi, su götürmez bir gerçekmiş bu. Tabii olayın ilk önce gazetelerde ve polis raporlarında "tüp patlaması" diye lanse edilirken sonra birden Selek'in başına yıkıldığını, suç arkadaşı olduğu iddia edilen Abdülmecit Öztürk'ün değiştirdiği ifadeleri, olay hakkında verilen 4 "bomba değil", 2 "bomba", 2 "bomba olabilir" ve 3 "belirlenemez" (toplam 11) sonucuna varmış çelişkili Adli Tıp raporlarını göz ardı etmeniz lazım bu "şüphe götürmezlik" sonucuna ulaşmanız için.

Yüce devletimiz Ergenekon'la tam gaz savaşırken ve de anamuhalefet de Ergenekon mağdurları için yaslar tutarken, sol (ya da insan) alerjili Gladyo/Susurluk/Ergenekon zihniyeti iktidarını sürdürmekte. Neticede önemli olan devletimize zeval gelmemesi, bu yolda yapılan danışıklı dövüşler kutsaldır.

Hem zaten Pınar Selek de Grup Yorum dinliyormuş, kesin bombacıdır değil mi Yıldıray Oğur?
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Hayata Dönüş Operasyonu ile ilgili Ece Temelkuran'ın yazısına buradan, Pınar Selek ile ilgili habere de buradan ulaşabilirsiniz.

Ekleme: Bu iki olayın arasında bir de bonus varmış meğerse, fark etmemişim. Başbakan'ı protesto eden gençler 15 ay hapis cezasına çarptırılmışlar. İşte özlediğimiz demokrasi bu!

18 Kasım 2010 Perşembe

Light Aliye Kavaf: Halide İncekara

Bu 3 günlük bir olaymış da radardan kaçıvermiş. Halide İncekara, Yaprak Dökümü ve Fatmagül'ün Suçu Ne? yapımlarının senaristleri için "ruh hastası" demiş, "bu diziler sapıklıkları arttırıyor" diye de not düşmüş.

Burada gene bir milletvekilinin, yani erk sahibinin lafının gideceği yeri bilememesi durumu var, tıpkı muadili Kavaf'ın benzer dizilere yaptığı eleştiriler gibi. Sokaktaki insan "bu adamlar ruh hastası" der laf arasında, ama siz bir milletvekili olarak bu insanları alenen bu şekilde itham edemezsiniz. Bu dizileri beğenmediğinizi söyleyebilirsiniz, bu dizileri izlemediğinizi beyan edip "Kızım sana söylüyorum"culuk da oynayabilirsiniz; ama bunu böyle bir dille yapamazsınız.

Gençler bu sahneleri görüp emo oluyorlar sonra azizim...

Sadece bu kadar da değil. Sonrasında İncekara şunları da demiş:

"Dizi yapımcıları ve reklamverenlerin, muhafazakâr kadınlar ve erkekler olduğunu söyleyen İncekara, dizilerin teşvik ettiği sapıklıkların insanları olumsuz etkilediğini belirterek, “Tabii kendi çocuklarını 5-6 korumayla gezdiriyorlar. Onlar için sorun değil” yorumunu yaptı."

Reklamcıların neden muhafazakâr? Hadi öyle oldular, çocukları var mı? Hadi var diyelim, cidden 5-6 korumayla mı geziyor hepsi? Bu nasıl bir akıl yürütme?

İncekara, tıpkı Başbakan'ının "Bu gazeteleri almayın" tavsiyesine uyarak "Bu dizileri izlemeyin ki yayından kaldırılsınlar" diyerek de sözlerini sonlandırıyor.

Ben şu noktada lafı Mehmet Barlas'tan alıntıladığım bir anekdota bırakıyorum:

Özal "2'nci Değişim Programı"nın ana hedefinin her alandaki özgürlükleri yerleşik hale getirmek olduğunu vurgulayan bir konuşma yaptı.
Sonra salondan gelen sorulara cevap vermeye başladı.
Başında bere olan sakallı bir dinleyici Özal'ı, özel televizyonlara yol vererek milletin ahlakını bozmakla suçladı.
- Bu televizyon kanallarında sabaha kadar porno var. Ahlak elden gidiyor, benzeri şeyler söyledi. 

Akıl ve kumanda aleti 
Özal şöyle bir baktı kendisini suçlayan bu kişiye.
Sonra cevap verdi:
- Allah sana akıl diye bir şey vermiş. Kul da uzaktan kumanda aletini yapmış. Beğenmediğin programı izlemek yerine uzaktan kumandayı kullanarak başka kanala geçebilirsin. Ama belli ki bu programlardan ayrılamıyorsun. Gözlerinin altı mosmor. Belli ki sabaha kadar bu programları izlemekten uykunu ihmal etmişsin. Özal'ın bu cevabı hem salondakileri güldürdü, hem de yoğun bir alkışla bu cevaba destek geldi dinleyicilerden.

Yazının tamamı da güzel, "yandaş gazetede AKP eleştirisi çıkmış!" diye de okuyabilirsiniz eğer kamplaşma psikolojisiyle hareket etmeyi sevengillerdenseniz.

Madalyonun Öteki Yüzü: Holivud Filmleri

Böyle sanki 2000 kelimelik essaymiş gibi başlığı var yazının ama, benim burada dikkat çekmek istediğim şey algı yamulması denen olgu. (Aslında o olgunun adı tam o değil ama idare ediverin.)

Sağda solda hep duyduğumuzu laflardan birisi şudur: "Holivud filmlerinde hep alttan alta Amerikan propagandası var, hepsinde mutlaka bir kilise görüntüsü vardır kesin, böyle beyin yıkıyorlar işte" falan şeklinde. Ben ilk olarak ortaokuldaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi hocamdan duymuştum bunu. Bu ilk duyuşum son duyuşum olmadı tabii. (Bu cümleyle sanki Ümit Besen tadı yakaladım biraz: Bu ilk duyuşuuuuğuğuğuğum, son duyuşuğuğuumdu...)

Kilise resmi haricinde de çocukların beynini yıkama yöntemleri mevcut tabii.

Algı yamulması şu: Holivud sektörü Amerika'nın gizli silahı, kültür emperyalizmini dünyaya yaymak için kurulmuş şeytani bir imparatorluk.

Halbuki Occam'ın usturasını kullanırsak şu sonuca da varabiliriz:

Holivud bir endüstri. Endüstri ürününü satmak ister. Satmak için de öncelikli hedef kitlesine hitap eden filmler yapmak zorundadır. Holivud bir Amerikan endüstrisi olduğu için, Amerikan halkını okşayan filmler yapmalıdır. Böylece daha çok para kazanacak ve daha çok böyle film yapacaktır. Bu yaptığı filmleri daha da çok para kazanmak için uluslararası piyasaya da sürecektir ekonomik sebeplerden dolayı.

Şimdi bir Türk dizilerini ve filmlerini Ortadoğu'ya postalıyoruz ya, acaba orada da "Türk filmlerinde hep propaganda var, filmlerle kendi kültürlerini empoze ediyorlar" deniyor mudur?
Türkler gibi çakma kristal bardaktan çakma şarap içelim mi biz de anne?

Şimdi bir şeyi açıklığa kavuşturayım eleştiri gelmeden: Holivud gayet propagandist filmler yapmıştır, Amerikan mesajını böğrüne böğrüne vuran, gözüne gözüne sokan filmleri vardır. İlk aklıma gelenler Rocky, Rambo, Independence Day vs. Ama her sahnede bit yeniği arayıp, bunu böyle büyük bir komplonun ayağı olarak görmekten ziyade öncelikle ekonomik sebeplere bağlarsak sanki kafamız daha rahat eder gibi geliyor bana.

Bu da böyle "dam üstünde saksağan" tarzı bir yazı oldu biraz sanki, ama işte ben de propaganda yapıyorum esasında çaktırmadan. 

17 Kasım 2010 Çarşamba

Meme Gazeteciliğinde Son Nokta

Bu blogda, özellikle sokaktaki adam gazetelerin "meme koy da reyting artsın" olayını eleştirdik sıklıkla. Ama hiç aklıma bir gazetenin "En Güzel Japon Porno Yıldızları" diye bir fotogaleri açıp, o galerinin etiketlerini Japonya - güzel - porno diye koyacağı aklıma gelmemişti.

İnanamadınız değil mi? Screenshot'ımızı da koyalım o halde:


Link de verelim de, Google'dan anahtar sözcük araması sonucu bu post'a gelecek olan arkadaşlardan küfür yemeyelim.

Milliyet bugün kendini aştı. Bakalım kim görüp arttıracak, çok merak ediyorum.

12 Kasım 2010 Cuma

Köşelerde Bugün - 12 Kasım 2010

Her gün ya sevdiğim, ya hiç sevmediğim, ya da nötr olup sırf meraktan takip ettiğim onlarca yazarın on küsür köşe yazısını okumaya çalışıyorum. Madem bunu hali hazırda yapıyorum, kim ne yazmış raporunu da verelim, özet geçmiş olunsun, vakit oldukça yaparız:

Ahmet Hakan: Karikatür krizi konusunda söyledikleri yüzeyde çok mantıklı, lakin kendisinin biraz daha derinden yüzmesini beklerdim ki özgürlük kavramını "ona varsa buna da var" boyutundan çıkarıp "ona da, buna da olmalı" boyutuna getirsin. Köşesini doldurmak için "süper demode tutumlar" falan diyerek ekşisözlük lingosu satmasına gerek yok.

Yılmaz Özdil: Diyanet İşleri Başkanları'nın soluğu siyasette almasını eleştirmiş. İyi güzel, lakin sonra da "Ali Bardakoğlu'nun başını yediler" tadına geçmiş. Ali Bardakoğlu ileride bir partiye katılırsa bu yazıyı dan diye suratına çarpmak esastır.

Engin Ardıç: Ardıç, dediklerinde her zaman doğruluk payı bulunan; ve de hiç ne tamamen haklı, ne tamamen haksız olmayan bir yazar. Bugün de doğru şeyler söylemiş de, yazının en baş ve en sonundaki gereksiz "kıssadan hisse" taraflarını geçeceksiniz.

Fatih Altaylı: Louis Vuitton'un Çin'e açılmasında Atatürk'ün dolaylı etkisini anlatıp (Çin lideri Atatürk'ü örnek alacakmış, bunu duyan Louis Vuittoncular hemen orada mağaza açmışlarmış), bunu "Hani bir grup “serseri” var ya, “Biz 10 Kasım’da herkes dururken yürümeye devam ettik” diye yazıyorlar sağda solda, iyi halt yemişler gibi. Kimi hazmedemediklerini görsünler diye." şeklinde bağlayabilmiş, tebrik ediyorum kendisini.

Mehmet Ali Birand: Liderlerin profillerine değindiği bir yazıda, BDP Genel Başkanı Demirbaş hakkında şöyle bir tabir kullanmış: "Kabul etmek gerekir ki, Türkçesi gayet iyi anlaşılıyor." Neden ilk etapta anlaşılmadığını varsaymamız gerekir, ben bunu anlamadım, anlayan anlatsın.

Kendisi bir de Denktaş'a yapılan ayıptan bahsetmiş. Ayıp şu: Denktaş'ın 7 bin lira olan emekli maaşı 5 bine düşürülünce, Denktaş o parayla geçinememeye başlıyor, çünkü çok borcu varmış. Garip bir durum.

11 Kasım 2010 Perşembe

Ama Siz Yanlış Gelmişsiniz?

Kavram çok çetrefilli bir olgu. Eğer sen onu kavrayamazsan, o seni alır kavrar, karman çorman olursun. Erdoğan ile Gül'ün başına da bu gelmiş dün.

Önce Erdoğan. Bildiğiniz gibi, Mehmet Ali Ağca adlı bir suçlu, devlet televizyonuna konuk oldu. Olabilir, normal. Ama bu konukluk süresince, "sağduyu" gereği, kendisine işlediği suçlar hakkında soru sorulmalı, ve de kendisi pişmanlık emareleri göstermeli. Peki Ağca ne yaptı? Elini kolunu sallaya sallaya kendini övdü, kitabını pazarladı, ve de hiçbir sıkıntı çekmedi, günah çıkarma gereği bile duymadı. Biz buna Türkçe'de "ayıp" diyoruz.

Erdoğan'a bu soru sorulduğunda ise kendisi ne cevap vermiş?

"Bunu özel kanal - devlet kanalı diye niye ayırıyorsunuz? Devletçilik geride kaldı, özgürlükler öne çıktı!"


Özgürlük demişken, buradan da Gül'ün kavram karmaşasına geçelim. BBC'de katıldığı Hard Talk programında kendisine, İsmailağa Cemaati ile ilgili yaptığı haberlerden dolayı yargılanan ve hakkında 97 yıl hapis cezası istenen İsmail Saymaz hakkında bir soru soruluyor. Gül ise buna "bu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez, burada gizli belge ifşasından kaynaklanan bir sorun var" cevabı veriyor.

Şimdi soralım:

1. Madem devletçilik bitti, neden hala devletin televizyonu var?
2. Madem devletçilik bitti özgürlükler başladı, neden İsmail Saymaz'ın devlet ile ilgili yayınladığı belge sorunlu?
3. Madem gizli belge ifşası ifade özgürlüğü kapsamına girmiyor, Balyoz Darbe Planı vs.'yi yayınlayanlar neden yargılanmıyor?
4. İfade özgürlüğü, tam olarak gazetecinin belgesinin kaynağını açıklamama özgürlüğünü de beraberinde getirmiyor mu? Bu, Batı'da da hararetle uygulanan ve ayrıntıları tartışılan bir prensip değil mi tam da?
5. Devletin tezini destekleyici nitelikte haberler yargı sürecini etkilemez iken, bir tek devletin tezine aykırı haberler mi yargı sürecini etkiler?

Sevgili öğrenciler,

Siz siz olun, devletçilik ve de özgürlük kavramları üzerine düşünürken Başbakan ve Cumhurbaşkanınızı dinlemeyin, kafanız karışmasın.

10 Kasım 2010 Çarşamba

10 Kasım Sorusu

Bugün Atatürk'ün ölüm yıldönümü olduğundan, sosyal medyada laf atma ya da "Atam sen kalk da ben yatam" hezeyanına bulaşma trendi tavan yapacak, normal. Özellikle değişen toplum yapısında, bunlar faydalı dinamikler.

Lakin Kemalistlerin kullandığı bir dil var ki, benim çok garibime gidiyor. Birisi Atatürk'e laf atan bir şey dediğinde "Atatürk olmasaydı sen bugün bu havayı soluyabilir miydin? Atatürk olmasaydı baban belli olur muydu?" tarzı fundamental sorularla tepesine tepesine biniyorlar insanın. Bu münferit bir tepki değil, oldukça kitlesel bir fenomen.

Ben ABD'de birisi kurucu babaları (Founding Fathers) eleştirdiğinde "Onlar olmasa senin baban İngiliz olurdu dingil!" dediğini duymadım. Ya da sanmıyorum ki Hindistan'da biri Mahatma Gandhi'ye ters bir şey dediğinde ona "O olmasa bugün hava alır mıydın sen?" falan desinler.

Bakın, Cumhuriyet'in ilk yıllarında bu tepki normal. 88 yıl olmuş yahu Kurtuluş Savaşı biteli, daha ne ana - baba edebiyatı? 88 yılda benim bugün hava almamam, ya da babamın farklı olması için Atatürk'ten gayrı 88 tane sebep hasıl olmuştur. Atatürk'ten bağımsız olarak babam kaç defa değişti bilinmez.

Bu dilin sebebi insanların aldığı ilkokul eğitimi diyeceğim de, ilkokuldan sonra hiç mi eğitim almıyorlar yahu?

Çok acayip.

Bu vesileyle Atatürk'ü de anmış olalım.

2 Kasım 2010 Salı

Ataerkil Fanatiğin Hakaret Hezeyanı

Şu yazıya başlık bulmak çok zor iş hakikaten, çünkü bir çok saçmalık benzer iki olay sayesinde 48 saatlik zaman süresine sığınca böyle "Kontesi Kim Şey Etti" tadında bir başlık ancak kotarıyor durumu. Dilim döndüğünce yavaş yavaş anlatmaya çalışacağım, artık ne çıkarsa.

Öncelikle "ataerkil" konusunu "hakaret" ile bağlantılı olarak açıklayalım. Türkiye toplumu sapına kadar ataerkil olduğundan toplumdaki söylemler de bilinçaltında ya da üstünde o yönde gelişiyor. Penisyen (Freudyen gibi düşününüz) düşünce tarzında, sinirlenilince o yüzden analar satılıyor, kadın cinsel organına koyuluyor, eril karşı taraf "pembe kazak giymekle" itham ediliyor vs. Bu düşünce ile değerlendirilen iki eylem gerçekleşti bahsettiğim zaman zarfında, ve her zamanki kamplaşma kültürü bu iki olayın faillerini karşılaştırmaya başladı. "Bunlar analarını da satarlar" Oktay Ekşi vs. "Dansöz (şeklinde çizilmiş) Kemal Kılıçdaroğlu" Salih Memecan. İki olay, gerçekleştikleri medya uyarınca farklı aslında, ama algı kapıları ters şekilde açıldığı için tepkiler benzer oluyor.

Öncelikle Oktay Ekşi:

1. Yargı: Bu yazarın yazısında yazdığı ifade kesinlikle, en hafif tabirle, dingilce. Yani bir gazetenin başyazarı, bir şeyi değil yazmadan, konuşmadan önce dahi iki defa düşünmeli basın etiği vs. gereği. Yazdığı yazı bir mizah konseptinde olsa tamam, ama ciddi -olması gereken- bir yazıyı bu şekilde sonuçlandırmak saçmalık.

2. Algı: Lakin köşe yazarları önemli figürlere her gün bundan daha beter ithamlarda bulunurken, Ekşi'nin yazısının bu kadar tepki uyandırmasının baskın sebebi "anayı karıştırması". Ekşi yazıyı "bunlar babalarını da satarlar" diye bitirse bu kadar tepki uyanır mıydı mesela?

3. Karşı Algı: Ekşi'yi savunanlar ise öncelikle "Başbakan da ananı da al git demişti" silahına sarıldılar. Tamamen farklı kontekstlerde söylenmiş bu iki söz (Başbakan "anamız ağlıyor" lafına karşılık diyalog gelişimine uygun -ama hayli uygunsuz- bir yanıt verirken, Ekşi şapkadan tavşan çıkarıyor), sadece ortak eleman olan "ana" etrafında argüman - karşı argüman formatına giriyor.

Sonuç: Ekşi ile beraber, köşelerinden sırf asılsız itham ve etiksiz üslup saçan bir çok kalem kınanmalıyken, Ekşi anayı karıştırdığı için günah keçisi oluyor. Ekşi özür dilemeli ve hatta istifa etmeli, ama anayı karıştırmasından değil, titrine yakışmayan bir iş yapmasından ve etiğe aykırı davranmasından dolayı.

Bu olay üzerine Salih Memecan'ın fiili geldi: Kılıçdaroğlu'nu "dansöz, ağzı bozuk ve boykotçu" olarak nitelemek, ama ön plana çıkan "dansöz" çizimi oldu:

Aynı formülle inceleyelim:

1. Yargı: Salih Memecan'ın yaptığı bir karikatür, ve de mizahçının sınırları sıradan insandan biraz daha geniştir.  Dansöz argoda "lafının arkasında durmayan" anlamında da kullanılır, ki Kılıçdaroğlu bunun örneklerini az zamanda fazlasıyla verdi. O yüzden burada Memecan'ın yaptığı yanlış bir şey yok, ama kalitesizlik diz boyu. Mizahçı dediğin kişi, bu tür işleri yaparken biraz ince ayar sahibi olmalı, biraz nüktedarlık, zeka pırıltısı falan katmalı işin içine. Bu bildiğin ilkokul esprisi yani. Yakın zamanda CHP Gençlik Kolları'nın bir sergisi oldu, iki olay işgüzarlık açısından aynı kulvarda koşmakta.

2. Algı: Kılıçdaroğlu'nun, ataerkil toplum değerlerine aykırı bir şekilde resmedilmesi, kullanılan dansöz kelimesinin de önüne geçti, Milliyet Gazetesi haberi "skandal" yorumuyla verdi. Burada Ekşi'nin intikamını alma gibi bir hissiyat da var içten içe. Sırf bu sebepten, bu karikatürün değerlendirileceği boyut sapıttı.

3. Karşı Algı: Gene kamplaşma kültürü uyarınca, Memecan'ın savunucuları da "Penguen de Erdoğan'a hakaret etmişti" şeklinde kontraya kalktılar, yani "o hakaretse bu da hakaret" savunması gündeme geldi. Bu da en sakat algıyı doğurur, karikatürde "hakaret" çıtası düştükçe düşer.

Sonuç: Memecan saçmalamıştır, ama bu saçmalama kabul edilemez sınırlarda değildir. Sıklıkla söylem değiştiren bir insanı dansöz olarak resmetmek normaldir. Lakin Memecan'ın savunmasını yapacak insanların boynunda Erdoğan'ın önüne gelen karikatüre dava açması asılı olunca olay sarpa sarmakta, insanların "ifade özgürlüğü" savunmak yerine ifadeyi kısasa kısas metoduyla kısıtlamaya çalışması gündeme gelmektedir.

Bu dağınık yazıyı nasıl sonlandırmak icap eder bilemedim, başlığa geri dönmek en uygunu herhalde. Neticede bizde hakaret/eleştiri/mizah/önyargı falan fian karman çorman işte, nereden tutabilirsek oradan çözmeye çalışıyoruz denk geldikçe.

29 Ekim 2010 Cuma

İkinci Bayram Yazısı

Öncelikle bir önceki yazımdaki bir noktaya açıklık getireyim, oradan da geçişi yaparız:

Efendim, her ülkenin bir kurucusu vardır. O ülkenin kurucusu da, o ülke devam ettikçe, anılmaya devam eder. Bizdeki sorun, nispeten daha hala yeni bir ülke olmamız, ve de dışarıya yeni yeni açılmaya başlamamız. Bu yüzden, Atatürk sadece bir "kurucu" mevkiisine indirgenemedi, hala daha kimi insanlarca "tek yol gösterici" olarak kabul ediliyor. Bu bakış açısı anlaşılabilir, lakin sonuna kadar da tenkit edilmelidir ve edilecektir.

Bugün ABD'de baksan Jefferson, Hamilton ve de Washington çoğu noktada farklı düşünmüş üç adet kurucu babadır. Ama bugün bu kurucu babalar, fikirlerinden bağımsız olarak o mertebedelerdir. Scalia gibi dingil Anayasa Mahkemesi üyeleri haricinde de bu babaların fikirlerine sadece temel düzeyde atıf yapılır (özgürlükler anlamında, çünkü günümüz retoriğine de uyar bu babaların fikirleri) Ya da ne bileyim, Almanya'nın kurucusu Bismarck'tır, Hollanda'nın kurucusu William'dır, Hindistan'ın kurucusu Gandhi'dir vs., ve bugün o isimlere fikirlerinden bağımsız bir saygı duyulmaktadır. Gandhi'nin fikirlerinden hiç haz etmeyen Hintlilerle konuşmalarımızda "Tabii ki sonuçta ülkeyi o kurtardı, kabul." motifi vardı. (Buradan bu isimler hiç eleştirilemez, haklarında espri yapılamaz falan gibi bir anlam da çıkmasın; sonuna kadar dalga geçilebilirler bu kurucu babalarla, geçilmelidir de ve hatta.)

Atatürk'ün statüsü, zamanla dekonstrükte edilecektir/edilmelidir, ve de o da normalleşmiş bir kurucu haline dönecektir/dönmelidir. Bu süreçte de Atatürk'ün eylemleri ve fikirleri tartışılacaktır. Bu tartışma sırasında, Atatürk'ün dogmalaştırılması da sorgulanacaktır. Lakin "Atatürk'ü peygamberleştiriyorlar" cümlesindeki "Halbuki bizim peygamberimiz belli" örtük anlamını es geçmeyelim, dediğim budur.

* * *
Buradan bayram mevzuusuna gelelim. Bir ülkede, ülkenin bağımsızlığını ilan ettiği/kurulduğu günün kutlanması çok normaldir. Fakat bu kutlamaların içeriği tartışma konusu yapılmalıdır. Ben hala daha ilkokul çocuklarının üniformalarını çekip de rap rap rap rap yürüdüğü bir kutlama şeklini tasvip edemem. Ya da her bayramda stadyumda gösteriler yapılmasını vs. de tasvip edemem.

Tabii ki çeşitli günler anlamlıdır. 19 Mayıs anlamlıdır, 23 Nisan anlamlıdır. ABD'de de Kolomb günü var, Şehitleri Anma Günü var, İşçi Bayramı var vs., fakat bu bayramlarda kimse bu tür farslara girmiyor. Onlar "anlamlı gün" olarak, insanların dimağında yer ediyor sadece. Ve hatta "Oh be bugün okul yok" şeklinde bir anlam bile olsa da, normaldir bu.

Fakat bu tür -hala sürüp sürmediğini bilmediğim- kutlama çeşitleri minimuma indirilmelidir. Çocuk Bayramı'nda çocuklar için festiviteler olsun, Spor Bayramı'nda ülke çapında spor müsabakaları düzenlensin, Cumhuriyet Bayramı'nda coşkuyla ülkenin kuruluşunu kutlayalım vs., kabul. Ama her bayramda kortej geçmesin lütfen, her bayramda şiirler okunmasın, gözyaşları dökülmesin vs.

Sonuç: Kavramlar azamiyetle iç içe geçmiş halde olduğundan, bazen eleştirilerin nesnesi şaşabiliyor. Kemalizm'in erk düzeyinde algısı ile, Kemalizm'in birey düzeyinde algısı karışıyor; ya da bayram dediğimiz olgunun ne ifade etmesi gerektiği Atatürk'ün kişiliğine bağlanabiliyor vs. Yapmayın etmeyin gençler, onu diyorum.

Kalın sağlıcakla.

Atatürk'ün Peygamberleştirilmesi Eleştirisinin Eleştirisi

Ülkemizin kamplaşma gazını referandum süreci alamadığından Cumhuriyet Bayramı'na da "bu ülke sahipsiz değil, Atam Atam sen kalk ben yatam" Facebook/Twitter mesajları eşliğinde girdik. Bu durumu artık kanıksadığımdan bunun üzerine espri yapmayı Levent Kırcalık olarak görüyorum, yapanlar da kusura bakmasın, eskidi o ayaklar.

Lakin bu işin Levent Kırcalık boyutunu aştığı söylemler de görüyoruz. Benim taktığım "Atatürk'ü peygamberleştiriyorlar!" tadındaki yorumlar. Bu yorumların çok ciddi bir mantıksal çıkmazı var, bugün onu yazayım da, Cumhuriyet Bayramı'nı kutlamakta benim de bol iyotlu bir tuzum olsun.

Bakınız efendim, bugün her insan her insanı idol haline getirme hakkına sahiptir. Eğer o insanlar, idol haline getirdikleri insan uğruna baskı oluşturmuyorlarsa, bırakınız sevsinler yahu! Bırakınız Atatürk'ü peygamber olarak görsünler, size batan ne? Dışarıdan bir gözle bakarsak (dünya nüfusunun Müslüman olmayan 5.5 milyarının gözü bu bu arada), o adam Atatürk'ü peygamberleştiriyorsa, sen de Muhammed'i peygamberleştiriyorsun?

Bu "Atatürk'ü peygamber gibi görüyorlar" eleştirisini getirenlerin dayanak noktası "Bir insan bu kadar idolleştirilemez" değil, zira esas sıkıntı "Hz. Muhammed esas bizim peygamberimiz, Atatürk de kim?" noktasında. Bu durumda da aynı kazağın laciverti giyilmiş oluyor.

Dediğim o ki, bir Kemalist olmayan agnostiğin gözünden bakarsak hiçbir farkınız yok, o yüzden bu tür kıyaslar çok saçma oluyor. Hani sallamayacaksınız ama, ben sizi gene de uzaktan sopayla bir dürtükleyeyim. Neticede ikiniz de yanlış yoldasınız hocam, en gerçek peygamber DNA.

Özetin özeti: Bir dogmanın eleştirisi yapılacaksa, o eleştiri "Bu bir dogmadır." diye yapılmalı, yoksa "benim dogmamı çalıyorlar!" şeklinde değil. O zaman çıkmaz yola gireriz.

Hadi bayramınız kutlu olsun.

Arsızlık diz boyu

Dünyaca ünlü İ. Melih Gökçek sırıtışını dünyaca ünlü iktidar sırıtışına evrilten arsız bakan M.Ş (43) yine halt yemiş. Radikal'in haberine göre şöyle bir şey olmuş:

"Maliye Bakanı M.Ş., 15 Ekim’de düzenlediği basın toplantısında vatandaşa söz vererek, “Yeni yıla yeni vergilerle girilmeyecek” demişti.

Bugün Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren alkollü içecekler üzerinden alınan vergilerin artırılması üzerine gazeteciler Bakan Ş.’e, “Sayın Bakan vergi zammı yok demiştiniz” hatırlatması yaptılar.

Maliye Bakanı Ş. gülerek, “Ben, yeni yıla zamlarla girmeyeceğimizi söylemiştim. O nedenle bu düzenlemeyi erken yaptık” dedi. Ancak Ş., geçen hafta bir kalemde maktu vergi düzenlemesi yapılacağını açıkladığını belirterek; bugün de onun yayınlandığını söyledi.

Ş., bugünkü ÖTV artışının içki fiyatlarına yüzde 4 ila yüzde 12.5 oranında zam olarak yansıyacağını belirtti. Bu zam ile 2011 yılında alkollü içki vergilerinden 800 milyon liralık gelir beklediklerini açıkladı."

Bu nasıl bir yüzsüzlük, nasıl bir arsızlık, nasıl bir embesilliktir yahu? Lan tamam, kulak arkamızı bile bırakmadınız da, bu kadar da pişkinlik gerçekten nereden geliyor, kaynağını merak ediyorum. Biliyoruz hepimiz gerçi o kaynağı da ama... En iyisi askerde öğrenmek zorunda kaldığım bir sürü gerizekâlı şeyden biriyle edeyim bedduamı; allah belanızı kaynağınızın ta orta yerinden versin!

Zekâ ile espri/mizah yeteneğinin mükemmel bir ters korelasyonunu gözler önüne sere sere bi' hal olan bir iktidara sahibiz şüphesiz. Ama yükselen şaşırma eşiğimizi her geçen gün biraz daha yükseklere çekebilmeleri gerçekten takdire şayan. 

Sıradaki şarkı tüm güldürürken kerkinen, kerkinirken süründüren, süründürürken utanmayan iktid-ar-sızlara gelsin:

"Hep arsızlık var huyunda, arsızlık diz boyu..."

Zeus belanızı versin!

24 Ekim 2010 Pazar

Kusturica Üzerine...

(Efendim, konuk yazarlarımızdan birisi Kusturica üzerine fikirlerini beyan etmek istemiş, ama biz meşgul adamlar biraz geç fark etmişiz bunu, geç olsun güç olmasın diye de bağlayalım lafı)

Modern dünyada ideolojiler en basit ifadeyle üretim üzerinden şekillenir (Bir çok etken tabii ki sayılabilir, ancak uzatmamak adına basit bir tanımlama yolunu seçtim). Ülkemizde ise durum biraz farklı, çünkü bizde insanlar kendisini genelde tüketim şekillerine göre ve dine olan mesafelerine göre ifade ediyorlar. 

Örneğin gelirden daha çok pay alan ve ağırlıklı olarak kıyı şeridinde yaşayan insanlar kendilerini solcu olarak tanımlıyorlar (Son zamanlarda ulusalcı demeye başladılar). En basit ifadeyle sol aslında üretim modelinden doğan bir ideolojidir, işçi-işveren ayrımı ve işçi sınıfının hakları sol ideolojinin bir yerde temelidir. Ancak ülkemizde işçi-işveren ayrımı bir taraf insanlar tüketim şekilleriyle kendilerini ifade etmekteler. İşverenler solcu, işçiler sağcı!

İrtica korkusu diye dayatılmaya çalışılan korkuların temelinde bu insanların tüketim alışkanlıklarının değişme ihtimali yatmaktadır. Dini yönetim gelirse kadınlar denize giremez, içki içilemez vs. Böyle olunca da kendisine solcu diyen insanların önemli bir çoğunluğunda dine, İslam'a karşı bir antipati doğuyor. Ülkemiz solcularının bu temel yanlışlığının sonucu olarak ortaya sol yerine ulusalcı, Kemalist denen ve hiçbir evrensel kabulü olmayan seçkinci ve antidemokratik bir zihniyet çıkıyor. 

Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım izahı kabul edecek olursak, solun dine ve dindara karşı yapılan her türlü haksızlığa göz yumması, kayıtsız kalması normal oluyor. Sonuçta burası çelişkiler ülkesi değil midir? Sağ-sol çatışmasının en yoğun yapıldığı yetmişlerde milliyetçi akımlar içindike ırkçı unsurları temizleyebilmişken, sol ırkçı, faşist, seçkinci, bürokrat takımının elinde kalmıştır. 

Kusturica’nın faşistliği dine olan mesafesi kadar anlam ifade eder bizim solcular için. Dolayısıyla Beyaz Türklerin Bosna dramına uzak kalması benim için şaşılacak bir durum değil. Kusturica’ya kızıyoruz da, biraz haksızlık etmiyor muyuz? En azından adama “FAŞİST” diyebiliyoruz. Dersim katliamını meşru gören zihniyete evrensel bir tanım bile getiremiyoruz. Yani faşist bile diyemiyoruz, çünkü onlar Kemalist. 

Hatırlarsanız refarandum sürecinde kimi sanatçıların tutumu kamuoyunda çok tartışıldı. Benim uzun zamandır kafama taktığım bir konu var: “Sanatın herhangi bir dalında başarılı olan insanların söyledikleri tartışılmaz mıdır?” Mesela Fazıl Say’ın söylediklerini bir hatırlayalım. Destek verenler genelde şu tür gerekçeler sunuyordu: “Say dünya çapında bir sanatçı. O bir deha! Katlanmak zorundayız.” Halbuki bir insana saygı duymak için onun sanatçı olması gerekmiyor. Bir sanatçının da sırf sanatçı kimliğinden ötürü fikirlerinin kabul görmesi, eleştirilmemesi de beklenmemeli. Emir Kusturica olayına da bu açıdan bakıyorum. Hiçbir film buram buram faşizm kokan fikirlerin eleştirilmesini engelleyemez. 

Dikkat ederseniz bir sanatçı eleştirildiğinde o sanatçı konuyu kişiselleştiriyor ve sanatının eleştirildiğini iddia ediyor. İyi bir müzisyen olmak, iyi bir sinemacı olmak vs. eleştirilemez şeyler söylemek anlamına gelmiyor. Hele bizim gibi ülkelerdeki sanatçıların değişim konusundaki performansları söz konusu olduğunda, eleştiriyi fazlasıyla hakettiklerini söylemek lazım.

Bir samimiyet testi de muhafazakarlar için. Tertip komitesi demiş ki “Biz Kusturica’nın sanatçı kişiliği ile ilgileniyoruz.” 

Evet hatırlayın, birkaç sene sövdük, sonra en muhafazakarımız, en milliyetçimiz, ülkücümüz bile MODA, REKLAM etkisi altında kalıp Ahmet Kaya için “ya çok da güzel söylüyor, şarkıları çok güzel” demedi mi? Yani Ahmet Kaya’nın sanatçı kişiliği ile ilgilendiler.

Fakat PKK gibi bir terör örgütü Türkiye’nin gündemini bunca yıl meşgul etmese idi, Anadolu insanının Kürt sorununa bakışı, veya Ahmet Kaya’ya çatal fırlatanların bakışı böyle olur muydu? (riyakarım, riyakarsın, riyakar..)

23 Ekim 2010 Cumartesi

"Uzun Etek" Mefhumu

Laikliğin ve cumhuriyetimizin dingil bekçisi Hürriyet gene üstüne vazife olmayan işlere atlamış, ama ne atlamak.

Efendim, Sakarya Valisi Mustafa Büyük, Cumhuriyet'in. 87. yıldönümü vesilesiyle bir resepsiyon düzenlemiş, o düzenlemenin davetiyesinde de kıyafet kurallarını (gavurun dress code dediği) yazmış. Bu kurallar arasında "uzun etek" de varmış, Hürriyet hemen "Şeriat gelüüüüü" diye ortalığı velveleye vermiş.

Tabii Hürriyet Gazetesi'nin atladığı miniminnacık bir ayrıntı var: Uzun etek, gavurun "full length dress" diye tabir ettiği gece elbisesidir, ve de böyle resmi resepsiyonlara gidilirken bunlar giyilir. Kimilerinde omuz dekoltesi bile uygun kaçmayabilir, o derece.

Ve bakınız elimizde laikliğin ve cumhuriyetimizin eski bekçisi Ahmet Necdet Sezer'in resepsiyon davetiyesi var:

Amanııııııın! Ahmet Necdet Sezer de şeriatçıymış! Dağılın şimdi.

Dipnot: Bir Hürriyet'i, bir de Vakit'i okuyanlara acıyorum cidden, yazık yahu. Adamların doğru yazdığı şey sayısı, yanlış yazdığından istikrarlı olarak fazla.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Ben Sana Bakan Olamazsın Demedim

Ben Sana X Olamazsın Demedim serisinde bugün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer'i irdeleyeceğiz.

Bildiğiniz gibi, kendisi Zonguldak'ta gerçekleşen son maden kazasından sonra "Güzel öldüler. O konuda ben acı çekmediklerini ve fizik olarak da güzel öldüklerini buradan rahatlıkla söyleyebilirim" diye bir açıklama yapmıştı. Gerçi başbakanın "Ölmek madencilerin kaderinde var" dediği yerde de bakanın daha az absürt bir cevap vermesi beklenemezdi. Biz erk sahiplerinden sorumluluk beklerken onlar "kader, güzel öldüler" gibi, insanların acılarını katlayacak türden laflar etmişlerdi.

Gün oldu devran döndü. Şili'de, son on yılın en büyük mucizelerinden birine şahit olmaya başladık biz. Madenciler tam 66 gündür yer altında yaşamaktalar, ve de birer birer yeryüzüne çıkarılıyorlar. İnsanın gözlerini yaşartan bir durum bu.

Peki o "güzel ölüm"cü Dinçer ne demiş bu konu ile ilgili? "Bizde olsa 3 günde çıkarırdık... Niye o kadar büyütüyoruz ki hadiseyi?" Net bir yüzsüzlük, ötesi yok.

Şili'de işi ağırdan almalarının sebebi, çok ince delikler açıp onu yavaş yavaş genişleterek herhangi bir toprak kaymasına vs. sebep olmamak. Bu süre zarfında kendileri yiyecek, içecek, duş ve sigara gibi ihtiyaçlarını karşılayabilecek haldelerdi zaten, oraya ulaşım vardı.

Düşünüyorum da, biz ki hızlı trene 3 günde geçmiş bir milletiz, hakikaten 3 günde çıkarırdık o işçileri. Ama çıkarırken bir kaza olurdu, işçilerin bir kısmı ölürdü; sonra bakan gene çıkar "En azından güzel öldüler, son bir sigara içebildiler." falan derdi sonra, biz de "kısmet" deyip geçerdik.

Özetle: Ayıp be, vallaha ayıp.