2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Kürt Sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürt Sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2013 Çarşamba

Öcalan Mandela olur mu? Bir münazara.

Sevgili okuyucular, hepinize merhaba. Bugünkü münazaramızda, Öcalan'ın Mandela ile ne kadar benzeştiği, bu iki liderin rollerinin aynılığı üzerine bir tartışma olacak.

Öncelikle "Öcalan Mandela olamaz" diyen tarafın görüşlerini anlatması için sözü Sevilay Yükselir'e bırakıyorum:

Öcalan'ın kendi durumunu, Mandela'nın hapisteki durumuna benzeterek devletten serbestlik istemesine birkaç noktada itirazım var!
Bir kere aynı uğurda -halkların eşitliği ve özgürlüğü- konusunda mücadele veriyor olsalar da ikisinin de mücadelelerinde kullandığı yöntemler farklı! Silahlı mücadeleden yana olsa da Mandela o silahların masum insanları, sivilleri hedef almasına asla izin vermedi! Kullandığı dilde her zaman ırkçılığın her türlüsünün bir insan hakkı suçu olduğunu vurguladı. Çok kötü koşullarda cezaevinde tutuklu olmasına, 27 yıl boyunca ona sürekli taş kırdırılmasına rağmen efelenmedi, onu içeride tutan faşizan güçlere. Diklenmedi. Mağrur bir özgürlük savaşçısı olarak hayat sürdü hapishanede. O hiçbir zaman, "Astığım astık! Kestiğim kestik!" demedi yani. İşte bu yüzden de dünya kamuoyunu arkasına aldı Mandela. Onun serbest kalması için sadece Afrikalı siyahlar değil, dünyanın bütün özgürlükçüleri, insan haklarına bütün inananlar mücadele etti. O serbest kaldığında özgürlükçü beyazlar da en az siyahlar kadar sevindi. Bir de tabii onun örgütü ve Afrikalı Siyahlar üzerindeki gücüyle Öcalan'ın bütün Türkiye'nin Kürtleri, PKK'lı gerillalar, Kandil'dekiler üzerindeki etkisi kıyaslanamayacak durumda! Bambaşka! Özellikle Silvan meselesinde de ortaya çıkmıştır ki gerek Kandil, gerekse yasal zeminde uzantısı olan BDP'li siyasiler için Öcalan'ın talimatlarının filan pek bir anlamı yok artık! Buradan da şu sonuca varılabilir ki; Öcalan serbest kalsa dahi onu çok fazla kaale almadığı ayan beyan ortada olan PKK'lılar savaşmaya devam edecektir!

Değerli görüşleri için Sevilay Hanım'a teşekkürler. Şimdi karşı cephenin görüşünü anlatmak için sözü tekrar Sevilay Hanım'a veriyorum:

Öcalan'ın Mandela'yla aynı kaderi paylaşabileceği ihtimali ise son derece gerçekçi ve mantıklı bir yaklaşım. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar bu memlekette ama ben de böyle düşünüyorum. Eğer başarıya ulaşırsa Öcalan'ın bu sürecin sonunda serbest kalmama ihtimali sıfırdır bana göre! Ve ayrıca adının Mandela gibi bir "barış figürü" olarak tarihe yazılması da uzak ihtimal değildir! Gerçekten de ikisinin hikâyeleri de aynılığa doğru yol alıyor.

Bunu söylediğim için bazıları havaya zıplayacak ama onlara tavsiyem, bunu yapmadan önce Mandela'nın yaşam öyküsüne bir zahmet göz atmaları. Bugün dünyanın en saygın devlet adamları arasında sayılan o Mandela, politik hayatına çok kanlı eylemlere imza atan "Ulusun Mızrağı" isimli örgütü kurarak başlamıştır. Halkı için özgürlük savaşçısı olan o Mandela, ülkesini yönetenlerce "eli kanlı katil bir terörist" olarak görüldüğü için 28 yılını zindanlarda geçirmiştir. Barış için çözüm arayan devlet, o Mandela'yla masaya oturduğunda hâlâ hapisteydi. Ancak o Mandela hapisten çıktıktan sonra barış için gösterdiği çabanın karşılığında Nobel'le onurlandırıldı.

Dedim ya yukarıda! Birilerinin hâlâ urganla gezdiği bir ortamda; "Sonunda Öcalan da serbest kalacaktır!" demek gerçekten de sıkıntılı, söyleyebilen açısından ama yapacak bir şey yok! Gerçek bu ve bence bu gerçeği de konuşmanın tam zamanı.

Evet, Sevilay Hanımları dinlediniz. Ola ki iki yıl sonra devlet 3. bir pozisyon alsa, Sevilay Hanım'ın oraya yükseleceğini tahmin etmek zor değil.

Türk medyasındaki tutarsızlıklar malum, ne kadar arsızca yapılmış olursa olsun kimsenin de hesap sorma ihtiyacı ve de hesap sorulma korkusu yok. Bu tamam, Sevilay Yükselir'e kadar daha neler yapanlar var zira.

Fakat burada daha önemli bir nokta var: Ya Sevilay Yükselir, iktidarın ağzı değiştiği için kendini yeniden programlamaya çalışıyor ya da kendisi 2 yıl önce bir şey demesi için yönlendirilirken bugün başka bir yöne gitmesi telkin ediliyor. Bu iki ihtimalden hangisi gerçek olursa olsun, 2 sene önceki kafanın bugün sesinin daha az çıktığını görmek, iktidar apolojistliği malum bir kalemin de bu tür bir ağız değişikliğine utanmazca gittiğini görmek bence umut verici bir gelişme.

Eğer ileride devletin 2009-2013 arası Öcalan'a ve Kürt hareketine karşı tutumunu anlamak isteyen olursa sadece onun ağzına değil oynattıkları ağızlara da bakması isabetli olacaktır. Böyle de bir dipnot bırakayım bu müstakbel araştırmaya dair.

24 Mart 2013 Pazar

Ateşkese ve barış sürecine dair

Laf kalabalığına daha düzenli bir formda katkı yapmak ümidiyle. (Sıkılan son maddeye geçsin)

1. Neden ateşkes oldu ve barış süreci olgunlaşıyor?

Bugüne kadarki empas: Daha önce "Kürt Sorunu, Pozisyonsuzluk ve Şiddet" diye bir yazı yazmış, sorunun çözülmesine dair bir sıkıntıdan bahsetmiştim: Devletin PKK'yı işine gelince "terörist örgüt" olarak görmesi ve operasyon yapması, işine gelince de görüşmede taraf olarak alması bunlardan biriydi, yani devlet karşıdaki tarafla barış yapıp masaya mı oturacak, yoksa bu örgütü doğuran koşulları ortadan kaldırmaya mı çalışacak, belli değildi. "Hem karnım tok olsun, hem ekmeğim somun olsun" kafasıyla sorun çözülemezdi, nitekim çözülemedi de. Devlet, BDP'yi Kürt hareketinin siyasal temsilcisi olarak görmeye ve PKK'yı doğrudan muhatap almaya hiç olmadığı kadar yakın. (%100 değil henüz, zira KCK davası gibi bir hayalet var ortalıkta gezinen) Ama bu kilitlenme çözülüyor gibi, güvenlikçi kafa da görüntü itibariyle kısmen tasfiye edildi.

Oyunun kurallarının değişmesi: Şimdiye kadar iki tarafın da fedakarlık yapıp, elinde tuttuğundan daha iyi bir sonuç alabileceği denklem yoktu. Bir nevi tutsak ikilemi. Milliyetçilik fenomeni, iktidarın güvenlikçi söylemden ekmek yemesine, bu söylemin sürmesi de Kürt tarafının silahlı mücadelesinin kendi kitlesi gözünde meşru kalmasına yol açıyordu.

Bu durumda ya iki tarafın da kazanacağı bir gelişme olacak, ya da oyunun yapısı değişecek ki bu kilit kırılsın: Aradığımız gelişme de Arap Baharı ve onun getirdiği dinamikler oldu. Birincisi, Suriye, Irak, İran gibi ülkelerle aramızın bozulması, PKK'yı potansiyel olarak daha güçlü bir konuma soktu. İkincisi, değişen koşullarda (ve yakın gelecekte sınırlarda) Kürtler yeni bir doğal partner olarak ortaya çıktı.

90'lı yıllarda da dile getirilmiş bir "federasyon" ya da "konfederasyon" düşüncesinin günümüzde optimal bir çözüm olabileceğini söylemek artık idealistlik/komploistlik değil.

2. Neden henüz barış değil?

Kurumsal değil, kişisel ilerleyen süreç: Benim barış süreci konusundaki en büyük endişem, Türk tarafındaki beklentisizlik. Hükümet ve sözcü medya cephesinden gelen söylemlere bakınca iki ihtimal ortaya çıkıyor: Ya Türk tarafının nabzı düşürülmeye çalışılıyor, ya da cidden erk sahibi ciddi bir kesim burada kendi koşullarıyla bir savaş kazandıkları/örgüt yendikleri düşüncesinde. Kurumsal altyapı oluşmadan (meclis kararı, komisyon, kanunlar vs.) bu sürecin birkaç kişinin iradesine bağlı olarak ilerliyor olduğu ihtimali korkutucu. Hele ki "oh barış geldi" haklı rehaveti varken.

Ağırlıkla Kürt tarafının adımları: Bu girişi okuyunca "ne yani hükümet ilk defa barış masasına oturdu daha ne yapsın?" tadında bir tepki verebilirsiniz de, bu sizin miyopik bir halde Türk tarafından baktığınız haricinde bir şey göstermez. Dışarıdan bakılınca mesele şu: PKK, daha önce 8 defa ateşkes yaptı ve ne olduğunu biliyoruz. Öcalan, daha önce de silahlı mücadeleyi bırakma kararı aldı ve gene ne olduğunu biliyoruz. "Bu sefer farklı" geçerli bir sebep, diğer hallerde eksik kalan "güven ortamı"nın varlığı da olumlu, lakin daha yolun başındayız.

Meselenin demokratikleşme sürecinde direkt olarak Kürtleri ilgilendiren konu başlıkları var. Hakikatleri Araştırma Komisyonu, Terörle Mücadele Kanunu, seçim barajı, anadil hakları, yerel yönetim vs. gibi boyutları var. Bu konuda adımların gelmeyip "hadi çekilin artık" denmesini, birkaç ay sonra bir "operasyon kazası" (bkz: Silvan) olursa verilecek "hani PKK silah bırakıyordu" tepkilerini düşünmek dahi istemiyor insan.

3. Aydına düşen rol ne?

Lüzumsuz müdahiller: Bu âkil adamlar vs. muhabbetlerine hiç girmeyeceğim. Eğer bu sürecin adını barış koyduysak, savaşan iki taraf olduğunu kabul ediyoruz demektir. Barış kararını savaşanlar verir, "niye öyle barışmadın da böyle barıştın?" falan diye hesap sorulmaz. Bugüne kadarki süreçte "hem toptan şiddete karşıyım :(" demek nasıl tutarsız bir görüş idi ise, "böyle barış olmaz" demek en az aynı derecede tutarsız.

Demokratikleşme zemini: Yukarıdaki soruda bahsettiğim gibi, herkes elinden geldiğince bu süreçte düzgün bir diyalog zemininin oluşması için çaba sarf etmek zorunda. Kurumsal yapının oluşması hususunda kamuoyu oluşturmak, herhangi bir tarafın "güven" ilkesini zedeleyici hamlelerini eleştirmek, birincil görev. Bu konuda Nuray Mert'in dün yazdığı yazı gayet isabetli.

Kayıtsız şartsız devletten taraf olmaya alışmış, "bu hükümet buraya kadar getirdi, destek olmalı" ağzını hiç bozmayacak kalemler, veyahut kendi mesuliyetini Kürt hareketinin sırtına yıkmaya alışmış isimlerin sesinden daha gür ses çıkarmalı.

4. Özet geç lan.

- Bu sorunun oluşması için en büyük engel, "güven sorunu" aşılmış gibi duruyor. Bunun bozulmaması için uğraşmak elzem.
- Artık üniter ulus devlet paradigması bitti. Buna alışmak lazım.
- Ortadoğu'da oyunun kuralları, tarafların çıkarları değişiyor. "Kazan-kazan" bir formüle destek vermek, herhangi bir "kazan-kaybet" ile kalakalmaktan yeğdir. Zaman durmuyor, akıyor.
- Bu savaşın bir tarafı Kürt hareketidir, onların razı olduğu çözüme Türk tarafından kibirle bezenmiş ses çıkarmak halt etmektir.
- "Onurlu" (ne sinir olurum şu lafa da) çözüm isteyen özgürlükçü/demokrat (bu da ideoloji oldu çıktı başımıza) insanın yapması gereken, demokratikleşme için devletin atması gereken adımlar konusunda onu sıkıştırmaktır.
- Herkes kendi çıkarlarını, koşullarını düşünerek siyasî zemine dahil olsun. Kalıcı bir barış, güvenlikçi uygulamaların azalması, ekonomik-sosyal konuların tartışılmasının önünün açılması, meclisteki muhalefetin niteliğinin değişmesi hayırlı olacaktır.
- Rehavete kapılmamak lazım. Deplasmanda avantajlı bir skor elde etmiş olabiliriz ama kontratakları güçlü bir rakip hala daha mevcut.

20 Şubat 2013 Çarşamba

HDK niye Karadeniz'e gitti?

HDK'nın Sinop ziyaretinde çıkan olaylar sonrasında "onlar da gitmeselerdi ya" tuzukuruluğu ve "vekil değil mi, istediği yere gider" ideali arasındaki alana nüfuz etmeye çalışan hiçişleri, şu makul soruyu sormuş:
Siyaset, idealler için pragmatik yöntemlerle yapılır. O bakımdan, dışarıya denen laf “barış anlatmak için, kucaklaşmak için” olur ama benim bildiğim kadarıyla bu tip hareketler planlanırken “haydi Karadeniz’e gidelim de barış için halkla kucaklaşalım arkadaşlar” denmez. 
O bakımdan, seyahat ve propaganda özgürlüklerine sahip çıkarak, AKP demokratı arkadaşların yaptığı gibi ‘otursaydınız oturduğunuz yerde’ demeden, ‘provokasyon yapmaya gittiler oraya’ gibi komplo teorilerine bulaşmadan, bu gezinin pratikte amacı neydi ben bunu merak ediyorum. 
Ben HDK'lı olmadığım için bu sorunun muhatabı da değilim, cevabını da bilmiyorum; lakin bu hamlenin siyaseten hesapsız bir hamle olduğunu da düşünmüyorum. Kendimce mantığını açıklayacağım:

1. BDP, devletin ısrarla "Öcalan tek muhatap" zemininde yürütmeye çalıştığı müzakerelerde kendine bir siyaset zemini açmaya çalışıyor. Bunu yapabileceği çeşitli yollar var: Sürece ite kaka müdahil olabilir ve o kendisi için iyice daraltılmış siyaset alanını açar, tali rolü kabul eder ve bunun için iyi niyet/mağduriyet gibi kozları oynar vs.

a. Eğer Karadeniz gezisi başarıyla geçse idi, HDK'nın siyaset zemini doğal olarak genişleyecekti.
b. Eğer Karadeniz gezisinde olaylar, protestolar vs. olsaydı, bu sefer de HDK "ben çözüm istiyorum, esas mihraklar belli" mesajının altını çizmiş olacaktı.

2. Karadeniz gezisinde, HDK'ya saldırılarda devletin rolü de HDK'nın ve hareketin belirleyeceği tutum için bir gösterge olabilirdi.

a. Örneğin devlet bu protestoları Sinop'taki haline gelmeden de bitirebilirdi, lakin iddialara göre sivil polis protestoculara adı ile hitap ediyormuş. (bunu dün Twitter'da birebir alıntı olarak gördüm ama bugün bulamadım ne yazık ki) Yani burada devletin yahut belirli mekanizmalarının hala daha %100 sürecin arkasında olmadığı sonucu çıkmakta.
b. Öte yandan olayların büyümesi de engellendi, yani kontrollü bir gerginlik yaşatıldı. Sonrasında Erdoğan'ın da verdiği ılımlı mesaj -ki bu Twitter'da "onlar da gitmeseymiş!" diyenlere de dolaylı bir ayar oldu- da HDK'nın en azından tali rolünü onayladı.

3. BDP'nin özellikle devlet ve medya kanadından getirilen "Türkiye partisi olun" eleştirisine de bir yanıt Karadeniz gezisi ile verildi.

a. Toplumsal bir mutabakat zemini oluşmadan, BDP'nin yahut Kürtlerin Türkiye'nin kimi kesimlerinde nasıl karşılanabileceği görüldü.
b. Bu milliyetçi tepkiye ciddi bir tepki duyacak Kürtlerin de "barış süreci"nde rolünün önemli olacağı, sürecin ve PR çalışmalarının sadece "makbul Kürtler" ile yürümeyeceği görülmüş oldu. Yani BDP kendi sahasında güç kazandı.

Bundan daha farklı yorumlar da geliştirilebilir tabii ki, ve belki bunlar afakîdir, bilemiyorum. Fakat özetle dediğim, HDK'nın Karadeniz gezisinin "halklarla kucaklaşma" gibi bir amaçla yapılmış aceleci bir adım olmaktan öte anlamlarını arayınca bulmamak zor değil. Hareketin içindeki kimi 20+ yıllık siyasetçiler bu kadar naif değillerdir eminim ki.


20 Haziran 2012 Çarşamba

Zamanlama Masalı

Zana'nın ılımlı açıklamalarından ve Karayılan'ın röportajından sonra gerçekleşen sınır karakolu saldırısı, beklendiği gibi medyanın "zamanlama manidar" refleksini tetikledi. Üzerine Demirtaş'ın "PKK silah bıraksın, devlet operasyonları durdursun" açıklaması, sanki Demirtaş'ın ağzından ilk defa böyle bir söz çıkıyormuşçasına bir havada lanse edildi (tabii vurgu cümlenin ilk kısmınaydı)

Bu "zamanlama" masalının ardından çığırılan türkü de "birileri düğmeye bastı". Yani aslında barış yolunda her şey çok güzel gidiyordu, hiç çatışma falan yoktu, birden zart diye bir saldırı yapıldı ve bütün süreç alt üst oldu. Bu saflık - ikiyüzlülük dolu analizlerin anaakım medyanın her tarafında yer bulması, arkasından "PKK kayıtsız silah bırakmalı" argümanının "evet evet" nidalarıyla desteklenmesi, çözüm için olumlu bir şeyler söyledğini sanıp sadece vicdan paklanmasından başka bir işe yaramıyor.

Öncelikle şu "ah ne güzel güllük gülistanlıktı her şey" pervasızlığını irdeleyelim. Son 3 ayda Milliyet gazetesinde "şehit" kelimesi arandığında çıkan sonuçlar şunlar:

Mart 2012: Cudi Dağı'nda 3 gün süren çatışmada 6 Özel Harekatçı, 7 PKKlı öldü.
24 Mart 2012: Bitlis'teki mağara baskınında 15 kadın PKKlı öldürüldü.
5 Nisan 2012: Hakkari'deki çatışmada 1 üsteğmen öldü.
10 Nisan 2012: Amasya'da bombalı saldırıda 1 asker öldü.
12 Nisan 2012: Uludere'deki çatışmada 2 asker öldü.
14 Nisan 2012: Samsun'da 2 PKKlı öldürüldü.
16 Nisan 2012: Bitlis'e yapılan operasyonlarda PKK sığınakları bulundu.
21 Nisan 2012: Uludere'de mayına basan asker öldü.
25 Nisan 2012: Bingöl'de çatışmada 3 asker, 4 PKKlı öldü.
5 Mayıs 2012: Tunceli'de saldırıda 3 asker öldü.
9 Mayıs 2012: Tunceli'de çatışmada 1 asker öldü.
17 Mayıs 2012: Hakkari'de sınır taburuna saldırıda 1 asker öldü.
18 Mayıs 2012: Hatay'daki saldırıda 3 asker öldü.
21 Mayıs 2012: Diyarbakır'da çıkan çatışmada bir Özel Harekatçı, 4 PKKlı öldü.
24 Mayıs 2012: Muş'ta astsubay öldürüldü.
25 Mayıs 2012: Kayseri'de canlı bomba saldırısı gerçekleşti.
28 Mayıs 2012: Şırnak'ta çıkan çatışmada 1 teğmen öldü.
1 Haziran 2012: Muş'ta PKK sığınakları imha edildi, 5 PKKlı öldürüldü.
5 Haziran 2012: Lice'de mayınlı saldırıda 2 asker öldü.
9 Haziran 2012: Yüksekova'da çıkan çatışmada bir asker, bir PKKlı öldü.
13 Haziran 2012: Şırnak kırsalında devam eden operasyonlar sırasında iki ayrı yerde iki ayrı mayın infılak etti. 2 asker öldü, 2 yaralı.

Şimdi soru şu: Bunların hangisinin zamanlaması manidardı? Hangisinde düğmeye basılmıştı? 4 günde bir çatışma-saldırı-operasyon haberinin çıktığı bir ortamda, hangi işgüzarlık bir baskını "manidar" bulabilir? Bu post hoc ergo propter hoc'çuluğun membası nerededir?

Gelelim buradan yola çıkılarak dillendirilen "PKK silah bırakmadan müzakere olmaz" hikayesine. Daha önce uzun uzun anlatmıştım neden bu argümanın saçma olduğunu. Ortada apaçık süren bir savaş var, bu savaşın iki tarafı var. Bu taraflar birbirlerine güvenmiyorlar, bu güvenin tazelenmesi için adımlara ihtiyaç var. Ulus devlet kafası sürdükçe, Kürtlerin hakları tanınmadıkça, bu yönde sinyaller verilmedikçe, devlet operasyonları bırakmadıkça PKK silah falan bırakmaz. Aynı bakış açısı devlet için de geçerli. Bu yüzden "silah bırakılsın, şiddet olmasın" çağrısı ile ancak güzel bir duş alırsınız, çözüm için hiçbir halta yaramazsınız. Hele ki "PKK silah bıraksın" cümlesini "ama devlet operasyon yapacak tabii" ile sürdürüyorsanız karşı tarafın nezdinde hiç ama hiç ciddiye alınmazsınız.

Daha önce defalarca yazdığım şeyleri tekrar tekrar yazmak ne kadar anlamlı bilmiyorum, o yüzden hasılı kelam eyleyeyim. Siz de zamanlama ezberini bırakın artık bir zahmet, biraz gazete neyin okuyun, gazetecisiniz siz.

19 Mart 2012 Pazartesi

Newroz'dan Nevruz'a

Newroz konusunda derli toplu bir şeyler yazmak o kadar zor ki, insan nereden başlayacağını bilemiyor. Anlatacağım şey basit aslında: Bugün yaşananların hepsi ya planlı, ya da beklendik idi, zira Türkiye Cumhuriyeti devletinin en iyi bildiği şey, kitlelerin muhalefet gücünü kırmak, basitleştirmek (bkz: 1 Mayıs törenleri) ya da kitleleri birbirine düşmanlaştırarak ellerini yıkamaktır (bkz: Sivas katliamı)

Newroz konusunda da -ki Newroz sadece bir bayram değildir, Kürd ulus bilincinin yaratılmasına hizmet etmiş Demirci Kawa efsanesi ile birleşen bir kutlamadır- devletin mantığı aynı: Bayramı resmileştirelim, bizim istediğimiz gibi kutlansın, öyle kutlamayanlar da bölücü törörcü olsun. (Çünkü 90'lardaki "Kürt yoktur, Newroz da yoktur" politikasının artık iflas ettiği bir gerçek)

Olayın böyle olduğunu gösteren iki durum var: Birincisi, bir bayramı tatil günü kutlamayı istemek, dünyanın en normal işidir. ABD'de aynı zamanlarda kutlanan St. Patrick günü (17 Mart) eğer haftaiçine denk geliyorsa geçit törenleri haftasonu yapılır. İkincisi, devletin 18 Mart günü kutlamayla bir sorunu olmadığı, Çırağan Sarayı'nda aynı gün GÜNSİAD'ın verdiği davetten belli. Devlet ile uyum içinde çalışan kapitalin 18 Mart günü kutlaması sorun değil, ama halkın kutlaması sorunlu? Diğer bir deyişle: "Newroz 18 Mart'ta kutlanacaksa onu da biz kutlarız."

Çoğunluğunun devletin gayriresmi Halkla İlişkiler organı pozisyonunda olduğu medyanın tepkilerine de bakarsak, bu politikanın izdüşümünü görmek kolay olur. Newroz'un erken kutlanmak istenmesini doğal bir durum olarak değil de bir "garip istek" olarak gören medya, kutlamalar için "erken Nevruz" tabirini kullanıyor. Kutlamalarda çıkan olayları anlatırken "Polis: 1 BDP: 0" diye skor tutan Güneş'ten, çıkan olaylarda "1 ölünün olduğu iddia edildi" diyerek kıvırmanın 3. derecesine geçen Radikal'e tutum aynı. (Vakit ve Hürriyet'i alıntılamaya dahi gerek duymuyorum) Türklerin okuduğu gazetelerden alabileceği mesaj belli: "BDP gene olay çıkarttı. Nevruz gibi güzel bir günü bile doğru düzgün kutlayamıyorlar."

Halbuki ortada net bir bile bile lades durumu var. Devlet izin vermediği, polisi ileri sürdüğü kutlamalarda olay çıkmayacağını bilmeyecek kadar aptal bir kurum değil. Ortada bir alışılmış refleks var, devletin gösteriye izin vermemesi, kitlelerin buna direnmesi, polisin biber gazı ve tazyikli suya sarılması, kitlelerin kaldırım taşlarını polise atması... İş "şiddet", "maddi hasar" noktasına varınca zaten devletperest toplum "onlar da yürümeseydi, yapmasaydı, taş niye atmışlar" argümanı ile, en baştaki izinsizliğin mantıksızlığını kanıksar hale geliyor.

Bütün bu gerilim, devletin bir taşla üç kuş vurmasına yol açıyor:

- Newroz kutlayan "iyi Kürt-kötü Kürt" ayrımı oluşuyor.
- Newroz'u Nevruz'a dönüştürüp devlet tekeline almanın yolu açılıyor.
- Kürt mücadelesini "kutlayabilme özgürlüğü"ne indirgeyecek bir yol açılıyor.

Bu son maddeyi biraz açayım. AKP hükümetinin Kürt sorununa çözümsel yaklaştığına dair iki büyük argümanı var: 1. TRT Şeş'i açtık 2. Oslo'da görüştük. Sanki Kürtlerin bütün anadil mücadelesi devlet sponsorluğunda televizyondan şarkılar türküler dinleyebilmekmiş gibi, ya da daha önce devlet hiç PKK ile görüşmemişçesine sonuçsuz bırakılan bu açılım büyük bir lütufmuş gibi yansıtma. Bu indirgeme "daha ne yapalım?" boyutuna geliyor zamanla. Bu minvalde bakarsak, 5 yıl sonra Newroz'un Taksim'de kutlanmasına izin veren, ya da resmi bayram ilan eden devlet dünyanın en büyük ihsanını eylemiş gibi davranacak muhtemelen. İnsanlar da "iyi de doğal olan buydu zaten, istenen bunun ötesi" diyemeyecek.

Yani "yahu devlet de izin versin de insanlar bayramlarını kutlasın, ama doğru düzgün kutlasınlar" bakış açısı, nazarımda fazlasıyla naif. Karşımızda bütün kitlesel dinamizmi "hadi şu saatten şu saate Taksim'den Galatasaray'a zararsızca yürüyelim"e indirgetmeyi başarabilmiş bir devlet aklı var. Bu aklın bir köşesinde Newroz'u Nevruz'a dönüştürerek Kürtlerin kitlesel dinamizmini de "Artık istediğimiz zaman istemediğimiz yerde Newroz kutlayabiliyoruz"a bağlamak olduğunu unutmamak, en azından bu makul şüpheyi bir yerde tutmak lazım.

30 Aralık 2011 Cuma

Uludere: Kürt Değil, Türk Sorunu

Dün anaakım medyanın katliam haberini sunuşundaki, hafif tabirle, tutarsızlıklara (ağır tabir de gene bu kelimenin içinde, bir kaç harf atmanız gerek sadece) değinmiştim. Bugün medyanın gıyabında "ama bunu istiyorlar" bahanesi ardına sığındığı "halk" tepkisini, daha doğrusu Türk halkı tepkisine değinelim örnekli anlatımlı bir şekilde.

Öncelikle dikkatimi çeken şu oldu: PKK'nın şiddet eylemlerinden sonra çoğunluk BDP'ye "şiddeti kına" baskısı yapardı. Dünkü eylemden sonra bu baskıyı, bu kınamayı yapanların genel nüfusa oranı oldukça düşük kaldı. İşin daha da vahimi, tıpkı BDP'nin eleştirildiği gibi, bu insanlar hemen devlet adına bahaneler dizmeye başladılar. Hele ki ne bahaneler (aşağıdakilerin hepsi gözlemlenmiş gerçek söylemlerdir, uydurmuyorum. Ki uydursam da bu kadarını uyduramazdım):

- Onlar da kaçakçılık yapmasalardı. Oradakiler bizzat devlet gözetiminde kaçakçılık yapıyorlar, askeriyenin haberi olarak sınırı geçiyorlar ama olsun. Hem zaten bütün kaçakçılık yapanlar tepelerine bomba yağdırılarak katledilmelidir.

- 50 kişi kaçakçılık yapmaz. Bunu diyen oldu. Kendisine "siz yetkili bir abiye benziyorsunuz, kaç kişi kaçakçılık yapar maksimum?" diye sordum, cevap olarak yine "50 kişi yapmaz" dedi.

- Ergenekon'un son nefesi bu. Ergenekon diye var olduğu iddia edilen bir örgüt, önce "geniş bir ağ" haline geldi, sonra bir "fikriyat" olarak nitelenmeye başladı. Artık memleketin başına kötü ne gelirse Ergenekon adlı mitolojik (ironik tesadüf) kavramdan biliyoruz.


MGK'da karar alınmadığı sürece "devlet katletti" diyemeyiz. "Atatürk milliyetçiliği" kavramından daha içi boş bir hal alan "vesayet" kavramının apolojistlikte bireyi getirdiği son nokta.


- Vahim hata/istihbarat hatası. Bir insan hata yapar ve sonrasında özür diler. Devletler için de aynı şey geçerli olur "tazminat" şeklinde mesela. Ama devlet hata yapıp 35 vatandaşını bomba ile öldürürse "bir hatadır oldu" deyip geçiştirilemez. Ayıptır, günahtır.

Ha, bir de sorsan çoğunluğu "11 Eylül saldırıları istihbarat hatası değildi, ABD kendi yaptı" diyecek ülkenin insanları "istihbarat hatası" bahanesinde huzur ve konfor buldular ya, canımsınız.

- PKK'nın tuzağı, köylüleri gerilla gibi giydirip devletimizi kandırdılar. Alay komutanlığa "bunlar kaçakçı" diye bilgi geliyor, o rotayı kaçakçılar hep kullanıyor, askerle samimi ilişkileri var, ama ne hikmetse akşam karanlığında heronlar giysilerine bakıp köylüleri PKK'lı sanıyor ve o yüzden sorgusuz sualsiz, "Dur!" ihtarsız F-16 ile katlediyorlar. PKK derhal stratejik planlama kurumu olarak istihdama başlamalı, ölümcül bir zeka bu, Hollywood filmlerine taş çıkartıyor.

- Devletimizi yıpratmaya çalışıyorlar. Bu en güzeli. Devlet 35 vatandaşını öldürüyor, sonra da tepki gelince "yıpratma" çalışması oluyor. Devlet değil, ergen genç sanki. Bak kızdı şimdi odasına kapattı kendini :(

Daha fazlası da var da, en sık duyduklarımı, ve içlerinde en yaratıcı olanları aldım buraya. Daha da bulursam eklerim, arşivlik çünkü bunlar.

*   *   *

Şimdi, başlığa da ilham veren daha ciddi meseleye gelelim. Türk halkının çoğunluğunun Kürtleri kafasında "bölücü" olarak kategorize ettiğini biliyoruz, insaflı olanlar da "iyi Kürt/kötü Kürt" ayrımına gidiyorlar en fazla. Hadi bunu kabul edelim.

Eğer ülkeniz, ülkenizin vatandaşlarını tepesine bomba yağdırarak öldürdüğünde ses çıkarmıyorsanız (hele ki normal reaksiyonunuzu da göz önüne alırsak), ve hatta bu katli vacip görmeye, katle bahaneler uydurmaya çalışıyorsanız, siz maktülleri "vatandaş" olarak görmüyorsunuzdur. Bu durumda sormak lazım esas kim bölücü diye.


Eğer siz, vatandaşınıza karşı devletinizi savunuyor, devleti insan hayatından yüksek mertebeye koyuyorsanız, en temel bir yerde hatalısınız, "insanlık" denen kavramı önemsemiyorsuuz demektir. Varlığınızı sağlamak için bir araç olması gereken kurumu amaç haline getirmiş olmanız, pek de sağlıklı bir eda olmasa gerek.

1990'lardan beri bir çok benzer katle "terörle mücadele" gibi kılıflar uyduruldu. Ama o günler geride kalmıştı, artık yeni bir sayfa açmıştık, özür diliyor, geçmişimizle yüzleşiyorduk, Türk - Kürt kardeşti vs. İşte bazen bir "hata", bütün zihniyetinizi açığa döker, şaşırır kalırsınız.

Uludere Katliamı tekrar gösterdi ki, bu ülkede Kürt sorunu değil, Türk sorunu vardır. Türk sorunu da değil, vatandaş sorunu vardır. İnsanlık sorunu vardır. İzan sorunu vardır, idrak sorunu vardır.

Devletini insanından daha çok sevenlerin ülkesinde de bunların olması normaldir. Vatandaşlar, devletinin günahlarıyla yüzleşemediği sürece de bir sorunumuz bitecek, öteki sorunumuz başlayacaktır. 

29 Aralık 2011 Perşembe

Anaakım Medyanın -Yeniden- İflası: Uludere

Bugün Türkiye yakın tarihine çok talihsiz şekilde geçecek bir katliam yaşandı sınırın orada, Uludere'de. Tam 35 silahsız köylü, PKK'lı olduğu şüphesiyle tepelerine bomba yağdırılarak katletildi. Olayla ilgili İHD ve Mazlum-Der bir rapor hazırladı, buradan ulaşabilirsiniz.

Bu olayı daha hafif bir şekilde anlatmanın imkanı yok, daha doğrusu yok sanıyordum ki, anaakım medya kıvrak zekasıyla ve arsızlığıyla beni yine yeni yeniden yanılttı.

Öncelikle 28 Aralık 2011 günü akşam saat 21.20 sularında gerçekleşen bir olayı saatlerce es geçmelerine bir alkış tutmak lazım. Sayın Başbakan abayı gösterince altında sopa olduğunu anlayıp "tabii biz sansürleriz" diye emrine koşan basın patronlarımız muhtemelen bir sinyal bekledi belli bir süre. Sonra o sinyal geldi, bakalım nasıl geldi, olayın üzerinden 24 saat geçince bu katliam kendine nasıl yer bulmaya başladı: (Resmi yetkililerin açıklamaları bu analizde yer almayacak, sadece katliam haberinin nasıl verildiğine bakılacak)

Zaman


Haberin kendisi anasayfadaki modülde yok, manşetler kısmında mevcut. Başlık "Irak sınırında F-16'lar kaçakçıları vurdu: 35 ölü" Haber öğlen 15:12'de geçilmiş. Metinde, başlıktan da anlaşılacağı gibi, vurgu şahısların kaçakçı olduğu üzerine, bu kelime ve türevleri tam 7 defa kullanılmış. İki farklı yerde de "terörist oldukları sanılan" denmiş. Haber metninde görgü tanıklarının ifadeleri yok, sadece Şırnak Valiliği'nin açıklaması var.

Sabah


Anasayfada saf katliam haberini bulmak mümkün değil. Modülde Genelkurmay'ın Cudi Dağı operasyonuna dair dağıttığı görüntüler ve AKP adına Hüseyin Çelik'in açıklaması yer alıyor. Yanda "Taksim'de göstericiler polisle çatıştı" haberi ihmal edilmemiş. Altlarda "Davutoğlu'ndan Uludere açıklaması" ve "Cenazeler Uludere'ye götürüldü" başlıklı iki haber daha var, ama ötesini bulmak mümkün değil.

Hürriyet


Çatışma haberi burada da Çelik'in açıklamalarıyla birleştirilmiş durumda modülde. Seçilen giriş cümlesi çok ilginç: "TÜRK Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları dün gece Irak sınırında PKK’nın terör yuvalarına yönelik hava operasyonu gerçekleştirdi." Haber içinde siyasilerin tepkilerine de yer verilmiş, lakin haberin sonunu okumayacak bir insanda oluşturulmak istenen kanaat ilk cümleden aşikar.

Star


Star Gazetesi'nin anasayfasındaki modülde haber saf haliyle yer alıyor, fakat başlık oldukça temkinli: ''F-16'lar köylüleri vurdu'' iddiası" Diğer Güneydoğu ve çatışma temalı haberlerde de aynı temkini görmek isteriz anaakım medyadan. Haberin ilk cümlesi de temkinli yaklaşıma devam etmekte: "Şırnak'ın Uludere İlçesi Ortasu köyü kırsalında Irak sınırına yakın bir yerde dün gece düzenlenen hava operasyonunda 35 kişi öldü." Kullanılan tümleç ve kipler ilgi çekici: "hava operasyonunda 35 kişi öldü." 35 kişi otobüs kazasında can verse daha çok sempati ve merhamet toplardı herhalde haberin yazarından.

Haberin altında da şu masumcuk kutucuk var, haberin nispeten tarafsız tonu rahatsız etmiş sanırım:


Milliyet


Milliyet, SON DAKİKA kutusunda şu başlıkla bir haber veriyor: "AK Parti ölenlerin sivil olduğunu kabul etti" Aynı flash kutuda "PKK'lı diye jetlerle vurulanların çoğu 30 yaş altında" ifadesi de var. Yani buradan Milliyet'in en sağduyulu başlığı attığını söyleyebiliriz şimdilik.

Şimdilik diyorum, çünkü modüldeki ilk 3 haberin başlığı şöyle: "BDP'liler Taksim'i savaş alanına çevirdi", "BDP'li Önder: İkinci 33 kurşun vakası yaşandı. İsyan edin demektir bu", "Bunu söyleyen bir milletvekili... Bırakın vatandaş biraz molotof atsın" (Bu haberin doğruluğu şaibeli, henüz teyit edilmedi)

Milliyet'in derdinin sağduyu mu, yoksa kızıştırıcı propaganda mı olduğu konusunda kararsız kalmamak mümkün değil.

Radikal


Radikal'de esas haber anasayfadaki modulün ikinci sırasında, başlık "Savaş uçakları sivilleri vurdu". Şunca haberde "kişi, şahıs, kaçakçı" diye değinilen maktüllere "sivil" demek ilk Radikal'in aklına gelmiş. Radikal'ın modülündeki diğer haberler de bölgeye değinmekte: "Görgü tanığı: Cesetlerin bazılarında kurşun izi var", "İstanbul'dan Yüksekova'ya kadar Uludere protestosu", "BDP 3 günlük yas ilan etti: Bu aleni bir katliam, ölenlerin tamamı köylüler" modülde ön sıralarda yer bulmuş haberler. Radikal'ı kutlamak lazım.

Yeni Şafak


Bu gazetemiz de temkini elden bırakmayan bir ilk haber vermeyi tercih etmiş. Modülde yer alan haberin başlığı "F-16'lar PKK'lı diye köylüleri mi vurdu?" Sorunun cevabının evet olduğunu kamu uzun süredir biliyor, lakin Yeni Şafak soru işaretini henüz giderememiş durumda. Haber metni ise nispeten objektif, iddialara ve Valilik açıklamasına yer verilmiş.

Habertürk


Olaya karşın nispeten adil bir tutum da Habertürk'ten gelmiş. Modüldeki haberler Radikal'de olduğu gibi -bağlam farklı olsa da, mesela BDP'nin açıklamalarına yer verilmemiş- azamiyetle bu olay hakkında. Konuyla ilgili ilk haber tıpkı Yeni Şafak gibi "F-16'lar PKK'lı diye köylüleri mi vurdu?" başlığıyla verilmiş, lakin devamındaki şu ifade nispi bir sağduyu getiriyor habere: "Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu köyünde yaşayan vatandaşlardan 35 tanesi dün gece F-16 uçaklarından açılan ateş sonucu öldürüldü. İddialara göre bu 35 kişi yaşamlarını kaçakcılık yaparak kazanıyorlardı ve bölgedeki karakol komutanının da bu durumdan haberi vardı." Haberin "öldü" yerine "hayatını kaybetti" deyişini kullanması da daha insani bir sunum getiriyor, onun da altı çizilmeli.

Bu inceleme doğrultusunda anaakım medyanın yaklaşımını değerlendirecek olursak:

1. Radikal
Mansiyon: Habertürk
Fasarya: Diğerleri

şeklinde bir sıralama uygun olacaktır.

Ekleme: Sosyal medyadaki yansımalar için @nhacizade'nin şu çalışmasına bakabilirsiniz.

Yarın: Uludere Katliamı'na kamunun verdiği tepkiler.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Kürt Sorunu (Kıraathane Usülü)

(Aşağıda uzun, örnekli ve akademik dille yazılmış bir yazım var, ama bugün şeht haberleri geldikten sonra gene aynı teranelerin döndüğünü görünce tarz değiştirmeye karar verdim. Tane tane anlatıyorum bak şimdi.)

PKK nedir? Terör örgütü mü? Tamam. Terör örgütleri nasıl biter? Tarafi gözünde haklılıklarını sağlayan koşullar giderilerek. Bugün Kürtlerin, siyasi haklarını bırak -seçim barajı, milletvekillerinin durumu vs.-, en temel hakları verilmiş mi? Daha Kürtçe üzerinde yasak var mı? Var. Daha her sabah "Andımız" okunuyor mu? Okunuyor. Geç.

Ha, diyebilirsin ki "Hayır PKK onunla mücadele edilerek bitirilir." 30 yıldır bitirdin mi? Efendim?

Devlet ile PKK savaşıyor mu, bunun adı savaş mı? Tamam, kabul. Peki savaşlar nasıl sona erer? Ya kazanan-kaybeden olur, ya da ateşkes antlaşması imzalanır. Yani ya hakikaten savaştaymış gibi destek vereceksin ve ölüm senin için bir "skor" olacak, ya da barış istiyorsan iki tarafı da ateşkese çağıracaksın. Ya eline silahı alacaksın, ya da barış için çalışacaksın. İkisini de yapmıyorsan, oturduğun yerden bir gün "Vur, kır, parçala", öteki gün "Ama şiddet dursun :(" diyorsan tutarsızsın.

Gelelim goygoya. Bugün AKP, BDP, ordu, devlet, PKK, KCK... Bunların birbirinin gözünde haklarını ispat etme şansı var mı? Yok. Yani Türk'ün Türk'e, Kürd'ün Kürd'e diğer tarafın haksız olduğunu ispat etmeye çalışmasının bir faydası var mı? Yok. 30 yıldır yapamadılar. Kendi içlerinde doğru düzgün hesaplaşmadan bunu yapabilirler mi? Hayır. Peki kendilerini güçsüz gösterecek hamleyi atmaya razı gelirler mi? Evet, ama bir şartla: Karşı tarafın onları samimi bulacağına, onlara üstün pozisyon vereceğine inanırlarsa. Peki sen her söylemde karşı tarafa "Ama samimi değiller." diyorsan, bu diyalog başlar mı? Kapiş?

Peki o zaman bu aktörler nasıl iletişim kuracaklar? Öncelikle birbirlerine güvenecekler. Haklı-haksız tartışmasını -ilk etapta, geçici olarak- artlarına koyacaklar. Peki devlet KCK'nın/BDP'nin tepesine binerken, karşılıklı ateşkes sözleri tutulmazken, siyasi arenada taraflar birbirleriyle çatışırken, "Sen Zerdüştsün" falan derken bu iş olur mu? Olmaz.

Eee, döndük mü başa? Müzakere yok, haklar yok, tarafların yaptığı kendine goygoy, karşıdakine tehdit. Elde silah tutan bittabii kullanıyor silahı.

Demek ki neymiş? Kürt sorununun barışçıl çözümü konusunda bir arpa boyu yol kat etmiyormuşuz mevcut halimizle.

Şimdi gönül rahatlığıyla Facebook'ta profil resminizi değiştirebilir, gece 1'de başlayan Çukurca saldırısından sabah 9'da haberi olan (o da yabancı ajanslardan) devletinize "Savaşırsın, bitirirsin" gazı verebilir, her eleştiriye "Ama önce o onu dedi, ama bu kınamadı" diyerek savunma mekanizmanızı çalıştırabilirsiniz.

Emin olun siz böyle davranmaya devam ederseniz sorun şıp diye çözülür. 30 yıldır "PKK'nın son çırpınışları", "Bıçak kemiğe dayandı", "Sınırötesi operasyonda büyük başarı" haberlerini okuduk ve de o sayede de misler gibi çözüldü zaten.

Esenlikler dilerim.

27 Eylül 2011 Salı

Kürt Sorunu, Pozisyonsuzluk ve Şiddet

(Önnot: Bu yazı, blog girdi kurallarına aykırı olarak haddinden fazla uzun olacak, lakin Kürt sorunu konusundaki bölük pörçük ifade ettiğim görüşlerimi/tenkitlerimi bütünleyici bir şekilde toparlamak istedim. Eğer ki "Uf bu ne ya?" diye sıkılacak olan varsa, doğrudan üçüncüve dördüncü kısıma gitmelerini tavsiye ederim ki, en azından sonuçlarım okunsun.)

Kürt sorunu konusunda gerek bilgi asimetrisi, gerekse siyasi kutuplaşma geleneğimizden dolayı toplumca ciddi bir kafa karışıklığı yaşıyoruz. Özellikle son bir-iki yıllık dönemde, tekrar şiddet eylemlerinin artmasıyla bu kafa karışıklığı ciddi boyutlara ulaştı. Bu kafa karışıklığının sebep ve sopnuçları üzerine değinmek için yazıyorum bu yazıyı, fakat konu öyle çetrefilli ve içinde bulunduğumuz zamanlar o kadar hassas ki, lafı toparlamakta ne kadar muvaffak olacağımı ben de bilemiyorum. Hayırlısı.

I. Pozisyonsuzluk


Herhalde yazının başlığına koyduğum iki terimi açıklamakla başlamak en isabetlisi olacak. Bugün çoğu insan, daha doğrusu ekseriyetle bu yazının muhatabı olacak olan entelektüel ve/veya sosyal medyada aktif kesimin büyük çoğunluğu, Kürt sorununun siyaseten çözülmesi gerektiği konusunda hemfikir. Edilen kelamların çoğunluğu bu minvalde zira. Lakin bu temennilerin boşluğa çıkmasının sebeplerinin değerlendirilmesi aşamasında ciddi bir aksaklık teşkil oluyor: Tartışmaya katılanlar sempati/antipati duyduğu tarafa göre pozisyon alınıyor, ve de tartışma karşı tarafa suçunu kabul ettirme formuna dönüşüyor.

Halbuki başka bir teşhis mümkün: Bugün Kürt sorununu çözmesi beklenen siyasi aktörler, yani AKP ve BDP -CHP ve MHP'nin bahsi dahi nalüzum- soruna dair pozisyon almaktan çekinmekteler, ve de sorunun devamını bu temel çelişkiler mümkün kılıyor.

a) İktidarın pozisyonsuzluğu


Önce AKP'den başlayalım. AKP'nin Kürt sorunu konusundaki yaklaşımını "Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşların sorunu vardır" cümlesi özetliyor demek yanlış olmaz, zira Başbakan'ın ve de ona yakın kalemlerin üzerinde durduğu husus bu. Yani bu durumda Kürt halkının kolektif bir sorunu yok, sadece bireysel haklar sorunu var ve de PKK kendi gündemi peşinde koşan, Kürt halkıyla alakası olmayan bir terörist çete.

Eğer durum bu ise, hükümetten beklenen iki şey olmalı: PKK ile silah yoluyla muhatap olmak, ve de PKK'ya meşruiyet kazandıran/sempati uyandıran faktörleri elimine etmek. Eğer ki PKK, Kürt halkını temsil etmiyorsa, Kürtlerin, Lozan'ından tut Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne kadar bir çok altına imza koyduğumuz anlaşmayla sahip olması gerektiği hakların bir an önce verilmesi şart kere şart. Yani PKK gerçekten gayrımeşru bir oluşum ise, bu hakların tartışılması PKK'nın eylemlerine bağlı olamaz. (1)

Buradan AKP'nin benimsediği ikinci ve ilkiyle çelişen pozisyona geçiyoruz. Eğer bu hakların tartışılması için gerçekten PKK'nın silah bırakması ön şart ise, PKK'nın arkasında ciddi halk desteği olan bir örgüt olduğunu kabul ediyoruz demektir, ve bu durumda ortada olan mefhum bir "düşük yoğunluklu savaş"tır. Ve savaşı bitirmenin yolu da barıştır, müzakeredir. Ki devletin MİT aracılığıyla PKK ile görüşmesi de, tam bu tarz bir barış görüşmesine tekabül etmektedir. Bu görüşmelerde kolektif haklar ve özerklik eğer mevzubahis edilmişse, PKK'nın artık "kimsenin desteklemediği, üç beş bin bağımsız terörist" olmadığı aşikardır.

Fakat hükümetin eylem ve söylemlerinden sürekli bir çelişki havası yakalanması, bugün isteyen aydının bir tarafa, isteyenin öbür tarafa konuşlanmasına, ve de bu konudaki tartışmaların da taraflaşma olarak teşkil olmasına sebep oluyor.

Mesela "BDP PKK ile arasına mesafe koysun" talebine bakalım. Bu talebin ima ettiği ilk senaryo. "PKK bir çete, BDP meşru olmak için onu kınamalı ve siyaset sahnesine gelmelidir." Fakat öte yandan AKP'nin DTP'nin kapatılması hususunda sessiz kalması, Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin iptali için bizzat dilekçe vermesi, KCK tutuklamalarının orantısızca devam etmesi gibi eylemler ve de örneği muhtelif söylemler aracılığıyla BDP'nin meşruiyetini azaltmaya çalıştığını ve de PKK'yı daha direkt bir muhatap olarak gördüğünü görüyoruz. İcabında Kandil ile görüşen bir devletin, son 2-3 yıldır BDP ile görüşmekten mümkün mertebe imtina etmesi bu çelişkinin bir göstergesi. BDP'nin "ovada da siyaset yaptırmıyorlar" serzenişine, siz katılsanız da katılmasanız da kendi gözünde geçerlilik kazandıran da bu pozisyonsuzluk. (3)

b) Muhalefetin pozisyonsuzluğu


Bu kadar çok BDP dedikten sonra, onların tenkitine geçelim. Bu konuda ilk adımı Aysel Tuğluk attı, ve de Radikal'e yazdığı yazıda (2) kısa da olsa bir özeleştiri yaptı "Öcalan'a daha yakın durmalıydık" şeklinde. Fakat BDP'nin esas sorunu, gerçek anlamda bir siyaset zemini oluşturamaması, kolektif haklar ve özerklik talebini ya çok sessizce, ya da damdan düşercesine gerçekleştirmesi, siyaset acemiliklerinde bulunması. Örneğin Bengi Yıldız'ın Taraf'a verdiği, ve özerklik konusunda paragraf başına üç kafa karışıklığı düşen mülakatı buna bir örnek sayılabilir. Gene BDP'nin kaleme aldığı, ve de beylik temenniler haricinde çalışan bir ekonomik/hukuki model öngörmeyen özerklik bildirgesi gene bu minvalde değerlendirilebilir.

BDP'nin şiddet eylemlerini kınadığı -her ne kadar anaakım medya görmezden gelse de- biliniyor. Fakat BDP'nin bu eylemleri sadece kınaması da yeterli olmayabilir. Mesela BDP, PKK'nin gerçekleştirdiğini bildiğimiz örgüt içi infazlarına karşın bir hak arama zemini oluşturabildi mi? "Sivil itaatsizlik" gibi, gerçekten başarılı olabilecek bir örgütlenme modelini neden inşa edemedi, neden ısrarcı olmadı? Meclise gelmeme gibi, ilkesel olarak haklı olduğu bir pozisyonu neden bir inatlaşmaya çevirip meşruiyetini sempati toplaması gereken çoğunluk gözünde kaybetti? (4)

Mukaddema AKP'nin BDP'yi pozisyonel sıkıştırmasından bahsettim, fakat BDP'nin de sıkışmışlığı salt AKP kaynaklı değil, bunu söylemek insafsızca olur. BDP'nin eksenini Türkiye çapında bir demokratikleşme platformu alternatifinden, kendi bölgesine tıkılan bir sınırlı gündem partisine değişik zaman dilimlerinde kaydırması, PKK ile ilişkisini söylemsel olarak netleştirememesi de kendi günahları olarak tahtaya yazılmalıdır.

II. Şiddet Eleştirisi


Yukarıda siyaseten çözümün sağlanamaması sürecindeki fundamental sorunu açıklamaya çalıştım. Şiddet eleştirisine geçmeden tekrar kısaca özetleyeyim: Siyasi aktörler, kendilerine sağlam bir pozisyon belirleyip oradan hareket edemediklerinden ve gündelik siyasi rant hesapları ile zigzag çizdiklerinden, sorunun çözümünde müthiş bir öneme haiz güven temin edilemiyor. (Bu güven mefhumun önemine çözüm tartışmasında tekrar değineceğim.)

İki tarafa da sempati duyan entelektüellerin yapması gereken eleştiriler bu temelden yola çıkmalı iken, mevcut tartışma ortamı çok ilginç mahsuller veriyor. Bunlardan benim en garibime giden ise, özellikle son zamanda dozajı artan "şiddeti kınama" mecburiyeti ve bunun siyasi bir pozisyon olarak lanse edilmesi. Şiddetin bitmesini isteme/şiddeti kınama, bir temenni, bir temel insani değer, bir iyi niyet göstergesi, bir apolitik yakarış olabilir, fakat olamayacağı bir şey varsa o da siyasi bir pozisyon olmasıdır.

Daha önce bahsettim: İktidarın PKK'ya yaklaşımında bir tutarsızlık var. Eğer PKK bir çete ise, PKK'nın keyfi, şiddeti bırakması beklenmeden muhakkak Kürtlerin bireysel/kolektif hakları mevzusu tartışılmaya başlanmalıdır. Yok eğer devlet ile PKK bir savaş içindeyse, bizim karşı olmamız gereken bir tarafın şiddeti değil, bütünlüğüyle bu süregelen savaş olmalıdır.

Yani entelektüellerin alacağı iki adet mantıklı ve tutarlı pozisyon var.

1. İktidarın Kürtlerin haklarını teslim etmesi sürecini hızlandırıcı çağrılarda bulunmak ve kampanyalar yapmak. Bu konuda o kadar çok odak seçilebilir ki: Birçok siyasi suçu maskelemek için kullanılan ve bir düşünce polisi aleti statüsüne yükselmiş Terörle Mücadele Kanunu'nu eleştirmek, bu kanundan dolayı öngörülen boyutun çok üstüne çıkmış KCK tutuklamalarına odaklanmak, Kürtçe'nin kullanılması önündeki engellerin kaldırılması için gündem oluşturmak, militer toplum anlayışının devamında rol oynayan ögelere dadanmak (ki bu hususta andımızdan vicdani retin inklarına kadar çok geniş bir skala var), hakikat komisyonu benzeri önerileri gündemde tutmak, anadilde eğitim mevzusu için tartışma platformu yaratmak, seçim barajının indirilmesini gündeme taşımak için bir dahaki seçimleri beklememek... Her ne kadar kimimizde "ileri demokrasi"nin ve gelecek "sivil anayasa"nın rahatlığı olsa da, bu hamlelerle dahi çözülmeyecek bir çok aksaklık var. Her aktivist, her STO bunların biriyle ilgilense ve yılmaz takipçisi olsa, sorun çözümünde büyük adımlar atılır.

2. Eğer ki durumun bir "savaş" olduğuna kanaat getiriliyorsa, bu savaşın sona ermesi için çağrılarda bulunmak. Türk entelektüeller Türk otoritenin, Kürt entelektüeller Kürt otoritenin eleştirisini yapmalı, taraflar kendi taraflarına şiddeti bitirme ve barışı sağlama çağrısında bulunmalı.

İşte benim bilhassa eleştirdiğim kitlenin düşünce dinamiği burada ortaya çıkıyor. Örneğin sürekli eleştirilen ve de barış sürecine balta vurduğu kanısı iyiden iyiye yerleşen bir Silvan çatışması var. Orada PKK'nın yaptığı, saldıran konumunda olduğu için kesinlikle kabul edilemez ve de kınanmalıdır, bu konuda hemfikiriz. Lakin şu da bir gerçek ki, o askerler o arazide PKK'lı izi sürmek üzere bulunuyorlardı. Bu iz sürme de, 2011 yılının ilk dönemlerinde start verilen, bugün Işık Koşaner'in sızan teyp kaydından da bildiğimiz gibi durması hiç sözkonusu olmamış askeri operasyonların bir sonucuydu.

Yani eğer bir savaş içerisindeysek ve barış istiyorsak, öncelikle kendi muhatap olduğumuz tarafın eylemlerinden yükümlüyüz. Ha, eğer diyorsanız ki "Hayır, PKK militanları elinde silahla dolaşıyorsa, devlet de operasyon yapar tabii", siz bunu bir savaş olarak görmüyorsunuz ve PKK'yı ilk durumdaki gibi "terörist örgüt" diye nitelendiriyorsunuz. Bu durumda ise sizin devleti bu savaşta desteklemek kadar, PKK'nın meşruiyetini azaltıcı hamleleri teşvik etmeniz lazım.

Laf çok uzadı, ama demek istediğimi sanırım anlatabildim. Temel eleştirim, aydının sıkışmışlığı, ve de vicdanının/duygularının esiri olup, çözüm sürecine katkıda bulunduğunu sanıp da bulunmaması. Örneğin geçenlerde "Kürtler'den çağrı, benim için öldürme!" diye bir kampanya başlatıldı sanal ortamda. Bu bildiride, gayet yukarıdan bakan bir üslupla PKK'nın eylemleri eleştiriliyor, onlara silah bırakması çağrısında bulunuluyordu. Kampanyayı destekleyenler ve konuşanlar ise ekseriyetle Türklerdi. Bu "kendin çal kendin oyna" edasının, daha muhatabını ve muhatabını ikna edecek üslubunu seçememiş hareketin başarıya ulaşacağını ve PKK'ya sempati duyan/kolektif hak talebinde bulunan Kürtler arasında bir etki yaratacığını beklemek, nasıl desem, naiflik. Ve naiflik ruhu doyursa da karnı doyurmaz.

III. Sorunun Çözümü 


Bu yaklaşımları tenkit ettikten sonra sanırım soruna dair öngörülerimi de paylaşmalıyım ki yazınn bir nihayeti olsun.


Öncelikle çok açık olarak şunu söylemeliyim. Tarihsel olarak baktığımızda, bu aşamaya gelmiş bir azınlık sorununun, aynı anda mevcut modellerin korunması ve de zararın minimumda tutulması ile çözülmesi mümkün değil. Ya azınlıklar sonunda kolektif haklar/özerklik/bağımsızlık kazanırlar, ya da hak talebinde bulunan kitle katliama uğrar/tecrit/tehcir yaşar. ETA ve IRA'nın kazanımları belli, Tamil Kaplanları'nın başına gelenler belli. Tarih federal yapıya bürünen, kantonlara, otonom bölgelere, mali özerkliğe kavuşan hikayelerle dolu. Yani bunun aksini düşünmek, gerçekten ya büyük bir vizyon, ya da büyük bir körlük gerektiriyor.

Peki bu durumda ne yapılmalı? Bir önceki bölümde aydınların tutumunu eleştirip iki yol haritası çizdim: Ya herkes kendi tarafını "savaş"tan vazgeçmeye çağırıp, kendi medyasında bu nihai sonu tartışmaya açacak; ya da başlarındaki otoritelere, karşı tarafın gözünde meşruiyet kazanımı sağlatacak davranışlar için mücadele edecek.

Eğer ki politik unsurlar bir pozisyon belirlemeye yahut uzlaşmaya yanaşmazsa, mevcut durumdan iki adet alternatif üretebiliyorum ben. Kürt siyasi hareketinin tam örgütlü bir şekilde sivil itaatsizliğe başlaması (ve böylece şiddetin bir toplumsal fenomen olmaktan çıkması), ya da eğer ki özerklik talebi Kürt siyasi hareketinin nihai arzusuysa, bir referandumun gündeme gelmesi. Eğer ki müzakereler sonuç vermezse, devlet Kürtlere haklarını teslim etmekte tembel davranırsa, Kürtler şiddeti mücadelelerinin mecburi bir parçası olarak görmeye devam ederlerse bu alternatifler ciddi olarak tartışılmalıdır.

Yoksa artık üniter devlet modelinden de, üniter devlet zihniyetinden de hayır gelmeyeceği belli oldu. Bunun sonu ya fedakarlık, ya felaket.

IV. Sonsöz


Derdimi dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Birer ikişer cümleyle tekrar özetleyeyim, ve de buraya kadar gelen okuyuculara teşekkür edip hatm-ı kelam eyleyeyim.

Gerek iktidarın, gerekse muhalefetin sorunun çözümü doğrultusunda bir pozisyon alma sıkıntısı var. Bu sıkıntı, karşılıklı güvensizlik havası yarattığından ötürü kutuplaşmalara, çözüm için tarafların şiddeti araç olarak görmesine ve de öz yerine araçlara odaklanılmasına sebep oluyor. Sorunun çıkış sebebi olan haklar mevzusu, ya da karşılıklı barış taraftarlığı yerine bir tarafı eleştirme, ve de salt anlamsız bir öge olan şiddeti kınama pozisyonları baskın pozisyonlar oluyor. Bu iki taraf arasında iletişim değil iletişimsizlik yaratıyor, lakin iki taraf da bilinçaltında kendi kendini tatmin ve meşrulaştırma derdinde olduğundan, bu iletişimsizlik gözardı ediliyor. Bu toplumsal kafa karışıklığından kurtulmanın zannımca iki yolu var: Birincisi, tarafların kendi taraflarına pozisyonlarını netleştirmesi doğrultusunda baskı yapması. İkincisi, bu sorunun zaten belirli bir sonla biteceğini kabul edip, bir inanç sıçraması (leap of faith) vasıtasıyla bir sonraki tartışma aşamasına geçebilmemiz (üçüncü kısımda anlattıklarım mesela)

Benim Kürt sorunu ve şiddet hususunda durduğum yer budur. Arz ederim.

--------------------------------

(1) Bunu Ahmet Altan da daha uzun uzadıya anlatmıştı 7 Eylül 2011 tarihli köşe yazısında.
(2) Yazının tamamı da kaydadeğerdi, o yüzden buraya not düşelim.
(3) Gerçeklik payından emin olamadığım için yazının içine koymadım, lakin kafamı oldukça kurcalayan bir makale okudum yakın zamanda. Bu yazıya göre, devlet Mayıs 2009'da Abdullah Demirbaş'ı, barış görüşmelerinin önemli bir elemanı olarak Sırbistan'a davet etmiş. Fakat nasılsa birkaç ay içinde aynı Demirbaş önce tutuklandı, sonra hastalığı göz önüne alınarak serbest bırakıldı fakat tedavisi için yurtdışına çıkmasına izin verilmedi. İnsanın ağzından ister istemez "bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" mealinde lakırdı dökülüyor.
(4) Bir daha bakınca, buradaki inatlaşma kelimesinin altını biraz daha doldurmam gerektiğini düşündüm. BDP'nin meclisi protesto etmesine sebep olan koşullar değişmediğinden, meclise dönmemesi normal bir tutum olarak değerlendirilebilir. Lakin BDP'nin başarısız olduğu nokta, bu sürecin yönetimi idi, süreçte bir şekilde "uzlaşmaz" bir imaj yaratması idi. Bugün akla hapisteki 6 MV'den çok "Ne bileyim gitmediler işte" cümlesi geliyorsa, oradaki haklılık vurgulanamamış, pozisyonsuzluk izlenimi akılda kalmış demektir.


(Son not: Bir de bu yazıyı tasarlama aşamasında, bana ister istemez perspektif sağlayan başta quadroz olmak üzere diğer sorunla alakalı Twitter kullanıcılarına teşekkür ederim.)

22 Nisan 2011 Cuma

Kürt Sorununa Dair Serbest Yorumlar

Kürt sorunu konusunda kendimi "otorite" göremem, hatta Türkiye siyasi tarihi içinde en yetkinsiz olduğum konu olarak da bunu görürüm. Fakat 21.yy'da oluşan yeni paradigma ile bazı tarihsel gerçekleri öyle garip okumaya başlıyoruz ki, her şey iç içe giriyor. Bu yazıda, serbest bir şekilde, aklıma gelen gariplikleri yazacağım.

1. Doğudaki "Kürt halkı" yekpare bir oluşum değildir. Nasıl ki sol jargondan esinlenirsek bir Türk burjuvazisi ve Türk halkı ayrımı yapılıyorsa, aynı şekilde Kürt burjuvazisi ile Kürt halkı ayrımı da yapılmalıdır.

2. BDP'nin hepsinin Kürtleri temsil ettiği iddiası bir yanılgıdır. Aynı şekilde BDP'nin sadece PKK'yı temsil ettiği de. (Açıklaması gelecek)

3. Bölgenin siyasi geçmişinden dolayı, halk gözünde talepleri elde etmenin birincil stratejisinin şiddet olduğu inanışının yerleş(tiril)miş olduğu göz ardı edilemez. Bu bağlamda BDP ve PKK tabanının kesişiminin geniş olması da şaşırtıcı olmamalıdır.

4. Yukarıdaki tespiti yaparken, BDP'nin her PKK ile kendini ayrıştırma çabasında bir şekilde askeri, siyasi ya da medyasal otoritenin blokaj uyguladığını da unutmamak lazımdır.

Yakın zamanlarda DTK'da BDP'nin yayınladığı daha makul bildirinin göz ardı edilip, ülkenin gündemine içinde "özerk ordu" gibi lafların geçtiği diğer bildirinin oturması, yukarıdaki söyleme dair bir örnektir. 

5. Tarihsel olarak baktığımızda, doğuda sağ partiler sürekli olarak oy almıştır zaten. ANAP-RP-DYP vs. Güneydoğu'da, özellikle 90'larda BDP çizgisindeki partilerden daha fazla oy almıştır.

6. Güneydoğu illeri, üzerindeki asker ve Genelkurmay baskısı - işbirliği sebebiyle Kürt sorununun çözümü konusunda hiçbir şey yap(a)mayan bu partilere nasıl oy verdiyse, bugün de aynı şekilde AKP'ye oy verebilirler. Bu bir "yenilik" değildir.

7. AKP, kendisinin de başına bela olan ordu ile konjonktürel olarak savaşmış ve siyaset üzerindeki baskısını kırmıştır. Bu süreçte de, hem ekonomik hem de siyasal olarak liberal demokrat çizgiden beslenmiştir. Gene en başlarda AB reformları konusundaki girişimcilik de bu konjonktürel konumdan ileri gelmiştir.

Yoksa AKP, kadrosal açıdan baktığımızda "demokrat" bir parti değildir.

8. AKP'nin 8 yıl önce de, bugün de "Kürt sorunu yoktur" açıklaması yapabilmesinin ardındaki sebep, esasen Kürt burjuvazisi ile ilişki halinde olması ve de Kürt kimliğinin ötesinde yöre halkının dinsel kimliğine hitap edebilmesidir, tıpkı diğer sağ partiler gibi.

9. Kürt sorununun tartışmasının silahlı kuvvetler bünyesinde bir silahlı çatışma boyutundan çıkarılamaması, bölgedeki ekonomik ve sosyopolitik farklılıkların hakkaniyetle incelenmemesine yol açmıştır. Kürt sorunu, Türkiye'nin batısına hep indirgemeci bir şekilde sunulmuştur.

10. Bölgedeki "AKP - BDP" çatışmasının sebebi, salt "Kürt sorununu kim çözecek/çözmek istiyor" çatışması değildir. Buradaki ekonomik ve sosyal verileri göz ardı eden analizler de sağlıklı değildir.

11. AKP'nin "muhafazakarlık" kartını daha etkin oynamaya başladığı söylenebilir. Bölgeye ilişkin analizlerde bunun göz önünde bulundurulması makbuldur. Fakat bu çok yeni bir fenomen değildir.

12. Türkiye muhafazakarlarının önemli bir kısmının derinlerde bir milliyetçiliğinin olduğunu unutmamak gerekir. O yüzden AKP'nin sorun çözümünde attığı adımlarda daha çok din kimliğini ön plana çıkarması, ya da etnik politikaya karşı olduğunu vurgulaması "geçici bunlar ya, hep MHP'ni oyunu almak için" diye geçiştirilemez.

13. AKP ile BDP "Kürt sorunu" çözümünde ortak hareket etmeli gibi gözükürken, ayrışmalarının sebebi sadece siyasi hesaplar değildir. Hem AKP, hem de BDP tarihsel çizgileri doğrultusunda ilerlemektelerdir.

14. AKP'nin Kürt sorunu konusundaki samimiyetinin sorgulanmasının sebebi de, katıksız/romantik AKP karşıtlığı değil, bu sosyoekonomik ve tarihi çizginin farkında olunmasıdır.

15. AKP'nin ve BDP'nin çizgisinin idrakı için, bu partilerin Kürt sorunu değil de, diğer konularda nasıl bir söylem oluşturduğuna da bakmak gerekir. Bunlar yapılırken PKK'nın hangi çizgide kurulmuş bir örgüt olduğunu da unutmamak gerekir.

16. Nasıl ki Türkiye'nin batısı "silahlı çözüm"ü tek çare olarak görmekteyse, Türkiye'nin doğusunda da aynı izlenimin teşkil etmiş olması şaşırtıcı değildir. BDP'ye yönelik eleştirilerde bu tabansal sorunların da gündeme alınması gerekir.

17. Kürt sorunu konusunda, konjonktürün getirdikleri haricinde ciddi adımların atılıyor olduğuna inanılabilmesi için, devletin 12 Eylül süreciyle hesaplaşması, Ergenekon soruşturmasının Ankara'nın doğusuna geçebilmesi, Kürt sorununda hem muhafazakar hem milliyetçi kesimin, hem burjuvazinin hem de halkın sesinin gündeme alınması şarttır.

18. Bu vesileyle Kürt sorununun çözümü konusunda akıl yürütürken, her ne kadar resmi siyasi argümanlara dahil olmasa da, yöredeki rant kavgalarını, uyuşturucu ticaretini, yasadışı yapılanmaları, yerleşik bürokrasiyi vs. de unutmamak gerekir.
  
Çok dağınık oldu, ama gördüğüm cepheleşme halinin iki tarafına da itirazları madde madde yazmak istedim. Sürç-i lisan ettiysek affola.

Bunlar benim, yöreye dair istatistiki bilgiler ve de genel sosyolojik varsayımlara dayalı yaptığım çıkarımlardır. En başta da dediğim gibi, otorite olduğum iddiasınbda kesinlikle değilim. Ama tartışacaksak da 90'ları tamamen unutup tartışmayalım.

3 Şubat 2011 Perşembe

Vicdanımıza Edeyim

Neredeyse bir ay oldu Mutki keşfedileli. Şimdi aranızda "Mutki ne yahu?" diye soracaklar olabilir, normaldir, zira ülkece bırak üçü, beş maymun oynamaya çalışıyoruz.

Mutki'de bulunan toplu mezarda 32 kişinin kemikleri var. Bu toplu mezar, yıllarca üstü kapatılmış bir toplu mezar. O toprağı kazan vinç operatörünün ihbarı ile yıllar sonra keşfedilen bir toplu mezar. Bir ülkenin yakın tarihinden bir toplu mezar.

İktidar suskun, muhalefet suskun, medya suskun. Sanki hiçbir şey olmamış gibiler. Konuşanlarının da dediği şu: "Yahu zaten bunlar PKK'lıymış, PKK'ya katılmaya gidiyorlarmış, n'olacak?"

Soru net: Abilerim ablalarım, madem bu kadar olağan bir şey bu, neden onlarca yıl üzerini kapattınız? Neden bir vinç operatörünün itirafıyla keşfettik biz bunları yıllar sonra? "PKK 30 bin cana kıydı" diye bas bas bağırırken -ve halbuki o 30 binin 17 bini faili meçhulken-, neden bunları da propaganda malzemesi yapmadı devlet? Neden "Bakın PKK ne yapmış?" ayağına yatmadı "Köyleri asker kılığına giren PKK'lılar yakıyor, sivilleri asker kılığına giren PKK'lılar öldürüyor" demekten çekinmeyen devlet?

Biz bugün biliyoruz ki, köyleri yakan, sivilleri öldüren sadece PKK değil. Biz bugün biliyoruz ki, orada JİTEM diye bir canavar yaratılmış. Biz bugün biliyoruz ki, insanlar beyaz Toroslara binip binip kayboluyorlarmış.


Yahu hepsinden geçtim, sonradan keşfedilen bir toplu mezar ne zaman "normal" bir şey oldu yahu? Ne zaman bu kadar zımparalandınız duygularınızdan siz? Ama pardon, ölüm kuyularını da sallamamıştınız zaten, unutmuşum.

Bugün ülkenin erk odakları ağzını açamıyor. "Ergenekon, darbe" diye bağıran AKP, "hak hukuk diktatörlük" diye bağıran CHP sessiz. Medyanın her kanadı sessiz: NTV en son haberi 20 Ocak'ta yapmış, şimdiye kadar on tane yaygara koparması gereken Zaman sessiz, hükümete günde 3 defa sallayan OdaTV sessiz. Niye? Çünkü biz Türküz ve de Müslümanız, öyle katliam falan yapmayız, anlı şanlı tarihimiz, kutsal şerefimiz falan var. Hem seçimler geliyor, milliyetçileri ürkütmemek, onların oyunu kaçırmamak lazım.

Zaten bu memlekette azınlıklar söz konusu olunca herkes çoğunlukçu.

Beyler, siz daha tüm hamasetinizle Muhteşem Yüzyıl konuşun. Yanıbaşınızdaki rezalet onyılın hesabını vermemize gerek yok nasıl olsa.

Hem bir gün çok üzerimize gelirlerse "Savaş haliydi, önce onlar bize saldırdı" deriz. 

28 Aralık 2010 Salı

Okuduğumuzu Anladık Mı?

Recep Tayyip Erdoğan: "Bizim üç kırmızı çizgimiz var. Etnik, bölgesel ve dinsel milliyetçilik yapmayacağız. Türkiye Cumhuriyeti tek millet, tek bayrak, tek devlettir." (link)


Sorular:


1. Türk kimliğinin içindeki etnik ve bölgesel anlamı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecine göre değerlendiriniz. Tek milleti savunmak etnik milliyetçilik nasıl olmaz, açıklayınız.

2. Türk kimliğinin içine yedirilmiş Müslümanlık yollu asimilasyonu savunan bir konuşma yapmak, dinsel milliyetçilik olmaz mı? Erdoğan'ın yapmadığı dinsel milliyetçilik nedir, nasıl yapılır/yapılmaz? Anlatınız.

3. Erdoğan'ın kırmızı çizgileri dolayısıyla yapmadığı, fakat takip eden cümlede açıkça yaptığı milliyetçiliği sosyal bilimsel açıdan tanımlayınız.

4. Erdoğan'ın "yeni demokratik Anayasa" talebinden eski Anayasa'nın temel direğini savunur hale gelişini seçim sürecinde değerlendiriniz.

Süreniz: 6 ay kadar.

Panzehiriniz: Doğan Akın'ın bu yazısı ve Ayşe Hür ile yapılan bu röportaj.

17 Aralık 2010 Cuma

Genelkurmay Gene Kurcaladı

Genelkurmay "Madem şeriata karışamıyoruz, bari bölücülüğü engelleyelim, AKP ile de hemfikiriz hazır" hezeyanıyla ve heyecanıyla bir basın açıklaması yaptı. Görülen o ki geride bıraktığımız basın açıklamasız zaman diliminde formlarından bir şey kaybetmemişler.

Neyse, gelin bu efsanenin geri dönüşünü belgeleyen açıklamanın metnini kıralım.

"Büyük Önder Atatürk'ün Türk ulusuna armağan ettiği en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti" - Bzzt, yanlış cevap. Atatürk, Türk ulusuna cumhuriyeti armağan etmemiş, cumhuriyeti toplumla beraber bir mücadele vererek kazanmıştır. Cumhuriyetin kurulduğu zamanda, toplumsal bilinç düzeyinde baktığımızda bir Türk ulusundan bahsedemeyiz bile. TSK'nın, Milli Mücadele'yi ve Türkiye Cumhuriyeti devletini bir kazanım olarak değil de Atatürk'ün bir lütfu olarak görmesi, zihniyetin nasıl çalıştığının en güzel göstergesidir.

"demokratik bir yapı ve sağlam hukuki temeller üzerinde yükselerek bugünlere ulaşmıştır" - Ordunun siyasete dair yaptığı bir açıklamada "demokratik" bir yapıdan bahsetmesi, ironinin en güzel örneklerinden birisi değildir de nedir? Bakın devletin üzerine oturduğu "sağlam" hukuki temellere hiç girmiyorum, kafayı taşlara vururum yoksa.

"Dil, kültür ve ülkü birliği, bir millet olmanın başta gelen vazgeçilmezleridir. Dil birliğinin olmaması durumunda bunun sonuçlarının neler olacağı, tarihteki birçok acı örnekleriyle gözler önündedir." - Bu Milli Güvenlik kitabından fırlamış cümle çok önemli. Dil birliğinin olmaması durumunda çökmüş devletler varmış. Şu link'te, şu andan dünya üzerinde dil birliğini sağlamamış olan, bünyesinde konuşulan dilleri resmi düzeyde bir şekilde tanımış olan ve de buna rağmen sapasağlam duran 90 küsür ülkeyi bulabilirsiniz. Şöyle özet geçeyim ya da: Belçika, Finlandiya, Polonya, Portekiz, İsveç, İsviçre, Hindistan, Singapur, Kanada gibi ülkeler, tarihsel açıdan bize ne tür bir "acı örnek" sundular? Esas acı örnekler, bu dil ve kültür birliğini sağlama yolundaki yıkıcı tutumdan kaynaklanmıyor mu zaten?

"TSK ... Ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuş ve olmaya devam edecektir." - Beni anlamadın ya, ben ona yanıyorum TSK. Sizin böyle bir misyonunuz yok, olmadı ve olmamalıydı. Ben TSK'nın üniter devlet gibi soyut ve tartışılan bir kavramı korumasını istemiyorum. Ben TSK'nın, beni dış mihraklara karşı korumasını istiyorum. Ben TSK'nın beni -varsa eğer- dış düşmanlara karşı güçlü hissettirmesini istiyorum. Eğer dış düşman yoksa da, kendine sıkıntıdan ve var olan otoritesini kaybetmemek adına misyon yaratmasını istemiyorum.

O açıklamanın başında bahsettiğiniz demokratik yapıda TSK bu konularda taraf değildir ve olamaz! Şunu kabul ettiğiniz gün çok mutlu olacağız yurt sathında.  

10 Ekim 2010 Pazar

Riyakarım, Riyakarsın, Riyakar

Vaka-ül Kusturica ile, Ertuğrul Günay nezdinde mükemmel bir ikiyüzlülük gösterisine daha imza attık. Ömer el-Beşir gibi sabık bir katliamcının kuşsütüyle beslendiği, el üstünde tutulduğu ülkede, Kusturica birkaç zibidi söylemi, ve hatta söylemsizliği sebebiyle günah keçisi ilan edildi. Aynı saatlerde ise biz Jiabao adlı muhterem insan hakları ihlalcisi ile tarihi bir anlaşma imzalıyorduk davul zurna eşliğinde, hani şu Doğu Türkistan'daki soydaşlarımıza işkence yapıyor diye Facebook'ta profil resimlerini değiştirdiğimiz adam bu. Bakanımız Kusturica gibi bir katliamcıya ve faşiste hak ettiği muameleyi çekerken, Ali Suat Ertosun hala daha HSYK üyesi ve devlet üstün hizmet madalyası sahibi idi. Bakın daha Ermeni kelimesini ağzıma dahi almadım.

Soykırım ekseninde bunlar olurken, asimilasyon ekseninde de süper gelişmeler yaşandı. Almanya'da bir konuşma yapan Erdoğan, oradaki Türkler için anadilde eğitim istemiş. Hani bizim Kürtlere anadilde eğitim konusunda taviz vermez açıklamalar yapan Başbakan. Oradaki Türklerin asimilasyonundan dem vurmuş; "...örflerinden, âdetlerinden, geleneklerinden zorla tecrit edilmesi, soyutlanmasıdır ki insanoğlunu buna zorlamak kesinlikle bir insanlık suçudur. Bu düşüncemde herhangi bir değişikliğin olması mümkün değildir." buyurmuş. Evet evet, ikisi de aynı insan.

Siyasetçilik kurumunun olayı budur zaten. Dürüst olmazsın, kendi çıkarınca konuşur, o çıkar doğrultusunda kıvırırsın. Benim esas dert ettiğim, "aydın" olması gereken insanların bu riya şovuna çanak tutması.

Siyasetçinin vicdanı yoktur. Arada ağlar, sızlar ama en nihayetinde cep şişkinliği esastır. Ama siz sıradan vatandaşlar, siz vicdanınızı terk etmeyin, rica ederim. Bu ikiyüzlülüğü size empoze etmeye çalışan siyasetçi, medyacı, kanaat önderi vs. tiplere de prim yaptırmayın.

Not: Bu yazı çeşitli yerlerde yaptığım çemkirmelerin derlemesi olsun burada dursun, arşivlik olsun diye yazıldı, çok yeni bir şey yok yani.

26 Eylül 2010 Pazar

Kürtçe Mefhumu

Bugün 1990'lara geri gidelim. Çok enteresan bir durum var çünkü burada.

Siz bir toplumun ana dilini konuşmasını yasaklıyor, ona zorla devletin resmi dilini öğretiyorsunuz. Hadi ulus-devlet falan, yedik.

O insanlar doğal olarak aksanlı bir Türkçe konuştuklarında bu sefer kıkırdıyorsunuz, ya da aşağılıyorsunuz. Hadi aksan komedisi, etnosentrizm, kültürel farklar vs. bunu da yedik.

Bu adam gidiyor aksanını da düzeltiyor vs., bu sefer "Kürt asıllı Türk'üm" deyince işler bozuşuyor. Kart kurt falan, onu da yedik.

O kimliğini deklare etmesin, bu sefer sen gidip kimliğine bakıyorsun rengini beğenmezsen "rutin kontrol" ayağına, doğum yeri doğu ise gene merkeze alıyorsun.

Kürt olmanın oluru yokmuş yahu, zor iş valla.

Daha zorunu mu arıyorsunuz? Hadi bir de Mahmut Alınak'ı okuyun.

27 Temmuz 2010 Salı

Temizlik İmandan Gelir

AKP bugün zombileşme sürecinde çok önemli bir adım attı.
"Çevre illerimizin valileri burada, bölge komutanlarımızın hepsi burada, emniyet burada... Bu Amanosları temizleyin diyorum. Ne yaparsanız yapın. Amanosları temizleyin."
Bu lafı eden, bir provokatif gazeteci, bir politik fanatik, bir kıraathane sakini değil. Bu lafı söyleyen adam, bu ülkenin İçişleri Bakanı. Altındaki kuvvetlere emir veriyor, "ne yaparsanız yapın, temizleyin."
Ne yaparsanız yapın? Köy yakın, işkence yapın, bombalayın, yıkın, süründürün. 1990'lara geri dönün. Yetmezse 1970'lere. O da yetmezse 1915'e kadar gidebilirsiniz. Ne-yaparsanız-yapın...
Benim önerim, Beşir Atalay'ın Osman Pamukoğlu'na danışması. Çünkü o da bilir bu işleri, ne demişti? "365 günde dağları temizlerim."
Şimdi buna "Ama işte BDP AKP'nin elini zorluyor, seçimler öncesi AKP'nin otoritesini koruması lazım, AKP cici çocuk" falan diye savunma yapılacaktır. Şu soruna yaklaşmanın, bu durumda yapılacak açıklamanın milyon türü var. Özellikle bu seçilmiş, ama okunsun mavallar, dinleyen çıkar elbet.
Aslında bir yerde haklılar. AKP hala daha Çiçek gibi parti.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Ahmet Kaya ve Umut

Hayat öyle bir şey ki, beklemediğin bir anda unutayazdığın bir şeyi çat diye karşına çıkarıp koyabiliyor. Bana da Ahmet Kaya ile böyle oldu işte, borges blog'unda bir şarkısını koydu, sonra takıldık o günlere.
Ahmet Kaya'yı çocukken hiç sevememiştim. Sevmememin sebebi de müzik falan değil, düpedüz politikti işte. Tekirdağlı biri olarak, Ahmet Kaya gözümde büyük bölücüydü. O ödül töreninde sahneye atlayıp 10. yıl marşı söyleyen Serdar Ortaç'ın gazına gelmiştim. Hürriyet gazetesinde yayınlandığı gibi, Berlin'de Kürdistan haritası önünde konser vermişti.(link) Seksen tane böyle hikaye. Bekir Coşkun'dan Fatih Altaylı'ya, birçok adamın iftiraları.
Tabii sonradan anlaşıldı ki, Serdar Ortaç asker kaçağı olduğundan kendi etinin derdindeymiş (link), Hürriyet'in o yayınladığı fotoğraf sahteymiş (link). Kaya da hakkında açılan davalardan beraat etmiş. Etmiş de, kime ne. Çamur atılmış bir kere.
Her neyse, işte o küçüklük sanrımdan dolayı hep gizliden gizliye vicdan azabı duyarım. Arada o günlere geri döner, idrak etmeye, hafıza tazelemeye çalışırım. Unutmamak lazım çünkü.
Bu sebepten Gülten Kaya'nın konuk olduğu Oradaydım programını izliyordum, o gece Kaya'ya edilen hakaretler vs. Lakin şu videonun 32. saniyesinde görüleceği üzere, orada bir hakaretten öte itham geliyor:
Cırtlak bir ses diyor ki: "Kürt diye bir şey yok, Türksün sen!"
Sene 1999. 21. yüzyıla bir kala, bu memleketin seçkin insanları Kürt diye bir şeyin olmadığını rahatlıkla iddia edebiliyor.
Bu olaydan 10 yıl sonra, artık memleketin %99'u Kürt'ün var olduğunu kabul eder halde.
İşte başlıkta bahsettiğim umudum budur. Ahmet Kaya'nın o büyük kalbinin 43'ünde bu dünyaya yetememesinin bize bıraktığı, şu bağıran kadının neslinin tükenmiş olmasıdır.
Sabır, biraz sabır. Başka bir güvercinin dediği gibi: Su çatlağını bulacak.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

SHP Kürt Raporu

Dün Kılıçdaroğlu'nun retoriğine değinmiştik, ama öncelikle türban sorununa odaklanmıştık. Bugün ikinci aşamaya geçelim: Kürt Sorunu.
Öncelikle şunu belirtelim, 90'lı yıllar sosyal demokrasisi için bir Kürt sorunu yoktur, bir Güneydoğu sorunu vardır. Bu sorun da azamiyetle ekonomiktir. Gene Ahmet Taner Kışlalı'dan alıntılayayım kısa kısa:
"Devletin sunduğu hizmetlerden kamuda görev almaya ya da o görevlerde yükselmeye kadar, insanlar etnik kökenlerine göre bir ayrıma uğramazlar. Kürt kimliği sebebiyle bir sorun ortaya çıksaydı, bu sorunun kimlik çatışması olan İstanbul, Ankara gibi yerlerde ortaya çıkması lazımdı, Güneydoğu'da değil. 1991'de HEP ile işbirliği yapan SHP, 13 seçim çevresinde tek milletvekili çıkaramamıştır, HADEP düş kırıklığı yaşamaktadır..."
İşte bu ve bunun gibi sebeplemelerden ötürü, soruna bu yıllarda hep ekonomik gözden bakılmıştır. Temel mantık şudur: Eğer oranın ekonomisi güçlü olursa, oradaki halk asimile olmaya ses çıkarmaz. Ulus-devletçi yapı itibariyle, oradaki kimliği kabul edebiliriz, ama o kimliğin güçlenmesine asla izin veremeyiz.
İşte bu noktada, SHP'nin 1990 yılında hazırladığı Kürt raporu (resmi ismiyle: SHP'nin Doğu ve Güneydoğu sorunlarına bakışı ve çözüm önerileri) önem kazanıyor. Bu önemin birkaç sebebi var:
1. CHP'nin yeniden hazırlayacağı rapor öncesi mantaliteye ışık tutması.
2. Baykal'ın o yıllardaki söylemi ile son söylemlerini karşılaştırıp, CHP'nin Kılıçdaroğlu ile girebileceği rotanın tahmini.
3. Türkiye tipi sosyal demokrasinin yaşadığı hayalkırıklığının analizi.
Raporda da yukarıda bahsettiğim ekonomik söylem ağırlığı var, lakin günümüzde söylenenlerden önemli farklılaşmaların olduğu noktalar da mevcut. Bu farklılığın en önemlisi demokrasi ve insan hakları vurgusu. Bu hususta, OHAL yönetimi fazlasıyla eleştirilmekte, devletin yurttaşına bakışının sorunlu olduğu söylenmekte. Şöyle bir ifade mevcut mesela:
"Olağanüstü yaşam koşulları ve yıllardır süren uygulamalar, bölgede yaşayan insanlar için bir kimlik bunalımı doğurmuştur. Bunalım devletin yurttaşlara bakışı ile ilgilidir. Yanlış yönetim anlayışının yarattığı tepki sonucu olarak yurttaşlar bir yabancılaşma içine sürüklenmektedir. Yörede ciddi bir güven bunalımı yaşanmaktadır.
Silahlı mücadelede doğrudan taraf almayan yuttaşların, kitlesel soruşturmalarla, tutuklamalara karşı karşıya bırakılması, haksızlıklarla birlikte yaşamaya mahkum edilmesi, yurttaşları resmi otoritelere karşı tepki gösterme konumuna getirmiş, bir takım kışkırtma ve zorlamalarla da olsa kepenk kapatma ve başka direniş eylemleri meydana gelmiştir."
Tabii CHP'nin bugün bu tepkilerin kökenini unutmuşçasına söylemde bulunması bir yerde trajik.
Rapordan diğer bir ilgi çekici nokta da terörle mücadelenin eleştirilmesi. Bölge insanına potansiyel suçlu gibi bakılması eleştiriliyor, koruculuğun kesinlikle kaldırılması gerektiği söyleniyor, "devlet terörü" tabiri kullanılıyor. Terörle mücadeleye söylem bazında getirilen eleştiri ise çok yerinde:
"Ancak terör örgütünün silahlı mücadelesi ileri sürülerek halka yapılan baskı haklı gösterilemez."
"Silahlı eylem tek başına önemli bir şekilde tehdit değildir ve etkinliği sınırlıdır. Önemli olan silahlı eyleme karşı, “en kısa zamanda sıfırlayacağız”, “kökünü kazıyacağız”, “bu Devlete meydan okumadır”, “imha edeceğiz”, iddialarının halka yönelik olarak zorunlu kıldığı olumsuz ve hatalı uygulamalardır. Bu uygulamalarla eğer bir kısım yurttaş eylemlere sempati duymaya başlıyorsa, silahlı eylem amacına ulaşması, devlet de tuzağa düşmüş demektir. Oysa Devlet, “terör tuzağına” düşmemenin yollarını bulmalıdır.
Teröre karşı olgun, soğukkanlı, kendine güvene, halka güvenen, hiçbir zaman temel ilkelerden, temel ölçülerden sapmayan anlayışı ve politikayı Devlete egemen kılmak gerekir. Kısaca olaylara demokratik bir anlayışla, demokratik kuralların zorunlu kıldığı politikalarla yaklaşmak esas olmalıdır."
CHP'nin zamanla daha militerleştiğini bu paragraflar doğrultusunda söylemek mümkün.
Raporda CHP adına oluşmuş iki temel ironi ise şöyle:
1. Öncelikle CHP, anadil konusundaki duruşunu çoklukla değiştirmiş değil. Her ne kadar raporda anadil yasağı ağır dille eleştirilse de, devletin eğitim dilinin Türkçe olması gerektiği söyleniyor. Kürtçe eğitim-öğretim özel kuruluşlara bırakılıyor.
Değişen ise anadil ve diğer demokratik haklar konusundaki söylemler. Mesela şöyle bir pasaj var:
"Demokrasinin doğal gereksinimi olan düzenlemeleri bir lütuf, bir özveri bir zamanlama şeklinde görme anlayışı yanlıştır. Belirli kesimlerde hala geçerli olan bu anlayışın aşılması gerektiğine inanıyoruz. Ana dil yasağı ile ilgili düzenlemeyi “taviz”, “zamanlama”, “teslimiyet” mantıkları ile kaldırmayı reddeden düşünceye kesinlikle karşı olduğumuzu belirtmek zorundayız."
Muhalefet kaygısı ile CHP'nin zamanla aynı söylemi kullanır hale gelmesi üzücü.
2. Yurttaşlık kavramının incelendiği paragrafta şöyle bir uyarıda bulunulmuş raporda:
"Dünyada milliyetçi dalgalanmaların yeniden ortaya çıktığı bu dönemde zora dayalı her türlü biçimlenmeyi reddederek çağdaşa, güzele, refaha bütünlük içinde toplumca ulaşmak amacındayız."
Bunu diyen bir partinin milletvekili 20 yıl sonra Canan Arıtman olmuş. Bu da acı tabii.
* * *
Sonuç olarak, yeni dönem CHP'sinin bir süredir ileri sürdüğüm tez dahilinde 90'lar sosyal demokrasisine yakınsayacağını varsayarsak, milliyetçi söylemleri bir kenara koyup lakin ulus-devletçi anlayıştan taviz vermeden demokratik açılımları desteklemesi gerekmekte.
Yeni hazırlanacak rapora ve de Kılıçdaroğlu'nun söylemlerine bu şekilde bakmak daha sağlıklı olacaktır. CHP, ekonomik gelişme ile, halkın kültürel kimliğine saygı duyulmasını ön plana koymuş, fakat devletin azınlık haklarını vermesi konusunda hiçbir zaman cömert ve cüretkâr olmamıştır. Bu, tarihsel olarak, özellikle de HEP - DEP travmasından sonra CHP'nin varabileceği en uç noktadır.

25 Haziran 2010 Cuma

Tırlatma Eşiği

Memleketçe kafayı yemişiz, artık bu net. Bunu dememin sebebi şu fotoğraf:
Şu fotoğrafı bile eleştiri malzemesi, politika malzemesi yapabildik.
Neymiş? "Her yerde sözde dik duran Erdoğan siperde dik duramamış." Yanında Genelkurmay Başkanı çömelik dururken, bu fotoğraftan sadece Erdoğan'a laf atmayı başarabilen, algıda seçiciliği doruğa çıkaran adamlar var. Erdoğan ayakta dursa bu sefer "kendini askerden büyük görüyor!" falan derlerdi herhalde.
Neymiş? "Bir Genelkurmay Başkanı siperde çömelmez!"miş. Bunu bir de Atatürk resmi ile karşılaştıranlar var. Sıcak ve sürekli bir Dünya Savaşı ile, siperdeki moral ziyaretini karşılaştıranlar var. Yahu burası sınır, sniper dolu, bu sıcak savaş değil!
Neymiş? "Orada icabında şehit olunur, ama askere böyle korkaklık aşılanmazmış." Yani senin gözünde PKK'nın başbakanı ya da Genelkurmay Başkanı'nı keklik gibi avlaması, oradaki iki adet nöbetçi erin moralinden daha mı önemli? Hiç mi politika bilmiyorsunuz, yoksa aptal taklidi mi yapıyorsunuz?
1920'lerden çıkın artık ahali! 2010'a gelin bir zahmet. Zaman farklı, koşullar farklı... Bırakın bu hamaseti, bırakın bu koftiliği!
Adam gibi muhalefet etmeyi beceremeyecekseniz de kapatın çenenizi, sizi adam sanalım. Bize de gölge etmeyin.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Kısa Kısa

Sevgili Polis Amca ve İstihbarat Dayı ve Asker Abi,
Ben çok liboş, vatanını milletini sizin standartlarınızda sevmeyen birisiyim. Polis şiddetini eleştirir, ifade özgürlüğünü savunur, vicdani ret hakkının tanınmasını isterim. Siz beni sevmezsiniz, olabilir. Ama lütfen annemi, babamı rahat bırakın. Onlar tıpkı sizin istediğiniz gibi "polisin de çalışma koşulları zor canım, AB reformları elini kolunu bağladı", "öyle istediğin her şeyi de söyleyemezsin", "bu kadar dış mihrak varken askerlik yapacaksın tabii" falan derler. Çok iyi, çok cici insanlardır.
Bunları niye mi yazıyorum? Çünkü Deniz Gezmiş'in ailesinin fişleri hala daha Ilıca Jandarma Karakolu'nda duruyormuş. (link)
* * *
Herkes "Bu Anayasa değişiklikleri Anayasa'ya aykırıdır", "Bu Anayasa değişiklikleri devleti ele geçirme planıdır" falan deyip duruyor. Ben bakıyorum bakıyorum, mevcut HSYK ve Anayasa Mahkemesi düzenlemelerinden daha "anti-demokratik", daha "anayasaya aykırı" bir şey göremiyorum. Yalnız değilmişim, Oral Çalışlar da görememiş zaten. Buyrun okuyun.
Tabii siz hala HSYK'nın derdinin demokrasi, anayasa vs. değil de kendi borularını aynı güçte öttürmeye devam etmek olduklarını idrak etmek istemeyebilirsiniz. Benim için mahsuru yok, idrak yolları enfeksiyonu AİDS'den daha amansız bir hastalık.
* * *
Sebahat Tuncel meclis konuşmasında "Bu ülkede savaş var" demiş, milletvekilleri de tepki göstermiş "Savaşını yerim ben!" diye. (link) Çünkü bu ülkede savaş yokmuş, terör varmış.
Tuncel'in hatası büyük, savaş yerine "dahili hârp" demeliydi, o zaman insanlar bu kadar tepki göstermezdi. Kelime alerjilerimiz var bizim çünkü. Türk Tarih Kurumu'nda çalışan bir profesör "İnsan öldürmek ne zamandan beri soykırım oldu?" diye sorabiliyor mesela. Bize "s" harfi ile başlayan kelimeleri söylemeyeceksin, o zaman tartışmayı bitiririz.