2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
natura horror vacui etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
natura horror vacui etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2010 Pazartesi

Komünal'den Notlar #2: Ahmet Davutoğlu ve Dış Politika

Komünal İşkembe yazarlarının buraya yazmadıkları zamanda yaptıklarından bir demet sunmuştuk geçmişte. Bu da onun devamı olsun. Blog yazışmalarından ufak bir parçayı, küçük düzenleme/düzeltmelerle bloga koymak istedik. Düzeltmeler miniskül çapta olacaktır. Amaç ciddi olduğu kadar, kullanılan argo (samimi) dili de koruyarak, “nitelikli geyik” yapıyormuş havası katmaktır. Son dönemde yaşanan gelişmelerden etkilenerek, Baskın Oran’ın Radikal 2’de yazdığı bir yazıdan hareketle Ahmet Davutoğlu’nu tartıştık. natura horror vacui: Son dönemde çok tartışılan Türk dış politikası ve Ahmet Davutoğlu üzerine Baskın Oran geçen pazar (sonradan eklenen not: aslında birkaç pazar önce yazılmış) bir yazı yazmış. Eşek olduğum için yeni okudum. shelbyl: Ben eşek olmadığımdan o yazıyı çok önce okumuştum :) Baskin Hoca'nın analizi, bir gazete yazısı için inanılmaz sadelik ve doğrudanlıkta. Yani o analizi sayfalarca da yapabilirsin, bu haliyle kusur da bulunur; ama ana fikri çok iyi vermiş. Geçen gün "tarım olmadan nasıl kalkınırız" romantiklerine laf atarken biraz da bu yazıdan esinlenmiştim. (Bunun benzerini bir hafta önce/sonra da yazdı bu arada) Hâlâ daha Turkiye'yi ABD, Rusya falan gibi hayal eden ülkeler var. Birader, senin ne yüzölçümün, ne nüfusun o işe yeter. 2+2=4. Almanya, Fransa ne ise; Türkiye de o olur. Ayağını uzatırken yorganını terziye diktirmelisin (Kamer Genç kaçtı lan içime.) cagatto: Ben aslında Baskın Oran'ın bazı dediklerine katılmıyorum. Analizinde de bazı eksikler ve sapmalar var. Davutoğlu'nu ben de beğeniyorum bakan olarak ve bugüne kadar gelmiş dış işleri bakanları içinde özel bir yeri olduğunu kabul ediyorum, ama sadece Türkiye Cumhuriyeti değil Osmanlı'nın bile en büyük dış işleri bakanı demek biraz fanatikçe. Şimdi kalkıp Fatih Sultan Mehmet'in dış işleri bakanı ile Davutoğlu'nu mu karşılaştıralım yani? Karşılaştırmak bir yana, Türk tarihi açısından o kadar muhteşem bir rol üstlenip görevini de mükemmel bir şekilde icra ettiğini düşünmüyorum kendisinin. Baskın Oran'ın anlattığı şekilde kendi düşünce tarzı çerçevesinde sistemli bir dış politika oluşturmak elbette ki takdire şayan, ancak bunu sadece Davutoğlu yapmış ve ondan önce kimse sallamamış bu rolü diye sunmak yanıltıcı. “Türkiye'nin sadece yüzde 3’ü Avrupa'da” diyerek batıcı yaklaşımı eleştirmeye çalışmak da bence çok zayıf. Japonya'ya özensek batici olmuyor muyuz yani? Ya da kapitalizmi kendi istediği gibi, çıkarları doğrultusunda yorumlayan Çin'i izlesek? Batı’nın en büyük iki aktörü Avrupa ve Amerika bile birçok konuda devlet sistemlerini ayrıştırmışken hep batıcı olmak ne demek? İsrail'in Avrupa'da toprağı olmamasına karşın neden hep Avrupa'da sayılır? Ben Davutoğlu'nun öyle muhteşem bir şey başardığını görmedim. Görevi sırasında Yorgo Papandreu ile kişisel ilişkilerini de kullanıp son dönemde Yunanistan ile sorunsuz bir dönem geçirmemizin ana sebebi olan İsmail Cem bence bu ülke için çok daha önemlidir. Baskın Oran'ın kendisinin de dediği gibi “komşularla sıfır sorun” yeni bir politika değildir, Atatürk'e uzanmakta ve onun imzaladığı anlaşmalarda da vardır. En büyük düşmanımız olarak söylenen Yunanistan'la bugün sorun yoksa Davutoğlu'na mi borçluyuz? “Komşularla sıfır sorun” demek, “İran'la sıfır sorun” demek değildir, ama AKP yönetimi böyle algılıyor bence. Ermenistan ile ilgili sürekli devletin girişimleri vardı, Türkeş'in bile zamanında girişimi vardı, AB'nin falan zorlamasıyla protokol imzalayıp sonra altından bir şey çıkmaması bence “komşularla sıfır sorun” politikasının pek de işlemediğini gösteriyor. Suriye ile olan sorunların çoğu Davutoğlu'ndan önce çözülmüştü. Irak'la sorunlar mecburen PKK çerçevesi içinde ele alınıyor. Ayrıca komşularımız illa sınırımızdaki adamlar mı? Bence Türkiye'nin İsrail ile ya da Azerbaycan ile komşuluğu Suriye ile komşuluğundan çok daha önemlidir. Ayrıca yazıdaki analizin çok kaba gözlüklerle yapıldığına inanıyorum. Baskın Oran diyor ki: “ ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ geri zekâlılığından ‘Komşularla Sıfır Sorun’a geçerek paranoyadan sıyrılmak, bu sayede de, kendisini “müseccel problemli” olarak sınıflandırmış bir Batı’nın karşısına yepyeni bir kimlikle çıkmak nedir, bir düşünün. " Bu bence çok isabetsiz. Bundan önceki dış ilişkiler çalışanları ‘Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur’ politikasında mı hareket ediyordu allah aşkına? Bir iki tane geçmişten fantezi örneği verilerek “bakın, önceden herkes ırkçı rüyalar peşindeydi, şimdi çok dengeli politika izliyoruz” demek büyük haksızlık. Ayrıca Türkiye'nin yeni kimliği nedir şu an? Baskın Oran gerçekten köprü olacağımızı şimdi düşünüyor, ancak Hamas'ı ve El Kaide'yi terör örgütü kabul etmeyip (bir AKP milletvekili öyle diyor), kimi kime bağlıyoruz anlamadım. Son olarak dış politikamızın içeride nasıl çoğulculuğa götürdüğünü anlayamadım. Her sene bir papaz öldürülüyor bu ülkede, oy kaygısıyla apaçık Yahudi düşmanlığı yapılıyor, ondan sonra dış politikamız çoğulcu oluyor. Türkiye'nin Filistin'e verdiği destek nasıl çokkültürlülüğe yönlendiriyor bizi, bunu görmek çok zor. Sürekli medeniyetler buluşması diye nutuk atıp ondan sonra sadece Filistin'deki Arap Müslümanların yanında durmak, sürekli İsrail düşmanlığı yapmak, sıfır sorunumuz olan İran'da ölen gazeteci ve sivillere ses çıkarmamak nasıl bir politikadır? Sonuç olarak kişisel görüşüm Davutoğlu'nun elbette sıradışı ve bulunduğu ortamda başarılı bir bakan olduğu. Ancak Baskın Oran'in abarttığını ve çok partizan konuştuğunu düşünüyorum. Davutoğlu'nu eleştirirken de “ama o da onun sorunu değil, hükümetin politikası” demek çok saçma. Dış işleri bakanı hükümet politikasını icra etmekle yükümlü bir devlet memuru mudur sadece? shelbyl: Cagatto’nun söyledikleri yazının kendi içinde mükemmel eleştiriler, ve hepsi gavur tabiriyle "right on". Ama şu var, Baskın Hoca, hükümeti ve Davutoğlu'nu Ermeni sorunu konusunda ciddi şekilde eleştirmişti zaten geçmişte. Bir de bu yazıyı İsrail krizi çıkmadan yazmıştı, şimdi sorsak görüşlerini revize etmiştir muhtemelen. Ben Baskın Hoca'nın söylediklerini daha yumuşatıp derim ki: Davutoğlu bu ülkeye İsmail Cem'den sonra gelmiş en kalifiye dış işleri bakanıdır. Hoca o giriş cümlesinde fazlasıyla gaza gelmiş. Bu arada Cagattocuğum (sonradan eklenen not: gerçek isimleri, mahlaslarla değiştirip samimiyet ekleyince komik oluyormuş lan), eğer dilersen eleştirilerini ileteyim hocaya? Cagatto: Shelbylcim, dediğin gibi önceden Baskın Oran protokoller konusunda eleştirilerini köşesinde yazmıştır, ben kaçırmışım. Son bir senedir köşe yazılarını pek okuyamıyorum, ama Ankara'da olduğum sürede bir iki şey kapmaya çalıştım. Hoca bu eleştirileri eminim başkalarından da duymuştur, köşesinde böyle bir yazı ile bence Davutoğlu'na çok güzel destekte bulunmuş. Ki bence desteklenmesi de lazım. Dediğin gibi bu yazı İsrail krizi öncesinde yazılmış. Aslında ben de Davutoğlu'nun çabalarının bu kriz esnasında büyük kayba uğradığını düşünüyorum, çünkü İngilizce açıklamalarını dinlediğim kadarıyla da Davutoğlu gayet anlaşılır bir şekilde bu krizi idare etti, ancak Tayyip Erdoğan'ın içerideki konuşmaları Davutoğlu'nun son bir senede özel bir konuma getirdiği Türkiye imajını zedeledi. Son birkaç gündür bati medyasında çıkan yazılar bu yönde. Shelbyl: Gene kesinlikle katılıyorum sana. Oğlum sen ne desen katılıyorum ben sana ya, ne yapacağız böyle? Everfever: Bir hatırlatma açısından İsmail Cem'in Dış İşleri Bakanlığı yıllarındaki başarılarının bir listesini, özetini veya öyküsünü bulabileceğimiz bir kaynak var mıdır? Ben kendisinin çok popüler olduğunun dışında pek bir şey hatırlamıyorum da, o yüzden sordum. Shelbyl: Abi Yunanistan? Everfever: Kardak krizini mi çözmüştü? Oğlum ben yaşlandım, hafıza filan kalmadı. Shelbyl: Ya Yorgo ile kankaydı bunlar işte, sorun morun kalmadı. Abi 90'li yıllarda her gün Yunanistan ile savaş çıkacak diye beklerdik yahu? Sen hakikaten yaşlanmışsın. :) natura horror vacui: Çok az vaktim var, birazdan işten çıkıp servise yetişeceğim (Sonradan eklenen not: Yazar servisi kaçırırsa akşam trafiğinde boku yiyebileceğini ima ediyor. Altmetin: Eve ulaşmam Türk Dış Politikasından daha önemli).Cagatto’nun eleştirilerinin çoğuna katılıyorum, ama karşı çıktıklarım var. Uzun uzun yazacağım eve gidince. Şunu söylemek istedim: İsmail Cem çok saygın bir dış işleri bakanıydı, iyi bir devlet adamıydı ama yeni bir şey sunmadı. Yunanistan'la yakınlaşma bile aslında -90’ların gergin ortamına rağmen- uzun süredir amaçlanan ama nihayete ermeyen bir şeydi. Cem döneminde bu kadar başarılı olunmasında, Apo'nun yakalanması sonrası, Kenya'daki Yunanistan Büyükelçiliği'nde saklandığının ortaya çıkmasıyla, Yunanistan'daki kimi siyasetçilerin istifası başrol oynadı. Yunanistan'la yakınlaşma mevcut konjonktürün getirdiği bir şeydi. And Yorgo and İsmail happened to be present. Onun dışında Türkiye'nin aslında DP döneminden beri izlediği politika güçlendirildi. Hatta Pro-American itibarımız daha da güçlendi. AB'ye entegrasyonun da yeni bir amaç olmadığı aşikar. İlerleme kaydedildi ama yoldan çıkılmadı, yeni bir yol denenmedi, tali yollar aranmadı... İsmail Cem sağlamcı oynadı, risk almadı. Shelbyl: Natura'm, İsmail Cem zaten Abdurrahman Çelebi'dir. Bu ülke konjonktürü dahi yürütemeyen birçok dış işleri bakanı gördü, adam "respectable" bir şekilde salındı dış semalarda. Sağlamcı oynamasını bir eksiklik olarak görmüyorum, ve hatta o koşullarda mantıklı bir hareket olarak düşünüyorum. Everfever: İki NATO üyesi ülke arasında savaş çıkması? Lan ben mi hayal aleminde yaşıyordum o zamanlar, yoksa millet mi paranoyağa bağlamıştı? Evet, o dönemler (o dönem dediğim aslında çok uzun bir dönem) iki ülke arasında sürekli sidik yarıştırmalar, it dalaşları vs. vuku bulmaktaydı. Demirel'in gerine gerine "Ege bir Yunan gölü değildir. Türk gölü de değildir. Nihayetinde Ege göl değildir" diyerek kriz önlediği, saçma sapan, bir kaşık suda fırtına koparılan, Kardak krizi gibi saçmalıkların yaşandığı bir dönemdi. Natura’nınn dediklerini de göz önüne alınca İsmail Cem'in Ahmet Davutoğlu'ndan daha iyi bir Dış İşleri Bakanı olduğunu ima etmek haksızlık gibi geliyor. Hatta İsmail Cem olayı bana şu anda okuduklarım ve hatırladıklarımla "Some people have greatness thrust upon them" vecizesini hatırlatıyor (Evet bazı şeyleri hatırlayabiliyorum). Elbette İsmail Cem dönemi hakkında biraz daha fazla okuma yaparak bir kanıya varmam şart. shelbyl: Kardak krizini ben mi çıkardım oğlum? Kıbrıs'ta savaş çıkmadı mı fiilen? Yunanistan NATO'dan askerlerini çekmedi mi birkaç yıllığına Kıbrıs olayı patlak verince? O gerginlikler havadan sudan olaylar mıydı yani? Bir de algı meselesi var her şeyden önemlisi. Bu ülkede Yunan algısını değiştirdi Ismail Cem donemi. Yarın öbür gün Ermeni ve Yahudi algısı da olumluya evrilirse, o zaman da Davutoğlu'nu anar 30 yıl sonrakiler. Bu arada ben “İsmail Cem Davutoğlu'ndan iyidir” demedim. "Cem'den sonra gelmiş en kalifiye adamdır" dedim. Bu illa Cem Davutoğlu'ndan daha iyi demek değil, ikisini de önemli atfetmek sadece. Bu arada Davutoğlu'nun planı müthiş, ona lafım yok da, kendisinin hangi icraatını görebildik ki? Ermenistan protokolleri patladı, İsrail olayında sular bir o yana bir bu yana akıyor. Ancak vizeler kaldırıldı şu ana kadar, somut başarı odur. cagatto: Benim de amacım Ismail Cem daha iyidir demek değildi, belki yanlış anlaşıldı. Nitekim bu biraz da şu politikacı daha iyiydi gibi, biraz da ideolojik bir tartışma olabilir, yani gayet zor kesin bir şey diyebilmek. Yani ben Colin Powell mı iyiydi, yoksa Condoleeza Rice mı diye sorsam başka düşünceler de işin içine girecektir. Demek istediğim yazının Davutoğlu'nu biraz abartmış olması, bence ne Türkiye için çok büyük bir gömlek, ne de kendi mirasını bırakacak bir şey yapmış durumda şu an. Bu açıdan Burak'ın dediklerine katılıyorum. Yani Davutoğlu'nun yapmak istediklerinin çoğunu ben de desteklerim ancak şu ana kadar henüz bir şey yapmadı açıkçası (bana biraz Obama'yı hatırlatıyor bu yönden). İsmail Cem'i örnek vermemin sebebi konjonktürel sebeplerden ötürü de olsa kendisinin açık ve ısrarcı bir şekilde Yunanistan ile yakınlaşma politikası izlediği ve benim aklımda Yunanistan ile arkadaşça ilişkiler geliştirmemizin mimarı olarak kalmasıdır. Bunun dışında wikipedia'nın dediği şu (sonradan eklenen not: çevirmek zor geldi :)):
He negotiated candidate status for Turkey's bid to join the European Union as foreign minister.[1]He was largely credited with Turkey's declaration as a full member candidate during the Helsinki summit, after much negotiation with the E.U. and a night trip by E.U. foreign policy chief Javier Solana and the then E.U. Commissioner Verheugen to Ankara to iron out the last details. Cem and his Greek counterpart George Papandreou worked to improve Turkish-Greek relations.[1]It is during Cem's tenure as foreign minister that a confident, albeit a step-by-step approach was taken towards a rapprochement between Turkey and Greece. The relations were actually at an all time low after the Ocalan affair, whereby Greek Foreign Minister Pangalos and some officials of the Greek Foreign Ministry were involved in hiding terrorist organization PKK leader prior to his arrest by the Turkish police. Cem and Papandreou picked up the historically hostile relationships initially starting with some confidence measures.
İsmail Cem'in halk içindeki şu anki sevilirliği de muhtemelen kanser ile savaşıp sonra hayatını kaybetmesi. Wikipedia'nın yazdıklarına bakarsak İsmail Cem'in yeni bir şey önermediğini görüyoruz, ancak Türk dış islerinin senelerce süren mesela AB üyeliği konusunda çabalarını sonuçlandıran o (bir nevi). Benim tepkim Baskın Oran'ın biraz çok genele kaçan analiziydi. Ismail Cem örneği de Türk dış işlerinin “Türk’ün Turk’ten başka dostu yoktur” geri zekalılığını önceden göstermediğini anlatmak içindir. Öyle bir mantalite önceki dış işleri yönetimlerinde ne kadar varsa şimdi de vardır, çünkü bir devletin dış ilişkilerinin genel hatları iktidarlara bağlı değildir. Davutoğlu ile bire bir kıyaslamak o yüzden pek bir şey kazandırmaz. Çünkü elbette ki bir dış işleri bakanı konjonktüre uygun hareket etmek zorunda. Şu an Davutoğlu'nun yeni bir şey getirdiği ya da önerdiği bana açıkçası görünmüyor. En azından Baskın Oran'ın söyledikleri doğrultusunda Türk dış işlerinin yepyeni bir konseptle falan ortaya çıktığı yok, sadece mevcut iktidarın tercihleri ve konjonktürel gelişmelerden ötürü yeni Osmanlı tipinden bence saçma tartışmalar var. (Çok kültürlülük, çeşitlilik gibi cici sözler söyleyip Alevi vatandaşlara destek olmayan, sırf o kökenden olduğu için Kılıçdaroğlu’na “ ‘candaş’ medya desteği var” diyebilen bir başbakandan ne tür bir çok kültürlülük bekleyebiliriz?) Son iki üç senedir açıkçası Türkiye'de hiç kimsenin AB'yi iplediğini düşünmüyorum, ilk döneminde “AB'ye üye yaptık” havasıyla etrafta dolaşan ve Ankara'nın her yerine AB bayrağı diken AKP iktidarı da AB'den umudunu kesmiş durumda. Avrupa'da son seçimlere de bakarsanız sosyal demokratlar yerine bolca hristiyan demokratların ve muhafazakar kesimin yönetimi eline geçirdiğini görürsünüz, ki bunun sonucu Türkiye'nin Avrupa hayalinin suya düşeceğininçok güçlü sinyallerini vermiştir. Avrupa'dan ümidi Türkiye de kesince mecburen Rusya'ya, İran'a falan yaranıp ondan sonra “biz köprü oluyoruz” demek bana tatmin edici gelmiyor. Ayrıca her seferinde “biz Amerika'ya, IMF'ye bağımlı değiliz, artik özgürüz, kendi politikamızı üretiyoruz” deyip ondan sonra IMF ile anlaşma yapmadan ekonomik program yapamamak ya da Obama ile telefonda görüşmeden bir açıklama yapamamak (bkz. son İsrail krizi) bence yönetimin inandırıcılığını yitirdiği yerler. Dün Radikal'de Yıldırım Türker'in yazdığı gibi İsrail'e “katil katil” diye bağırıp halen o ülkeden sürekli silah almak nasıl bir tezattır? Baskın Oran'ın bize övdüğü Davutoğlu'nun yönetimindeki Dış işleri ümit milli takımın İsrail'deki hazırlık maçını iptal etmesinden başka ne yaptı ki? BM'de yazılan kararı bile yanlış cevirdiler içeride rezil olmamak için. BM İsrail'i kınamadı elbette ki, sadece metinde “BM 10 kişiden fazla sivillerin öldüğü olayları kınar” dendi İngilizce, ancak bizim Türkçe'ye dış işleri 10 kişiyi silerek çevirdi. Bu mudur yani? Önceden dediğim gibi, ben de Davutoğlu'nu çok beğeniyorum ve desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum, ancak körü körüne bir kişiye ya da kuruma destek vermek sağlıklı değil. aksine böyle yaklaşımların son senelerde olduğu gibi halkı daha partizan hale getirip kutuplaştırdığını düşünüyorum. Tayyip Erdogan'ın hem iç işlerinde, hem dış işlerinde izlediği “bizden olmayan ölsün” politikası da bana feci şekilde Bush'un aynı politikasını hatırlatıyor. Eren: Cagatto’nun Türkiye dış politikası hakkındaki analizi gayet başarılı bence. Özellikle AB ve BM kararı ile ilgili kısma katılmamak mümkün değil. Sadece Ortadoğu ile Batı arasında köprü muhabbetinin AB'ye üyelik sürecinde rol oynayan diğer maddelerde yerimizde saymaya son verdiğimiz takdirde Türkiye'nin AB'ye üyelik şansına olumlu katkı yapabileceğini düşünüyorum. Yani sadece içi boş bir söylem olarak görmüyorum. natura horror vacui: Kaldığım yerden devam edeyim. Öncelikle Shelbylcim, sen de takdir edersin ki izlenen yeni politikanın sonuçları bir anda değil, uzun vadede görülecektir. Şu an itibariyle yeni yeni temelleri atılıyor. Yalnız Davutoğlu'nun planı çok riskli. Bugün ekşi sözlükte birisi yazmış "ya bölgede gerçekten barışı sağlayacak bu adam, ya da 3. dünya savaşı'na sebep olacak" diye. Sonuna kadar katılıyorum. O kadar keskin hatları olan bir politika öneriyor ki, Türkiye gerçekten de bölgenin her anlamda en güçlü ülkesi konumuna gelebilir, ama aynı zamanda dımdızlak da kalabilir. Cagatto'ya şu konuda karşı çıkıyorum, Eren'in de dediği gibi AB'den uzaklaşma bir sırt çevirmeden ziyade farklı bir yoldan gitmeyi ifade ediyor benim için. AB'den umut kesmekten ziyade, süreci hızlandırmak için yapılmış gibi görünüyor. Davutoğlu'nun bölgenin lideri olmaya oynadığı açık. Bunu başarabilirse -orta ve uzun vadede-, AB'nin Türkiye'yi karşısına almak yerine, yanına almayı tercih edeceğini düşünüyor. Ben de ona katılmıyor değilim. Ancak bunun oluşmasında Eren'in dediğinin önemi büyük: yerimizde saymaya son vermemiz lazım. Bir de Cagatto’nun ilk yazdığı eleştirilerde birkaç düzeltme yapalım. Yanlış hatırlamıyorsam El Kaide için "ben onu terör örgütü olarak görmüyorum" denmedi. Söz konusu olan Hamas'tır. Bu da tartışmalı bir mevzudur benim gözümde. Şimdi askeri kanadı olan İzzeddin El-Kassam Tugayları'na değil de, Hamas'a komple terör örgütü demek beraberinde şunu getirir: PKK terör örgütüdür, dolayısıyla fiilen onun siyasi kanadı olan BDP de öyledir. Zamanında IRA terör örgütü olarak tanımlanmıştır, dolayısıyla Sinn Fein de terör örgütüdür. Dediğim gibi, bu konu tehlikeli bir bölge. "Hamas'ı terör örgütü olarak görmüyorum" demek bence de yanlıştır. Ancak halkın oyuyla başa geçmiş bir hükümeti meşru saymamak da aynı derecede yanlıştır Son Gazze olayları ve BM tutumu konusunda şu kadarını söyleyebilirim, her ne kadar BM İsrail'i kınamamış olsa da, Türkiye'nin eli ileri derecede güçlenmiş durumda. İsrail'in üzerindeki Gazze ablukasıyla ilgili baskının da doğru bir politikayla günbegün artacağını düşünüyorum. Hazır BM'den söz etmişken İran'a yaptırımlar konusundaki uygulamayla ilgili de birkaç şey söylemek lazım. Son dönemde benim gördüğüm en önemli olaylardan biridir o oylama. Her ne kadar 12 oyla kabul edilmiş olsa da, Türkiye'nin uzun yıllardır izlediği pısırık politikadan sıyrıldığını gösteriyor benim için verdiği red oyu. Daha da önemlisi Lübnan'ın kullandığı çekimser oyun Türkiye'nin telkinleriyle olması. Oylama sonrası Davutoğlu'nun açıklamalarını dinlediyseniz, "bizim red oyu kullanacağımız zaten biliniyordu, asıl Lübnan'ın red oyu kullanması kriz yaratacaktı. O yüzden red yerine çekimser oy kullanmalarını biz rica ettik olası bir krizi engellemek için" dedi. Bu şu demek, Türkiye bölgenin siyasi dengesini sağlayan güç konumuna gelmeye çalışıyor. Daha da önemlisi Hillary Clinton'un, yanılmıyorsam Kolombiya'da yaptığı "Brezilya ve Türkiye'nin İran'a yardım etmeye devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz" açıklamasıdır. Bu sabah bir haber okudum. Bu şu demek, Türkiye'nin mimarlığında Ortadoğu'da Schengen benzeri bir bölge kuruluyor. Bakın bu Cagatto’nun sözünü ettiği çok kültürlülüğün uygulamaya konması demektir. Bölgede yaşayan Türk, Kürt, Arap, Özellikle Suriye ve Lübnan'da bolca bulunan Hristiyan ve Süryani, Lübnan'da yaklaşık 500000 nüfusa ulaşan Ermenileri biraraya getirecek bir proje. Bunun ticari getirilerini sayma gereği bile duymuyorum. Eğer bu gerçekleşirse, hakikaten kökten bir hamle olur; sadece Türk dış politikası için değil, tüm bölge için. Gürcistan'la da aynı yolda ilerleniyor. THY'nin İstanbul-Hopa seferleri aslında Batum'a yapılıyor ve oradan otobüsle aktarmayla Hopa'ya gidiliyor. Bunlar sadece kimlikle yapılıyor, bakın pasaport değil. An itibariyle bu uygulamanın Türkiye-Gürcistan arasında genel bir yapıya kavuşması için çalışmalar yapılıyor. Yunanistan'la daha geçen ay tarihimizin en kapsamlı ticari anlaşmalarını imzaladık, vizenin kaldırılması konuşuluyor. Bunlar küçük şeyler değil. AKP dış politikasıyla ilgili eleştirilerimi birkaç hafta önce -İsrail mevzuu kopmadan birkaç gün önce- blogda yazmıştım zaten. Eleştirilerim bakidir. Ancak Davutoğlu için "yeni bir şeyler önermiyor" demek insafsızlıktır. Hataları yok mu? Elbette var. Ancak bu toprakların gördüğü en etkin diplomasi atağını uyguluyor, ve evet buna Osmanlı da dahil. En iyi dış işleri bakanı olmayabilir ama tartışmasız tarihimizin en etkin dış işleri bakanı. Kabul edelim ki, Ahmet Davutoğlu AKP hükümetinde değil de, sosyal demokrat veya (hayali bile güzel) sosyalist bir hükümette dışişleri bakanı olsaydı, şu anda kendisini eleştiren tüm solcular "anti-emperyalizm"e karşı savaş verdiğini söyleyip, Davutoğlu'nu idol ilan ederlerdi. Yanlış bir başbakanın kabinesinde bakan olması, kendisini kötü bir bakan yapmaz. Daha da önemlisi, söz konusu hükümetin yurt içinde uyguladığı kötü politikaların sorumlusu dış işleri bakanı değildir (bkz. Cagatto’nun yazısındaki Alevi eleştirisi). Everfever: Şakşakçı konumuna düşmeyi göze alarak Natura’yı alkışlıyorum. :) Benim İsmail Cem konusuna takılmış olmamın tek sebebi Shelbyl’in "Davutoğlu bu ülkeye İsmail Cem'den sonra gelmiş en kalifiye dış işleri bakanıdır" demesi. Shelbyl, İsmail Cem'in Davutoğlu'ndan daha kalifiye olduğunu düşünmese bile bu cümle İsmail Cem'in Davutoğlu'ndan daha iyi olduğu düşüncesini içeriyor. En azından öyle bir ima var. Ben bu yüzden bu olayı biraz deşmek istedim shelbyl: Abicim oradaki "sonra" kelimesi, zaman olarak onları ilişkiye koyuyor, başarı sıralaması olarak değil. Messi, Maradona'dan sonra Arjantin'in çıkardığı en büyük yıldızdır. Şimdi ben burada Maradona Messi'den iyi mi diyorum? Hayır. Anlaştık mı? Natura'ya gelince, ekşi sözlüğe şunu yazmıştım zamanında:
Dış ilişkiler uzun vadeli olaylardır. Türkiye'nin çoğu dış işleri sorunu, şu an kilitlenmiştir bir mahkum ikilemi açmazı gibi. O kilitler ancak oyunun kurallarının değişmesi ile açılır hale gelecektir. Davutoğlu'nun yaptığı da budur. Doğruluğu yanlışlığı ileride görülecektir. Ama bugün "paradigma değişiyor, nah değişir!" diye itiraz edenlerin de durup düşünmesi gereken bir şey var: Şimdiye kadar güttüğümüz çözümsüzlük stratejisi ile elimize ne geçirdik? Strateji dehası demek için henüz çok erken, o yüzden bu önerme doğrudur demiyorum. Lakin kukla, amaçsız bir dış işleri bakanı olmadığı aşikar. Her şeyi geçtim, ne yapmaya çalıştığını biliyor. ve hatta benzer politikaları güttüğü, Türkiye'nin eline güç kazandırdığı ve de sorun çözme yolunda aşama kaydedebildiği için herkesçe sevilen İsmail Cem gibi bir pozisyona gelebilmesi de mümkün. Bu adam hükümetteki en düzgün, en dolu adam, buna kalıbımı basarım. Ve Ortadogu'da paradigma değiştirebilmek için global olçüde bundan daha uygun bir zaman dilimi de olamazdı. Dipnot: Bir ülkenin gelişmesi için tarım ve sanayi olmazsa olmaz değil günümüzde, hizmet sektörüyle kalkınan zilyon tane ülke var. Ki Hindistan, Brezilya vs. gökten yağan para ile büyümedi, adamlar yabancı sermaye çekerek bu hale geldiler. Tek doğrusu yok bu işin.
Lakin bu İsrail olayında pek de başarılı olduğumuzu sanmıyorum, ki bunda aslan payı "one minute"un devamını çekmeye çalışan Erdogan'ındır. Ermenistan olayında da ayni endişeler geçerli. Ben Davutoğlu'nu başarısız bulduğumu soylemedim, lakin yaptiği hamlelerin arkası dolmadığı için "stratejik deha", "büyük başgan!" olarak nitelemek çok erken bir tutum olur. natura horror vacui: Ekşi sözlüğe yazdıklarının hepsinin altına imzamı atarım. Ama İsrail konusunda çok aynı fikirde değilim. Gazze filosu sonrasını açıkçası iyi yönettiklerini düşünüyorum. Ben "one minute"den daha vahim bir hezeyan bekliyordum açıkçası. Sakin kalmayı başardılar. Bunda Davutoğlu'nun telkinlerinin rol oynadığına eminim. Gaza gelen birçok insanın beklentisi -ve de isteği-, İsrail'le ilişkileri bir süreliğine maslahatgüzarlık seviyesine indirmekti. Ama gaza gelmediler. Filo olayının öncesinde Türkiye'nin İsrail'in OECD'ye girmesini veto etmesi bekleniyordu, onu yapmadılar. Yani gemileri yakıp gitmiyorlar bence. Sonuçlarını zaman gösterecek elbette. Ermenistan konusunda ise, Ermenistan'ın süreci dondurmasında Türkiye'nin tavrından ziyade Diasporanın etkili olduğunu düşünüyorum. Ermenistan topu Türkiye'ye atmışken, Türkiye'nin yapması gereken sürecin devamıyla ilgili kararlılığını göstermektir. Belirli bir noktaya gelinmesi bile sevindirici. öngörülemeyen bir duraklama olduğu doğru, ama ben yine de ilerisi için umutluyum. Davutoğlu'nun an itibariyle "büyük başkan" olmadığına katılıyorum, ancak tekrar ediyorum, benim gördüğüm en etkin dış işleri bakanı. bunun tartışmasını bile yapmam.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Türk Dış Politikası üzerine

Birkaç gün önce Ahmet Davutoğlu'nun Foreign Policy'de yayınlanan makalesini okuyup üzerine yorum yapmıştım. O gün gelişen olaylardan ziyade Türk Dış Politikası'yla ilgili genel bir makale olduğundan hem dergideki yazıyı, hem de yorumumu buraya da taşımayı uygun gördüm. ----------------------------------------------------------------- Genel olarak özellikle Davutoğlu sonrası gözle görülen yeni Türk Dış Politikası’nı anlatması açısından ilginç bir makale olmuş. Zaten çevre ülkelere dönük bir politika izlendiği biliniyor. Bunu uzun uzun anlatmış sadece. Ama mesela “zero problems towards neighbors” (komşulara yönelik sıfır sorun) politikasından bahsederken, hâlâ Kıbrıs konusunda bir adım ilerleme kaydedemediklerini belirtmemiş. Ermenistan’la belirli bir noktaya gelinmesi elbette umut verici ama ben bu durumun da iyi siyasal ilişkilerden ziyade, iyi ekonomik ilişkilere ulaşmakla alakalı olduğunu düşünüyorum. Zaten yazının sonunda ekonomik hedeflerden söz ederken bunu anlatıyor. Zira hepimiz biliyoruz ki, korkulanın aksine AKP aslında İslamcı bir parti olmaktan çok Allah’ına kadar liberal bir partidir. Hatta dini imanı paradır kendilerinin bence. Lübnan, Suriye, Rusya vs. ile vizenin kaldırılmasındaki ana amaç da bu zaten; ticaretin hacim kazanması. Keza Ermenistan’la yakınlaşmanın asıl sebebi de ticari pazar yaratmak. Çevre ülkelerle yakınlaşmakla ilgili söyleyeceklerini baştan meşrulaştırmak için Boşnakların, Gürcülerin, Azerilerin falan bolca buralarda yaşadığını söylemesiyle, kurduğu şu cümle arasında bir çelişki görmüyor değilim: “It will therefore fall largely to nation-states to meet and create solutions for the global political, cultural, and economic turmoil that will likely last for the next decade and beyond.” (Dolayısıyla muhtemelen önümüzdeki on yıl ve ötesinde sürecek olan küresel siyasi, kültürel ve ekonomik hengame için biraraya gelip çözümler üretme işi büyük oranda ulus devletlere düşecek.) Bir de şöyle bir şey demiş, halt etmiş: “Turkey also has advanced considerably in the European integration process compared with the previous decade, when it was not even clear whether the EU was seriously considering Turkey's candidacy.” (Ayrıca Türkiye Avrupa'ya entegreasyon sürecinde, AB'nin, Türkiye'nin adaylığını ciddi olarak düşünüp düşünmediğinin bile belirgin olmadığı bir önceki on yıla göre, önemli yol kat etmiştir.) Tabi bu cümleyle birlikte son 7 yıllık AKP iktidarından söz ettiğini de belirtmek gerek. AB üyeliği sanki yarım asırdan fazladır Türkiye’nin tüm hükümetlerinin gündeminde değilmiş gibi, Ecevit hükümetinin ana eylem noktası değilmiş gibi konuşup her şeyi AKP’ye mal etmek en hafif tabiriyle gaflettir. Ayrıca kurduğu cümlenin son kısmı halen geçerliliğini koruyor. Zira müzakere sürecinde kapatılan kalemlerden hiç söz etmemiş sayın Dışişleri Bakanımız. Buna bağlı olarak uluslar arası organizasyonlarla ilgili ilerleme kaydettiklerinden, NATO’da aktif rol alındığından, Afganistan’dan falan söz etmiş. Bir de şöyle bir cümle kurmuş: “Although Turkey maintains a powerful military due to its insecure neighborhood, we do not make threats.” (Her ne kadar Türkiye bulunduğu güvensiz bölge yüzünden kuvvetli bir askeri güce sahip olsa da, tehdit oluşturmuyoruz -"tehdit etmiyoruz" şeklinde de çevrilebilir-) Bunun tanımı aba altından sopa göstermektir. Bu makale kaleme alındığı sıralarda Kuzey Irak’a düzenlenen operasyonla, yukarıdaki cümle arasındaki tutarsızlıktan söz etmiyorum bile. Rusya ve İran’la yakınlaşmanın yaratmış olabileceği tedirginliği ortadan kaldırmak için yazının muhtelif yerlerinde ABD’ye dalkavukluk yapmasına da bayıldım. Gerçi suçlamıyorum, nihayetinde diplomasi böyle bir şey. Sanırım yazıda söyledikleri içinde en doğru kısım şu: “For example, Turkey has a vision of the Middle East. This vision encompasses the entire region: it cannot be reduced to the struggle against the PKK...” (Örneğin Türkiye Orta Doğu konusunda bir vizyona sahiptir. Bu vizyon tüm bölgeyi kapsar: sadece PKK'ya karşı verilen mücadeleye indirgenemez...)Yeni dönem dış politikayı da buna göre yönlendirmeye çalışıyor, Allah’ı var. Yalnız bunda arabulucu rolünü Türkiye kendi üstlenmiş gibi gösterirsen gülerler adama. Mirasçısı olduklarını söyledikleri Menderes-Özal çizgisinin layıkıyla korunması sonucu, Amerikan uyduculuğunun Türkiye’ye biçtiği roldür bu. Kimseyi yemesin sayın Dışişleri Bakanım. Tüm bunlara rağmen genel olarak Davutoğlu sonrası dış politikamızı beğendiğimi belirtmem lazım. Bir de yazısındaki şu bölümü umarım uygulamaya da koyarlar diyerek bu uzuuun yorumu bitireyim: “From these three methodological approaches, five operational principles guide Turkey's foreign policy-making process. The first principle is the balance between security and democracy. The legitimacy of any political regime comes from its ability to provide security and freedom together to its citizens; this security should not be at the expense of freedoms and human rights in the country. “ (Bu üç metodolojik yaklaşımdan, beş farklı eylemsel ilke Türkiye'nin dış politika belirleme sürecine yön verir. İlk ilke güvenlik ve demokrasi arasındaki dengedir. Herhangi bir siyasi rejimin meşruiyeti yurttaşlarına güvenlik ve özgürlüğü birarada sağlama yetisinden gelir; bu güvenlik özgürlükler ve insan hakları pahasına olmamalıdır.)

20 Ocak 2010 Çarşamba

Chernobyl’den Şişli’ye

Geçen hafta sevgili başbakanımız Rusya’dan nükleer santral haberleriyle döndü. Nükleer enerji sakıncalı mıdır, değil midir bilmiyorum, çok hakim olduğum bir konu değildir. İhtiyacımız var mı , yok mu, varsa yeni teknoloji mi kullanılacak, onu da bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da nükleer enerjinin yaptığı tek çağrışımın 26 Nisan 1986 olduğu. Chernobyl’in 4. reaktörünün patlamasından 2 gün önce de Ermeniler 1915 olaylarının 71. yılını anıyorlardı. O zamanlar kızılın hakim olduğu Karadeniz’in kuzeyinden gelen radyoaktif parçacıklar, her daim yeşilin hakim olduğu Karadeniz’in güneyine yağdı. -------------------------- Bu coğrafyanın Karadeniz’inde güneş ilk Hopa’dan doğar. Bir önceki dönemde Türkiye’nin tek sosyalist belediye başkanını çıkaran, faşizmle yıllardır savaşan Hopa’dan… Ülkenin karmakarışık olduğu ‘72’de bir çocuk doğdu Hopa’da, 14 sene sonra içtiği çayın yapraklarına, bölerek yediği ekmeğin yapıldığı mısıra, çorbasını içtiği kara lahanaya, kuzeyden esen yıldızın ölüm getireceğini bilmeden. Oysa Kuzey Yıldızı yol gösterici bilinir. Yıllar geçti, yolu gösteren ışık oldu o çocuk. Kazım Koyuncu türküler söyledi Türkçe, Lazca, Gürcüce, Hemşince... Kulağa ne güzel geliyor değil mi; Hemşince? Bu güzel adamdan duyana kadar 4-5 yıl önce, Hemşince’nin varlığından bile haberim yoktu. Lazca’yı duymuştum elbet “Kuş” Mehmet eniştemden, Çerkezce dedemin ana diliydi mesela, Gürcüce öbür yakasıydı Çoruh’un… Ama Hemşince, hiç duymamıştım. Tahmin ettim elbet adını Hemşin’den aldığını. Ama nasıl olmuştu da bir ilçenin kendine ait koskoca bir dili olmuştu? İlginç bir hikayesi var Hemşince’nin. Sarp sınır kapısı Gürcistan’la sınır kapımız değil de, S.S.C.B.’yle aramızdaki perdeyken, Hemşin ve çevresinde yaşayan özellikle genç nüfusun etnik kökenlerinden pek haberi yokmuş. Ne zaman ki Sovyetler dağılıp Kafkas’lar birbirine karışmış –her anlamda-, işte o zaman Ermenilerle rahatlıkla anlaşabildiklerini görmüşler Hemşince kullanarak. Hemşinliler’in bir kısmı aslında Osmanlı döneminde İslam’ı seçen –veya seçtirilen- Ermeniler olduğunu o zaman öğrenmişler. Hatta öyle ki, Ermenistan’lı Ermeniler, Hemşinliler’in konuştuğu Ermenice’nin hiç bozulmamış bir Ermenice olduğunu söylüyorlar. Yeni nesillerin babalarının, dedelerinin bu durumdan haberdar olup da, çocuklarından, torunlarından saklamalarını akıl almıyor ilk bakışta. Sonra düşündükçe asimilasyonun ne derece kemiklere işlediğini anlıyor insan, hayal ettikçe kendi kemikleri de sızlıyor. (Tam bu satırları yazarken, bir de ekşi sözlüğe bakayım dedim ve şuna denk geldim.) Bugüne dek neredeyse en ufak bir sürtüşme olmamış bölge halklarının arasında ama, suçlayabilir misiniz onları kimliklerini kendi çocuklarından bile sakladıkları için? Hele de hemen yanıbaşlarından çıkan beyaz bereli bir çocuğun, bir başka Ermeni kökenliye yaptıkları düşünülünce. Diaspora olmak zordur, 3 yıl önce dün daha net görüldü bu. Hrant’ın doğduğu topraklardan Nemrut görünür. Komagene krallığı Aramca mı konuşurdu, Hemşince mi bilmem. Bildiğim Komagene’nin üzerinde kurulu olduğu Nemrut'ta güneşin batışını bir başka Ermeni Ara Güler’in fotoğraflarından öğrendiğim. Diaspora Ara’dadır, arada kalmıştır. Ne bulunduğu yerdendir, ne de bölündüğü. Hele hele Türkiyeli Ermeni olmak daha da zordur. En zoru Hemşinli olmaktır. 1915 olaylarında öldüğü iddia edilen 1,5 milyon Ermeni’ye ek olarak, o dönemde Müslüman olan yaklaşık yarım milyon Ermeni’yi de katarak, kayıp sayısını 2 milyon olarak belirler kimi muhafazakarlar. Buradayken de zaten çemberin dışındaki adamlar onlar. ‘80’lerin sonu, ‘90’ların başı –tam tarih veremeyeceğim- bir gün Yeşilköy Çiroz sahilinde denize giriyoruz. Babamın patronu Yervand var, oğulları Sarim ve Ari var, anneleri var bir de. Maalesef annenin adını hatırlayamıyorum. Sarim annesine “mama” diyor sürekli. İnatla soruyorum “mama ne demek, neden anne demiyorsun” diye. Aklım ermiyor diye babam susturuyor. Aynı Sarim sonraki sene bana Paskalya’da boyanmış yumurta getiriyor. Seneler geçiyor, babası Yervand üniversitede ziyaretime geliyor. Kampüsü gezdirmek istiyorum, ilk sorusu “okulda çok ülkücü var mı?” oluyor. Hâlâ her bayramda arayıp kutluyorlar. Babam onların yanında çalışırken her Cuma namaza gidebilsin diye 2 saat izin veriyorlar. Ama bir yandan da ticaret yaptıkları insanlara, ortak olan iki kuzen –Pakrat (Pako) ve Yervand- kendilerini Türk isimleriyle tanıtıyorlardı. Korku mu dersiniz, çekingenlik mi, size kalmış. Ama ben ne zaman Bakırköy’deki Surp Astvazazin Kilisesi’nin iyice kapalı kapılarının önünden geçsem, korkunun kokusunu alırım, utanırım. -------------------------------- Chernobyl Türk’ü de öldürdü, Laz’ı da, Gürcü’yü de, Hemşinli’yi de, bana Hemşince’yi duyuran Kazım’ı da. Birlikte öldük ama birlikte yaşayamadık bir türlü. Hrant birlikte yaşayabilelim diye yaşadı, birlikte yaşayabilelim diye, Şişli’de bir sokakta öldü. Biz yine beceremedik. Faşizm mi galip geldi, biz mi faşizme yenildik? Artık ayağa kalkma vaktidir! Kazım’la Hrant kolkola gezerken bir yerlerde, bizim için de artık yollara düşme vakti gelmiştir! Ben bağırırken “Hepimiz hâlâ Ermeni’yiz, hepimiz hâlâ Hrant’ız!” diye, sen de susma Hemşinli... Sen de bağır geçmişini!

7 Kasım 2009 Cumartesi

Yozdil'e gönderdiğim e-posta

Yozdil'in şu yazısının ardından dönen tartışmalar üzerine kendisine gönderdiğim e-postanın metni aşağıdadır. Bu e-posta shelbyl ve ahmetkizilay'ın facebook'daki yorumlarıyla benimkiler harmanlanarak oluşturulmuştur. İzinsiz kullandığım için kendilerinden özür diliyorum ancak sıcağı sıcağına, yazının üstünden çok vakit geçmeden Yozdil'e ulaştırmak istedim. ------------------------------------------------------------------------------------- Yılmaz Bey, Dünkü (06.11.2009 tarihli) yazınızla kanımca artık iyice dibe vurdunuz. Bir köşe yazarının sokaktan geçen adamdan farklı bir şey söylemesini beklerim ben her zaman. Maalesef bugüne dek kahve ağzıyla yazılan yazılarınızdan başka hiçbir şey göremedim. Dünkü yazınızla da artık bu konuda tavan yaptığınızı düşünüyorum. Yazınız baştan ayağa, buram buram cinsiyetçilik kokuyor. Genetik mühendisi misiniz, veteriner misiniz, ziraatçı mısınız, diyetisyen misiniz, biyolog musunuz, gıda mühendisi misiniz? Neye göre yorum yapıyorsunuz? Laboratuarda deneyleri siz mi yürüttünüz? GDO meselesinde yandaş veya karşıt olmak ayrı mevzu, GDO'nun ne olduğunu bilmeden çıkış sebebiyle ilgili ahkam kesmek apayrı bir konu. GDO'nun çıkış sebebi hazır gıda tüketmemiz değildir. Bu kadar çarpık bir bağlantı kurulamaz. GDO, ucuz maliyet, kısıtlı kaynakların değerlendirilmesi gibi sebeplerden türetilmiş bir projedir. Sizin mantığınızla oldu olacak hepimiz tarım toplumuna geri dönelim, buğday ekip ekmek yiyelim, süper oldu, değil mi? Kapitalizm insanı tüketmeye ‘özendirdiği’ kadar da, insanın tüm zamanını ve enerjisini elinden alarak insanı tüketmeye ‘zorluyor’. Bir kadın/erkek çalışmak zorunda olduğundan dolayı hazır yemek yemek zorunda kalıyorsa bu bireylerin suçu değildir. En azından bu tartışmada değildir. O açıdan yazınızı bir kapitalizm eleştirisi olarak görmem imkansız. Hele hele ezelden beri takındığınız statükocu tavrınızı göz önüne alınca… Yazının GDO ile ilişkili mantığı çökünce geriye bir tek tavsiyesi kalıyor: "Türk kadını! Salça yapmayı unutma! O senin en kıymetli hazinendir!" Bu da saçmalığın daniskası. Evet, belki gerçekten geleneksel olarak bu ülkede mutfak işleriyle daha çok ilgilenen kadınlar. Ancak geleneklerin sadece kadınlara değil, erkeklere de, ya da ne bileyim enişteye, yengeye, halaya, amcaya biçtiği roller de doğru mudur? Ya da şöyle soralım, doğru olmak zorunda mıdır? Hele hele bu biçtiği rolü doğru kabul edip, daha sonra da hakkında bilgi sahibi olmadan, GDO gibi bir konuda Türk mutfak geleneği üzerinden kadınlara pay çıkarmak doğru mudur? Ben Türkiye’nin en çok okunan köşe yazarlarından birinin bunu yapması yerine, geleneklerin kadınlara biçtiği rolü tartışmasını tercih ederim. Bu role taraf olsun veya karşı çıksın demiyorum, en azından tartışsın. Ben de hayatımda bir kerecik ama bir kerecik olsun, “Yılmaz Özdil benim ufkumu açtı, bana bir fikir verdi” diyebileyim. Ama yok, siz kolayı yapıp, ve evet, inatla, sonuna kadar SEKSİST bir tarzla, sıklıkla kadınların üstlendiği bir sorumluluğu baz alarak tamamen alakasız bir konuda yazı yazıyorsunuz. Üstelik de bunu yazı boyunca kadını aşağılayarak yapıyorsunuz. "Zahmet edip", "size zor geliyor" gibi kalıplar kullanarak kadını güçsüz, iradesiz, tembel gösteriyorsunuz. Son olarak, yazıyı defalarca okuyup bazı yerlerin sadece kadınları değil, her iki cinsi de hedef alarak yazıldığını düşünmeye çalıştım fakat mümkün değil. Bir yerde sonradan düşünülmüş gibi duran "kocanız da size akıl verecek" diyor ve erkeklere laf ediyorsunuz. Ama bu cümle de yazı boyunca hakim olan seksizmi ve nefreti azaltmıyor, ki bence körüklüyor bile. Hem erkek, hem kadına seslenseniz, Türk insanini topyekûn eleştirseniz anlarım bir noktaya kadar. Ama seslendiğiniz kitle sadece Türk kadını. Böyle bir şey olabilir mi yahu? Öfkeliyim, tepkiliyim, ataerkilliğin buram buram damarlarımıza işlemiş olması beni rahatsız ediyor. Adamın teki koskoca bir köşe yazısı boyunca kadınlara seslenip “vatana millete yararlı kız evlat yetiştirin” salık veriyorsa, erkeklere de aktara gidip baharat almayı öğütlüyorsa, kusura bakmayın ama bu cinsiyetçiliktir. Hatta ecnebilerin deyimiyle “textbook sexism”dir. Maalesef dünkü yazınızla birlikte bir gün mantıklı bir yazı yazacağınız umudumu da yitirdim. “Bana Türkiye’nin en çok okunan yazarı olmak yetiyor” diyorsanız aynı sığlıkta yazılar yazmaya devam edin lütfen. Zira en kolayı ortalamadan şaşmayıp tribünlere oynamaktır. Ama en azından bunu yaparken bünyelerimize hastalıklı düşünceler enjekte etmeye çalışmayın. Saygılarımla, Ad Soyad

28 Ekim 2009 Çarşamba

Kürt Açılımı Üzerine

Tuhaf şeyler oluyor bu aralar memlekette. Ülke siyaseti ve siyasetçileri belki de tarihinin en kritik sınavlarından birini veriyor. Bunca gelişmeye kayıtsız kalmak olmazdı. İçinden geçtiğimiz sürece kimisi demokratik açılım diyor, kimisi Kürt açılımı diyor, kimisi de faşizanca bir tavırla PKK açılımı diyor. Ben umut diyorum. ‘70’lerin sonunda başlayan ama asıl kimliğini (kimlikten kasıt ‘savaş’tır) ‘83’den itibaren kazanan bu çatışmanın sonlanması için ilk kez siyasal anlamda bir şeyler yapılıyor. Bu siyasal çabaya, geleneksel olarak milliyetçi olan Türk milletinin (burada ‘millet’ kelimesi, ‘halk’ kelimesi yerine özellikle tercih edilmiştir) bazı kesimlerinden büyük tepki geliyor. Bunun değişik sebepleri var elbette; en temel sebebi yurdum ulusalcılarının (namely Kemalist), “ulus devlet” kavramıyla girdikleri yakın ilişkinin payı büyük elbette. Ulus devlet demişken Fransız İhtilali’nden söz etmeden olmaz elbette. “Yuh, o kadar geri gidilir mi?” demeyin. Gerçek tam da buralara dayanıyor. Batıdan doğuya doğru gelen milliyetçilik akımının etkisindeki isyanların kronolojik olarak son durağı bu topraklar. Önce Sırplar ayaklanır, sonra Yunanlar vs. Her halk bir şekilde kendi Kurtuluş Savaşı’nı verir; Türkiye de dahil. İşte Türkiye’nin verdiği bu Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlere otonom bir bölge sözü verildiğine basit bir Google aramasıyla ulaşabilirsiniz. Doğruluk payı nedir bu belgelerdeki bilemem. Sadece size okumanız için bir öneride bulunuyorum. Ayrıca buradan da kesinlikle desteklediğim anlamı çıkmasın. Nihayetinde Cumhuriyet dönemi sonrası, en azından Kürtlerin kendilerine verildiğine inandığı sözler tutulmayınca Şeyh Sait Ayaklanması patlar. İsyanın nasıl bastırıldığını hepimiz biliyoruz. Ayrıca Şeyh Sait’in de Kurtuluş Savaşı’nda oynadığı çok önemli rolü belirtmeden de geçmeyelim. Resmi tarih bu isyanı İngiliz kışkırtması olarak anlatır ve de dine dayalı bir ayaklanmaymış süsü verir. Aynı resmi tarih Dersim İsyanı’nı yok sayar. Bu isyanın kötü hatırasını silmek için de Dersim’in adını Tunceli olarak değiştirmişti devletimiz. Dersim isyanı koskoca bir şehrin (evet, bütün bir şehir; 40 günlük bebek de ölmüştür, 70 yaşındaki dede de), ait olduğu devletin uçaklarıyla bombalandığı bir ayaklanma olarak tarihe geçmiştir. Cesetlerle baş edilemeyince hepsi birden yakılmıştır. İlk kadın savaş pilotumuz Sabiha Gökçen’in de bu isyanda şehrin üstüne kimyasal silah içeren bomba attığı iddia edilmekte ve bu isyandaki üstün başarısından ötürü madalyayla ödüllendirildiği bilinmektedir. Aynı dönemde Cumhuriyet gazetesi konuyla ilgili manşetini “Tunceli’ye medeniyet geldi” şeklinde atmıştır. Aynı Cumhuriyet o dönemde nasyonel sosyalist bir çizginin peşinde, Kürtleri aşağılamaya devam etmiştir. Dersim’de öldüğü iddia edilen 90000 kişiden sağ kalan gençler de askeri okullara gönderilerek devlet ideolojisiyle harmanlanmış, asimile edilmiş, vatanına milletine yararlı gençler haline getirilmeye çalışılmıştır. Konuyla ilgili bilgilere Türkiye’nin yakın tarihini anlatan ve Talim Terbiye’nin denetimden geçmiş hiçbir kitapta rastlayamazsınız. Çünkü devlet tarihi, devlet tarihçileri tarafından yazılmaktadır (bkz. Şu Çılgın Türkler. Ayrıca yine senaryosunda Turgut Özakman’ın adı olan ‘Cumhuriyet’ isimli film). ‘60’ların sonu ve ‘70’lerdeki öğrenci hareketlerinin nasıl bastırıldığı, 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi’nde yapılanlar bilinen şeyler. Böylesine sancılı günler yaşamış Kürtler. Bunların hiçbirini PKK’yı ve/veya Kürdistan kurma emelini meşrulaştırmak için anlatmıyorum; sadece hepimizin empati kurabilmesini sağlamaya çalışıyorum. Sürekli aşağılanma, hor görülme duygularıyla yaşayıp, toplumdan dışlansam, elimdeki haklar alınsa, öldürülsem, köylerim yakılsa ben de aynı tepkiyi vermeyeceğimden emin değilim. Buradan şu noktaya gelmeye çalışıyorum: senin, benim için, Ahmet’le Mehmet için, Hale’yle Jale için PKK bir terör örgütü; ama bölge halkının çoğunluğu için Kuva-yi Milliye muadili bir yapılanma. Benim için 30 senedir insanların ölmesine sebep olan bir sorunun ana unsurlarından biri ve evet sonuna kadar terör örgütü. Ancak bununla tam tamına 26 senedir askeri yollarla mücadele etmeye çalışıyorsun. Özal döneminden itibaren Kuzey Irak’ta işbirlikçi olarak Barzani ve Talabani’yi de kullanmışsın. Yaklaşık son 20 senedir sınır ötesi operasyonlar yapıyorsun. Sonuç olarak bir arpa boyu yol kat etmemişsin. Artık yeni bir şeyler denemenin vakti gelmiş sanki. Bu yeni bir şeyin siyasal çözüm olduğu aşikar. Yıllardır bu sorunun cevabı belliydi zaten. Benzer sorunların çözümü dünyanın birçok yerinde siyasal süreçle oldu. Ulusalcıların model olarak aldığı İngiltere IRA’yla masaya oturduktan sonra terörü bitirdi, İspanya ETA’nın siyasal kanadının varlığını kabul ettikten sonra terörü bitirdi… Artık bizim de diplomasiye başvurma vaktimiz geldi sanki. 25+ senede on binlerce insan ölmüş her iki taraftan da. Gerçi bunun iki tarafı var mıdır bilemedim; “şehit oldu” diyerek gözyaşları içinde cenazesi kaldırılan da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, dağda “ölü ele geçirilen” de. Ece Temelkuran’ın dağdan gelenlerin teslim olduğu sırada konuştuğu bir Kürt kadının dediği gibi “Hepsi bizim evlatlarımız”. Mevzu oraya gelmişken, dağdan gelenlerin karşılanması mevzusuna gelelim. Öncelikle bu gelenlerin Mahmur Kampı’ndan geldiğini unutmayalım. Burası Saddam’ın saçtığı dehşet sonrası kaçanların oluşturduğu bir kamp. Halepçe mağdurlarının bir kısmı, ABD’nin taahhütlerinin gazıyla sınır kapısını açan Özal’ın yardımıyla Türkiye’ye kaçmıştı. Fakat bunlar daha sonra Irak sınır kapısını açmadığı için geri dönemedi. Tam tersi bir akım daha yaşandı ardından. İşte bu arada kalmışların bulunduğu kamplardan biri Mahmur Kampı. Gelenlerin hiçbirinin sabıkası yok, gelenlerin hiçbirisi aranmıyor. Ben bu karşılamayı bölge halkının barışa olan özlemi olarak yorumlamak istiyorum. DTP’nin gövde gösterisi olarak yorumlayanları da bu süreçte DTP’nin ne kadar çaba harcadığını bilmemelerine bağlıyorum. Ayrıca bunu başarabiliyorsa herhangi bir siyasi oluşumun gövde gösterisi yapmasını destekliyorum. Kimse başarısını kutlamaya dönüştürdüğü için onları suçlayamaz. Orada karşılamayı yapanlar artık gerçekten kan dökülmeyeceğine inandığı için seviniyorlar. Belki de artık kendi dillerini konuştuklarında aşağılanmayacakları için seviniyorlar, Kürt Dili ve Edebiyatı üniversitelerde okutulursa bir gün, birileri cıngar çıkarmaz belki diye seviniyorlar... Kendi dilini konuşmak isteyen bir halkın engellenmesinin ne demek olduğunu en iyi bizim bilmemiz lazım? Yıllarca biz bağırmadık mı "Bulgaristan'da, Batı Trakya'da, Yugoslavya'da yaşayan Türkler zulüm görüyor, kendi dillerini konuşamıyor" diye. Bir devlet ideolojisi çığırtkanı diyor ki farklı diller konuşursak birbirimize yabancılaşırmışız. Belçika'da 3 resmi dil var, Rusya'da federal anlamda resmi 1, bölgesel olarak resmi 27 dil var, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 11 resmi dil var, İsviçre'de 4 tane, yönetim modeli olarak aldığımız Fransa'da 1 resmi dil, 5 tane de devlet tarafından tanınan dil var... Bu örnekleri onlarca çoğaltabilirim. Belki de ilk kez bu insanların hak ettikleri hayatı yaşamaları için bir fırsat var ortada. 25+ yıldır bu süreci üretemeyen Türk Solu'na kızgınlığım, çözüm üretenlere gösterdiği tepkiyle birlikte II. Dünya Savaşı yıllarındaki çizgisine geri dönmesiyle daha da arttı. Eğer bu savaşın bitmesini sağlayıp, Kürtlerin de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmediği ve kendi haklarına sahip olduğu bir Türkiye yaratabilirse Tayyip'e ömrüm boyunca minnet duyacağım. Yıllar boyu kimsenin yapamadığını yapmaya cesaret ettiği için takdir etmemek mümkün değil. Dünyada insan hayatından daha çok değer verdiğim bir şey yok. Eğer daha az insan ölecekse Kürt açılımının arkasındayım, eğer daha az insan başını yastığa koyduğunda ölen oğlunu düşünecekse Tayyip'in arkasındayım, eğer bu savaş bitecekse bir sonraki seçimde oyum da Tayyip'e. Bu kadar da net söylüyorum. Belki ben fazla iyimserim, belki hayalciyim ama ben bir şeyler olacağına inanmak istiyorum. Bunun için üzerime yapıştırılacak olan yafta 'saflık'sa, varsın olsun. Ben inanıyorum.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Tarihi Nasıl Kaçırdık? Adana Demir - Livorno

natura'nın notu: benim yazdığım adana demirspor-livorno yazısından daha anlamlı bir yazı olduğu için bunu buraya taşıdım. blog olarak destekleyip desteklememek sizin kararınızdır. şahsım adına desteklediğim için koydum. yorumlar bölümünde olumlu/olumsuz görüşlerinizi bildirin lütfen. yazı ekşibeşiktaş'dan alıntıdır, ancak aslen yayınlandığı yer orası değildir. sahipleri en altta yazıyor. fotoğraflar forzabesiktas.com'dan.

------------------------------------------------------------------------------------



Her şey şehir efsanesi gibi başlamıştı, Adana Demirspor Livorno'yu konuk edecekti ve biz de tarihi bir olaya tanıklık edecektik. Ne yazık ki şanslı olan 15.000 biletli seyirci dışında 70 Milyon nüfuslu ülkede bunu izleyebilen hiç kimse olmadı. Cuma günü bu ülkede tarihi bir maç oynandı ama futbolun her şeyiyle yankılandığı, her alanda konuşulduğu topraklarda bizim gibi futbolun peşinde bıkmadan usanmadan koşanların elinde hiçbir bilgi yok. Konuşacak bir şeye, yapılacak farklı yorumlara sahip değiliz. Dünya çapında ses getirmesi gereken, Türk futbol tarihinde bir ilk olan, modern futbolu rafa kaldırıp 1950'lerin, 1960'ların ruhunu yaşatan bu tarihi maçı kamuoyumuzun, Türk basınının ve medya kuruluşlarının işgüzarlığı ve ilgisizliği sayesinde izleyemedik. Elimizde DHA'nın 4-5 dakikalık görüntüleri ve kendi yayın kuruluşlarındaki birbirinin kopyası haberleri, NTV Spor'un bir kaç haberi ve çekimiyle Anadolu'dan Futbol'un yazarı Hüseyin'in yazıları var bilgi olarak. Cuma gecesi Türk futbolu için nasıl tarihi ve unutulmaz bir gece olduysa Türk spor yayıncılığı için de aynı oranda tarihi ve utanç dolu bir gece oldu bizce.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Barışa Adanmış Filmler

1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla DOCUMENTARIST Hollanda Başkonsolosluğu'na bağlı Union Church'de ücretsiz film gösterimleri düzenliyor. İlgilenenler buradan daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilir. Facebook'taki etkinlik sayfasında filmlerle ilgili daha detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.

16 Ağustos 2009 Pazar

Parakalo!

*Bu yazı aslen 04.08.2009’da yazılmıştır ve fakat benim beceriksizliğim Telekom’un basiretsizliğiyle birleşince bir türlü yayınlanamamıştır. Ardından da yıllık izne gidince bugünlere kalmıştır.
Blogda ne zamandır bir gezi yazısı eksikliği hissediyorum. Bir süredir ertelediğim Ankara ve Amasra yazılarını daha da ertelemeye karar verip Atina’yı yazmaya karar verdim. Bilenler bilir, çok istediğim halde uzun süredir denk getirip de Yunanistan’a gidememiştim. Nihayet geçen hafta uğrayıverdik karşı kıyıya iş sebebiyle. İlginçtir hiç uzaklaşmış hissetmedim kendimi. İlginç olmayansa bu yazının da “ulan ne kadar benziyoruz bu Helen insanlarına” temalı olacak olması. Klişe olması yanlış olmasını gerektirmez.
Shelbyl’in memleket hasretini gidermek için uçaktan Tekirdağ’ı çektim
Daha gezinin başındaki klasik 1 saatlik THY rötarı ve Atina’ya indikten sonra pasaport kuyruğundaki yarım saatlik bekleyiş ipucu vermişti zaten bana. Pasaport kontrolü için 8 adet kontuar olmasına rağmen sadece 2 tanesi açıktı. Olabilir tabii ki, yoğun değildir, adamlar da diğerlerini açma gereği duymaz. Ama durum pek de öyle değildi. En ufak bir abartıya başvurmadan her iki kontuarda da yaklaşık 200 metrelik kuyrukların oluştuğunu söyleyebilirim. Anlattığımız herkes “welcome to Greece” dedi. Biz de yadırgamadığımızı belirttik, ziyadesiyle alışkındık böyle şeylere.
Tuborg’un sodası varmış da, benim haberim yokmuş. Cahil miyim neyim?
Sonrasında navigasyonun aslında süs niyetine kullanıldığını öğrendiğim Yunan taksilerinden birine bindik otele gitmek için. Hayatta Türk minibüs şoförleri, Türk otobüs şoförleri ve hatta Türk taksi şoförlerinden daha yavşak birileri varsa onlar da Yunan taksi şoförleriymiş, 2 günde bunu öğrendik. Sadece 45 Eurocuk kazıklanmakla kalmadık, diğer günlerde de bol bol taksicilerle kapıştık. Bir kere şehrin bazı yerlerinde taksi bulmak bir sorun; hele hele 40 derece sıcağın altında kravatla taksi beklemek daha büyük sorun. Hadi buldun diyelim, bu sefer de gittiğin güzergâh beğenilmeyebiliyor taksici tarafından. Bu da ne kadar tanıdık değil mi? Ama arada fark var; bizde genelde mesafe kısa olduğu için almak istemez taksiciler; komşularımızsa o tarafa gitmeyi sevmediği için, yoluna ters olduğu için, akşam eve geç dönmek zorunda kalacağı için vs. gitmek istemiyor. Yalan değil, bu bahaneleri duyduk. O yüzden taksiye binmeden önce mutlaka gitmek istediğiniz yeri belirtin. Gideceğiniz yeri bilip bilmediğinden emin olun. Ziridi 10, Marousi’ye (ki burası shelbyl ve kesik’in 2003 senesinde katıldığı MUN’in yapıldığı Alman Okulu’nun bulunduğu sokaktır) gitmeyin. Şöyle ki, taksiciye elimde bölgenin krokisinin olduğu bir çıktı verdim. “Ok” dedi, bindik. 15 dakika gittik, ki bir önceki ayrıldığımız yerde gideceğimiz adrese 10 dakikada ulaşabileceğimizi söylediler. Ben bir süre sonra dellenip “ne kadar var varmamıza?” dedim, anlamadı amca. Evrensel vücut diliyle anlaşarak saati gösterdim. O sırada saat 3:25 pm civarıydı. Aldığım cevap İbrahim Tatlıses “foro”su (i.e. van, tuu, tıri, foro) oldu. Taksiyi durdurduk, amca bir kez daha elimdeki krokiye baktı; sağa çevirdi, sola çevirdi, yukarı çevirdi, aşağı çevirdi, olmadı, nasıl gideceğimizi anlamadı. O sırada ben Kfissia Caddesi'nde olduğumuzu biliyorum ve hatta Yunanca karakterlerle yazılmış cadde levhasını ben bile okuyabiliyorum. Krokide Kfissia caddesinde bir yerlerden sağa girince o sokağa çıkmamız gerektiği görülüyor ve amcam bulamıyor. O taksiden indik nihayetinde. Bir sonraki taksici amca bagaja çanta koyduğumuz için ekstra 1 Euro istedi. Bir önceki gün de, toplantımızın olduğu bir yerde bizim için taksi çağırmışlar, taksi çağrıldığı için ekstra 5 Euro ödedik. Bunlar yetmiyorsa bir de şöyle bir şey söyleyeyim, taksiler dolmuş mantığında. Senin gittiğin yöne giden birileri olacağını düşünüyorsa yolun kenarına yanaşıp yanına birilerini alabiliyor. Buna itiraz hakkın yok çünkü sistem bu. Velhasıl kelam, metro, tramvay falan gayet iyi örgülenmiş Atina’da. Toplu taşımadan şaşmayın. Gerçi biz gittiğimizde her yerinde inşaat vardı metronun. Hangi durağa gidecek olsak o gün çalışma vardı; İSKİ’ye selam çaktık o ara. Bu arada hakkını yemeyelim taksilerin, şehir merkezinde bir yerden bir yere gitmek oldukça ucuz. Yine de siz 3 euro verin, günlük sınırsız metro biletinizi alın (tramvayda falan da geçiyor), paşa paşa raylı sisteminizi kullanın.
Plaka
Hazır taksilerden söze girmişken birazcık şehrin trafiğinden söz etmek gerek. Trafik deyince İstanbul’dan söz etmemek olmaz. Şu kadar net söyleyebilirim, dünyada bu kadar güzel iki yeri ancak iki millet bu derece bok edebilirmiş; Türkler ve Yunanlar. Atina’nın trafiği de bok gibi. Üstelik Temmuz sonundan söz ediyoruz, herkesin Mikonos’tur, Santorini’dir kaçtığı bir dönemden… Yollar dar, park edecek yer yok. O yüzden herkes ufacık arabalar kullanıyor. 100 metrede minimum 5 tane Smart görüyorsunuz. Smart sayısıyla orantılı olarak kadın sürücü oranı da had safhada. Bizim buralarda alışık olmadığımız şeylerden biri buydu mesela. Belki de kadın şoförün fazlalığıyla gelen doğal bir sonuç mudur bilemedim ama bunca sıkışıklığa rağmen hiç korna çalmıyorlar neredeyse. Sanırım Küçük Asya’da değil de, Avrupa’da olduğumuzu bize hatırlatan yegane şey buydu. Ama kırmızı ışıkta durmuş, kolunu açık camdan dışarı atmış amcanın arabasında, sesini sonuna kadar açtığı teypten yükselen “Zalim” (Levent Yüksel) hemen Avrupa’da olduğumuzu unutturdu bize. 7. Cadde'de amcanın arabasıyla turlayasım geldi.
Bizim kaldığımız otel de bu dar sokakların açıldığı yoğun caddelerden birinin üstündeydi, bir nevi oteller bölgesinde kuruluydu. Biraz Taksim’deki Talimhane bölgesine benzediği söylenebilir, ama sadece biraz, o da iyimser olunursa. Çünkü gerçekte Laleli-Beyazıt hattının kopyasıydı. Zaten otele girer girmez kazıklanmaya çalışıldık yine. Gelmeden parasını ödediğimiz oda için para ödetmeye kalktılar yeniden. Cebimden çıkardığım makbuzun üzerine iki erkek olduğumuzu görüp “one double bed or two single beds?” sorusunu yapıştırdı direk. Homofobik iş arkadaşım “… kodumunun çocuğu!” bıçkınlığında tepkiler verirken, ben şişkoluğuma da vurguyla sırıtarak “one double, one single please” dedim :) Neyse efendim, sonuç itibariyle otelin adı Parnon. Bok gibi otel, sakın gitmeyin. Biz çalıştığımız seyahat acentesine kandık, siz kanmayın. Merkeze yakın diye tuttuk, en azından Google Earth’ten (God bless Google Earth!) öyle görünüyordu. Gerçekten de yakınmış. Ama şehir merkezinin en boktan bölgesiymiş efendim burası: Omonia.
Omonia Meydanı. Sokaktaki Adam, doğru söyle lan, Gima’nın karşısıyla aynı değil mi?
Bu Omonia denilen yer aslında bir meydan; tahmin edileceği üzere adı Omonia Meydanı. Ve fakat çevre muhite de Omonia denegelmiş. Buranın olayı meğer güpegündüz uyuşturucu satan amcalar, duvarın üstüne çökmüş esrar çeken punk gençler, kaldırımın kenarına yığılıp kalmış ve kimsenin dokunmadığı, bizim “acaba ölmüş mü lan?” diye merak edip bakmaya niyetlendiğimiz, bizi görenlerin “kafası güzel, birazdan kendine gelir” diyerek bizi caydırdığı adamlarmış. Gece oradan yürüyerek geçmedik elbette. Meydanın özellikle fotoğrafta görünen bölümü Gima’nın karşısındaki Yapı Kredi’nin orayı andırması sebebiyle bir Kızılay havası verse de (Ankara’yı bilenler için soldan metroya, sağdan Samatya’ya giriş), meydanın tamamı ve sosyoekonomik görünümü daha çok Ulus kokuyor; ama aslında otelimizin bulunduğu Laleli-Beyazıt metaforundan hareketle Aksaray meydanı denilebilir :) Otelin bulunduğu bölgenin belki de tek heyecan verici yanı Omonia Meydanı’nın tam tersi istikametinde, çok yakınımızda Atina Politeknik’in bulunmasıydı. İnsan Kasım '73 direnişini hatırlayınca önünden geçerken bile heyecan duymadan edemiyor. Bir de Avrupa’da, bir Türkiye’de bir de Yunanistan’da kamyonetin arkasında kavun-karpuz satılıyordur herhalde.
Omonia’dan güneye doğru yürümeye kalkınca 500 metre sonra Townhall’un bulunduğıu Kotzia Meydanı’na geliyorsunuz. Şehrin eski yerleşimi olan Plaka’ya ve Plaka’nın merkezi Monastiraki Meydanı’na bu yoldan gidiliyor. Yol üzerinde de siyahi nüfusta giderek bir artış olduğunu gözlemliyorsunuz. Bu siyahi nüfustaki artış Plaka’ya vardığınızda tavan yapıyor. Her yer Nijeryalı, Eritreli, Etiyopyalı işportacılarla doluyor. Resmi rakamlara göre geçen sene kaçak yollarla Türkiye üzerinden Yunanistan’a girip Patra’dan İtalya’ya kaçmaya çalışan 200000 Afrikalı sınırdışı edlmiş (müşterimin yalancısıyım, ona “hadi len” diyin). İşin ilginç yanı bunların hemen hemen hepsi güneş gözlüğü satıyor, o yoksa da cüzdan. İnsan kendini Eminönü’de (yoksa “Eminönü’nde” mi olacak?) hissetmeden edemiyor. Hele hele bit pazarına girince tramvaydan balık ekmek satan amcaların oraya giden alt geçitle, Ankara Maltepe yer altı çarşısı karışımı bir yere ulaştığını sanıyor insan. Tek farkı üstünün açık olması :) Yoksa orada da bol bol asker malzemeleri satılıyor. Hatta dayanamadık, fotoğrafını çektik.
Kotzia Meydanı’nda ikinci nesil hayvansever siyahi yeğen. Hastası olduk
Monastiraki Meydanı ve Plaka gerçekten enfes, capcanlı. Meydanda müzik yapanından mim sanatçısına, dilencisinden işportacısına her şey mevcut. Nefis bir Akropol manzarası var. Biz akşam gidebildiğimiz için yavaş yavaş ışıklandırıyorlardı aynı zamanda, karanlık çöktükçe daha bir güzel göründü. Ya da tüm gününü şehrin dört bir yanında toplantılara yetişmeye çalışmakla harcayan ve de bu yüzden Parthenon’u gezemeyen adamlar olarak Polyanna’cılık oynuyorduk, bilemiyorum. Meydanda yüzünüzü Akropol’e dönünce sağınızda tren garı, solunuzda Osmanlı’dan kalma Tsisdaraki Camii (şimdi Grek Folk Museum) var. Kısa bir dipnot, Atina’da 250000 Müslüman yaşamasına rağmen bir cami ve de Müslüman mezarlığı yok (“ne güzelmiş lan” diyen komünal insanları duyabiliyorum :) ). Ben şahsım adına bu durumdan hazzetmedim. İnancımdan veya inançsızlığımdan dolayı değil, inançlara saygı gösterilmemesinden dolayı. Asıl can sıkıcı olan da Atina’daki –ve hatta Yunanistan’daki- İslâm tarihine ait neredeyse her şeyin bilinçli bir şekilde ortadan kaldırılmış olması. Konudan sapmayalım.
Geceleri Akropol’ün görüntüsü gerçekten muazzam
Plaka tavernaları, kafe-barları, az katlı, eski binaları, Akropol manzarasıyla akıllara zarar. Her memleketten insan mevcut. Saat 9-10 gibi her yer doluyor, yemekler, içkiler gırla gidiyor. Bol bol rakı ve uzo tüketildiğine şahit olduk. Akropol’ün arka tarafındaysa tüm kafeler yeşil-beyaz formalı amcalar tarafından doldurulmuştu, Panathinaikos maçı izleniyordu. Plaka’ya geri döndük tabi ki.
Monastiraki meydanı. 25. saniyede görünen Osmanlı’dan kalma cami, hemen ardından görünen Akropol, sonra da tren istasyonu. Son olarak da video boyunca “gel abla gel” diye bağıran meyve satan amca.
Değinmek lazım canlı müzik konsept olarak yok. Bir yerden sonra sıkılıyor insan. Allah’tan Yunan insanları pek bir cana yakın. Özellikle kızları daha da cana yakın. Üstelik ben çirkin ve şişkoyum, diğer arkadaşım da çirkin ve bücür. Dolayısıyla herhangi bir cinsel niyetle de cana yakın olmaları söz konusu değil yani, bildiğin sıcakkanlılar. Bunun dışında hem erkekleri, hem kızları fena halde bakımlarına düşkünler. Özellikle kızlar sabah 8’de de, gece 4’de de aynı; hepsi deli gibi makyajlı, dekolte olmazsa olmaz, ayaklarda topuklu ayakkabı, ufak ufak takılar… Şaşırtıcıydı. Yani her birinin böyle olması şaşırtıcıydı. Neredeyse hiç kot-tişört insan görmedik. Tüm seksistliğimle belirtmek gerekirse hiç şikayetçi olmadık bu durumdan.
Üstteki videoda sesini duyduğumuz dayı
Gece eğlenmek istiyorsanız Gazi’ye gidin. Adı çok fantastik değil mi? Daha da ilginci Pire’de “Paşalimanı” diye bir yer var-mış. Zira maalesef Pire’ye gidecek vaktimiz olmadı. Gazi denilen yer sadece eğlenceye ayrılmış bir semt gibi. Ortasında bir meydan var, meydandan metro istasyonuna iniliyor. Bu meydanın dört bir tarafında barlar ve kulüpler var. Ama başka hiçbir şey yok. Fiyatlar uygun sayılır. Biz mesela fıçı birayı 3 Euroya içtik. İşin güzel yanı daha yerel bir yer burası. Çok fazla turist bilmiyor. O yüzden öğrenci nüfusu çok fazla. Çok eğlenceli insanlarla tanışabiliyorsunuz. Ve ister istemez muhabbet “Karpuzi”ye, “imambayildi”ye geliyor. Türk kahvesi mi, Yunan kahvesi mi tartışmadan olmaz da, koskoca rakıya bile Girit menşeli dediler ya, işte o zaman tepem attı :)
Gazi denilen yer. Bu fotoğraftan yaklaşık 10 dakika sonra bana arkası dönük olan sarışın abla, onun kafasından gözükmeyen diğer abla ve de kadraja sığmayan başka bir ablayla baklavanın kime ait olduğunu tartışıyorduk. Göbeğimi göstererek Türkler adına tartışmayı kazandım.
Atina için “içinde denize girilen nadir başkentlerden biri” denilir hep. Ben de tüm saflığımla ve cehaletimle, mesela bankacıların öğle yemeğini yedikten sonra “hacı ben bir dalıp geliyorum, EFT’ni sonra hallederiz” dediğini hayal etmiştim (Ki yapabilseler derler. Hayatımda ben bu kadar rahat, bu kadar tembel bir topluluk görmedim. Bir de Türkler var işte… ). Meğer o deniz bildiğin 1 saat uzaktaymış tramvayla. Peki biz denize girebildik mi? Tabii ki hayır. Zira o tramvayın son durağına konuşlanmış bir firmayla toplantımız vardı. Ama 1,5 saat sürdü. Bir de Atina diyorlar oraya anasını satayım. Sonraki 2 görüşmemizi kaçırdık oraya gidip geleceğiz diye. Komple o semtin adı Glyfada’ymış. Atina merkeze (Syntagma Meydanı’nı point of reference alalım) Taksim dersek, Glyfada bildiğin Silivri’dir. Biraz uzak ama, deniz hakkaten güzel.
Syntagma Meydanı’nda otobüs beklerken
Bütün bu koşuşturmacanın arasında Syntagma’ya havaalanına yetişmeye çalışırken gidebildik sadece. Maalesef ponponlu ayakkabı, püsküllü yün içlik ve etek kombinasyonuyla rahmetli babaannemi, kafalarındaki bereyle Jackie Stewart’ı anımsatan askerlerin nöbet değişimine denk gelemedik.
Yine Plaka
2 günün yorgunluğuyla havaalanında Emrah bakışlı bir hale büründüm. Elbette THY’nin savsaklığıyla birleşen Yunan tembelliği işini görüp yine 1 saat rötarlı yatağıma ulaşmama sebep oldular. Siz siz olun, 2 güne 13 görüşme sığdırmaya çalışmayın. Hatta Atina’ya iş için gitmeyin diyeceğim ama şirkete ödettirmek de ayrı bir zevkli oluyor.
Bir üstteki fotoyla aynı saatlerde Venizelos’ta sürünen bir adam
Her şeye rağmen kaosu, kalabalığı, trafiği, düzensizliği ve hatta pisliğiyle bize evimizi özletmeyen bu güzel şehre uğrayın mutlaka. Ama her “İstanbul’dan geliyoruz” dediğinizde insanların nasıl hasret dolu baktığını da gözden kaçırmayın. Arkadaşımın “eziklik” dediği, benimse “sıla özlemi” dediğim bir bakış var ki yüzlerinde, anlatılmaz. Zaten ilginç bir şekilde çoğu gelmiş İstanbul’a. Gelenler anlata anlata bitiremiyor, “yine gideceğim” diyor. Henüz gitmemiş olanlar “gitmeyi çok istiyorum” diyor. Hatta metroda tanıştığımız 19-20 yaşlarında garsonluk yapan bir çocuk “bahşişlerimi biriktirip gideceğim” dedi, ben kendimden geçtim valla. Yaşı 60’ın üstünde olanların bazılarının Türkçe bilmesi, Türk olduğumuzun öğrenildiği yerlerde “Hoş geldiniz” diye karşılanmamız gibi ufak şeyler ortak tarihi anlatıyor adeta. Güzel insanlar vesselam.

13 Haziran 2009 Cumartesi

Antipatik 10

Shelbyl'in yorumlardan birinde yazdığına istinaden ben de kendimce nefret kusarak eğleneyim dedim. 10) Sporting Lizbon Cristiano Ronaldo’nun eski takımı. Bu bile başlı başına listeye girmesine yeter. Ama enine yeşil-beyaz çubuklu formasıyla gönüllerimizin gerçek enine çubuklusu Celtic’in çakması olması da listedeki yerini garanti ediyor. Kişisel olarak duyduğum Benfica sempatisinin de payı yok değil. 9) Feyenoord Birincisi Rotterdam şehir değildir, limanın stoplazmik bir uzantısıdır (Raul topçu değil, Shaq basketçi değil, Eric Gerets adam değil). Rotterdam’dan adam çıkmaz. Bir şehir düşünün ki tarihi boyunca Amsterdam’ın yanında eziklik yaşasın, utanmadan bir de takım kursun. O da yetmezmiş gibi kendine “Juden” sıfatını layık görmüş Anne Frank’in şehrinin takımı Ajax için “son durak Auschwitz”, “Hamas Hamas, Yahudilere gaz” (RTE’ye selam olsun) şeklinde tezahüratlara imza atan bir taraftar grubuna sahip olsun. Ayrıca Erasmus Bridge’in aynısını ODTÜ’nün önüne, Eskişehir Yolu’nda Melih’ciğim yaptırdı, hiç böbürleniyor mu? 8) Olympiacos Şimdi efendim Kumburgaz İstanbul için neyse, Pire de Atina için odur. Utanmadan ayrı bir şehri temsil ettiğini belirtmektedir bu densizler. Bütün olayları uzo-balıktır. Utanmasalar Kumkapı’ya taşırlar kulüp binalarını. Gate 7, diğer ezeli rakibimiz Pao’nun Gate 13’ünün yanından bile geçemez; biz AEK’liler zaten kendilerini muhatap kabul etmeyiz. Futbol takımındaki Castillo, Galletti, basketbol takımındaki Papaloukas, Josh Childress gibi adamları da biz alamadığımız için ayrı bir kılım. 7) Porto Başucumda Diloş’un Lizbon’dan getirdiği Benfica atkısıyla yatmamın dışında, bu adamların her sene 76239 adam satıp, yine de yeni birilerini bulup çıkarmak suretiyle paso Portekiz şampiyonu olmaları gıcık ediyor beni. Ayrıca bir takımda oynayan bütün topçularda her an Tony Gatlif ya da Emir Kusturica filminde oynayacak bir tip olur mu yahu? Oluyormuş. Bunun dışında Lucho diye isim mi olur lan? Hadi oldu, bu adam kaptan yapılır mı gözünü seveyim? 6) Glasgow Rangers William Wallace’ın kemiklerini sızlatan, Old Firm’ün İngiliz yalakası tarafı. Şöyle bir tezahürat dillendirir kimi zaman taraftarları: The Billy Boys Hullo, Hullo We are the Billy Boys Hullo, Hullo You'll know us by our noise We're up to our knees in fenian blood Surrender or you'll die For we are The Brigton Derry Boys Kökenini 1920’lerden alan şarkıda adı geçen Billy, Bill Fullerton olur. Kısaca kim olduğunu açıklamak için kendisinin British Fascists’in bir üyesi olduğunu belirtmek yeterli kanımca. Bununla beraber Brighton Boys adıyla bilinen ve Glasgow’da Katolik dövmeyi kendine görev edinmiş Protestan çetesinin de lideridir. İrlanda kökenli Katolikleri ülkesinde istemeyen, zamanında birleşmeci tutumun kralını göstermiş, kraliçeye bağlılık yemini etmiş adamların takımı. Tribünlerinden Union Jack ve/veya İngiltere bayrağı eksik olmaz. Guiness’ı yaratan adamlara saygıda kusur etmeyen biricik aşkımız Liverpool’umuzun kankası Celtic tribünlerinden gelsin o vakit: If I had the wings of a sparrow, The dirty ass of a crow, I’d fly over England tomorrow And shite on the bastards below 5) Manchester United Öncelikle yine yeniden Cristiano Ronaldo’nun eski takımı (bkz. Sporting Lizbon). Eric Cantona gibi şahsına münhasır bir delikanlı bile bu adamların antipatikliğini alamıyor. Bir kere stada “rüyalar tiyatrosu” demek nasıl bir kendini beğenmişliktir. İlla bir stadın atmosferinden söz edilecekse tünel çıkışındaki sade “This is Anfield” yazısı rakibin dizlerini titretmeye yeter de artar bile. Ayrıca Scouse, Mancunian’dan bin kat daha sempatik. Bununla beraber Allah’ın hobbiti, Oceanic 815 kazazedesi Charlie Pace’in esas memleketi. Charlie Pace’e neden mi gıcığız? Bundan. Hem her şeyi geçtim, susak ağızlı Elvir Bolic’den gol yiyerek yıllar yılı Ali Şen’e “Mançester Ünaytıd” dedirtmeleri bile nefret etmek için yeterli bir sebeptir. The Kop’dan gelsin o vakit: Form is temporary, class is permanent! 4) Inter Marco Materazzi. Jose Mourinho. Zlatan Ibrahimovic. Kafadan dünyanın en uyuz ilk on birine girecek iki futbolcu, bir de teknik direktörle lige başlıyorlar zaten. Taraftarları Nazi yanlısı Lazio taraftarlarıyla kanka. Politik görüş olarak AC Milan’ın adını Kızıl Tugaylar’dan alan efsane Brigate Rossonere’sine, tribün kültürü olarak da FDL’sine yanaşamazlar bile. Başkanlarının bünyesinde Aziz Yıldırım’ın parası ve küstahlığı, Yıldırım Demirören’in salaklığı ve çirkinliği bir araya gelmiş; killer combo. Paraya tapan bir kulüp olmasının yanında Helenio Herrera denen 5-3-2’ci, catenaccio’nun mucidi futbol katilini de bünyesinden çıkarması daha da nefret etmeme sebep olur kendilerinden. Real Madrid’de jübile yapamayan tüm futbolcuların emeklilik ikramiyesidir bu takım efendim. Diğer takımlarla ilgili şikeler kanıtlanmışken, bu adamların yaptığı bilinmesine rağmen geçen sezon kanıtlanamamıştır ama onların hırsızlığı belgelenmiştir. Uyuzlar uyuzu Alvaro Recoba’nın yıllarca oynadığı takım olması kesmiyorsa, şu adamın eski takımı olması da mı sizi kıllandırmıyor? Hadi o da kıllandırmadı, Tuğba Özay'ın düğününe gitti bu adamlar desem? 3) Juventus Moggi. Calciopoli. Torino’nun gerçek takımının karşısına çıkıp büyüklük taslayan, şikenin kulübü. Torino’nun efsane kadrosunun Superga’da geçirdiği uçak kazasını hala bir dalga konusu olarak kullanabilecek kadar iğrenç taraftarlara sahiptir efendim bunlar. Güney İtalyalıları köylü olarak görüp aşağılarlar. Ankara’dan doğusuna gelin vermeyen baba misali, Roma’nın güneyini adamdan saymazlar; bu mantıkla muhtemelen kız da vermezler. Ama bu pezevenkler affedersiniz, kışın götleri donduktan sonra, yazın denize girmeye güneye inerler. Yiyorsa bizim güneyde (misal Antalya; Silifke'ye zaten gelemezler) üzerinizde Juventus formasıyla gezin; Ankaralı Turgut eşliğinde tepenizde Ankara havası oynamazsam şerrrrefsizim. İtalya’daki tüm takımlar bilir ki bu adamlara hakemler bir ayrı davranır; bir nevi Animal Farm mottosu durumu. Her ne kadar La Vecchia Signora (İtalyanca bilenler için ‘deniz tarafındaki kale’, bilmeyenler için ‘yaşlı kadın’ manasına gelmektedir) olarak bilinseler de, İtalyan kültüründe büyüklerin elini öpme gibi bir adet olmadığı için ben de kendilerine saygı göstermemeyi uygun buluyorum. 2) Chelsea Roman Dayı’nın çiftliği, Jose Mourinho’nun eski takımı, he bir de Didier Drogba’nın takımı. Yetmez mi? Peki. Glasgow Rangers’ın kankası bunlar. Yukarılarda sözünü ettiğimiz ‘The Billy Boys’ isimli Glasgow türküsü Stamford Bridge’in tribünlerinde de yer yer söylenir. En bilindik taraftar grubunun adı “Headhunters”dır bu dayıların; varın, gerisini siz düşünün. Faşizan tavırlarını yok saymak mümkün olmadığı gibi, bildiğin sonradan görmedir bu adamlar. Bıraksan Bahçeli 7. caddede, Ford Focus’a “Kuzu kuzu” koyup sesi sonuna kadar açmak suretiyle turlarlar. Sergen Yalçın’ın Londra’da attığı iki gol, benim bu adamlara duyduğum nefretin yaptığı astral yolculuk sonucu gerçekleşmiştir; bildiğin doğaüstü bir olaydır, yeminle bak. 1) Real Madrid Cristiano Ronaldo’nun şimdiki takımı. Bu kadar. (Merak edenler için alttaki fotoğraftaki kadın Paris Hilton, birkaç gece önce Los Angeles'da.)

11 Haziran 2009 Perşembe

Adaletini Seveyim!

Hrant Dink cinayetiyle ilgili akıllara zarar bir haber; paylaşmak istedim. Yazı yazmak adam öldürmekten daha büyük bir suçmuş, bunu gördük; bir kez daha...

4 Haziran 2009 Perşembe

Obama'nın Mısır Konuşması Üzerine

Ne zaman böyle konuşmalar görsem kıllanıyorum. Kötü/yanlış/anlamsız şeyler söylediğinden değil; samimiyetsiz geldiğinden... O kadar çok Amerika - İslam dünyası benzerliği ortaya koymaya çalışıyor ki, farkında olmadan iki kutba ayırıyor zaten; ya da farkında olarak yapıyor, bilemiyorum. "Biz aynıyız" derken aslında "biz tamamen farklıyız"ı empoze ediyor gibi geliyor bana. Ya da ben gün geçtikçe daha kuşkucu oluyorum. Eski Ahit, Yeni Ahit ve Kuran'dan alıntı yapmasını beklemeyen var mıydı mesela şu konuşmadan önce? Beklenilenden farklı bir şey mi söylemiş? Mesela şöyle bir şey var, epey ilgimi çekti: "Moreover, the sweeping change brought by modernity and globalization led many Muslims to view the West as hostile to the traditions of Islam. Violent extremists have exploited these tensions in a small but potent minority of Muslims. The attacks of September 11th, 2001 and the continued efforts of these extremists to engage in violence against civilians has led some in my country to view Islam as inevitably hostile not only to America and Western countries, but also to human rights. This has bred more fear and mistrust." İlk cümleden önce soğuk savaşla ilgili bir kısım daha var, haksızlık etmeyeyim adama ama birbirini takip eden cümleler ilginç. Bir tarafta değişimden dolayı karşı tarafı düşman olarak görenler var, diğer taraftaysa terörist bir saldırı sonrası düşman olarak görenler. Hmmm... Ben buradan şunu anlıyorum; mal Müslümanlar "dünya değişiyor, din elden gitti" diye karşı tarafı düşman olarak görüyor, oysa Batı (ABD) 11 eylül 2001'den sonra kendisine saldırılınca İslam dünyasını meşru bir şekilde düşman olarak görüyor. Ayrıca konuşmasında çokça İsrail ve yeri geldiğinde Türkiye ve Suudi Arabistan vurgusu da bir kez daha dünya düzeninde durduğumuz yeri görmek açısından canımı sıktı. 50'lerde Demokrat Parti'nin çıkardığı yabancı sermayeyi teşvik yasaları ve Marshall yardımıyla başlayan Amerikan uyduculuğu politikamızın meyvelerini gördüm konuşmada. Çok mesudum! Yaşasın müttefik ABD!

2 Haziran 2009 Salı

Documentarist 2009

Bugün itibariyle Documentarist 2009 başlıyor. Düzenleyen ekibe daha önceleri Uçan Süpürge'de de çalışan, pek sevdiğim arkadaşım Nihan Katipoğlu da katıldı. Biletler 3,5 TL. Gösterimler İstanbul'da 8 yerde, İzmir'de de 1 yerde yapılacak. Elbet ilginizi çeken bir şeyler olabilir. Şuradan festivalle ilgili aradığınız tüm bilgilere ulaşabilirsiniz.
İyi seyirler!

1 Haziran 2009 Pazartesi

Cinayeti Meşrulaştırmak

Mehmet Şevket Eygi yazısında şöyle buyurmuş: "On yedi yaşındaki liseli kız çok serbest hayat sürüyormuş. Başı kesilerek öldürülmüş. Affedersiniz iç çamaşırında birkaç erkeğin meni izleri bulunmuş." Dünyanın çivisi çıkmış mealindeki yazısının, net bir şekilde gencecik bir kızın öldürülmesini meşrulaştıran bölümü. İç çamaşırında meni izlerinin bulunup bulunmaması umrumda bile değil. Anlatmak istediği şu, "seviştiysen birileriyle, öldürülmen doğaldır pis günahkar, hak etmişsin demek ki bunu. Birisi kafanı kesip çöp kutusuna atarsa bu senin suçundur." Bu bildiğin ideolojik özgürlüğün, ya da ne bileyim inanç özgürlüğünün altına sığınarak nefret tohumları ekmektir. Ülkenin bir köşe yazarı böyle bir ifadeyi, bu kadar rahatlıkla, sonuçlarının ne olabileceğini düşünmeden yazıyorsa -ya da daha kötüsü, belki de ne olabileceğini düşünerek ve öyle olmasını umarak yazıyorsa-, asıl o zaman yazının ana fikrine dönebiliriz; hakikaten dünyanın çivisi çıkmış. Bu çok inanmış beyefendi, yarın bir gün onun yazısından hareketle, birisi bir cinayet işlerse vicdanen rahat olacak mıdır bilemiyorum. Böyle bir sorunsalla hiç karşılaşmamasını umuyorum. Gerçi Sayın Cerrah kurbanın ailesi için "kızlarına sahip çıksalardı" dedikten sonra, Mehmet Şevket Eygi'nin yazısı pek şaşırtıcı gelmiyor. İmamla cemaat arasındaki bağıntı ezelden beri sabittir zira...

10 Mart 2009 Salı

Evrimleş!

Darwin'in doğumunun 200. yılı ve ünlü kitabı "Türlerin Kökeni"nin yayınlanışının 150. yılı olması sebebiyle, UNESCO 2009 yılını "Darwin yılı" olarak ilan etmişti.
TÜBİTAK Bilim Dergisi de Darwin'i Mart ayı sayısının kapağına yerleştimek istemiş. Şimdi önce karmaşıklığa mahal vermemek için TÜBİTAK'ın hukuki statüsünü tanımlayayım. TÜBİTAK idari teşkilatta "hizmet bakımından yerinden yönetim kuruluşu" olarak geçer. Bunlara örnek olarak TRT, RTÜK, BDDK'yı falan verebiliriz. Elbette hepsi farklı bir hizmete özgülenmiştir. Bu kuruluşlar "BAĞIMSIZ idari otoriteler" olarak tanımlanırlar. Bir kere tanımsal olarak bir sorunla karşı karşıyayız zaten; bağımsızsa idari değildir, idariyse bağımsız değildir. Anayasa 127'de idari vesayet yetkisiyle bunların üzerindeki denetim de meşrulaştırılmıştır. Elbette kast edilen aslında siyasi otoritenin baskısı değildir ama hukukta her zaman açıklar mevcuttur. Hukukta açık olmasa bile siyasi otoritede ahlaksızlık mevcuttur.
Haber şu:
Ülkenin biliminin TÜBA'yla birlikte can damarı sayılan kuruluşun, bilimsel bir makale yayınlaması engellendiği yetmiyormuş gibi, bunu yapmaya kalkan da görevden alınıyor. Neydi bunların adı: "BAĞIMSIZ idari otorite"
Nisan sayısında Harun Yahya'nın portresinin olduğu bir kapak, onunla ilgili bir makale ve promosyon olarak da Harputlu İshak Efendi'nin "Cevab Veremedi" isimli eserini bekliyorum yeni yayın yönetmeninden.  

9 Mart 2009 Pazartesi

AKP demokrasisi

Yorum yapmadan sadece linki vereceğim:
Bu arada aynı mitingde bir vatandaşın direğe çıkarak Tayyip'i protesto ettiği için, direkten indikten sonra AKP sempatizanları tarafından neredeyse linç edileceğini unutmayalım.

26 Şubat 2009 Perşembe

Oscar Yorumları

Shelbyl insanı kendi tahminlerini yazmış, ben de değerlendirmelerimi yapayım o zaman. Öncelikle Milk'i henüz izlemedim, ona göre yorum yapıyorum, siz de bunu akılda tutarak okuyun.

En İyi Film: Benjamin Button her ne kadar salondan çıktığınızda insanda bir etki bırakıyorsa da, bu gerçekten de perdenin büyüsünden kaynaklanıyor. Gereğinden fazla sağa sola bulaşma endişesiyle yapılmış. Elbette bir hayatı anlatırken dönem anlatmak önemli bir şeydir ama bu süreçte belki de asıl önemli olan belirli bir şeye, ya da alana odaklanmaktır kanımca. Benjamin Button'da ise bir yüzyıl boyunca gerçekleşmiş her şeyden bahsetme gereği duyulup, olması gerekenden daha fazla hikaye anlatma telaşına düşülmüş. Bu da gereğinden fazla kopuk yapmış filmi. En son böyle bir şeye -her ne kadar onda söz konusu olan insan hikayeleri de olsa- My Blueberry Nights'da rastlamıştım. Wong Kar Wai'nin hastası olduğum sinematografisine hiç de yakışmayan çok fazla karakterin hikayesini anlatma çabası filmi parçalamıştı. Benjamin Button da tarihsel olaylar üzerinden bana onu hatırlattı. Dolayısıyla hak ettiğini düşünmüyorum.

Diğer favori gösterilen film Slumdog Millionaire'e gelince, modern bir kül kedisi hikayesi olduğu su götürmez. Belki çok sıradan bir konu, belki Burak'ın dediği gibi fazla oryantalist, hatta belki de ajitatif ama bu, filmin baştan sona bir sosyolojik çözümleme olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aslında temelindeki değerler açısından bana Züğürt Ağa'yı hatırlattı. Yüksek sesle "hastir lan" dediğinizi duyar gibiyim, ama benzer bir derebeylikten vahşi kapitalizme geçiş öyküsünün anlatıldığını düşününce siz de fark edeceksiniz bence. Belki de sırf bu yüzden kanım ısındı filme. Hak ettiğini düşünüyorum ve de almasına çok sevindim. En İyi Yönetmen: Yukarıdaki benzetmeden hareketle şu kadarını söyleyebilirim ki Danny Boyle, Nesli Çölgeçen'den bile daha iyi iş çıkarmış. Özellikle müthiş geçişler, hiç göz yormayan kamera açıları ve de -her ne kadar bunda teknik ekibinin payı daha büyükse de, son kararı Boyle verdiği için- set ve dekorlardaki inanılmaz başarısı, filmin o tam da Burak'ın eleştirdiği ama aslında amaçlanan oryantalist atmosferinin oluşmasında büyük payı var.

Fincher'a gelince, kişisel olarak Richard Linklater'la birlikte belki de en sevdiğim Amerikalı yönetmen olmasına rağmen Benjamin Button'la bu ödülü hak ettiğine inanmıyorum. En İyi Erkek Oyuncu: Tahminlerimde yanıldığım kategorilerden biri. Maalesef Milk'i izlemedim. Ama Mickey Rourke gerçekten çok iyi oynamıştı. Sean Penn içinse filmi izlemeden aldığı her ödülü hak ettiğini söyleyebilirim. En İyi Kadın Oyuncu: Kate Winslet her filminde oynadığı gibi yine muazzam oynamış. Bence hem Reader'la, hem de Revolutionary Road'la aday olmalıydı hatta. En hafif rolleri bile büyük bir ciddiyetle oynuyor. Bu emeğin sonsuza dek yok sayılması düşünülemezdi zaten. En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Heath Ledger, tartışmasız. Kimse de öldüğü için falan demesin. Yaşasa da bu ödülü sonuna kadar hak ediyordu. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Taraji Henson'ın gerçekten Button'daki en başarılı oyunu sergilediğini düşünüyorum. Ama iki adet şanssızlıkla karşı karşıyaydı bence; 1) Penelope Cruz, 2) Maria Elena. Penelope Cruz'a Ali Eren Beşerler dediğim günler geride kaldı gerçekten; özellikle de Berlinale'de 2 metreden gördüğümden beri (havamı da atarım). Almodovar'ın filmlerinde, kıyı köşe rollerdeki ürkek -ki oralarda da çok başarılıydı- hallerini olgunlaştıkça iyice attı üstünden. Özellikle Maria Elena gibi uç bir karakteri canlandırırken cazibesini oyunculuğunu yönlendiren bir element haline getirmeyi çok iyi başarmış. Ama yukarda da dediğim gibi, bunda Penelope'nin yeteneği kadar, Woody Allen'ın kaleminden çıkma muazzam karakterin de büyük payı var ve unutulmamalı ki, Akademi normlara uymayan karakterleri sever. En İyi Özgün Senaryo: Yanıldığım bir diğer kategori ve muhtemelen yine Milk'i izlemediğimden. Gerçi izlesem de bu konudaki fikrimin değişeceğini sanmıyorum. In Bruges tartışmasız bu senenin en iyi senaryosuydu; akıcı, sürükleyici ve hatta zarif... Filmin başarısının açık ara en büyük sebebi. En İyi Uyarlama Senaryo: Kötünün iyisi kazandı. En İyi Animasyon: Hiçbirini izlemedim. En İyi Yabancı Film: Ben Waltz with Bashir bekliyordum, o olmazsa da Cannes’ın altın palmiyelisi Entre les murs olabilir diyordum –aynen Burak gibi-, ikisi de olmadı. İkisi de olmazsa sürprizi Almanlardan bekliyordum. Şaşkınım.