2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Taksim Gezi Parkı eylemi üzerine

Nasıl oldu bilmiyorum, ama gayet küçük çaplı, amacı belli ve optimize bir eyleme muhalefet etmeyi/olduğundan daha büyük göstermeyi başardık ve Gezi eylemi kaynaklı ve çok maddeli bir gündem oluşturduk. Aslında bu konu hakkında yazılacak bir şey olmaması lazım zira her şey ortada, fakat hem okuduğum bazı apoloji çabaları mizahî bir yaklaşımı hak ediyor, hem de "eylem"lere bazen haddinden fazla yüklenen anlamları da bu vesileyle yazma ihtiyacı duydum.

1. Öncelikle bütün bir eylemi tenkit etmek için doğa, ağaç, çevre sevgisi argümanı ile absürtleştirme yoluna gidenleri gördüm, gerçekten çok başarılı. Buradan iki yola sapılıyor:

a. 5 tane ağaç için bu tantanaya ne gerek var!: Sanki herhangi bir beş ağaç, herhangi bir sebepten kesiliyormuşçasına başvurulan bu argüman; hem Gezi Parkı'na dair imar planlarını yok sayıyor ve nitel olarak kusurlu, hem de zaten sınırlı sayıda ağacın olduğu bir alana yapılan müdahale olduğunu yok sayıyor ve nicel olarak kusurlu.
b. Gerçekten doğayı sevseniz... : Bu çok daha ilginç bir tutum. Şehirlerde yaşam alanı yaratmak, yeşillendirme/ağaçlandırma çabaları için "doğayı sevmek" gerekli değil. Ben şahsen doğa aşığı değilim ama evimin yakınında küçük/orta ölçekte parklar olması gayet hoşuma gidiyor.

2. Bu videoda Sırrı Süreyya Önder'in iddia ettiği üzere, orada yapılan yıkımın ruhsatı yok, ve de polisler özel şirketlerin koruması gibi davranıyor, özel şirket zabıta kiralamış vs. Olayın sırf bu boyutu dahi eylemi hak ediyor: Burada kanunun/hukukun hiçe sayılması gibi bir durum varsa, ve devlet bunu bizzat emniyet görevlisi yoluyla teşvik ediyorsa konuşulması gereken bir sorun vardır.

3a. Gezi Parkı eylemi, büyük çaplı bir kentsel dönüşüm protestosu değil, olmak zorunda da değil. Tabii ki iki mesele alakalı, fakat kapsam konusunda bu tür bir standarda gerek yok. Yani orayı kullanan, çevresinde yaşayan insanların mikro bir kurtarma çabası olmasının dahi hiçbir zararı yok. Öyle olmasa bile, zaten niteliği/politizasyonu sebebiyle o mesajı da içkin bir şekilde taşıyor. Ne bileyim, bir yardım kurumu usulsüzce kapatılacak olsa ve onun önünde eylem yapılsa "ama gelir eşitsizliğini protesto için şunları da yapsanıza?!" itirazı gelmez herhalde. Ya da vazgeçtim, kesin gelir he.

3b. Daha önce eylem mekanı/ilgi alanı/hedef kitle üzerine çok tartışmalar döndü, i.e. "Meydan-Galatasaray-Tünel hattında yürüyüşler", fakat burada gayet lokal bir hedef olduğu için "bu eyleme giden o eyleme gitti mi?" gibi tartışmalar da garip. Yukarıda da anlattığım gibi, bu eylemi destekleyenlerin büyük ölçekte bütün çevre eylemlerini destekleme gibi bir mesuliyeti yok, ayrıca iki ilgi alanı da mutlaka kesişiyor olmak zorunda değil. Şu röportaj ve bu haber bu mücadelenin ayrıntısını, farklı ilgi alanlarını merak edenleri gayet aydınlatacaktır.


4. Sırf şu yukarıdaki kare dahi bu eyleme dair hötöröt edecekleri iki defa düşündürmeli. Buradaki muamele, bu eylemin sembolik anlamının kuvvetini göstermek için yeterli.

Biraz stating the obvious yazısı oldu galiba, yeter bu kadar o yüzden.

24 Mayıs 2013 Cuma

22.00-06.00 yasağının anlamı

Hükûmetimiz daha önceki alkol yasağı düzenlemesinin gündemi yeterince işgal etmediğini ve de PR yönünden getirisinin az olduğunu düşünmüş ki gördü ve yükseltti: Arabada sigara içmek yasak, 22.00-06.00 arası perakende alkol satışı yasak, eminim daha az tepki çeken nüanslar da vardır/gelecektir. Bu yasağın savunulmasında iki argüman öne çıkıyor: 1. İskandinav ülkelerinde ve ABD'de de var. (Bunun neden gayet gerzek bir argüman olduğunu şurada anlatmıştım) 2. Kamu sağlığı. Bunun niye gerzek olduğunu da şimdi anlatayım.

Bu yasak uygulanmaya başladığında alkol tüketimi ve satışlarının nasıl etkileneceğine dair elimizde bir data yok, o yüzden sadece mantıkî öngörülerde bulunabiliriz. Ben bir de bu tür bir zaman yasağının olduğu bir ülkede yaşamışlığın verdiği empirik datayı ekleyerek şu sonuca varacağım: Bu düzenleme alkol tüketimini azaltmaz (ve hatta arttırabilir), sadece koşullarını değiştirir; bunu yaparken de muhafazakâr kesimde iktidarin imajını pekiştirir.

1. 22.00'dan sonra alkol satışının yasaklanması, kısa vadede satışlarda bir düşüş yaratabilir, çünkü impulsif alkol satışı (abi canım çekti bir bira alayım) azalır, fakat insanların buna adapte olması çok da zor değil. Bu tür düzenlemeler iki tür davranışı teşvik ediyor: Evinde sürekli bira tutmak, ve bir toplanma vs. durumunda da "içkimiz biter" düşüncesiyle bol bol alım yapmak. Bu iki teşvikin de sonunun "dolapta duran birayı içmek" olacağını öngörmek zor değil. Ha, öte yandan "tembellik" karakteri ağır gelen insanların alkol tüketimi de zamanla azalabilir. Buradan net bir sonuca varmak zor, fakat zannetmiyorum ki satışlarda önemli bir düşüş olsun.

2. Bu yasak, kısa vadede "fırsatçılara" gün doğuracak, el altından 22.00'dan sonra içki satanlar çıkacaktır. Bu da hem zararlı bir madde üzerindeki denetimi kaldıracak, hem devletin vergi kaybına sebep olacak, hem de insanları kanuna aykırı davranmaya teşvik edecektir. Uzun vadede bu düzenlemeye adapte olunur muhakkak,  fakat kısa vadede kamuya böyle bir zararının olacağı da aşikar. Alkolün denetimsiz satışı olasılığının kamu sağlığına faydalı olacağını da söyleyemeyiz.

3a. Gelelim en can alıcı noktaya: 22.00'dan sonra "perakende" alkol satışının yasaklanması, devletin alkol tüketicisine şu mesajı vermesidir: Çıkın dışarıda için, biraya 3 lira vereceğinize 10 lira verin. Şu an alkollü içki servisi yapan işletmelerin, barların vs. bayram ettiğine şüphem yok. Meselenin unutulmaması gereken böyle bir ekonomik boyutu da var.

3b. Bu sebepten de bu düzenlemenin "alkollü araç kullanma"nın önüne geçmek yerine, onu desteklediği aşikar. Bu teşvikin istatistiksel bir önemi var mı, onu zaman gösterecek fakat trafik kazalarını argüman olarak kullananların nasıl düşündüğünü cidden merak ediyorum.

4. Bu düzenleme, insanları bira gibi çabuk tüketilen alkoller yerine, rakı, viski vs. gibi daha uzun süre evde saklanılacak/bir kerede bitirilmeyecek alkolleri tüketmeye de yöneltebilir. Hard liquor da zaten bindirdikçe bindirilen vergiler sebebiyle çok daha pahalı, ve bunun da devlet için anlamı belli.

Bu yukarıdaki sebeplerden -ve eminim daha fazlası da listelenebilir ama bütün günü bu konuyu düşünerek geçirmek istemiyorum- ötürü bu düzenlemenin alkol tüketimine ciddi bir ket vuracağını düşünmüyorum. Hatta ilk etapta tepkisellikten ötürü muhtemelen daha fazla alım olacaktır, fakat uzun vade için de meselenin ekonomik boyutunu düşünmek lazım. Hükûmetin toplum mühendisliği sevdasını biliyoruz, lakin AK Parti iktidarı, sırf düzenleme yapmış olmak için düzenleme yapacak kadar "idealist" değil. Nasıl ki kürtaj/sezaryen, başörtüsü engeli, 4+4+4 düzenlemelerinin ucunda köşesinde "evde oturan ve çocuk üreten kadın -> nüfus artışı -> eleman -> büyüme" denklemi varsa, alkol ve sigara düzenlemelerinde de "vergi" kalemini es geçmemek lazım. Tabii bütün bunları yaparken taban gözünde imaj tazelemenin, bütün bir muhalefete "ayyaşlar" demenin qeyfi de cabası.

Ekleme: Twitter'da @militanpachi ve _@ayseozdemir_ çok güzel bir noktaya parmak bastılar. Bu düzenleme en çok mahalle bakkalını vuracak, zira Tekel bayiileri cirolarının yarısını çoğu marketler kapandıktan sonraki satışlardan yapıyorlar. Ayakta kalmak için Tekel bayiine dönüşen mahalle esnafını zora sokup, süpermarket zincirlerine, yani büyük kapitale de bayram ettirecek bir düzenleme bu ilaveten.

Ekleme 2: Harvard Üniversitesi Kamu Sağlığı'nın beslenme tavsiyelerinde alkol hakkında şu ifadeler kullanılıyor: "Orta derece alkol tüketimi faydalı olabilir - ama herkes için değil. Faydaları ve riskleri kendiniz tartmalısınız. (...) Orta derece alkol tüketimi bağırsak ve göğüs kanseri riskini arttırsa da, bu riskler kalp sağlığına faydalara kıyasla daha az - özellikle de kalp hastalıklarının birçok sağlık sorununa sebebiyet verdiği orta yaşlarda." (...) "Alkol içmiyorsanız başlamayın, fakat içiyorsanız da orta derecede için."

Yani salt sağlık sebeplerinden değerlendirirsek de alkolün "mutlak kötü" olduğunu söyleyemeyiz.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

İçki yasağı meselesi ve ötesi

Ülke iç ve dış politikada heyecanlı günler yaşarken, gündemin bir yaşam tarzı bazlı tartışmayla şekillenmesi kaçınılmazdı, sağ olsun yeni alkol satışı düzenlemesi Hızır gibi yetişti. Teklif tepkiler üzerine komisyonda yumuşatılsa da, bu konu ne zaman gündeme gelse yaşanan tartışmalardaki bir abukluk baki kalacak: Memlekette ne zaman kişisel özgürlüklere/yaşam tarzına müdahale anlamına gelen bir kanun tasarısı gündeme gelse, karşı çıkan da, destekleyen de şu düz argümana sarılıyor: "X ülkesinde böyle (değil)!" Bu, çeşitli sebeplerden ötürü olabilecek en kötü argüman, ve de meseleyi "kültür savaşları" boyutundan "devletin bireyin tercihleri üzerindeki kontrolü" boyutuna getiremedikçe de bu sıkıntıyı yaşamaya devam edeceğiz.

Öncelikle şu "X ülkesinde de böyle" muhabbetinin neden saçma olduğunu madde madde anlatmaya çalışayım.

1. Her ülkenin kuruluş felsefesi, toplumsal düzeni, insanların yasaları idrakı, teamülleri vs. farklıdır. ABD gibi İngiltere'de baskıdan kaçan, temel felsefesinde "özgürlük" olan, "checks and balances" sistemi oturmuş bir ülkedeki düzenlemeyi kopipeyst yapamazsınız. AB ülkeleri bile yasal anlamda bir bütünlük içerisinde değildir, ortak çerçeveye göre davranırlar.

2. Bir yasa bir ülkede gayet atıl kalmış, kimse uğraşmak istemediği için değiştirilmiyor olabilir. (ABD'nin Massachusetts eyaletinde hastanede yatan hastalara alkol satmak yasaktır. Niye böyle bir saçma kanun var bilinmez.) Ya da yasaların çizdiği sınır uygulamada genişletme gibi bir toplumsal uzlaşı gerçekleşmiş olabilir. (New York eyaletinde zina suçtur. Evet, bildiğimiz New York.) Şimdi mesela bunlara bakıp "ABD'de de böyle" demek aldatıcı olur.

3a. Bu yüzden böyle genellemeler tutarsızlığa mahkûmdur. Mesela siz "ABD'de içki satın alma yaşı 21 mesela!" dedikten sonra orada üniversitelerin barları olduğunu söylemezseniz, ya da "ABD'de de açık alanda içemezsiniz!" dedikten sonra bu kanunun eyaletlere göre farklılık gösterdiğini, sokakta düzenlenen festivalde bir alan belirlendiği takdirde içki içilebildiğini falan söylemezseniz, Virginia gibi bazı eyaletlerde eczanede bile içki satıldığından, kiliselerde şarap verildiğinden bahsetmezseniz hata yapmış olursunuz. Bütün bu düzenlemeler bir arz-talep dengesi içinde gelişmiştir çünkü her toplumda.

3b. Gene bu ülke bazlı karşılaştırmalarda çorba yapmak da sağlığa zararlıdır. Mesela katı düzenleme yanlısı birisi "AB'ye uyum için yapıyoruz, Hollanda'da bile sokakta içki içmek yasak!" der, ama serbestlik olan Yunanistan'ı, Almanya'yı saymaz. Ya da düzenlemeye karşı çıkan birisi "medenî ülkelerde böyle yasaklar yok!" der ama Fransa ve Finlandiya gibi ülkelerdeki ziyadesiyle korumacı yasakları görmezden gelir.

Yani sözün özü, "başka ülkelerde de böyle" demek yerine, "X ülkesinde şu uygulama, şu şu sonuçları doğurmuş, bizde de böyle bir sorun var, uygulanabilirliği var mıdır, nasıl adapte edilebilir?" gibi tartışmalar yapmak yerine "AB'ye uyuyoruz, şeriat geliyor, ABD'de de böyle, istediğimiz yerde içeriz hohoyt!" falan tartışmaları abesle iştigal.

Gelelim en başta önerdiğim "devletin birey üzerindeki kontrolü" boyutuna. Bu konuda temel iki prensibim var: Devlet, bireylerin/kurumların kendi başına karar veremeyecek varlıklar olduğu savıyla hareket edemez, onları sınırlayamaz. Ancak bireylerin/kurumların kararları, başkalarına zarar veriyorsa ya da onların karar mekanizmasını etkiliyorsa (externality ya da dışsallık denen olgu) bu durumda maddî ya da önleyici tutumlar geliştirilebilir. Bu tutumlar geliştirilirken de mümkün olduğunca minimalist ve efektif düşünülmelidir.

"Alkol yüzünden X oluyor, o yüzden yasaklayalım!" derken o X'in başka hangi sebeplerden olduğunu ve de o sebeplere karşı tutumunuzu düşünürseniz, devletin çocukların zararlı maddelerden uzak tutma konusundaki haklı çabalarını yetişkinlerle karıştırmazsanız, kamu kuruluşu/alanı ile özel işletme arasındaki farkı iyi çizerseniz, "çağdaşlık" denkleminizi ezberlerinizden kurtarırsanız ve her şeyden önemlisi bireylerin refahı ve mutluluğu için devlet denen bir kurumun var olması gerektiğini, bunun tam tersinin adının demokrasi değil de başka bir şey olduğunu unutmazsanız çok iyi olur, çok da güzel olur bence.

11 Aralık 2012 Salı

Yurtta Kutup, Cihanda Kutup: Mısır Edition

Mısır konusunda, hatta genel olarak Arap devrimleri konusunda kesin görüş bildirmekten kaçınıyorum, çünkü konuya tam anlamıyla hakim değilim. Bu konuda "halk ne istiyorsa, halkın genel çıkarına ne uygunsa o" düşüncesinden öte bir tutum belirlemek hem peşin hükümlülük, hem de fol yok yumurta yokken partizanlık getirir ki, benimki gibi buğulu bir duruştan daha zararlıdır zannımca. Zaten tarihsel olarak da bu coğrafyada devrim sürecinde olan bitene vakıf olduğunu sananlar, gerçekten olanlara ezici bir çoğunluk sağlamıştır. Suriye, Gürcistan, İran vs. gibi yakın tarihten örnekler önümüzde duruyor.

Fakat son zamanlarda fazlasıyla yüzeysel ve birebir eşleme yoluyla hareket eden fikir dolaştığını görünce rahatsızlık duydum. Hilal Kaplan'ın Pazar günkü "Mısır'da darbe olacak" temalı yazısı gibi bir yerde durup Mısır'daki protestocuları bizim ulusalcılarla denk gösterenler bir yana, Mursi'yi daha ortada hiçbir açık kanıt yokken "diktatör" ilan edenler bir yana, hala daha olanları "iç ve dış mihrak" ile analiz edenler apayrı bir yana. Mısır'da olanlar bu kadar basit ve siyah-beyaz derecesinde olmamalı. O yüzden bir-iki gün boyunca farklı kaynaklardan farklı yazılar okuyup bir şeyleri netleştirmeye çalıştım kafamda, bu süreç içinde öğrendiklerimi de yazıya dökerek paylaşmak istedim.

Öncelikle iki şeyi net belirtmeli:

1. Olanları ister güç savaşı olarak nitelendirin, ister bir güven bunalımı (ki ikisi de olabilir, güç savaşı tepe düzeyde iken, güven krizi tabanlara yansımıştır mesela); Mısır'daki süreçte her taraf olarak addedilen kesimin hataları var. O yüzden "Ya tamam, X'in de hataları oldu ama..." gibi cümleler, X'i aklamaktan ziyade sizin olaya ne kadar dar baktığınızı gösterir.

2. Mısır'da insanlar el ele verip bir dikta rejimini alaşağı etmişlerdir. Daha aylar önce bu süreçte aktif rol alanlara bugün "eski rejim yanlısı/diktatör" demek için bu kadar aceleci olmanız, yaşananları kafanızdaki paradigmaya oturtmaya çalıştığınız gösterir, ki sağlıklı olan bunun aksidir.

Şimdi "güven sorunu" kısmına geri dönelim. Bugün Mursi protestocularının duruşunu ve diktatörlük endişesini sadece "eski rejimcilik" ile açıklayanlar için Mursi'nin ve Müslüman Kardeşler'in şu ana kadar verip de tutmadığı sözleri ya da şüphe uyandıran tutumlarını özetleyelim:

- MK devrim süreci başladığında sessiz kalmayı seçti, hesaplı hareket etti. Devrime en başından beri destek vermesi gibi bir durum yoktu. Göstericilere karşı şiddet kullanıldığında da gene hesaplı bir duruş içindeydiler.
- MK parlamentoda çoğunluk aramayacağını, parlamentonun yarısından fazla aday göstermeyeceklerini belirtmişti, fakat bu sözü tutmadıkları gibi iki mecliste de çoğunluğu elde ettiler.
- MK en başta başkanlık için bir aday göstermeyeceklerini söylemiş, sadece toplumda etkili bir grup olarak yer edinecekleri sözünü vermişti. Ebulfütuh -ki hem liberallerin, hem de devrimci güçlerin desteklediği bir isimdi- aday olunca da bu karar gereği onu ihraç etmişlerdi. Sonra bütün bu sözleri unutup önce Şater'i, ardından da Mursi'yi aday gösterdiler.
- Kadın ve Kıptî Başkan Yardımcısı seçileceği sözü verilmişti. Netice başkan yardımcılığı değil, "danışmanlık" oldu.
- Kabinenin de çoğunlukçu olacağı düşünülürken, teknokrat ya da MK bağlantılı üyelerin görev alması da huzursuzluk yarattı. 37 kabine üyeliğinin sadece 2'si kadındı ve bunların 1'i Kıptî idi.
- Gene çoğunluğu dinleyerek yapılacak anayasa için komisyon daha oluşturulurken süreç sancılı başlamıştı, çünkü komisyon üyelerinin yarısı parlamentodan, yarısı kamu figürlerinden seçilince otomatik bir MK-Salafi çoğunluk oluşmuştu, bunu protesto eden liberal ve solcular komisyondan ayrılmıştı.

Yani bugün eğer MK ve Mursi'ye karşı bir tutum varsa, bu insanların sıfırdan yarattığı, ya da sadece politik gündemleri için oluşturduğu bir endişe değil. Görüldüğü gibi tutulmayan sözler de öyle ufak tefek işler değil.

Gelelim Anayasa konusuna, yani en son tartışmaya ki burada işler karışıyor. Bir gece ansızın nihayete erdirilen anayasa taslağında ciddi sıkıntılar var, burası muhakkak. Kadın hakları konusundaki ucu açık ifade, dinî özgürlükleri sadece Semavi dinlere karşı tanıma yolunun açık olması, devletin, bizim anayasamızla analoji kuracak olursak, "kamu düzeni" için kendine müdahale hakkı vermesi, basın özgürlüğü konusundaki endişeler, El Ezher Üniversitesinin getirildiği konum tartışılan kimi konular. Yani sırf bu anayasa taslağı için bile protestolar oluşsa hak verilir. Unutmayalım ki Mısır halkı daha çok kısa bir süre önce protestolarla istediğini aldı ve o yüzden kitlesel olarak aktif durumda.

Fakat Mursi'nin hamlelerini irdelerken de mutlak bir diktatörlük isteğinden ziyade, süreci yönetme arzusunun olabileceğini de göz önünde bulundurmak lazım. Bu anayasa taslağı hazırlanma sürecinde en başta muhalif grupların onayladığı bazı maddelere şimdi itiraz etmeleri, Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin oluşturulup daha geniş ölçekte kazanım düşünülerek bir muhalefete gidiliyor olması, eski düzenden kalan yargı üyelerinin çeşitli konularda müdahaleleri vs. gibi gerçekler de, Mursi'nin siyasi hamlelerindeki paniği açıklayabilir.

Şimdi burada bu iki kutup arasındaki güç kavgasından ayrı duran nispeten tarafsız bir isim, bütün bu Anayasal düzenleme ve Mursi'nin mutlak yetkileri konusunda bize ışık verebilir. Mesela bu isim daha önce MK'den ihraç edilmiş Ebülfütuh olabilir pekâlâ. Kendisi anayasa taslağını, askeriyeye verilen güç ve sosyal adalet konusunda yetersizlik sebepleriyle reddedeceğini, Mursi'nin meşru bir başkan olmasına karşın son yetki gaspının kabul edilemez yanları olduğunu, "askeri müdahale" endişesinin geçerli olabileceğini, son gösterilerde dökülen kanın da sorumluluğunun başkanlıkta olduğunu söylemiş düzenlediği basın toplantısında. Demek ki her muhalif darbeci değil, her göstericinin "art niyeti" olmak zorunda da değil.

Şimdi süreci özetleyelim:

Müslüman Kardeşler, devrim sürecinde ve sonrasında yaptıkları ile, devrimde aktif rol alan kesimlerin, azınlıkların, sokağa dökülmüş ve demokrasi isteyen insanların güvenini zedelemiş durumda. Bu öyle geçiştirilecek bir durum değil. Mursi toplumsal rahatsızlıklarda "astığı astık kestiği kestik" bir tutum sergilemedi şimdiye kadar, fakat bu güvensizlik ortamında, toplumsal uzlaşıyı illaki ciddi protestolar olunca arayan tutumu da mükemmel değil.

Tabii ki devrikler, eğer güçleri varsa, toplumsal rahatsızlıkları kollayacaklar ve ara ara baş göstereceklerdir. Fakat bütün bir haklı muhalefeti devriklerle ilişkilendirmek, şimdiye kadar yaşanmış rahatsızlıkları, anayasa sürecini ve taslaktaki gariplikleri göz ardı etmek de partizan ve hatta sonuçlarına göre basiretsiz bir tutumdur.

Eğer Mısır'da cidden demokrasi ve barış isteyen bir gözlemci iseniz ve kendi kamunuza bu hedefle bilgilendirme yapıyorsanız, amacınız tarafsızca bütün bu süreci anlatmak olmalı. Yazılarınıza somut referanslar koyarsanız ve masal anlatmazsanız da daha dürüst bir tutum takınmış olursunuz.

Dipnot: Eğer gözlemciden de öte geçmek istiyorsanız şu var: Bu tür toplumsal çatışmalarda, çözüm önerileri için tarihi haklılık kanıtlama çabası da beyhude kalır. Mursi şöyle yapmıştı, ama Baradey şunu demişti gibi bir kronoloji ile bir tarafın eylemlerini haklı çıkarmaya çalışmak yerine, çatışmanın yaşandığı anı sıfır noktası alıp, çözümün nasıl sağlanabileceği üzerine açılım yapmak (örneğin anayasa maddelerinin açık tartışması karşılığında Mursi'nin yetkilerini bırakması/referandumu ertelemesi gibi bir çıkış noktası olabilir, zira hem nihai amaca, hem de şimdiye yönelik bir değerlendirme) daha makul olabilir. 

3 Aralık 2012 Pazartesi

Hilal Kaplan ile Eleştirel Düşünmeme 101

Haftasonu Hilal Kaplan'dan müthiş bir yazı geldi. Yazı müthiş, çünkü çok makul ve haklı bir eleştiri ile başlayan bir yazı, bütün mantıkî düşünme metodlarını, nesnellik ve öznellik çizgilerini, toplum sözleşmesi kavramını falan her şeyi ters yüz ediyor. Köşe yazısı okumayı bırakalı uzun süre oldu, artık sadece fazlaca tedavülde kalan yazılara bakıyorum, hadi diyelim okudum, üzerine bir şey yazmayı da zaman kaybı olarak görüyorum; fakat elimizdeki örnekte olduğu gibi ekstrem örneklere değinmemek değinmekten daha can sıkıcı oluyor. Soru-cevapla ilerleyelim:

"Liberalinden solcusuna kendisine demokrat diyen tüm aydınlar, devletin kendini ideolojik manada askıya alarak farklı görüş, ideoloji ve inanç biçimlerinin birbirine müdahale etmeden birlikte yaşamasına olanak sağlamasını savunurlar."

Bravo Hilal Hanım, kıyafet konusundaki gereksiz düzenlemeleri bu genelgeçer özgürlükçü perspektiften eleştirmek mantıklı bir duruş.

"Fakat ne hikmettir ki sol/liberal entelektüellerimiz, mesele başörtüsü olunca devleti göreve çağıran birer vazife insanına dönüşüyorlar. Çünkü başörtüsü ve onun simgelediği hayat tarzı, kendilerinin "iyi hayat" anlayışına uymuyor ve bu sebeple söz konusu hayat tarzını sürenlerin yaşam alanlarına devletin müdahalesini meşru görebiliyorlar."

Bir dakika, bir dakika. Buraya nasıl geldik? Öncelikle kim bu sol/liberal entelektüeller? Devletçi liberal anlayışı eleştiriyoruz da, "göreve çağırma" eylemi ne zaman gerçekleşti? Sonra, "iyi hayat" anlayışı ile kast edilen ne ki? Bireylerin iradesinin hür kılındığı ve üzerinde bir tahakkümün oluşmadığı bir hayat iyi hayattır, bundan ötesini savunan zaten liberal olamaz. Neyse, herhalde ileride açıklarsınız.

"Sanırım bu yüzden bir kızın başı açık yaşamaya devam etmesi sorgulanmaz, hatta sorgulanması abes kabul edilir. Başı açık kızın, "başı açıklığı" üzerindeki aile otoritesinin sınırları da sorgulanmaz. Başı açık olmaya kaç yaşında karar verdiği de sorgulanmaz."

Nasıl? İnsan başı açık bir şekilde varlığına kavuşuyor, neden başı açık olmaya karar vermek gibi bir şey geçerli olsun ki? Yani insanlar bir toplumda mevcut olan her dini kıyafete dair bir seçim yapmak zorunda mı? Mesela insanların "haç takmama"ya kaç yaşında karar verdiğini de sorgulayacak mıyız? Ya da kipa? Dinin reşit bireylerin bir seçimi olduğunu kabul ediyorsak, dinî bir kararın verildiği yaşa kadar "seçimsiz" olunması normal değil midir?

"[Başı kapalı olanın] tercihlerine yaş sınırı konabilir; hatta dediğim gibi bazı 'demokratlar' utanmadan devleti göreve de çağırabilir."

Ya birincisi, kim bunlar hakikaten? İkincisi, buradan anlıyoruz ki aile otoritesini devletin otoritesine üstün tutuyorsunuz, hadi şimdiye kadar kızgınlıkla -kime kızdıysanız- dediklerinizi unutalım ve bu noktadan hareket edelim.

"Mahremiyetin tesisi hem bireyselliğin hem de toplumsallığın kurucu koşullarındandır. Üstelik hiç kimse, mahremiyetinin sınırlarını kendi özgür iradesiyle belirlemez. Bizim için bunu ya toplumsal kurallar ve/veya devletin öngördüğü düzenlemeler ya da din yapar."

Birincisi, mahremiyete nereden geldik şimdi? İkincisi, bireyin ve ailenin tercihi önemliydi hani, neden şimdi devletin öngördüğü düzenlemelere birden saygı duymaya başladık? Neden devleti göreve çağırıyorsunuz?

"Örneğin hiçbir kadın özgür iradesiyle istese bile göğüslerini açarak sokağa çıkamaz. Ya da bir erkek, işyerine şortla gidemez. Çünkü bu toplumsal-siyasal kurumların bizim için belirlediği mahremiyet sınırlarının ihlali anlamına gelir."

Bir dakika, sanırım şunu diyorsunuz: Mahremiyet bireylerin değil toplumun iradesindedir, o yüzden devlet toplumsal sözleşme gereği bunu düzenler. İyi de bu toplumsal sözleşme ne zaman ve neye göre yapıldı ki? Devlet sadece mahremiyeti düzenleyen bir kurum mu olacak, başka maddeleri yok mu bu sözleşmenin?

"Ancak konulan mahremiyet sınırları, mahremiyeti tesis etmeye yöneliktir; ihlal etmeye değil. Başörtüsü yasağındaysa, bunun tam tersi gerçekleşmiştir. Okul, hastane, belediye binası gibi ortak ve kamusal yaşam alanlarında mahremiyeti ihlal etmeye yönelik bir kural getirilmiştir. Başörtülü kadınlara başlarını açmaları emredilerek mahremiyetleri hiçe sayılmıştır. Başı açık bir kadına, vücudunun istemediği bir bölgesini zorla açtırmaktan hiçbir farkı olmayan bu uygulama, mahremiyeti ihlal etmediği sürece diğer kılık kıyafet uygulamalarıyla eşitlenemez, aynı simetride değerlendirilemez. Bu bağlamda nasıl ki işyerlerinde şort giyilmesi idare tarafından yasaklanabiliyorsa, okullarda da şort giyilmesinin yasaklanmasının abes bir yanı yoktur."

Oy oy oy. Yani devlet, toplumun ona verdiği yetkiye (?) dayanarak bireyleri istediği kadar örtebilir, ama aynı devlet bireylerin istediği kadar açık giyinmesini engellemekle yetkilidir? Ya bu mahremiyet uzlaşısı nereden geliyor? Burada bahsettiğimiz toplumsal sözleşmeyi kim yaptı? Siz kendi değer yargılarınızı devletin koruması gerektiğini söylediğinizin farkında mısınız? Devleti burada göreve çağırmıyor musunuz yani?

"Devletin, okul alanı içindeki mahremiyeti bacakların dize kadar örtülmesi olarak belirlemesi mahremiyetin ihlali değil, tesisidir. Başörtüsü takılmasının yasaklanmasıysa mahremiyetin tesisi değil, ihlalidir."
,
İhlal ile tesis illaki zıt şeyler değil ki! Mahremiyetin ölçütlerinin belirlenmesinden bahsediyoruz burada! Yani yarın öbür gün başka bir devlet gücü başörtüsünü de yeterince "mahrem" bulmasa ve onu yasaklayıp peçeyi bir standart olarak kabul etse, bunu da onaylayacak mıyız "mahremiyetin tesisi" diye? Başörtüsünü din ve vicdan hürriyetinden çıkarıp "ahlak, namus" gibi bir boyuta getirmenin sıkıntısını hiç mi düşünmüyorsunuz bunu yazarken?

"Hem bireyselliğin hem de toplumsallığın kurucu şartına aykırıdır."

Hayda, gene mi bireysellik adına yapıldı bu? Yani başı açıklıkta aile otoritesi sorgulanmalı, başı kapalılıkta devlet göreve çağrılmamalı, ama "bireysellik" ve "toplumsallık" gereği aynı devlet mahremiyet standartları belirlemeli? Gözlerim belerdi.

"Üstelik kılık kıyafetimizi düzenleyen mahremiyet sınırları, en başta bize ailemiz tarafından öğretilir."

YANGIN VAR! Yani aile bize mahremiyet sınırlarını öğretiyor, ve otorite. Ama farklı mahremiyet standartları olduğunda devlet görev yapıp en uçtaki mahremiyeti benimsiyor, ve onun yaşanmasını sağlıyor. Hadi bu da tamam, e sonra aynı devlet gelip mahremiyet standardı daha düşük olan ailenin otoritesini ihlal ediyor? Nerede birey, nerede aile, nerede devlet, nasıl oluyor bu iş ayh bayılıyorum.

"Neyse ki, göreve çağrılan devlet, bir süredir Ak Parti hükümetine tekabül ediyor."

Oh, neyse ki Hilal Hanım baklayı ağzından çıkarıyor. Ak Parti hükümeti göreve çağrılırsa, Hilal Hanım'ın kendi öznelliği ile belirlediği fakat nesnel diye bize sattığı ahlak standartları toplumsal yaşamı düzenleyebilir, ama toplumun gene önemli bir kesimini oluşturan laikçilerin öznellik ile belirledikleri standartlar bir uygulanırsa abaaav. Hem de sol/liberaller de devleti göreve çağırıyorlar hem de utanmadan.

Özet: Burada olan biten yeni aydınların ödünç aldıkları birey ve özgürlük gibi kavramlardan istifa edip, özdeki muhafazakâr dile geri dönüşleri. Solun, liberalin, mutaassıpın Türkiye'deki diskurda buluştuğu nokta dönüp dolaşıp "ahlak, vicdan, namus, haysiyet, mahrem" (@quadroz) eksenine geliyor. Bu noktada objektif kriterler konması mümkün olmayacağı için de, böyle bir ikilem, ve hatta çokleme düşülüyor. Hilal Hanım'ın istediği gibi devlet kendi mahrem standartlarını, başkasının hürriyet ve mahrem standartlarını ihlal pahasına görev yapabilir, o zaman iyi devlettir, aile, birey hepsi uzlaşı içindedir. Ama böyle arada farklı düşünen aileler, bireyler falan oluyor, onlar da gidip devleti göreve çağırıyorlar, o zaman işte bozuşuyoruz. :((

27 Kasım 2012 Salı

Okullarda Kıyafet Serbestisi Üzerine

Gene nur topu gibi bir gündemimiz ve etrafında kutuplaşacağımız bir meselemiz oldu: Okullarda kıyafet zorunluluğu, belirli şartlar dahilinde kaldırıldı. Bu kararın potansiyel faydalarını ve zararlarını tartışmak yerine, argumentum ad absurdum'a varan örneklemeler ve arkaik beyanat ile bize yakışan bir zemin oluşturduk. Halbuki şöyle bir gerçek var: Bir eylem mutlaka yararlı veya zararlı olmak zorunda değil, ve bazen en iyi pozisyon "bir bakalım görelim, sonuçları inceleyelim" pozisyonu. Yani okullarda kıyafet serbestisinin belli bir süre denenmesinin hiçbir zararı olmayacaktır, çünkü bu konu her ülkenin kendi koşullarına göre farklılık arz edebilen sonuçlar sunan çetrefilli bir konudur.

Tartışma esnasında gördüğüm bazı saçmalık sınırında gezinen görüşler hakkında iki kelam edeyim önce. Bir adet "okulda üniforma diktatörlüktür, Kuzey Kore işidir" gibi bir çatıya sığınan kitle var, ki düpedüz yalan söylüyorlar. Zorunlu okul üniforması, dünyanın birçok ülkesinde (buna ABD, İngiltere vs. gibi ülkeler de dahil) uygulanmakta. İllaki diktatöryel, faşist bir zihniyetin uzantısı olmak zorunda değil, zira okul üniformasının etkileri hakkında bir sürü araştırma yapılıyor ve bunun sonuçlarına göre belirli bölgelerde/koşullarda/zamanlarda denenmesi makul bulunuyor.

Karşı cepheden gelen de "okul üniforması yoksul aileler için bir avantaj, okuldaki sınıf ayrımını ortadan kaldırıyor" argümanı ki gayet ezberci bir sunum bu. Benim hatırladığım kadarıyla okul üniformaları öyle ucuz şeyler değil, hatta belli okullar belli mağazalarla anlaşma yapar ve öyle satarlardı, garip bir piyasası da vardı bu işin. Üniformaları devlet herkese tedarik etmediği sürece bu argüman yersiz kalıyor. Ayrıca insanlar sadece okul için giysi alıyorlar ve geri kalan zamanlarda çıplak dolaşıyorlar gibi bir durum da sözkonusu değil, herkesin giysisi var giydiği. "Sınıf" konusuna gelince, üç nokta var: 1. Günümüzde çocukların birbirlerine sınıfını gösterecekleri milyon tane alan var; ayakkabı gibi üniforma harici giysilerden tutun kırtasiye malzemelerine, saat vs. gibi aksesuarlardan diğer teknolojik gereklere kadar bu ayrım zaten var. 2. Çocukların birbirlerinin hayatın diğer alanlarında rahatlıkla gözlemleyeceği farklarını yok sayacağı  bir ortam yerine, bu farklılıkları görüp tolere edeceği/benimseyeceği bir ortam sağlamak da daha faydalı olabilir. 3. Özel okullar gibi bir gerçeklik varken sanki bütün okullar devletinmişçesine "sınıf" argümanı geliştirmek ezberci kaçıyor.

Gelelim üniforma üzerine yapılmış araştırmalara. Üniforma günümüzde faşizan zihniyet hüküm sürsün ya da herkes eşit olsun diye uydurulan bir kural değil, öğrencilerin okula geliş sıklığı, öğrencilerin davranışları (sigara ve uyuşturucu kullanımı, kavgalar vs.), öğrencilerin başarısı, öğretmenlerin tutumu vs. gibi bir çok alanda etkilerini ölçmeye çalışan araştırmalar var. Bu konulardaki bulgular ülkeden ülkeye değiştiği için kesin bir yargıya varmak zor, ama aşikar olan şu ki üniforma bazı hususlarda olumlu/olumsuz etkilere yol açarken bazen hiçbir etkisi de gözlenmiyor.

Özetle demek istediğim şu: Üniforma hususu, gayet şaibeli bir tedrisata maruz bırakılıp öyle ya da böyle militer bir tornadan geçirilen öğrenciler için "özgürlüğün kapısı" olmayacağı gibi, serbest bırakıldığının ertesi yılı "sınıf savaşları" da yaşanmayacak. Konunun bu absürdist argümanlardan uzaklaştırılıp, yukarıdaki paragrafta italize ettiğim gibi parametrelere bakarak değerlendirilmesi daha sağlıklı olacaktır. Memlekette bu kadar eğitimci, psikolog, sosyolog vs. varken bu konu siyasilerin ve köşecilerin partizan argümanlarının boyunduruğu altına sokulmamalı.

Dipnot: Bıyık ve sakalı serbest bırakmayan bir kıyafet serbestisi tam değildir. Öğrencilerin her sabah traş olma derdine son! Bırakınız salsınlar.

20 Eylül 2012 Perşembe

İki Yazı Birden: Semavi Dinler / İslamofobi ve Antisemitizm (Çeviri)

Aynı coğrafyada doğmuş üç din var. Bunların ilk sırada geleni, tarih boyunca gittikleri yerlerden ikinci ve üçüncü sırada gelenlerce kovuluyor. İkinci sırada geleninin önderi, ilk sırada gelenler tarafından öldürülüyor. Üçüncü sırada geleni, ilk ikisinin bozulmuş olduğunu düşünüyor ve onlarla savaşıyor.

Ve bugün, bu dinlerin her bir mensubu, kendi dinlerinin aslında sevgi içerdiğini, kendi dinlerinin aslında diğer dinlere saygı duyduğunu, kendilerininkinin pak, diğerlerinin kirli olduğunu savunuyor.

Bu mümkün mü? Bu, tarih boyunca birbirlerine savaşmış ve rakip olmuş üç dinin temelinde diğerlerine sevgi yatması gerçeklikle bağdaşır mı?

Eski Ahit'te 1. Samuel kitabına bakalım: "Her Şeye Egemen RAB diyor ki, ‘İsrailliler’e yaptıkları kötülükten ötürü Amalekliler’i cezalandıracağım. Çünkü Mısır’dan çıkan İsrailliler’e karşı koydular. 3Şimdi git, Amalekliler’e saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür."

Yeni Ahit'te Luka kitabına bakalım: "Ben dünyaya ateş yağdırmaya geldim. Keşke bu ateş daha şimdiden alevlenmiş olsaydı! Katlanmam gereken bir vaftiz var. Bu vaftiz gerçekleşinceye dek nasıl da sıkıntı çekiyorum! Yeryüzüne barış getirmeye mi geldiğimi sanıyorsunuz? Size hayır diyorum, ayrılık getirmeye geldim."

Tevbe Suresi'nin 5. ayetine bakalım: "Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin."

Tabii ki Eski Ahit'te de, Yeni Ahit'te de, Kuran'da da hoşgörü vs. içeren ayetler de var. Bunlar konjonktürel şeyler zira, tarih böyle bir şey. Ama bu dinlerin mensuplarının "Hayır, bizim dinimiz vahşi değil, sizinki vahşi" diye birbirini ikna etmeye çalışması saçmalık değil de nedir?

Mesele şu: Artık 21. yy'da yaşıyoruz. Günümüzde farklı kimlikler, farklı sınırlar, bunların getirdiği farklı çıkarlar var. Toplumsal mirasta farklı düşünceler birikmiş. Bu yüzden, günümüzde bu dinin mensupları farklı yaklaşımlar, ideolojiler benimseyebilir, farklı yorumlar getirebilirler. Dinlerindeki barış yanlısı ögeleri ön plana çıkarıp, bir "birlikte yaşama" yoluna girebilirler. Akıl bunu gerektirir.

Ama lütfen artık "onlar bize hakaret ediyor, bizim dinimiz öyle mi, onlarınki şöyle bizdeki böyle, ama bizim hakaretimiz farklı" gibi saçma argümanları bırakalım.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bunun orijinali bu blogda yayınlanmış, tercüme etmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Günümüzde tanınmış Robert Spencer adlı bir yazarın İslamofobik söylemleri ile 1945'e kadar Antisemitist propaganda yapmış Der Struder gazetesinin yazarı Julius Streicher'in söylemindeki 10 benzerliği gösteriyor. Buyurun:

1. Müslümanların/Yahudilerin dini görevi dünyayı ele geçirmektir.

RS: “İslam cebren Allah'ın kurallarını dünyaya yaymayı dünyevi görev olarak görür."

JS: “Bilmiyor musunuz ki Eski Ahit'in ilahı Yahudilere dünya insanlarını sömürmeyi ve köleleştirmeyi emrediyor?"

2. Sol (ç.n. ABD bağlamında Liberaller) Müslümanlara/Yahudilere salahiyet veriyor.

RS: “Solun ana organları İslami üstünlükçülere sürekli sıcak ve davetkâr davranıyor”

JS: “Komünistler onun (Yahudi) yolunu döşüyor.”

3. Hükümetler Müslümanları/Yahudileri durdurmak için hiçbir şey yapmıyor.

RS: “FDI*, küresel cihat ve İslami üstünlükçülüğe kapitulasyonlar vererek ulusal, eyaletsel ve yerel düzeyde ihanet suçu işleyen görevlilere karşı hareket eder.”

(Freedom Defense Initiative, Robert Spencer/Pamela Geller organizasyonu).

JS: “Hükümet Yahudilerin istedikleri gibi davranmalarına izin veriyor. Halk ise bir eylem bekliyor.”

4. Müslümanlara/Yahudilere güven olmaz.

RS: “Kuran'da öğretilen: Birisi baskı altındaysa, dini korumak için yalan söyleyebilir.”

JS: “Yahudi olmayanlara yalan söyleyebilir ve onları aldatabiliriz. Talmud'da diyor ki: Yahudilerin Yahudi olmayanları aldatması caizdir."

Streicher'ın Zehirli Mantar isimli çocuk kitabından.

5. Müslümanların/Yahudilerin özlerini idrak zor olabilir.

RS: “Amerikan yetkililerin barışçı Müslümanlar ile cihatçı ya da potansiyel cihatçıları birbirinden ayırmaları mümkün değil.”

JS: "Nasıl ki zehirli bir mantarı yenebilir bir mantardan ayırmak zor ise, aynen Yahudinin düzenbazını ve suçlusunu da ayırmak zordur."

Aynı kitaptan.

6. Müslüman/Yahudi karşıtı deliller kendi kutsal kitaplarında var.

RS: "Kuran'dan ayetler alıntılayıp, bunları Müslümanları şiddete teşvik için kullanan imamları ve bu ayetlerle motive olmuş Müslümanların şiddet eylemlerini göstermenin nesi "nefret suçu"?"

JS: "Der Stuermer gazetesinde yayınlanan, ne benim ne meslektaşlarımın yazdığı hiçbir yazıda eski Yahudi tarihinden, Eski Ahit'ten ya da yakın Yahudi tarihinden bir örnek bulunmaması gibi bir durum yok."

7. İslami/Musevi metinler inanmayanlara karşı şiddeti teşvik ediyor.

RS: “Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. (Bakara 191)"

Spencer'ın sitesinden alıntı.

JS: “Tanrınız RAB bu ulusları elinize teslim ettiğinde, onları bozguna uğrattığınızda, tümünü yok etmelisiniz. Bu uluslarla antlaşma yapmayacaksınız, onlara acımayacaksınız. (Yasa'nın Tekrarı 7:2)”

Streicher'ın gazetesinden alıntı.

8. Hristiyanlık barışçıl, İslam/Yahudilik ise şiddet yanlısıdır.

RS: “'Düşmanlarını sev, seni yargılayanlar için dua et' ya da 'Senin sağ yanağına vurana öbür yanağını çevir' gibi sözlerin Müslüman muadili yok."

JS: “Yahudiler bizim gibi 'Komşunu kendini sevdiğin gibi sev.' ya da 'Senin sol yanağına vurana sağ yanağını çevir.' gibi şeyler öğrenmiyor."

9. Bir tek Müslümanlar/Yahudiler şiddet yanlısı.

RS: "(İslam) dünyada inanmayanlara karşı bir savaş doktrini ve geleneği geliştirmiş tek din."

JS: "Dünyada başka kimsenin böyle kehanetleri yok. Kimse başka insanları katletmenin ve mallarını yakıp yıkmanın bir emir olduğunu söylemeye cüret edemez."

10. Müslümanları/Yahudileri eleştirmek onlara karşı şiddete kışkırtma anlamına gelmez. 

RS: “Yazdığım hiçbir şeyde başkalarına şiddete teşvik olarak temellice nitelendirilebilecek bir şey yok."

JS: “Ayrıca şunu eklemeliyim ki Der Stuermer'in içeriğinde hiç öyle bir teşvik olmadı. Bu 20 yıl boyunca  hiç bu bağlamda "Yahudi evlerini yakın; onları öldüresiye dövün." yazmadım. Der Stuermer'de bir kere bile böyle bir kışkırtma yayınlanmadı."

24 Temmuz 2012 Salı

Eşcinsel Evlilikler Neden Yasak Olmalı?

Not: Bu bildirinin orijinali burada, ben sadece mütercimim. Ne demişler, yazı yazmıyorsan en azından gördüğün güzel metinleri Türkçeleştir ki daha çok insana yayılsın.


1. Eşcinsellik doğal değildir. İnsanlar her zaman doğal olmayan şeyleri reddederler, misal gözlük takmazlar, polyester kullanmazlar ve klima açmazlar.


2. Eşcinsellik serbest olursa insanlar eşcinsel olmaya teşvik olunacaktır, çünkü uzun insanların yanında takılan kısaların boyları uzamaktadır.

3. Eşcinsel evlilik yasal olursa her türlü çılgın evliliklerin yolu yapılmış olur. Mesela insanlar köpekleriyle evlenmek isteyebilirler, zira köpeklerin yasal yükümlülükleri vardır ve evlilik akdine imza basabilecek bilinçte varlıklardır.

4. Geleneksel evlilik, yıllardır süregelen, toplumsal varlığın dayandığı kutsal bir kurumdur ve tarih boyunca hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Bu yüzden kadınlar hala erkeğin malıdır, bir erkek dört kadınla evlenebilmektedir ve boşanmalar üç defa boş ol denmesi suretiyle gerçekleşmektedir.


5. Eğer eşcinsel evliliğe izin verilirse geleneksel evlilik manasını ve kutsiyetini kaybedecektir. Çünkü Seda Sayan'ın sayısız evliliğininin manası ve kutsiyeti toplum için çok mühimdir.


6. Geleneksel evlilik, meyve-i hayat üretebildiği için geçerlidir. Eşcinsel çiftler, kısır çiftler ve yaşlı çiftlerin evlenmelerine izin verilmemelidir, çünkü yetimhaneler bomboş durmakta ve dünyanın daha fazla çocuğa ihtiyacı var.

7. Eşcinsel ebeveynlerin çocukları da eşcinsel olacaktır! Çünkü görüyoruz ki heteroseksüel ebeveynlerin çocuklarının hepsi heteroseksüel.

8. Eşcinsel evlilik dinen caiz değildir. Çünkü teokratik ülkelerde bir dinin değerleri tüm ülkeye empoze edilir, ve ülkemizde bir tek din mevcuttur. (m.n. Amerika için geçerli olan bu maddenin bizim için meta-sarkastik kaçması oldukça hazin)


9. Çocuklar evde bir anne ve bir baba olmadan, onları örnek almadan sağlıklı büyüyemezler. O yüzden boşanmış çiftlerin, dulların vs. tek başına çocuk yetiştirmeleri şiddetle yasaktır.


10. Eşcinsel evlilik toplumun hamuruyla oynayacaktır, insanlık yeni sosyal normlara alışamayacaktır. Zaten arabalara, servis sektörüne dayalı ekonomiye ve daha uzun yaşam sürelerine de hala alışamadık.

17 Temmuz 2012 Salı

Sonuç Doğruysa Ajitasyon Mübahtır

3. Yargı Paketi kapsamında Bahçelievler cinayetlerinin katillerinden ikisinin salınması, ufak çapta bir gündem yaratmıştı. Slogancı siyaset icabı bu olay "Katiller serbest!"e indirgense de, durum bu kadar basit değildi. Bu konuyu Mehmet Ördekçi güzelce açıklamış, tl:dr insanı için de özet geçeyim:

1980'lerde solcular, asker kafasıyla affolunması mümkün olmayan "devlete karşı işlenen suç" ile yargılandı, idam cezası vs. aldı. Ülkücüler ise affolunması daha kolay olacak cinayet suçlarından yargılandı, zira bunlar siyasi suç değildi. Yalnız 1991'deki düzenleme ile 146. maddeden yargılanan solcular şartlı tahliye alırken, cinayetten hükümlü ülkücülerin kimileri hapis yatmaya devam etti. Yani 12 Eylül zihniyeti bir hesap hatası yaptı. Bu son düzenleme, bu durumu tadil ediyor, ama hala daha içeride olan sağcı ve solcular var.

Yani sonuç şu: Bu düzenleme, uğruna sloganlar atılacak gibi adaletsiz değil, hatta aksi doğru.(Fakat hala daha mağdur ettiği insanlar da var)

Peki bu sonucu alıp Yıldıray Oğur yazılaştırmak isterse ne olur? Şiar edindiği "solcular şiddet ile hala yüzleşemedi, sağcılar ise yüzleşti." çizgisi doğrultusunda ajitatif bir yazı yazar, yazıyı okuyup da bu olanları bilmeyen "solcu katillerin hepsi serbest bırakıldı devlet tarafından, sağcılar ise içeride, zulüm bu" fikrine ulaşır. Yazısına hükmeden temel mantığın kritiğini Twitter'da @ceelall yaptı zaten, aşağıda görebilirsiniz. Ben nokta atışı ile daha spesifik bir bulguyu anlatmak istiyorum.


Oğur, yazısının bir yerinde MHP Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı'nın öldürülüşünden, ve sonra katillere ne olduğundan bahsediyor. Kendisi maktulün soy ismi konusunda tereddütlü biraz ama, sanırım en sonunda Öztürk yerine Altınok'ta karar kılıyor.


Yazının devamında ise MLSPB'li kadın militanın serbest kaldıktan sonra neler yaptığından bahsediyorç Kendisi şiir kitabı yazmış, şiirlerinden şarkılar yapılmış, ödüller almış.

Google güzel şey, Yıldıray Oğur'un bu yazıyı yazarken hangi haberi kaynak kullandığını bulmak zor olmuyor. Kendisi Yeniçağ Gazetesi'nin 17 Şubat 2010 tarihli şu haberini kullanmış. Yalnız haberi biraz yanlış/eksik okumuş, kendisinin atladığı ayrıntıları ben düzelteyim müsaadenizle:

- MLSPB'li kadın militanın şiirlerinden şarkı yapan kişi Ahmet Kaya. Yeniçağ Gazetesi Oğur'dan daha öfkeli olduğu için bu şarkı hakkında "yıllarca kardeşlik şarkısı olarak pazarlandı" ifadesini kullanıyor. Oğur bundan imtina etmiş.

- Ödüller alan şairin kendisi ya da şiir kitabı değil, şiir kitabının yayıncısı, gene tanıdık bir isim: Ragıp Zarakolu. Yeniçağ Gazetesi şöyle anlatmış orayı da, Oğur yorgunluğuna yenik düşmüş: "Özzümrüt’ün cezaevinde yazdıklarını kitaplaştıran Ragıp Zarakolu (2007’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü Ödülü’nü aldı)"


Şimdi toparlayalım: Yıldıray Oğur, adil bir uygulama olan "katillerin eşitlenmesi"ni anlatırken, neden bu kadar ajitasyona yer veriyor? Neden bugünkü adaletsizliğin altında yatan sebep olan orijinal adaletsizliği es geçiyor? Neden Ördekçi ya da ceelall'in değindiği noktalardan hiç dem vurmuyor? Yazısına getirilen eleştirilere neden "ya zaten geçmişle yüzleşemiyoruz, unutalım gitsin" tadında cevap veriyor? 


Madem unutmalıyız, en başta neden bu fişleme dolu yazıyı kaleme alıyor, bu yaklaşım ile mi unutuyoruz geçmişi?

Başta söylediğimi tekrar vurgulayayım: Oğur'un yazısınun vardığı sonuç son derece geçerli. Bu uygulamanın devam etmesi, adaletsizlik olacaktı. Lakin bu meseleyi Oğur'un Pınar Selek ya da 1 Mayıs 77 sırasında ortaya koyduğu zihniyet haritasıyla inceleyince böyle tutarsızlıklar ortaya çıkıyor. Sağın şiddetle yüzleştiğini ya da esas mağdur olduğunu tutar tutmaz kanıtlamaya çalışmadan da adalet aramak mümkün. Onun ön şartı da esaslı bir yüzleşme.

1 Haziran 2012 Cuma

Kürtaj Konusu

 

Başbakan, Uludere konusunda kendi tabanından dahi tepki görmeye başlayınca şapkadan bir tavşan çıkarmalıydı, o da kürtaj konusu oldu. Konu ilk ortaya atıldığında bunun klasik AKP pragmatizmi uyarınca ortaya atılmış ve biraz sular durulunca geri çekilecek bir demeç olduğunu sanmıştım (bu konuda akla ilk gelen  örnekler alkol yaşı kısıtlaması, idam cezası geri gelsin tartışması, zina vs.) lakin mevzu aldı başını yürüdü ve yasa taslağı olarak kapımıza dayandı. Tabii burada Başbakanın yıllardır sahip olduğu "daha çok nüfus, kadınlar, yemeyin içmeyin doğurun!" takıntısının da payı büyük.

Kürtaj konusu, mensubu olduğum düşünce ekolünü (insan hakları ve bireysel özgürlük temelli, kamu politikaları nezdinde kar-zarar analizini öngören) en çok zorlayan konulardan birisi. Çünkü insan hakları kısmında, temelden bir çelişki içerebiliyor farklı bakış açılarına göre. Kürtaj konusunu "haklılık/haksızlık" perspektifinden tartışmak o yüzden sakat, ve lakin tartışma platformu "yaşam hakkı/seçim hakkı", "cinayet" gibi tanımında uzlaşılmayacak/kesin tercih yapılamayacak eksenlerde şekilleniyor.

I. Tartışma Zemini


Bunu biraz açayım: Kürtaj konusunda, genelgeçer bir tutum almak sözkonusu değil. "Bebek benim karnımda, istediğimi yaparım" pozisyonuna "o fetüş bir canlı, cinayettir bu!" kontrası geliyor. Sonrasında tartışmalar fetüsün ne zaman canlı olarak kabul edilebileceğine bağlanıyor. Bu konuda her dinin ve hatta mezheplerin referansı farklı, o yüzden din temelli bir açıklamada dindaşların bile buluşması zor.* Seküler açıdan yaklaşıldığında da durum farklı değil. Mesela bir görüş, en erken prematüre doğumda hayatta kalmış bebeğin referans alınmasını öngörürken, diğer bir kesim bebeğin "hissetmeye" başladığı anı referans alıyor. Kimisi ilk kalp atışı diyor, kimisi doğum anını öngörüyor. Bu kadar karmaşık ve çok yönlü bir husus kesin karara bağlanamaz.

Bu durumda tartışmayı bu eksende yürütmenin faydası yok, çünkü bu pozisyonlarda tutarlılık da arz edilmiyor. Örneğin "fetüs canlıdır!" diyen bir insanın, düşük yapıldığında cenaze töreni düzenlediğini hatırlamıyorum. Ya da "devlet eliyle cinayet işlenemez" gibi aslında çok genel ve mantıklı bir pozisyonun, Türkiye devlet-vatandaşlık kontratında yeri olmadığı da aşikar: Devlet bizi gözaltında da öldürür, biber gazıyla da öldürür, askerde eğitim zaiyatı da sayar ve kimse ondan hesap soramaz. Ya da "bebek doğmadan, duygu-düşünce sahibi olmadan canlı sayılamaz" görüşünün, diğer canlı varlıklara ilişkin tartışmalarda tutarsızlık riski oluyor.

Bu bahsettiğim içkin çelişkiler yüzünden tartışma "kürtaj olursa ne olur, olmazsa ne olur" temelli bir "kar-zarar analizi" ile ele alınmalı diye düşünüyorum.

II. Kürtaj Neden Yasal Olmalı?


Kürtaj var, ve de yasadışı iken bile gerçekleştirilen bir yöntem. Düşük yapmaya çalışma, vajinaya çeşitli cisimler sokma gibi çok tehlikeli yöntemlerle, ya da yeraltında çalışan güvencesiz kliniklerle gerçekleştirilen bir operasyon bu.** Devletin bu konuda pozisyon alması, özellikle de "cinayet" temalı bir pozisyon alması bu yüzden sakat. Devlet, "cinayeti engelleyeceğim" diye dolaylı yoldan bir çok cinayetin ortağı olma riskiyle karşı karşıya. Bunun içine aile/çevre baskısı gibi normal, tecavüz vs. gibi ekstrem durumlar girdiğinde ortaya çıkabilecek hasarın haddi hesabı yok. Devletliler kürtaj serbest iken kimsenin hobi olarak haldır huldur kliniklere koşup fetüs aldırdığını sanıyor olabilirler, fakat kürtaj kolay bir operasyon değil psikolojik olarak. Bunun da yanısıra, kürtaj seçeneği olmadığı için bebeğini gizli gizli doğurup daha sonra öldürme vakalarının da olduğunu biliyoruz.

Tüm bu verileri ve gereksiz yere sıralamaya gerek duymadığım olumsuz koşulları alt alta dizdiğimizde, devletin etik sebeplerle kürtaj yasaklamasının aslında o sakınddığı etik sebepleri bizzat empoze etmesi gibi bir çelişkili durum ortaya çıkıyor.

III. Uygulama Nasıl Olmalı?


Kürtajın yasal olması demek, gene sanılanın aksine herkesin kürtaj yapmaya zorunlu bırakılması demek değil. Kürtaj özel bir sağlık hizmeti olarak sınıflandırılır ve her türlü güvence sağlanır, doktorlara kürtaj yapıp yapmama özgürlüğü tanınır (ki zaten böyle bir durum fiilen var), bireysel ilkeler çerçevesinde ele alınması gereken bir olay "doktor-hasta gizliliği" çerçevesinde değerlendirilir. Ne devlet, ne aile, ne de bir başkası bu düzenlemeye müdahil olur, pozisyon almak zorunda kalır.


IV. Bunu Neden Tartışıyoruz?


Türkiye özelinde fiilen gayet de düzgün bir şekilde işleyen, kimsenin de esasen şikayetçi olmadığı (senelerdir hiçbir seçim programında kürtajla ilgili bir madde görmedim, propaganda malzemesi olarak kürtajın bahsinin geçtiğini duymadım) sistemin birden bozulmasının iki sebebini yukarıda açıkladım zaten: Popülizm ve AKP politikalarındaki nüfus fetişi. Bu fetişin ima ettiği ve genel anlamda çok daha kötü bir yere giden ataerkil zihniyet de cabası tabii. İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı'nın TV programında "Kadınlar da insan" cümlesi kurabildiği bir zamandayız, muhafazakar/erkekegemen zihniyet Üsküdar'ı geçmeye çalışıyor. Kadınların işgücüne katılımının usülen bile teşvik edilmediği, "en az üç cocuk, hem çamaşır makineleri de var artık" gibi abuk beyanatların gündemi sarmaladığı bir zaman bu.***

Kürtajı bağımsız olarak değerlendirdiğimizde bile yasallık en mantıklı pozisyonken, bu çerçeveden baktığımızda, kullanma yanlısı olmadığım bir kelime olmasa da, "kürtaj hakkı" için direnmenin önemi ortaya çıkıyor.

V. Epilog


Bu konu daha dallanır budaklanır, ABD'deki "Roe v. Wade" başlıklı kürtajı yasadışı olmaktan çıkaran ama eyaletlere çevresel kısıtlama hakkı tanıyan karara, AKP'nin ABD'deki Cumhuriyetçi Parti ile politik partner haline gelmesine, Almanya ve Fransa'daki zamanında yapılmış "Ben de kürtaj yaptırdım" kampanyasına, "If These Walls Could Talk", "Revolutionary Road", "4 Months, 3 Weeks, 2 Days" gibi filmlere, George Carlin'in muhteşem skecine kadar gider aslında.

 * hkubra'nın konuyu İslami perspektiften ele aldığı şu güzel yazı okunabilir. 
**Bu konuda istatistiki bilgi isteyenler Emrah Göker'in blogunda kürtaj anahtar kelimesini aratabilirler.
***Bu da sosyalistfeministkollektif.org sitesinde yayınlanan, olaya kadın hakları perspektifinden bakan bir yazı. Bulan meltem'e teşekkürler. 

18 Mayıs 2012 Cuma

Korsan ve Hırsızlık Üzerine

Bu konu bir blog girdisi ile açıklanacak, bütün açılardan ele alınacak bir konu değil, üzerine sayfalarca kitaplar yazılır ve gene bir sonuca varılamaz icabında. Burada esas amacım, bazı sorular sormak, bazı sebepsizce benimsenmiş/tanımları ezberlenmiş ahlak ilkeleri üzerine biraz kafa yormak.

Bitmeyen bir tartışma "korsan müzik" ve diğer eğlence ürünleri hakkında zaten varken, bir de "korsan taksi" gündemimiz oldu. İki konu tartışılırken de gündeme gelen kavramlardan biri de "hırsızlık". Korsan müzik indirenler çeşitli cezalara çarptırılırken -en azından böyle bir yasal düzenleme varken-, korsan taksiye binenlere de 600 lira ceza kesilmesi gündemde. Korsan müzik ve korsan taksi kavramları arasında işleyiş bakımından benzerlikler olduğu kadar farklar da var, ama bu kavramların cezalandırılması benzer mekanizmalar yaratınca ve "hırsızlık" tanımı gündeme gelince üzerine biraz düşünmek gerekiyor.

I. Hırsızlık, Özel Mülkiyet ve Korsan Müzik 


En basit açıklama ile hırsızlık kavramı, özel mülkiyetin varlığıyla gündeme geliyor. Birisinin özel mülkünü elinden izinsizce almak hırsızlık diyebiliriz. Mesela benim para verip aldığım bir eşya, benim elimden, benim artık kullanamayacağım şekilde alınıyorsa, o net bir şekilde hırsızlıktır. Burada iki kavram çok önemli: 1. İzinsizlik. 2. Sahip olanın kullanım hakkını yitirmesi. Mesela bir dükkandan bir mal çalarsanız da, halihazırda para vermiş dükkanın o malı başkasına satma hakkını elinden almış oluyorsunuz, ve bu yüzden burada bir hırsızlık durumu sözkonusu oluyor.

Korsan müzik konusu ise klasik hırsızlık tanımının gayet dışında. "Korsan müzik" indirince neyin hırsızlığı yapılmış oluyor? Şarkıyı indiren, başkasının da o şarkıyı indirme hakkını gasp etmiyor, o şarkıya sahip olan dükkanın elinden kopyayı çalıp da başkasına satma hakkını da gasp etmiyor, kendisi o ürünü başkasına satıp şirketin malı ile kazanç da sağlamıyor. Çünkü bu tür ürünler, ekonomide hariç tutulamayan ürün (nonexcludable good) olarak tanımlanan sınıfta.

Korsan müzik indirmek, yani fiziksel olarak kimsenin özel mülkiyet hakkını gasp etmeyen bir ürüne bir maddi değer biçip, o değerin karşılığını bulmaması hırsızlık ise daha birçok naif eylemin hırsızlık olması konusu da gündeme geliyor. Mesela radyodan teybe müzik çekmek de, televizyonda çok beğendiğiniz bir programı kaydetmek de, bir kitabı arkadaşınızdan alıp okumak da hırsızlık olabilir aynı şekilde. Bir ürünü farklı ortamlarda satışa çıkarıp, ona yapay bir değer ve sahiplik kavramı biçtikten sonra o değerin her koşulda karşılanmasını beklemek gülünç. Dijital çağı analog kanunlarla yönetmenin zorluğu da burada başlıyor.

(Aranot: Ki sanatçılara sorduğunuzda "ben zaten parayı konserlerden, konuşma anlaşmalarından, yeni rol tekliflerinden kazanıyorum" diyenler, kendi albümlerini kendi sitelerinden bedavaya ya da sembolik bir ücret karşılığında satanlar mevcut, ki o halde bile daha çok para kazanabiliyorlar. Bu da mevcut sistemdeki oligopolik düzenin esas verimsizliği getirdiğine dair başka bir argüman.)

II. Korsan Taksi ve Hırsızlık


Korsan taksi mekanizması, korsan müzik mekanizmasının işleyişinden farklı. Çünkü müşteri hariç tutulamayan ürün değil, müşteri korsan taksiye bindiğinde orada bir fiziksel alıkoyma gerçekleşiyor. Peki bu durumun hırsızlık olmasının sebebi, birinin vergi veriyor, diğerinin vermiyor olması mı? Bu konuda kesin yargıya varılabilir mi, yoksa farklı senaryolar mümkün mü?

Örneğin X kişisi cebinde 10 lira ile bir yerden bir yere gitmek istesin, taksiyle pazarlık yapsın, taksi kabul etmesin, ve sonrasında korsan taksiye binsin. Bu durumda korsan taksi ve müşteri hırsızlık yapmış olur mu?

X kişisi o 10 lirayı vergi vererek kazanmışsa ve korsan taksiciye bir hizmet karşılığında veriyorsa, korsan taksici de tıpkı o para öğrencinin cebinde kalsaydı olacağı gibi dolaylı yollardan vergisini veriyorsa, bu da hırsızlık sayılır mı? Daha farklı örnekle anlatmak gerekirse, evinizin bahçesindeki ağacı kesmeniz lazım. Profesyonel ağaç kesici çağırmak yerine kendiniz ya da bir arkadaşınız kesiyor ve böylece vergi çarpanından çalıyorsunuz. Bu da hırsızlık olur mu?

X kişisi 10 lirayı taksiye vermek yerine arkadaşına diyor ki "Abi ben sana 10 lira benzin parası vereyim, beni şuraya bırak." Bu durumda arkadaş korsan taksicilik faaliyeti yapmış olur mu?

III. Hırsızlık, Rekabet ve Vergi


Korsan taksi olayını yukarıdaki örnekler ışığında şöyle değerlendirmek de mümkün. İki şirket var, bunlardan birisi aynı sektörde olmasına karşın diğerine kıyasla daha az vergi veriyor. Bu da haksız rekabet ortamı yaratıyor. Bu ortam da ekonomik işlerliği ortadan kaldırıyor, ve bu yüzden devletin bunu düzenlemesi gerekiyor. Gayet geçerli bir argüman, ve zaten devlet-vatandaş kontratında vergi toplama konusunda bu konu gayet açık.


Lakin bu konuda da siyah-beyaz spektrumundan farklı şeyler düşünmeli. Türkiye'de devlet ile işbirliği içinde olduğundan ötürü aynı sektördeki rakiplerinin önüne geçen firmalar yok mu? Firmalar, vergi kanunundaki yasal boşluklardan yararlanırken, aynı şekilde haksız rekabet yaratmıyorlar mı? İthalat-ihracat sübvansiyonları hakkaniyetli, ekonomik verilere göre mi dağıtılıyor her zaman; yoksa başka mekanizmalar da var mı?

Vergi konusunda da benzer sorular gündeme gelebilir. Devlet, kazanç elde eden vatandaşını vergi vermediği için cezalandırabilir, hakkıdır dedim. Peki vatandaş, bu vergilerin nereye harcandığı konusunda her zaman hesap sorabiliyor mu? Eğer vatandaşın vergi vermemesi hırsızlık ise, devletin antimilitarist bir vatandaşından aldığı vergiyi silah endüstrisine yatırması, vejetaryen vatandaşından aldığı vergi ile et sektörünü sübvanse etmesi de hırsızlık mı oluyor? (Burada demiyorum ki bütün bunlar düzenlensin, o tür bir toplumsal model yaratmak oldukça ütopik. Fakat "hırsızlık" damgasını vurmadan önce, benzer koşulların halihazırda yaşandığını açıklamaya çalışıyorum)

IV. Sonuç


Başta da dediğim gibi, bu yazıda güçlü bir argümantasyon, kesin bir iddia dile getirmiyorum, bu konular elde ölçülebilir veriler olmadan pratik yargıya bağlanamaz, imkansız. Lakin "hırsızlık", "korsana hayır", "korsan taksiye binenler tabii ki ceza ödesin" gibi yargılara varmadan önce, bu kavramlara yüklediğimiz geleneksel anlamları ve pratikteki karşılıklarını da sorgulamak gayet mühim. Haksız rekabet, monopoli/oligopoli, verginin hesabının sorulabilmesi, gelir vergisi toplamadaki başarısızlık, sübvansiyonlar vs. çetrefilli konular, sadece teorik yaklaşım ve ahlaki güzellemeler ile çözümlenemez.

13 Nisan 2012 Cuma

İtibarsızlaştırdıklarımızdan Mısınız?

Not: Bu yazı belirli bir olaya, kişiye vs. atfen yazılmıyor. Son birkaç gündür ne zamandır aklımda olan bir rahatsızlığı yazmak için ekstra bir motivasyon geldiği doğrudur.


Mizah, eleştiri, hakaret ve önyargı arasındaki çizgiler karman çorman haldeyken dipnotsuz/ön açıklamasız bir şeyler anlatmak zor oluyor. Kurumlar adına alınanlar (bkz: Atatürkçülüğe/dine hakaret etti), ifade özgürlüğünü "her dediği onaylanacak" olarak algılayanlar (bkz: hani ifade özgürlüğü vardı, bana faşist/homofobik diyemezsin!) falan gibi çok güzel insanlar var. Son zamanlarda da çeke çeke uzatılan yeni bir fenomen katıldı aramıza: İtibarsızlaştırma.

Böyle bir kavram var, evet, ve hatta suç teşkil ettiği durumlar da mevcut. Bir kamusal figür hakkında yalanları gerçekmiş gibi sunmak suçtur, bu yüzden davalar açılır, tazminatlar ödenir. Ama bu kadar. Bir kamusal figür hakkında ağır eleştiri yapmak, ürünlerini yerden yere vurmak, "fikir/yorum" olarak kategorilenecek herhangi bir şeyi söylemek serbesttir. Çünkü "kamu figürü" olmak demek, bir yerde budur.

Bunun haricinde "doğru olduğuna gerçekten inanılarak yapılan beyanlar", "kamunun inanmayacağı belli olan beyanlar", "kamu menfaatini ilgilendiren konularda yapılan yorumlar", "dümdüz küfür" vs. de itibarsızlaştırma sayılamaz. Bu şekilde mizah, eleştiri, politik tartışmalar vs. dışarıda tutulmuş olur.

Kamu figürleri, ellerinin altında kitlesel iletişim araçları olan insanlardır. Siyasetçiler ve hukukçular en özgürce eleştirilebilmesi gereken insanlardır, çünkü erk sahibidirler. Ondan sonra medya insanları gelir. Bu tür durumlarda yasaların esasen koruması gerekenler, kendilerini kitlelere ifade etmesi en zor olanlardır.

Şimdi esas kafama takılan noktaya, sosyal medyaya sıçrayalım buradan. Sosyal medya denen kurum, içindeki insanların birbirleriyle iletişim kurması, tepkilerini göstermesi için var zaten. Buraya katılan insanlar, bu olguları kabul ederek buraya geliyorlar. Yukarıda bahsettiğim gibi kişi hakkında iftira atmak, ya da kişiyi tehdit etmek, şiddet uygulamak vs. zaten yasalar uyarınca suç olduğundan bunun tartışması dahi yapılamaz, suçtur. İster sosyal medya olsun, ister otobüs durağı olsun...

Ama şunu da bir kenara koyalım: Hitap ettiği insan sayısı, kamu figürlerinin anaakım medya yoluyla hitap edebileceğinin %1'i olan insanlar, bir kamu figürü hakkında yoğun eleştiri yapıyorsa ona "linç" demek, "itibarsızlaştırma" demek insafsızlıktır. İki sebepten:

1. Kişi hakkında yalan bilgi saçılmıyorsa, bu açıkça "ifade özgürlüğü" kısıtlaması olur.
2. Bunun ucu "kimseyi eleştirmeme"ye varır, kaygan zemin oluşur.

Bugün Twitter'da bir sürü insan makaraya alınıyor. Nagehan Alçı, Nazlı Ilıcak ağzını açınca binlerce tweet ortaya saçılıyor. Bu da mı itibarsızlaştırma o zaman? Ya da onlar "itibarsızlaşma"yı hak edecek ne yaptılar? Mütemadiyen köşe yazıları üzerine yorumlar dönüyor, örneğin Ahmet Altan, Yılmaz Özdil her gün tartışılıyor. Bunlar da onları itibarsızlaştırmaya mı yönelik? Bizim arkadaşımız, eşimiz dostumuz olunca itibarsızlaştırma, zaten sevmediğimiz biri olunca OK mi oluyor?

Bir insan eyleminde/söyleminde saçmalamışsa (ki bu subjektif bir yargıdır) "saçmalamış" denir (bu da subjektif bir yargıdır). Karşılığında da "hayır saçmalamamış, çünkü..." denir (doğru tahmin ettiniz, bu da subjektiftir). Fikir başka, "gerçek" başkadır.

Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim. Muhalefetin dereceleri vardır. Kimisi idealisttir, kimisi daha hesap yapar, pragmatisttir, kimisi iktidara yakın durup onu etkileyebilecek pozisyon almaya çalışır vs. Bu insanlar birbirlerini sağa sola çekmekle yükümlüdür. Tren böylece ilerler. Bu iletişim sürecinin sonunda, eleştirilerin neticesinde "küsme, darılma, gücenme" olacaksa muhalefet çekilsin kenara, iktidar at koştursun dilediği gibi. Takım tutar gibi kişi tutarak, iktidar mekanizmasının simetriğini alarak muhalefet yapılacaksa, kişi kültü ön kabul ise, ne diyeyim, eyvallah.

7 Nisan 2012 Cumartesi

Fethullah Gülen ve Alevilik (1995)

(8 Temmuz - 10 Temmuz 1995 tarihleri arasında Milliyet gazetesinde yayınlanan Ruşen Çakır mülakatını buraya alıntılayacağım. Çakır, Gülen, Doğan grubu, Alevilik anahtar kelimeleriyle ilgi çekici olmayan bir mülakat olması düşünülemezdi zaten, nitekim öyle de olmuş. Fethullah Gülen'in Alevilik üzerine görüşleri resmi sitesinde de mevcut zaten, fakat oradaki çoğunlukla 1995 tarihli alıntılarda bu mülakata başvurulmamış pek. Alevilik'in makbul sınırlarda tutulması çabasının yoğunlaştığı, İzzettin Doğan isminin ön plana çıkarıldığı, buna karşın Aydınlık çizgisinin Alevilik'e sahip çıkmaya çalıştığı 1990'lara dair ilginç bir perspektif olduğu kanaatindeyim. İkinci soruda bahsedilen istihbarat bağlantısı, Çiller'i mafya konusunda uyarması, DHKP-C militanı Sibel Yalçın üzerinden gerçek Alevilik çıkarımları da işin bonusu olsun.)

Son dönemdeki çıkışlarıyla ve cemaatinin faaliyetleriyle hep gündemde kalan Fethullah Gülen, Gazi olaylarının ardından "Ben de Aleviyim" demesiyle dikkatleri çekmişti. Son olarak İzmir'de Başbakan Tansu Çiller'den cemevi açmak için destek istediği öne sürülen Fethullah Hoca kendisine ilettiğimiz soruları yanıtladı.


- Alevi - Sünni ayrımı konusunda ne düşünüyorsunuz?


Temelinde sevgi, muhabbet, birlik, düzenlik, yardımlaşma ve birleştiricilik bulunan bir yol ne yazık ki, Alevi değil, birtakım sol, komünist ve tamamen bölücü, kan dökücü örgütlerce sahipleniliyorsa, biz bunun Alevilikle alakası olmadığını kabul ediyor ve Alevi kardeşlerimizin de aynı inançta olduğuna inanıyoruz. İslam içi siyasi kavgaların, sahabe arasındaki birtakım hadiselerin tamamen tarihte kaldığı bir zamanda Sünni - Alevi ayrımının yersizliği ortadadır ve şu anda böyle bir ayırımı destekleyecek hiçbir unsur sözkonusu değildir.


Aleviliği istismar etmeye çalışan bazı komünist örgütler ve onlara alet olan ateistler, hem İslam'ın, hem bu ülke ve milletin, hem de arkasına sığındıkları Atatürk'ün düşmanıdırlar. Yıllarca onu en büyük faşist ve burjuva devrimcisi olarak suçlayanlar, eğer emellerinde muvaffak olurlarsa -ki, inşallah olamayacaklardır- ilk defa Kemalizm'i dinamitleyeceklerdir. Çoklarının habersiz bulunduğu bu hakikatı ilk defa burada ifade ediyorum.

- Özellikle 1980 sonrası başlayan ve Alevi aydınlarınca Alevi Rönesansı" olarak tanımlanan hareketliliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

80'den sonra dünyanın her tarafında dine dönüş başladı. Demir perdenin çökmesi ile bu daha da hızlandı. Protestanların protestanlığa, Katoliklerin katolikliğe, Budistlerin Budizm'e dönmesi gibi, elbette Müslümanlar da Müslümanlığa dönecekti. Gayet tabii olan bu vetirede, yıllarca sol ve komünistler tarafından istismar edilen Aleviliğin de özünü araması tabiidir. Alevilik, solculuk ve komünistlik değildir. Hele hele sevgi, muhabbet, hoşgörü, diğergamlık, fütüvvet adına vampirler gibi kan içicilik değildir. Kaynakları Hz. Ali (ra)'nın Nehcûl-i Belaga"sı ise, Mevlana'nın Mesnevisi, Yunus Emre'nin deyişleri, Hacı Bektaş*i Veli'nin Makalatı, Ahmed Yesevi'nin Hikmetleri ise onlar da kaynaklarına döneceklerdir. Dönecekler ve her türlü istismar ağından kurtulacaklardır.

Gaziosmanpaşa hadiselerinden birbuçuk ay kadar önce birisi vasıtasıyla yukarılara bir rapor ilettim. İstihbaratta profesyonel bir dostumun verdiği bu raporda, PKK tarafından Almanya'da büyük hazırlıklar yapıldığı, Türkiye'de bazı hassas yerlerde Alevi ocak ve bucaklarının kundaklanacağı, Aleviler'den bazılarının vurulacağı ve bütün bunlar Sünnilere isnad edilere Aleviler'in ayaklandırılııp, bir Sünni-Alevi çatışması meydana getirileceği bu raporda yazılıydı. Bunun arkasında da PKK ve Abdullah Öcalan vardı.

Bütün bunların dışardan destek gördüğü, Batılı büyük güçlerin hiçbir zaman birlik halinde gelişmemizi istemediği açıktır. Ve çok acıdır, Türkiye'de Alevi olmadıkları halde Alevilik iddia eden birtakım ateistler, temelde din ve Atatürk düşmanı, dolayısıyla din ve vücdan hürriyetini garantiye alması gereken laiklik düşmanı çevreler Kemalizm arkasına sığınarak, ateizm adına buna destek verdiler. Fakat bereket versin, Aleviler de, polisimiz de çok basiretli davrandı. erçi askerle polis karşı karşıya getirilmeye çalışılıyordu, polisin basireti buna imkan vermedi. Bu münasebetle işin başındaki şahsa telefon ederek polisimize tebriklerimizi arz ettim.

Niyetleri, ülkeyi parçalamak, polisi yıpratıp askeri bir cuntaya gel demek, Müslümanları ve milli, dini hizmet veren müesseseleri ezmekti. Ayrıca, yıllarca istismar edilen Alevileri yine aynı istismar çevrelerinin ağına bir defa daha çekmek ve gerçekleri görerek, bu ağdan kurtulmalarına fırsat tanımamaktı. Allah izin vermedi.

Türkiye'de ateizme, din düşmanlığına kilitlenmiş bir kesim, Alevilerin devamlı surette belli bir siyasi çizginin oy deposu olarak kalmasını istemektedir. Özlerine, öz kaynaklarına ve şifahi kültürden yazılı kültüre geçmeye yönelen Aleviliğin ister rönesans deyin, ister reform deyin, aslıyla buluşması tabii bir vetiredir.

- Alevilik sadece Hz. Ali taraftarlığı mıdır?


Meseleyi lügati açıdan ele alacak olursak, Alevi deyince ilk akla gelen şey, Hz. Ali (ra) taraftarı olmaktır. Hz. Ali (ra) fütüvvetin, kahramanlığın, diğergamlığın, hasbiliğin temsilcisi idi. O yiğittir, pervasızdır, korkusuzdur, haksızlıktan fersah fersah uzaktır. Bu açıdan Alevilik Seyyidina Hz. Ali (ra)'nin amelde, davranışta, düşüncede arkasında olmak, ilave olarak da, Hz. Ali (ra)'nin bu yanlarıyla diğer sahabiye yaklaşmak demektir. Hz. Ali (ra)'nin, Efendimiz (SAV)'in velayetini temsil etmesi açısından Hz. Bediüzzaman Said Nursi buna bir de velayeti katar. Türkiye'de Aleviliğin ilk temsilcileri diyebileceğimiz Türkmenler, onun daha çok mertliğine meftun olmuşlardır. Ayrıca, birer delikanlı, yiğit ve akıncı olarak ordularımızın önünde yürümüş ve erler, erenler, alperenler halinde bu milletin i'tilasında büyük hizmetler vermişlerdir.


- Siz, Gazi olaylarından sonra Ben de Aleviyim" şeklinde bir açıklama yaptınız. Bununla neyi kastediyordunuz?


Doğup büyüdüğüm evde olsun, yetiştiğim medrese, tekkede olsun ve Bediüzzaman çizgisinde olsun Ehl-i Beyt sevgisi ve tasavvuf Aleviliği en önde gelen unsurlarından biriydi ve biridir de. O kadar ki, evimizde tüten Ehl-i Beyt sevgisinden dolayı benim Hz. Ali (ra)'ye olan tutkum diğer sahabeleri gölgeliyordu. Fakat, en başta Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra) ve Hz. Osman (ra) olmak üzere bütün sahabinin büyüklüğü müsellemdir. Onlara da sevgi be bağlılık duymak gerekir. Bu yüzden yıllarca Hz. Ali(ra)'ye olan mahabbetimin diğer sahabiye olan sevgimi gölgelememesi için çok çalışmışımdır. Hz. Ali(ra) "Haydar-ı Kerrar"dır, Damad-ı Nebidir, pekçok huhusi fazilette ve bilhassa Efendimiz (SAV)'ın mübarek soyuna, bu soydan kıyamete kadar gelecek çok büyük velilere baba olmada bütün sahabiye üstündür. Bu cihetten Hz. Hasan da üstündür, Hz. Hüseyin de üstündür. İşte bu tasavvuf veya velayet Aleviliği açısından öyle demiştim. 


Fıkıhta takip ettiğim Hanefi mezhebi de büyük ölçüde Hz. Ali(ra)'ye dayandığı gibi, Hz. İmam-ı Azam Ebu Hanife ile Hz. İmam-ı Cafer es-Sadık arasında da büyük bir yakınlık vardır.

Bizim mesleğimizde Hasenilik esastır. Hz. Hasan, Hzç Muaviye'ye karşı hilafet davasından vazgeçerek, İslam toplumunun birliğini sağlamış ve müslümanlar arasında kan akıtılmasını önlemiştir. Yani o, siyasetle, dünyevi makam ve mevkilerle alakasının olmadığını ve aslolanın müslümanların birliği olduğunu, bizzat davranışıyla ortaya koymuştur.

İşte bu manada Hz. Hasan'ın çizgisindeyim ve öyle düşünüyorum, Hz. Ali (ra)'yi, Hz. Fatıma (r. anha)'yı, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i seviyorum diyen Aleviler'e karşı bağrımız açıktır. Böyle çok engin, herkese açık bir yanımız var. Her seviyede bulunan Alevi'ye karşı da yardıma hazır bulunduğumuzu rahatlıkla söyleyebilir, hepsinin ayaklarının altına başımı rahatlıkla koyabilirim. Bu manada Gaziosmanpaşa olayları münasebetiyle "Ben de bir Aleviyim dedim. Annem de o kadar Alevi idi. Babam da o kadar Alevi idi. Öünkü o duyguyu, o düşünceyi bana telkin eden babamdı. Evet Hz. Ali (ra)'nin kahramanlıklarını anlata anlata ruhumda kahramanlık düşüncesini bana aşılayan o olmuştu.

- İzmir'de Başbakan Tansu Çiller'den cemevi açmak için izin istediğiniz doğru mu? Doğruysa, bu talepteki amacınız nedir?


Herhangi bir ferdin cami yapmak veya cemevi açmak için Başbakan'dan izin istemesi sözkonusu olamayacağına göre, böyle bir iddia fevkalade manasızdır. Başbakanlıkla görüşmeden önce, içlerinde Alevi dedelerinin de bulunduğu bazı Alevi vatandaşlarımızla elçiler vasıtasıyla veya bir sofrada yüzyüze gelerek konuştuk, bazı meseleleri müzakere ettik. Bana cemevi yapma hususunda işbirliği teklif ettiler. Cevaben "Bazı kardeşlerimiz, bazı Alevi vatandaşlarımız bizim böyle bir şeye doğrudan katılmamızdan rahatsız olabilirler. Siz, cemevi yapmak mı düşünüyorsunuz, yoksa kültür lokali veya okul açmak mı planlarsınız, her ne yaparsanız biz de arkadan destek veririz. Bu işe doğrudan karışmayalım." dedim.


Başbakanla İzmir'de görüşmem daha yeni gerçekleşti. Benim bu vaadim ise bundan çok önceydi. Başbakan'a İzmir'deki görüşmede, yeraltı dünyası ile, mafya ile alakalı endişelerimi aktardım. Ve bütün bunların faturasının kendisine çıkarılacağını söyledim.

Cemevi açma hususunda Alevi kardeşlerimize yardım vaadetmem konusunda şunu diyebilirim ki; Alevilik, yıllarca şifahi bir kültür olarak kalmıştır. Şu ilim asrında onun da yazılı kaynaklarına dönmesi gerektir diye düşünüyorum. Ayrıca, benim Alevi vatandaşlarımın cemevlerine saygılı olduğum ölçüde, o da benim duyguma, düşünceme saygılı olacaktır.

- İslami çevrelerin büyük çoğunluğu, kabaca Alevilerin Ehl-i Sünnet çizgisine çekilmesi olarak tanımlanabilecek bir strateji izliyor. Bu yaklaşım sahipleri Alevi yerleşim birimlerine cami yapılmasını da öneriyorlar. Halbuki siz cemevlerinin sayısının artırılmasını istiyorsunuz...


Alevi vatandaşlarımızın rızası olmadan bir köyde cami yapıldığına kani değilim. İçinden geldiğim meslek mensupları olarak şu ana kadar illa da bir Alevi köyüne cami yapılsın diye ısrar eden müftü veya düyanet görevlisi görmedim. Önceleri daha çok dağ başlarında yaşayan Alevi vatandaşlarımız zamanla yol kenarlarına indiler ve mütemeddin bir toplum olmaya yöneldiler. Kapalı bir toplum olmaktan açık toplum olmaya yönelince okulun yanı sıra caminin de yapılmasını isteyenler çıkabilir.


En son olarak, bir çatışmada ölen Sibel Yalçın'ın da bir imam tarafından yıkanıp, techiz ve tekfin edilmesini isteyen pek çok Aleviler oldu; hatta gerçek Alevi olanlar bu istekte bulundular. Bizzat kendilerine imam talep eden Alevilere de çok rastladım. Bu noktada devlet, Aleviler isterse imam hatiplere Alevilikle ilgili dersler koyabilir. Onların kaynaklarını okutabilir. Sanırım devlet, eğer bir Alevi yerleşim birimine cami yapmışsa, bu Alevilerin istekleri ile olmuştur.

Bu bakımdan bazıları cami yapmak istiyor, bazıları da cemevlerinin sayısının artırılmasını istiyor şeklinde ayrı mülahazaların varlığını düşünmek kanaatimce yanlıştır. Birtakım ateistlerin, komünist bölücü örgütlerin "Alevi köyünde caminin ne işi var?" demesinin ardında, "hilali, yıldızı koparalım da yerlerine orak-çekiç getirelim" mülahazası olsa gerektir.


30 Mart 2012 Cuma

4+4+4 ve Din Eğitimi Üzerine Notlar

Türkiye'deki eğitim sistemi üzerine ne zaman bir şeyler yazmaya niyetlensem, konunun dallı budaklılığı cesaret kırıcı oluyor. Örneğin sadece üniversiteleri anlatmak için YÖK'ü, Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini, akademisyen kadrosunun seçiliş ve işleyişini, giriş sistemini vs... sayfalarca yazmak lazım.

Son günlerin tartışma konusu 4+4+4 üzerine bir de geçen "Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed'in Hayatı seçmeli ders" önerisi gelince, konuyu sadece kısıtlı bir yerinden alarak biraz irdeleyebileceğimi düşündüm.

Kısım I: Devlet Nedir? Neden/Nasıl Eğitim Vermelidir?


Bu çok genel girişi yapmadan argümanımın temelsiz kalacağını düşünüyorum. Devlet, bireylerin/özel kurumların işleyişi sağlayamayacakları (bilgi asimetrisi, beleşçi sorunsalı), haksız rekabet/tekelleşme çıkacağı, bazı masrafların fiyat mekanizmasıyla karşılanamayacağı (dışsallık) vs. hallerde devreye girmesi beklenen, özel kişi ve kurumların vergileriyle yürüyen bir sözleşme sonucudur. Bu yüzden devletlerin çevresel sorunlarda, piyasanın verimsizleştiği zamanlarda, ulusal güvenlik hususunda vs. müdahaleci olması beklenir. Eğitim, sağlık vs. gibi sektörlerde devletin rolü ise tartışmalıdır.


Fakat bütün bu tartışmalara karşın üzerine uzlaşılan bir konu, devletin vereceği eğitimin evrensel niteliği olmalıdır. Niye? Çünkü devlet eğitime sponsor olduğu anda, bütün vatandaşların vergileriyle o harcamayı yapmaktadır, o halde vatandaşları dışlayıcı bir hizmette bulunması düşünülemez. Yani:

1. Devlet tüm vatandaşların vergisini alırken, onlara kimliğinden dolayı eğitim vermeyi reddedemez.
2. Devlet eşit olarak vergi aldığı vatandaşlara eğitim hizmetini eşit olarak geri vermek zorundadır.

İlk madde konusunda koyu Kemalistler/milliyetçiler haricinde bir uzlaşı gözlemlemek mümkünken, ikinci maddede liberaller ve liberterler biraz yalnız kalmakta ki, bu da bir yere kadar bu yazının konusu zaten.

Kısım II: Zorunlu Eğitim ve Özel Eğitim


Önce şu soruyu cevaplayalım: Neden zorunlu eğitim diye bir şey var? Çünkü toplumsal ve ekonomik gelişmenin olması için insan niteliğinin yükselmesi lazım, ve bu da eğitimle olan bir şey. Peki bunun zorunlu olması şart mı? İnsanlar kendi kendilerine karar veremezler mi eğitim görmeleri gerektiğine? Daha iyi bir yaşam umudu, zaten yeterli motivasyon değil mi?


Bu konuda çok farklı görüşler, araştırmalar vs. var, ancak geçici olarak şu minimumda buluşulabilir: "Devlet, erken yaşlardaki eğitimi düşük gelirli ailelere sağlayarak, onlara bir fırsat eşitliği yaratmakla yükümlüdür. Geri kalanı ise özel eğitim halledecek kapasitededir."

Neden özel eğitim vurgusu? Çünkü devlet eğitimi, fazla vergilendirme, müfredat üzerine tekel, birey tektipleştirmesi, yenilikçiliğin (inovasyon) önünün kesilmesi, devletin etnik, dini, cinsi konularda taraf tutması/tutum takınması gibi sorunlara yol açıyor. Devlet eğitiminin ideolojik boyutu, toplumun ilerleyebilmesi için gerekli çeşitliliğin önünü kesiyor, böylece zararı kârından fazla oluyor.

(Bir sonraki kısıma geçmeden şunu not düşeyim: Buradaki gözlemler ağırlıkla tarihi ve biraz da teorik. Burada liberter perspektifin nasıl analiz yaptığını vurguluyor, ve de ilkesel bazda bir çözümleme yapıyorum.)


Kısım III: Din Eğitimi



Yukarıda anlattığım prensipler uyarınca şunu söylemek kolay: Devlet tek bir dinin eğitimini müfredata koymamalı: Bu hem farklı dine mensup insanlara ekonomik olarak haksızlık, hem de devlet eğitiminin evrensel olması ilkesine aykırı. O yüzden zorunlu "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" (ki bu dersin anlattığı ezici çoğunlukla İslam kültürü) dersi zaten sakat.


Peki bunun çözümü nedir? Öncelikle, devlet din dersi verecekse, bu ya "dinler tarihi" gibi evrensel nitelikte olmalı, ya da "karşılaştırmalı din" gibi dünya, en azından Türkiye'de gözlemlenen tüm inançları sosyolojik bir boyuttan anlatmalıdır. Örneğin seküler olmayan ABD'de, din eğitimi ya okul sonrası etütlerle verilir, ya da özel kurumlar/cemaatler bu yükümlülüğü üstlenmiştir. Eğer bir ders İncil'i okutacaksa, tamamen nötral, akademik ve edebi bir perspektifle okutmalı, İncil hakkında her sorunun sorulması serbest olmalıdır.


Peki bu son düzenleme ile gerçekleşen ne? Hem İmam Hatip liseleri -ki bunlar "çocuğunun dini eğitim almasını isteyen ebeveyn için" diye savunuldu yıllarca- opsiyonu getiriliyor, hem zaten programının yarısı "Kur'an ve Hz. Muhammed" olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu olmaya devam ediyor, hem de üzerine aynı temalı bir seçmeli ders getiriliyor. Bu yanlıştır. Hem devletin dini eğitimi tekeli altına alması, hem vergilerin eksesif bir şekilde bu kadrolara kullanılması, hem de evrensellik prensibini çiğnemesi açısından yanlıştır.

Kısım IV: Mesleki Eğitim


Sorun sadece burada da bitmiyor. 4+4+4 ve mesleki yönlendirme, devletin kontrolü altında yapıldığı takdirde inovasyon konusunda ciddi bir engel getirebilir. Devlet, bireye temel bir eğitim verdikten sonra, onun ne yapacağının kararını aile ve bireyin kendisine bırakmalıdır. Bu tür bir düzenleme, devletin, çocukların geleceğine ipotek koyması anlamına gelecek halde teşkil olabilir.

Tabii ki herkesin yüksek eğitim alıyor olması, üniversite bolluğu, kadroların kalitesizliği vs. bir sorun, fakat bunun çözümü mesleki yönlendirmeyi erken yaşlara çekmek demek değil. Bu kurumların kalitesini düzeltecek öneriler kulak ardası edilmekle kalınmadı, TÜBİTAK'ın özerkliğinin kaldırılması,  başına "füze teknolojisi yapacağız ne evrimi" kafalı birisinin getirilmesi, YÖK'ün yetkilerinin korunması gibi daha da zıt yönde hamleler yapıldı. 


Sonuç: Bu eğitim modeli ile yeni Türkiye hedefi beliriyor. Teknolojik atılım, ileri düzey akademi, yüksek kalite eğitim değil hedeflenen. Yeni nesil, az çok bilgiye sahip, sanayi elemanı çıtasıyla yetinen, militer-endüstri kompleksinde yahut ara üretimci olarak istihdam olunan, vatan-millet-Sakarya hususunda hemfikir, yarı-otoriter bir devlet modeli altında edindiği kapital ile geçinen insanlar olacak. İlköğretimden YÖK'e kadar bütün yapılanmaya bakıldığında gözüken bu.

Ha, iyi büyürüz, ona lafım yok da, insan ne kadar mutlu olacak, insani gelişim endeksi nerelere gidecek, onu zaman gösterecek. 

21 Mart 2012 Çarşamba

Riya's Anatomy

Türkiye toplumunun riyakârlığı yeni bir fenomen değil, ama böyle yoğun bir şekilde yaşanınca tadından yenmiyor. Her kesimde, her cephede bu tadı yakalamak mümkün.

Mesela Ergenekon ve diğer benzer polis operasyonlarında "imamın ordusu" olarak yaftalanırken, ne zamanki Kürtlere karşı bir girişim olur, o zaman "törörüklerin başını ezen kahramanlar" payesine yükselirler.

Mesela Suriye'de Esed halkına binbir türlü zulüm ederken ona karşı çıkanlar, Kürtlerin uğradığı zulüm karşısında "ama onlar da kaşınıyor" demeyi uygun görürler. Onlar Misak-ı Milli sınırları içinde düzenin bekçisi, o sınırlar dışında en büyük devrimcidir.*

Mesela Esed'in muhaliflere de "kendi muhaliflerini öldürüyorlar" tarzı suçlamalar getirilir, ama bu duyulmaz. Lakin aynısını yapan PKK'nın elinde Kürtlerin zulüm görme ihtimali iyiliksever Türk aydınının yüreğini burar. Aynı Kürt'ün halihazırda zaten zulüm görüyor olması ise teferruattır.

Mesela herhangi bir spor müsabakasında sık görülecek, derbilerden önce misliyle yaşanan olaylardan sonra kimse "Zaten bütün Türkler/taraftarlar böyle" demez, onlar kulüplerin/taraftarların adını lekeleyen birkaç çapulcudur. Ama bir Newroz kutlamasında bir vitrin camı inmeyegörsün, bütün Kürtler öyledir zaten, medeniyetsiz ıyy.

Gene protestolarda bir otobüs taşlanınca "bizim ödediğimiz vergiler!" diye hassaslaşan arkadaşlar, aynı vergilerle alınan BDP otobüsünü sivil polisler taşlayınca susarlar. Gerçi "helali hoş olsun!" diyeni de vardır kesin.

Gene "KCK'nın içine giren MİT elemanları çok kötü işler yapmış!!!" diye günlerce manşet atan gazeteler, aynı suçlamalar polise yöneltilince sus pus olurlar. Polis bizim dostumuz, arkadaşımızdır.

Türklerin de, Kürtlerin de medyası zaten propaganda ve dezenformasyon konusunda birbirlerine taklalar attırmaktadırlar. İşin komik yanı, Kürtlerin medyasının zaten bağımsız olma gibi bir iddiası yokken, yandaş/candaş sözde farklı kutupların Türk anaakım medyasının tek sesi farklı tonlarda yankılatmasıdır.

72 saate 72 buçuk riya sığdıran bir ülkenin insanlarının bu ortak tutumu göz yaşartıcıdır. Ne de olsa ozanın da dediği gibi: "Aynı yoldan geçmişiz biz/aynı sudan içmişiz biz."

*@ebedichef'in veczidir.

19 Mart 2012 Pazartesi

Newroz'dan Nevruz'a

Newroz konusunda derli toplu bir şeyler yazmak o kadar zor ki, insan nereden başlayacağını bilemiyor. Anlatacağım şey basit aslında: Bugün yaşananların hepsi ya planlı, ya da beklendik idi, zira Türkiye Cumhuriyeti devletinin en iyi bildiği şey, kitlelerin muhalefet gücünü kırmak, basitleştirmek (bkz: 1 Mayıs törenleri) ya da kitleleri birbirine düşmanlaştırarak ellerini yıkamaktır (bkz: Sivas katliamı)

Newroz konusunda da -ki Newroz sadece bir bayram değildir, Kürd ulus bilincinin yaratılmasına hizmet etmiş Demirci Kawa efsanesi ile birleşen bir kutlamadır- devletin mantığı aynı: Bayramı resmileştirelim, bizim istediğimiz gibi kutlansın, öyle kutlamayanlar da bölücü törörcü olsun. (Çünkü 90'lardaki "Kürt yoktur, Newroz da yoktur" politikasının artık iflas ettiği bir gerçek)

Olayın böyle olduğunu gösteren iki durum var: Birincisi, bir bayramı tatil günü kutlamayı istemek, dünyanın en normal işidir. ABD'de aynı zamanlarda kutlanan St. Patrick günü (17 Mart) eğer haftaiçine denk geliyorsa geçit törenleri haftasonu yapılır. İkincisi, devletin 18 Mart günü kutlamayla bir sorunu olmadığı, Çırağan Sarayı'nda aynı gün GÜNSİAD'ın verdiği davetten belli. Devlet ile uyum içinde çalışan kapitalin 18 Mart günü kutlaması sorun değil, ama halkın kutlaması sorunlu? Diğer bir deyişle: "Newroz 18 Mart'ta kutlanacaksa onu da biz kutlarız."

Çoğunluğunun devletin gayriresmi Halkla İlişkiler organı pozisyonunda olduğu medyanın tepkilerine de bakarsak, bu politikanın izdüşümünü görmek kolay olur. Newroz'un erken kutlanmak istenmesini doğal bir durum olarak değil de bir "garip istek" olarak gören medya, kutlamalar için "erken Nevruz" tabirini kullanıyor. Kutlamalarda çıkan olayları anlatırken "Polis: 1 BDP: 0" diye skor tutan Güneş'ten, çıkan olaylarda "1 ölünün olduğu iddia edildi" diyerek kıvırmanın 3. derecesine geçen Radikal'e tutum aynı. (Vakit ve Hürriyet'i alıntılamaya dahi gerek duymuyorum) Türklerin okuduğu gazetelerden alabileceği mesaj belli: "BDP gene olay çıkarttı. Nevruz gibi güzel bir günü bile doğru düzgün kutlayamıyorlar."

Halbuki ortada net bir bile bile lades durumu var. Devlet izin vermediği, polisi ileri sürdüğü kutlamalarda olay çıkmayacağını bilmeyecek kadar aptal bir kurum değil. Ortada bir alışılmış refleks var, devletin gösteriye izin vermemesi, kitlelerin buna direnmesi, polisin biber gazı ve tazyikli suya sarılması, kitlelerin kaldırım taşlarını polise atması... İş "şiddet", "maddi hasar" noktasına varınca zaten devletperest toplum "onlar da yürümeseydi, yapmasaydı, taş niye atmışlar" argümanı ile, en baştaki izinsizliğin mantıksızlığını kanıksar hale geliyor.

Bütün bu gerilim, devletin bir taşla üç kuş vurmasına yol açıyor:

- Newroz kutlayan "iyi Kürt-kötü Kürt" ayrımı oluşuyor.
- Newroz'u Nevruz'a dönüştürüp devlet tekeline almanın yolu açılıyor.
- Kürt mücadelesini "kutlayabilme özgürlüğü"ne indirgeyecek bir yol açılıyor.

Bu son maddeyi biraz açayım. AKP hükümetinin Kürt sorununa çözümsel yaklaştığına dair iki büyük argümanı var: 1. TRT Şeş'i açtık 2. Oslo'da görüştük. Sanki Kürtlerin bütün anadil mücadelesi devlet sponsorluğunda televizyondan şarkılar türküler dinleyebilmekmiş gibi, ya da daha önce devlet hiç PKK ile görüşmemişçesine sonuçsuz bırakılan bu açılım büyük bir lütufmuş gibi yansıtma. Bu indirgeme "daha ne yapalım?" boyutuna geliyor zamanla. Bu minvalde bakarsak, 5 yıl sonra Newroz'un Taksim'de kutlanmasına izin veren, ya da resmi bayram ilan eden devlet dünyanın en büyük ihsanını eylemiş gibi davranacak muhtemelen. İnsanlar da "iyi de doğal olan buydu zaten, istenen bunun ötesi" diyemeyecek.

Yani "yahu devlet de izin versin de insanlar bayramlarını kutlasın, ama doğru düzgün kutlasınlar" bakış açısı, nazarımda fazlasıyla naif. Karşımızda bütün kitlesel dinamizmi "hadi şu saatten şu saate Taksim'den Galatasaray'a zararsızca yürüyelim"e indirgetmeyi başarabilmiş bir devlet aklı var. Bu aklın bir köşesinde Newroz'u Nevruz'a dönüştürerek Kürtlerin kitlesel dinamizmini de "Artık istediğimiz zaman istemediğimiz yerde Newroz kutlayabiliyoruz"a bağlamak olduğunu unutmamak, en azından bu makul şüpheyi bir yerde tutmak lazım.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Hadi Bu Yaz Fransa'ya Gidip İleri Geri Konuşalım!

Dün Fransa Anayasa Konseyi'nin Ermeni Soykırımını İnkar Yasa Tasarısı'nı iptal ettiği haberi yurtta yankılandı ve büyük bir coşkuyla kutlandı. Türkiye bürokrasisinin bu müthiş zaferi, Fransızların yüzüne çarpılan sağlam bir Osmanlı tokadı oldu. Türk'ün gücünü bütün düny...

Yukarıdaki paragraf, mübalağa gibi duran lakin ne yazık ki gerçek olan bir hissiyatın anlatısı. Hani neredeyse yazının başlığının anlattığı gibi kampanyalar düzenlenecek. Fakat milliyetçi kardeşlerime dostane bir uyarıda bulunmak istiyorum: Kazın ayağı öyle değil.

Ayağın nasıl olduğunu anlamak için, Türkiye basınından kimsenin okumadığına emin olduğum yasa tasarısının metnine bakmamız lazım. Tasarı "ırkçılıkla mücadele kanununu değiştirme ve Ermeni soykırımını inkarı cezalandırma" olarak adlandırılmış, her ne kadar biz sadece "Ermeni soykırımı" kısmına baksak da. İlk kısmı vurguluyorum, çünkü bu yasa tasarısı şapkadan çıkmadı, var olan kanunlara dayanarak hazırlandı.

Açıklayayım, daha doğrusu yasa açıklasın:

"Avrupa Birliği sözleşmesininn 34. maddesi ve 2008 tarihli bir çerçeve karar (décision-cadre, framework) uyarınca, ırkçılık ve zenofobi (yabancı düşmanlığı) etkili, orantılı ve caydırıcı biçimde cezalandırılmalı. Avrupa Birliği sınırları içinde sergilenen ırkçı ve zenofobik davranışlar 1 ilâ 3 yıl hapis ile cezalandırılmalı. İlgili kararın 1. maddesi uyarınca, cezalandırılacak suçlar arasında soykırımı, insanlığa karşı işlenen suçları ve savaş suçlarını onaylama, inkar etme ya da aşırı önemsizleştirme (Uluslararası Ceza Mahkemesi yönetmeliği), yahut bu davranışları şiddet ve nefret yaratıcı şekilde sergileme (Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi sözleşmesi) de var. Çerçeve kararın 3. maddesi de bu suçların 1 ilâ 3 yıl hapis ile cezalandırılmasını öngörüyor.


Fransa, Ermeni soykırımının varlığını 2001 tarihli bir yasa ile tanımış halde, lakin halihazırda sadece Yahudi soykırımını inkar bir suç olarak cezalandırılıyor. 1990 tarihli Gayssot Yasası uyarınca, Nazi suçlarının inkarının karşılığı 1 yıl hapis ve 45.000 Euro para cezası.


2008 tarihli çerçeve kararı emsal uyarınca uygulamak adına, bütün soykırım, insanlık suçlarını ve savaş suçlarını kamuda mazur göstermek, reddetmek ya da önemsizleştirmek 1 yıl hapis ve 45.000 Euro ile cezalandırılmalı.


Ayrıca 1881 tarihli Basın Özgürlüğü Kanununda da bu doğrultuda değişiklikler yapılmalı."

Özetle:

1. Fransa Ermeni soykırımını tanıdığı için bu yasa tasarısı öneriliyor.
2. Fransa'da ırkçı ve zenofobik davranışlar zaten cezalandırılıyor.
3. Anayasa Konseyi, bu yasa tasarısını "ifade ve iletişim özgürlüğünü fazla kısıtladığı" için reddetti. Yasadan Basın Özgürlüğü kanununa dair kısımlar çıkarılıp/revize edilip tekrar yazılırsa şaşırmayın.

Netice itibariyle:


Sakın bir gazla Fransa'ya gidip de "Ermeni soykırımı yoktur, esas onlar bizim soyumuzu kırdı, kestiysek de kestik, bugün olsa gene keseriz" demeyin, ırkçılık olarak değerlendirilebilir söyleminiz. Hatta oradan gaza gelip Yahudilere, Nazilere falan hiç referans vermeyin, tercümede kaybolur aman Tengri muhafaza.

Ben uyarayım da günah benden gitsin.