2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Konuk Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konuk Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2014 Salı

Babalar ve Çocukları

*Bu yazı quadroz tarafından yazılmıştır.

Bir insan neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl öğrenir? Hayata dair çıkarımlarını nasıl ve neye dayanarak yapar? Bu çıkarımları temellendirmesi gerek bir yerde değil mi? Bu temelleri hangi varsayımlar üzerine kurar peki?

İlk aklıma gelen cevap aile. Hayatla ilgili başlangıç noktasını kabaca anamıza babamıza bakarak belirliyoruz. Babamız hangi görüşlere sahipse onları benimsiyoruz. Babamız hangi sosyal sınıfa mensupsa, o sosyal sınıfı tanıyarak ve tanım gereği benimseyerek büyüyoruz. Babamızın doğruları bizim doğrularımız oluyor. Babamızın hayatla ilgili temel varsayımlarını aynen bünyemize alıyoruz. Yaş itibariyle kafamız pek çalışmadığından da bunları o esnada pek dönüşüme uğratmıyoruz.

Sonra çevre geliyor. Fakat ailemizin ait olduğu sosyoekonomik gruplar temas edebileceğimiz çevreyi yoğun ölçüde kısıtlıyor,özellikle üniversite vs. için yuvadan uçup gidene kadar. Zenginsek zaten zengin mahallesinde oturuyoruz. Memursak genelde çevremiz memur çocuklarından oluşuyor. Babamız sağcıysa istisnalar harici gene sağcılarla arkadaşlık ediyor. E cocukları da çok büyük olasılıkla sağcı oluyor. Yani bir yerde istisnaları bir kenara bırakırsak yine evde öğrendiğimiz doğruları daha da güçlendirecek bir çevrede büyüyoruz. Babamızın dediklerinin benzerlerini çevremizde duydukça bunları daha da güçlü bir şekilde benimsiyoruz.

Evden uçuyoruz, üniversiteye gidiyoruz. Bir kısım insan bu kopuşu bile yaşamadığı için yukardaki cendereden zaten hiçbir zaman çıkamıyor. Tut ki çiktik, istanbul'a okumaya gittik. İki ihtimal var burada. Ailemiz bize sıkı ve sert bir endoktrinasyon uyguladıysa ve kontrollerini hala üzerimizden çekmediyse yine benzer bir ortama girmemiz çok olası. Benzer insanlarla arkadaşlık edip,benzer şekilde devam ediyoruz. Ailemiz biraz daha alakasızsa, pek kendi doğrularını empoze etmeyi umursamadıysa da, ihtiyacımız olan bu "doğrular"ı üniversitede karşımıza ilk çıkan/ilk ciddi temas ettiğimiz gruplardan öğreniyoruz. Bu grupların siyasi olmasına da gerek yok. Herhangi bir şekilde hayatla ilgili bazı sorulara cevap versinler, yeter. Boş bir bardak olarak geldiğimiz üniversitede doluyoruz kısaca. Ailemiz endoktrinasyonda eksiklikler bıraktıysa bunları yeni girdiğimiz ortamımızda dolduruyoruz.

Farkettiyseniz henüz hiçbir sorgulama aşamasına girmedik. Bize empoze edilenleri bünyemiz samimiyetle kabul ediyor mu hiç test etmedik. Oturup da ciddi ciddi hiç düşünmedik acaba gerçekten edindiğimiz doğrular, kabullendiğimiz varsayımlar doğru mu. Bunu yapmak zor geldi çünkü. Farklı bilgi kaynaklarına ulaşmak, farklı ihtimallerin korkutuculuğuna alışmak, babamızın tam bir mal olduğunu farketme ihtimali zor geldi. Götümüz yemedi kısaca. Şimdiye kadar edindiklerimiz bize konforlu bir alan sağladı. Mutlu, mesut takılıyoruz.

Ama bir huzursuzluk baş göstermeye başladı. Bazımızın vücudu içine konanları pek kaldıramıyor mu ne? Hiç çaba göstermeden ediniverdiğimiz bu doğrular ağır geliyor sanki. Bir tuhaflık var. İçimize sinmeyen, dilimizde kekremsi bir tat bırakan bir şeyler var.

O zaman daha sıkı sarılmalıyız doğrularımıza. Evde kabaca öğrendiğimiz şeylerin aynısını söyleyen filozoflar/ideologlar bulmalıyız. Düşündüklerimize destek olabilecek kitaplar okumalıyız. Çünkü bunlar hoşumuza gidiyor. Bizi rahatsız etmiyor. İmanımızdaki sıkıntıyı gideriyor bir nevi. Bizle aynı şeyi söyleyen arkadaşlar edinmeliyiz eğer zaten hali hazırda yoksa. Biz 1 diyorsak onlar 3 demeli. Şüpheye yer olmamalı hiçbir konuda. İyice emin olmalıyız doğrularımızdan. Ve bunları en ateşli şekilde savunmalıyız. Kimse farketmemeli iç huzursuzluğumuzu. Kendimizi her an, her an inandırmalıyız. Hiç boşluk bırakamayız. Bu iş ciddi bir iş.

Eğer biz de bunları hakkıyla yapabilirsek toplumumuzdaki haklı olmakla kafayı bozmuş 75 milyona katılabiliriz. Her konuda haklı olması gereken, her konuda en doğruyu bilen, egosunda tek bir çiziğe bile izin vermeyen bir ülke dolusu manyağa eklenebiliriz. Alt tarafı anamızdan/babamızdan/üniversitede ilk karşılaştığımız abilerden (ki averaj zekamızı, ülkemizin yakın tarihini düşününce bir boka yaramadıkları aşikar olan bir sürü gerizekalıdan bahsediyoruz burada) öğrendiğimiz doğruları çok matah ya da çok ince düşünülerek üzerine varılmış sonuçlar gibi sunabiliriz. Objektif pozlar keseriz gerekirse, diyaloglara gireriz diğer görüşlerle ama içimizde o en doğruyu,en iyiyi bilen denyo hala hiç değişmeden oturmaya devam eder böbürlene böbürlene.

Haklı çıkalım, içimizdeki o adını koyamadığımız huzursuzluğu bastıralım yeter. Hep haklı olmalıyız unutmayın. Karşımızdaki en sevdiğimiz insanları bile kırabiliriz, hiç sorun değil. Tek önemli olan her daim haklı olmak. Babamız müslümansa niye müslümanlığın dünyadaki en süper şey olduğunu anlatan 38 kitabı bitirip biz de en süper müslüman olalım. Babamız solculardan nefret eden bir patron yalakasıysa biz de en liberal yayınları okuyup, kendimizi iyice parlattıktan sonra yine evde solcuların ne kadar gereksiz insanlar olduğunda hemfikir olalım. Babamız sosyal demokratsa, biz de gerekli adımları attıktan sonra yine ehven-i şer olarak son defa CHP'ye oy verelim. Babamızdan öğrendiklerimizi keskinleştirecek şeyler öğrenelim, daha çok laf edecek argüman toplayalım ama günün sonunda babasının aynısı bir hıyar olarak kalalım. Ok?

24 Ekim 2010 Pazar

Kusturica Üzerine...

(Efendim, konuk yazarlarımızdan birisi Kusturica üzerine fikirlerini beyan etmek istemiş, ama biz meşgul adamlar biraz geç fark etmişiz bunu, geç olsun güç olmasın diye de bağlayalım lafı)

Modern dünyada ideolojiler en basit ifadeyle üretim üzerinden şekillenir (Bir çok etken tabii ki sayılabilir, ancak uzatmamak adına basit bir tanımlama yolunu seçtim). Ülkemizde ise durum biraz farklı, çünkü bizde insanlar kendisini genelde tüketim şekillerine göre ve dine olan mesafelerine göre ifade ediyorlar. 

Örneğin gelirden daha çok pay alan ve ağırlıklı olarak kıyı şeridinde yaşayan insanlar kendilerini solcu olarak tanımlıyorlar (Son zamanlarda ulusalcı demeye başladılar). En basit ifadeyle sol aslında üretim modelinden doğan bir ideolojidir, işçi-işveren ayrımı ve işçi sınıfının hakları sol ideolojinin bir yerde temelidir. Ancak ülkemizde işçi-işveren ayrımı bir taraf insanlar tüketim şekilleriyle kendilerini ifade etmekteler. İşverenler solcu, işçiler sağcı!

İrtica korkusu diye dayatılmaya çalışılan korkuların temelinde bu insanların tüketim alışkanlıklarının değişme ihtimali yatmaktadır. Dini yönetim gelirse kadınlar denize giremez, içki içilemez vs. Böyle olunca da kendisine solcu diyen insanların önemli bir çoğunluğunda dine, İslam'a karşı bir antipati doğuyor. Ülkemiz solcularının bu temel yanlışlığının sonucu olarak ortaya sol yerine ulusalcı, Kemalist denen ve hiçbir evrensel kabulü olmayan seçkinci ve antidemokratik bir zihniyet çıkıyor. 

Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım izahı kabul edecek olursak, solun dine ve dindara karşı yapılan her türlü haksızlığa göz yumması, kayıtsız kalması normal oluyor. Sonuçta burası çelişkiler ülkesi değil midir? Sağ-sol çatışmasının en yoğun yapıldığı yetmişlerde milliyetçi akımlar içindike ırkçı unsurları temizleyebilmişken, sol ırkçı, faşist, seçkinci, bürokrat takımının elinde kalmıştır. 

Kusturica’nın faşistliği dine olan mesafesi kadar anlam ifade eder bizim solcular için. Dolayısıyla Beyaz Türklerin Bosna dramına uzak kalması benim için şaşılacak bir durum değil. Kusturica’ya kızıyoruz da, biraz haksızlık etmiyor muyuz? En azından adama “FAŞİST” diyebiliyoruz. Dersim katliamını meşru gören zihniyete evrensel bir tanım bile getiremiyoruz. Yani faşist bile diyemiyoruz, çünkü onlar Kemalist. 

Hatırlarsanız refarandum sürecinde kimi sanatçıların tutumu kamuoyunda çok tartışıldı. Benim uzun zamandır kafama taktığım bir konu var: “Sanatın herhangi bir dalında başarılı olan insanların söyledikleri tartışılmaz mıdır?” Mesela Fazıl Say’ın söylediklerini bir hatırlayalım. Destek verenler genelde şu tür gerekçeler sunuyordu: “Say dünya çapında bir sanatçı. O bir deha! Katlanmak zorundayız.” Halbuki bir insana saygı duymak için onun sanatçı olması gerekmiyor. Bir sanatçının da sırf sanatçı kimliğinden ötürü fikirlerinin kabul görmesi, eleştirilmemesi de beklenmemeli. Emir Kusturica olayına da bu açıdan bakıyorum. Hiçbir film buram buram faşizm kokan fikirlerin eleştirilmesini engelleyemez. 

Dikkat ederseniz bir sanatçı eleştirildiğinde o sanatçı konuyu kişiselleştiriyor ve sanatının eleştirildiğini iddia ediyor. İyi bir müzisyen olmak, iyi bir sinemacı olmak vs. eleştirilemez şeyler söylemek anlamına gelmiyor. Hele bizim gibi ülkelerdeki sanatçıların değişim konusundaki performansları söz konusu olduğunda, eleştiriyi fazlasıyla hakettiklerini söylemek lazım.

Bir samimiyet testi de muhafazakarlar için. Tertip komitesi demiş ki “Biz Kusturica’nın sanatçı kişiliği ile ilgileniyoruz.” 

Evet hatırlayın, birkaç sene sövdük, sonra en muhafazakarımız, en milliyetçimiz, ülkücümüz bile MODA, REKLAM etkisi altında kalıp Ahmet Kaya için “ya çok da güzel söylüyor, şarkıları çok güzel” demedi mi? Yani Ahmet Kaya’nın sanatçı kişiliği ile ilgilendiler.

Fakat PKK gibi bir terör örgütü Türkiye’nin gündemini bunca yıl meşgul etmese idi, Anadolu insanının Kürt sorununa bakışı, veya Ahmet Kaya’ya çatal fırlatanların bakışı böyle olur muydu? (riyakarım, riyakarsın, riyakar..)

29 Eylül 2010 Çarşamba

Fazıl Say haklı, lakin...


Fazıl Say sempatik gelir bana. Yok, klasik müzikten anladığımdan veya onun iyi bir klasik müzik bestecisi (Sazan Aksu gibi ‘şarkı yazarı’ ile karıştırmayın, Fazıl kızar ha!) veya icracısı olduğunu bildiğimden de değil. Klasik müziği düzenli iş yıllarımda ofiste fon müziği olarak dinlerdim; lisansüstü öğrencilik yıllarımda da biraz... İyi gelirdi zihnime. O kadar.

Nedense her görüşümde aklıma ellerindeki pikanları kemiren sevimli sincaplar gelir. Oradan severim Fazıl’ı, bir.

Dahası, onun bu “yavşaklık” felsefesine de katılıyorum. Ben de sevmem Hakkı Bulut tarzı müziği veya herhangi bir şeyi. Beni de bazen kasvetli halet-i ruhiyede yakalamış birkaç Orhan Gencebay veya Kibariye parçası (tevafuka bakın, onlardan biri de “geberiyorum”lu Sazan Aksu şarkısı) olmadı da değil ama ne Baba fanıyım ne dolmuş müziği ile mest olurum, NŞA. Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Mihriban, Klasik Türk‘ün üzerine biraz da klasik caz, blues ve eski Beatles, Streisand, 60′ların folku, Nat King Cole, Willie Nelson vs. neyime yetmiyor?

Daha dahası “Sezen Aksu zamanında bilmem nerede beraber şarkı söylediğimizde detone olmuştu; ben yalancıktan ‘şahanesin’ demiştim” şeklineki notu ile bizi tarihi bir yanılgıdan kurtarmasını da tam da yakıştırıyorum kendisi gibi bir prima donnaya (bunun Sezen’in “evet” demesi ile ne alakası olabilir?).

“Karnını kaşımayan Bekir Coşkun’la beraber Lausanne’a kaçarlarsa” diye kabuslar görüyorum ben de her karnını kaşıyan Türk gibi.

Sevmediği herkes ve her şeyi tavsif etmek için “şey”, “yavşaklık”, “karnını kaşıyan”, "Akepeli", “Iran gibi”, “mollalar” dışında fazla kelime bulamamasını da “eeh ne olmuş yani, bazı bestekârlar birkaç nota ile beste yapar, ‘Arabesk yavşaklığı’ gibi. Herkeste Daniel Barenboim entelekti, belagati ve rafinasyonu olmak zorunda mı?” diye açıklıyorum. Oradan da yırtıyor.

Eee, geriye ne mi kalıyor?

Fazla önemli bir şey değil ama bu arkadaşın cehaleti, gerzekliği ukalalığından büyük.

Bakınız dün gece 5N1K’da referandumda neden hayır diyeceğini nasıl açıklıyor:
(bire bir değilse de çok yakın):
“Bi kere, neyi millete götürüyorsunuz? Ben bu millete götürme işine karşı olduğumu söyledim. Bütün partilerin anlaşmadığı uzlaşma sağlanmadan millete götürme... Tüm Partiler anlaşsın ondan sonra...”
Bak Fazılcım, benim tembel evladım, dinle, değişiklik olsun:

Anayasa diye bir kitap var. Sizin çağdaşlar yazarlar her darbe sonrası. İşte o kitapta diyor ki değişiklik paketi 330 ile 367 arası sayıda oyla geçerse referenduma gider (senin için basitleştirdim, şimdi kesirlerle, Resmî Gazete ile falan cici kafanı yormayayım).

Zaten “uzlaşma” olsa yani “bütün partiler üzerinde anlaşsa” ve sizin AYM’deki (hukuktan, akıl, izandan) “bağımsız” amcalar, teyzeler de “OK, no problem” dese idi referenduma gerek kalmazdı.

Hani bir mahkeme bir karar verir, sen de temyiz edersin ve mesele bir üst mahkemeye gider ya?

İşte öyle bir şey. Demokraside “üst mahkeme” milletin kendisi. Direkt demokrasiye en fazla bu kadar yaklaşılır. Artık vekilleri aradan çıkarıyor millet, “madem siz uzlaşamadınız ben karar veriyorum” diyor. 

Anlatabildim mi?

- Laik, karnını kaşıyan, gericiler, yavşak, ben komposer, pis Sezen, oratoryo yazdım, benden iyi mi bileceksin, İran, çağdaş, yavşak…. AKM’mi yıktırmam, Madımak... Temiz ne? Bana pis mi diyorsun? Senin ağzını …x&£&a$p;%+^’..@

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Eşcinsellik, homofili, homofobi üzerine:

Komünal İşkembe'nin liberal insanlarının çoğu için yeni şeyler olmayacak söyleyeceklerim ama geçmiş yazılar ve yorumlar göz önünde bulundurulunca bilgilendirici olduğunu düşündüğüm konuyla ilgili bir kaç örneği kişisel deneyimlerimle birlikte paylaşmak istedim. Yazıma başlamadan önce, içeriğe bakış açınızı ya da ilginizi etkiler mi bilemiyorum ama merak edenler için ben Müslüman bir aileden gelen, Türk, eşcinsel bi kadınım. Birçok eşcinsel dostu çok takdire şayan yazılarda konuyu kitlelere açtı ve insanları aydınlattılar, aydınlatıyorlar... Sağolsunlar. Fakat bir yanda da kimileri, tüm iyi niyetlerine rağmen, dilimizdeki yanlış kalıplarla farkında olmadan yanlış düşüncelere yönlendiriyolar toplumu. Bu konu üzerinde dört ana nokta var değinmek istediğim. Umarım söyleyeceklerim hem eşcinsel destekçilerinin fikirlerini daha net yaymalarına yardımcı olur, hem de açık fikirli homofobik insanların konuyla ilgili bir takım sorularını cevaplar. Öncelikle blogdaki yorumların içinde eşcinsellik ve homofilinin eş anlamlı kullandığını gördüm. Dilimizde homofili eşcinselleri seven (homo-seven, gay friendly ...) eşcinsellerden korkmayan yani homofobiğin tersi anlamında kullanılmakta, eşcinsel ile aynı anlamda değil. Hemcinsini seven, ve hemcinsini seveni seven şeklinde açıklamak daha doğru olur belki de. sevmekten söz açılmışken:
(1) Eşcinsellik sadece cinsellikle ilgili değildir. Eşcinsel insanlar hemcinslerine aşık da olmaktadır. Eşcinselliği cinsel sapkınlık, insanların eşyalarla ya da hayvanlarla cinsel ilişkiye girmesi gibi eylemlerle aynı kategoriye koyan insanların sevgi faktörünü de göz önünde bulundurmalarını önemle rica ediyorum. (2) Eşcinsellik kişinin doğuştan gelen bir özelliği, kimliğinin bir parçasıdır. Bir "tercih" meselesi değildir eşcinsellik, sonradan kazanılan bir özellik ya da bulaşıcı bir hastalık da değildir. Ve unutulmamalıdır ki eşcinselliğin doğal oluşunu kabul etmekte zorlanmak sadece toplumun belirli kesimlerindeki heteroseksüellere özgü değildir. Eşcinsellerin içinden bizzat kendi kimliğini kabul etmekte zorlanıp bu sebeple acı çeken bir çok insan mevcuttur. Bir çok eşcinsel toplum tarafından kendilerine empoze edilen değerlere ters düşmeyi kabullenmekte zorlanır. Ve yaşadığımız dünya göz önünde bulundurulduğunda, kendi eşcinselliğini kabul edemeyip canına kıyan onlarca insana sorulsa, "tercih" etme şansları olsa heteroseksüel olup herkes gibi yaşamayı tercih edeceklerini söylemeleri muhtemeldir, ne yazık ki.... Kişinin kendi benliğinin toplumun ve dinin ona öğrettiği değerlere ters düştüğünün farkına varması ve buna rağmen kara kası kara gözü olması kadar doğal olan eşcinsel kimiliğinden de onur duymayı öğrenmesi uzun zaman alan bir süreçtir, kendimden biliyorum. Onur haftası yürüyüşleri ("pride parade"ler) bu amaca da hizmet etmektedir. Bu konuyla ilgili Sigourney Weaver'in başrolünü oynadığı gerçek bir hayat hikayesinden alınan "Prayers For Bobby" filmini öneriyorum ilgilenenlere. Aşırı dinci Hristiyan bir anne (Mary Griffith) eşcinsel oğlunu tedavi ettirmeye çalışır ve başarılı olamayınca da oğlunu reddeder. Oğlu dayanamayıp kendini öldürdüğünde anne hatasını anlar ve hayatının geri kalanını yaptığı yanlışı başkalarının yapmaması için insanları eğitmeye adar. (3) İslam ve eşcinsellik üzerine: Kişisel olarak bu konuda çok çalıştım hala da çalışıyorum.... Eşcinsellik üzerine Kuran'ın Yaşar Nuri Öztürk tarafından yorumu, Elmalı'lı Hamdi yorumu, ve Diyanet Işleri Başkanlığı internet kaynağından ayrı ayrı baktığımda çok çelişkili çeviriler okudum. Dinin tamamiyle kişisel bir konu olduğunu düşündüğüm için, kelimelerle oynamak yerine size konuyla ilgili kendi görüşlerinizi daha objektif oluşturmanıza yardımcı olacağına inandığım bir kaç örnek/kaynak önermek istiyorum. (3. a) Eşcinsel olduğunu açıklayan imam: Güney Afrika'da içinde bulunduğu Müslüman cemaatine eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra cemaat tarafından önce reddedilmiş fakat sonra Müslüman eşcinsel gençlerin intiharları göz önünde bulundurulunca cemaat tarafından göreve -müslüman eşcinsel gençlere yardım etmesi amacıyla- geri getirilmiş Muhsin Hendricks'in hikayesi hayli ilginçtir. İlgilenenlere konuyla ilgili bir haber. (3. b) Eşcinsel, Müslüman, Hindistanlı film yapımcısı Parvez Sharma'nin Müslüman ülkelerdeki eşcinsellerin hayatını konu alan belgeseli de gayet bilgilendirici örnekler sunmuş. İstanbul'dan şeker bir lezbiyen çiftimiz de belgeselde Türkiye'deki durumu gözler önüne seriyor. (3. c) Ekonomi doktorası yapmak için Kanada'ya gelen ve eşcinsel olduğunu anlayınca doktorasını yarım bırakıp kendini bu konuda araştırma yapmaya adayan koyu Müslüman Junaid Bin Jahangir'in hikayesi ve çalışmaları da bir hayli bilgilendirici. (4) Eşcinselliği normal bulanların eşcinsel çocukları olması üzerine: Fikirlerimi içtenlikle anlatmak için eşcinselliği normal bulan bir ailenin eşcinsel çocuğu olarak kişisel deneyimimi paylaşmak istiyorum. Annem, babam, ablam, ve yakın ailem Türkiye Cumhuriyeti insanları, devleti ve toplumuna kıyasla bu konuda cidden çok açık fikirli insanlar. Söylediklerine göre de ben 3 yaşımdayken Şirinler çizgi filminden çok Samantha Fox videolarını izlermişim, o zamandan başlayan delillerle kafalarında kendinlerini hazırlayan ailemin karşısına ergenlik çağlarımda çıkıp lezbiyen olduğumu söylediğimde hiç şaşırmadılar ve tahminimden daha olaysız oldu "come out" etme deneyimim. Fakat hiç beklemediğim şekilde annem beni ilk kız arkadaşımla gördüğünde dayanamayıp oturup ağladı. "Anne neden ağlıyorsun?" dediğimde, "çok zor olacak hayatın evladım, ne yapayım elimde değil" dedi... Ben de çok ağladım... Ama sonra ailem de ben de ağlamanın yersiz olduğunu gördük ve gurur duymamız gereken şeyler olduğunun farkına varıp konuyla ilgili hem kendimizi hem çevremizi bilgilendirmeyi görev bildik o gün bugündür. Bu yazı da o girişimlerden biridir. Sürç-i lisan ettiysem affola. Sevgilerimle, İlke

25 Nisan 2010 Pazar

Evrim Alataş İçin

Mın Dît’e gitmeye niyetlendiğim haftanın başında gazetede gördüm öldüğünü. O kadar şaşırdım, birden o kadar üzüldüm ki! Bilmiyordum hiç hasta olduğunu. O kadar genç olduğunu da unutmuşum. İçim cız etti. En son Taraf’ta yazdığını fark etmiştim, ‘aa ne güzel, okunur ki’ diye düşünmüş, üşenmiş, unutmuşum.

Çok da geç haberim oldu varlığından. Geçen sene Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer çıktığı zaman Yıldırım Türker bir yazı yazmıştı. Gidip Mayoz Bölünme Hikayeleri’ni aldım. O kadar değişikti ki! İyi şeyler anlatmıyor, ama çok komik anlatıyor. Gülüyorum, sonra birden kendimi suçlu hissediyorum, ben neye gülüyorum?

Kitabı aldığımda, hala daha pek bilmiyorum kim. Kürt mü, Türk mü? Kadın mı, erkek mi? “...bu yazarın yirmili yaşlarının başında, oğlan çocuğu muzipliğini, hınzırlığını ve cesaretini henüz hiç yitirmemiş genç bir erkek olduğunu sanıyordum” demiş Bianet’te Sevilay Çelenk, düşündükçe kendimi ayıplıyorum. Ben de içimdeki cinsiyetçiye yenik düşüp “Kadın mıydı ya hakkaten? Ben bir gugılliyim” diye internete sarılmıştım. Şimdi bile şaşırıyorum, sanki sadece tuzu kuru olan mizah yaparmış gibi geliyor. Kürt ve Alevi bir kadın, hem de 21’inden beri kanser hastası…

Sonra Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer’i aldım. Okurken okumuyormuşum da, artık bu kadınla tanışmışım, oturmuşum karşısına, bana köyünü anlatıyor gibiydi. Aslında hayal edemeyeceğim bir yer Evrim Alataş’ın anlattığı Gölpınar. Ama sanki oradaymışım her şey olurken gibi bir his kaldı içimde kitap bitince.

Mın Dît’i izlemeye gittiğimde son yazısını okuyup gittim. Ne Türklere ne Kürtlere yaranabildiklerinden şikayet etmiş son yazısında, ben de yaranamadığı Kürtlere yakın durur gibi oldum filmden sonra. Filmde, yapayalnız kalmış iki çocuk var Diyarbakır’da. İzlerken ben de için için söylendim durdum, ‘Bu çocukların köyü yok mu? Halası, amcası yok mu? Kimse mi yok?’ diye. Düşündüm sonradan. Mesela köy dediğim nedir ki? Yanar. Halalar, amcalar, insandır. Ölür. Hem film tek tek aklıma gelebilecek bütün ümitleri kırmak zorunda değil. Derdi de o değil zaten, niye olsun ki?

Mayoz Bölünme Hikayeleri’nden ufak bir tanesiyle bitireyim burada.
“Şirin mi şirin bir MİT mensubu, Ankara’daki ‘bahriyelik’ dönemini tamamlar ve görevini icra etmek üzere Diyarbakır’a gönderilir. Fakat görev gizlidir, her önüne gelene ‘Hey hemşerim, ben MİT’tenim, şu yolu bir tarif et be koçum’ denemez. Hele de Diyarbakır’da. Der ki meslektaşlarına, ‘Hey ağalar, iyi de ben Diyarbakır’ı bilmiyorum. MİT’i nasıl bulacağım?’ Meslektaşları da, ‘Karşısında Kız Meslek Lisesi var, sen orayı sor’ der.
Bizimki gelir Diyarbakır’a ve caddede oynayan çocuklara sorar ‘Pişşt, baksanıza, Kız Meslek Lisesi nerede?’ diye. Çocuklar MİT binasını işaret ederek, ‘Abe aha şurda, MİT’in karşısındadır’ der.”


Başımız sağolsun.

17 Ocak 2010 Pazar

pağle vu fğanse?

Fransız Kültür'ün önünde bekleyen kızları görmemle başlamıştı herşey...
Biz orta hazırlık denen ve A sınıfındakilerin sınıf defterlerinin üzerinde OHA yazmasına feci koptuğumuz gereksiz bir sınıftayken daha anlamalıydım oysa.. Biz bütün dünyanın en çok konuşulan dilini "britiş ingiliş"i öğrenirken, onlar kendilerinden başka kimsenin konuşmadığı zaten konuşmasına ihtiyaçları da olmadığı bol ğ'li jö'lü garip bir dil öğreniyorlardı.
Böyle böyle bir ayrım başladı aramızda. Biz Hollywood filmlerini izlerken anlıyorduk, onlar sanat filmlerini. Biz İngilizce pop şarkılarını, onlar sanat şarkılarını diycem o da saçma olucak ama işte gene bi sanatsal bi acayip şarkıları..
Biz İngilizce öğrenen normal çocuklardık, onlar Fransızca bilen sıradışı çocuklar...
Bizim Redhouse sözlüklerinden öğrendiğimiz küfürleri herkes biliyordu, ama fransızca fuck you demek bile kulağa ilginç geliyordu.
Zamanla bunların giyim kuşamı da değişti. Çizgili çoraplar, garip gözlükler, ilginç takılar.
Kimse onlar kadar havalı ve değişik olamıyordu..
En son öldürücü darbe ise Amelie filmiyle oldu.Ahh ahh.. dostlarım.. kuzenimle gişede "Amele filmine 2 öğrenci" dediğimiz günleri unutamam.. Biz Fransızca bilmiyorduk ve bu lanet olasıca dilin nasıl okunduğu da dışarıdan pek tahmin edilebilir birşey değildi... Filmden çıktığımızda ise bu kadar güzel bir filmin güzelim dilini anlamadığımız için biraz üzülmüştük, ama bu işin bu kadarla kalacağını sandığımız için çok yanılmıştık.
Bir anda herkes bu Fransızca bilen kızlara benzemeye başladı. Yılların İngilizcesi bir kalemde silinmiş, ne varsa Fransızcada olduğu anlaşılmıştı..
Çizgili çorap giyen sevimli kızların yanısıra dağınık saçlı atkılı erkekleri ile benim de aklımı çelmeye başlamıştı bile bu meret...
En sonunda öyle bir zaman gelmişti ki, kim Fransızca biliyor, kim bilmiyor anlaşılamaz olmuştu.. Yalancı Dame De Sion, Saint Michele mezunları, sahte Paris aşıkları türemişti. Animasyondan kısa filme kadar Fransızların yaptığı herşeyi ağzımız açık izliyorduk.
İngilizce bize hiç bu kadar sıradışı ve havalı şeyler vaad etmemişti, Fransızca öyle miydi oysa?... French Fries'tan French Kiss'e, Eyfel Kulesinden Şanzelize'ye, Baget ekmekten şaraba, çizgili tişörtten yampiri şapkaya kadar pek çok özelliği vardı Fransızca'nın.
Üstelik İngilizce bilenler için lanetli bir söylenti de çıkmıştı.. Önce Fransızca öğrenen İngilizceyi kolay öğreniyordu ama önce İngilizce öğrenen çok zor Fransızca öğreniyordu. Bu harika dünyanın bir parçası olmak, öyle kolay değildi kısaca...
Gel zaman git zaman, bu Fransız Kültür'ün önünde her zamanki gibi erken gidip bir arkadaşımın gelmesini beklerken fark ettim işte, çok geç kalmıştım çook...
İngilizce benden yıllarımı çalmıştı. Onu seviyordum ama bana Fransızcanın verdiği inceliği, zerafeti, değişikliği veremezdi. Yine de yeni bir dil için geç kalmıştım... çok geç...
Bi tek "komantu tapel, jö mapel sena", bi de artık serdar ortaç'ın bile bildiği "jötem" i biliyorum.Bu kadar Fransızcayla değil havalı olmak, derdimi bile anlatamam, o yüzden işte, benim için artık çok geç. Ama siz, genç dimağlar, kendinizi kurtarın. Fransızca öğrenin, değişik oluyor.
--
p.s. Sena'ya teşekkür ediyor, epey önce iletmiş olduğu bu yazıyı gecikmeli yayınladığımız ve yazının orijinal renk ve fontuyla oynadığımız için özür diliyor, yazının orijinal haline şuradan ulaşabileceğinizi hatırlatırken selam ediyoruz.

12 Eylül 2009 Cumartesi

İran dosyası (3) - İran’da dinî azınlıklar

İran’da dini azınlıklar farklı, daha düşük standartlara maruz bırakılıyorlar, Hristiyanlar genelde dinlerini doya doya yaşarken Müslüman Sünniler ayrımcılığa maruz kalıyor. İsrail siyasetlerini eleştiren Yahudiler seviliyor, ama Bahailer İsrail casusu olarak mahkemeye çıkarılıyor. Zerdüştler ise çok odak noktası değil, ama müsümanlıktan çıkan herkes hala idam cezası ile karşı karşıya kalabilir. Aslında Şii fıkhı kadar, İran’ın iç ve dış siyaseti de dinî azınlıklarla ilgili siyasetlerin belirlenmesinde etkili.
Hristiyanlar İran’da en rahat yaşayan dinî azınlık olarak tanımlanabilir, ama buna rağmen Hristiyan vatandaşlar İslâmi inançlara göre Müslümanlarla eşit haklara sahip değiller. Ama bu sadece Hristiyanlara karşı değil, bütün dinî azınlıklar aynı yasaya tâbi tutulmaktadır. Örneğin bir dinî azınlığa mensup vatandaş bir Müslümanı öldürürse kısasa tâbi tutulur ama bu fiil bir Müslüman tarafından gerçekleşirse suçu işlemiş olan şahsa kısas olmaz. Din değiştiren Müslümanlara İran İslâm Cumhuriyeti hiç acımıyor. Son yıllarda dinden dönen pek bir insan asılmasa da Şii fıkhına göre dinden çıkan herhangi bir Müslüman eğer kendisi ikrarda bulunursa idam cezasına çarptırılır. Bu İran yasalarında da geçen bir kanundur. Son yıllarda bu kanunu değiştirmek için harakete geçen İran İslami Meclisi idam cezasına karşı çıktı ama henüz kanun olarak yasalara yansımamış, o yüzden hala dinden çıkan müslümanlar asılma tehlikesindeler. Son yıllarda daha fazla odak noktası olan Bahailer de var İran’da. Bahailik 19. Yüzyılda Baha-ullah tarafından kurulmuş olan tek tanrılı bir dindir. Kitap sahibi olmadıkları için (Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar gibi...), Şii din adamları onlara kâfir adı veriyor. Onlarla alışverişte bulunmaya ilişkin birçok Şii din adamının haram fetvası vardır. Bahailer’in Beyt-ül Adl olarak adlandırdıkları dinî merkez İsrail’de Hayfa şehrinde. Buna istinaden 7 Bahai, İran’da casus olarak yargılanmaktadır. Henüz mahkemeleri bitmeyen kişiler İran’daki Bahai camiasına mensup olan bir örgütün üyesiler*. Üniversiteye girme hakkına sahıp olmayan Bahailer aslında birçok siyasi, kültürel ve toplumsal haklardan mahrumlardır. Dikkat etmek lazım ki, Sünniler Müslüman oldukları için azınlık olarak tanımlanmıyorlar, ama onlar da kendi mezheplerini yaşamakta sıkıntı yaşamıyor değiller. Özellikle Belüç bölgesinde çatışma diyebileceğimiz boyutta sorunların ortaya çıkması geçen yıllarda bu konuyu daha da fazla gündeme taşıdı. Sünni bölgelerine Şii yetkililer atanıyor ve onlar genelde Sünnilerin mezhebine dikkat etmeyip bazen insanları rencide edecek hareketlerde veya konuşmalarda bulunuyorlar. Bu bölgedeki sorunlar genelde dış kaynaklara bağlanırken bu mezhep ayrımcılığına karşı faaliyet gösterenler ise ciddi suçlamalara maruz kalabiliyor. Bu azınlıklara Ahli-hak (Alevi) mensupları gibi başka Müslüman grupları da ekleyebiliriz. Bu gruplara mensup olanlar da zaman zaman diğer dinî azınlıkların maruz kaldığı haksızlıklara uğruyorlar. Bu konu aslında çok geniş ve burda sadece kısa bir şekilde İran’daki dinî azınlıklara karşı olan genel bakışı aktarmaya çalıştım.
* İlgili haber için tıklayınız.
----------
Bu yazının sahibi konuk yazarımız Hikmet'e ibnialheysem@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Kırmızı yaban gülü

"Alfred, batı kanadındaki yemek odasını havalandırdın mı? Halıların tertemiz olmasını istiyorum. Gümüşlükleri parlatın ve Timothy'yi şehre gönderip önümüzdeki hafta için yeteri kadar buz almasını söyleyin. Ha bir de, annem şöminenin üzerindeki tabloyu değiştirmek istediğini söyledi."
Alfred, söylediklerimin hepsini saygıyla dinleyip, "tabii efendim," dedi. Bu konakta tam 46 yıldır çalışıyordu. Bu, benim doğumumdan 21 yıl önce demek. Babamın mektuplarını yazmaktan tutun da hizmetlilere gerekli talimatları vermeye kadar her işle ilgilenir, sadık, güvenilir, terbiyeli Alfred.
Erkek kardeşimin Almanya'daki bir üniversitede felsefe dersleri almaya başlaması ve benim de soylu Rus ailelerinden Pernişevski Tatarin'in oğlu Victor Tatarin'le nişanlanacak olmam, büyük bir davet anlamına geliyor. Davete Rusya'dan bütün Tatarin ailesi ile eski konsolos Parmatov ve birkaç devlet adamı katılacaklar. Ayrıca, büyük kuzenimiz Laurentine ve onun kendinden 10 yaş küçük, sadık, biraz da aptal eşi Vincent; her nisan başında tatillerini geçirmek için gittikleri İtalya'dan, sırf davete katılmak için erken dönecek olan teyzem Augustine ve eşi Jackob Brenton; erkek kardeşimin Almanya'da gideceği üniversitede ders veren Rudolph Schüssel; Amiral Mason Stradel; son yıllarda ünlerini yitirmiş asilzadelerden Chadrick ve Deane'ler (onları neden çağırdığımızı babama sormalısınız); suratsız bankacı Edgan ve opera meraklısı eşi Ella Marley, Tatarin ailesinin İngiltere'deki işlerini yürüten Luke Godwin, Fransa'nın küçük bir kasabasından gelip eşini kaybettikten sonra tüm davetlere katılıp giysileriyle sükse yapmayı seven zengin dul Heloise ve Peder Owen da davete katılacaklarını bildirenler arasında.
Yemekten önce müstakbel nişanlım bana yürüyüşe çıkmak isteyip istemediğimi sordu. Ona çok kibar olduğunu fakat yemeğin hemen öncesinde konukların yanından ayrılmanın kabalık olacağını söyledim. Bunun üzerine kendi de yemeğe başlanana dek odadan ayrılmadı. Bu, pek tabii hoşuma gitmişti. Yemekten önce erkek kardeşim ve yeni hocası Rudolph Schüssel Almanya'daki okul ve programları hakkında konuşmak üzere dışarı çıkmışlardı. Dönüşte Bay Schüssel'in elinde bir demet kırmızı yaban gülü vardı. Bunları büyük bir incelikle eteklerime doğru bıraktı. O esnada Viktor'un sakin yüzünde bir öfke dalgası gördüm. Çiçekleri kabul ettikten sonra bir saksıya yerleştirmesi için Alfred'e verdim. Annem her şeyin farkına varmış, yemekte bir tatsızlık çıkmaması için masaya oturmadan önce kardeşi Augustine'e piyano çalmasını söylemişti. Sevgili teyzem piyanoyu yemekten sonra çalmanın daha doğru olduğunu bildiği için, şaşkınlıkla piyanonun başına geçmiş yine de ablasını kırmayıp bizlere yeni bir şeyler çalmaya başlamıştı. Ella Marley de teyzemin gerçek bir yetenek olduğuna kısaca değindikten sonra son dinlediği operadaki meşhur Macar baritondan bahsetmeye başlamıştı. Yemek büyük bir gürültüyle devam ediyordu. Soslu ördek ızgaraları servis edildiğinde Chadrick'lerin eski günleri yâd eder gibi bir havaya büründüklerini ve sanki milyonlarca poundluk banka hisselerini kaybeden kendileri değilmiş gibi ördeğin nasıl marine edilmesi gerektiği konusunda anneme kibirli bir edayla bir şeyler anlattıklarını gözlemledim. Yeşil elbisesinin kabarık kollarına lacivert danteller geçirilmiş Heloise, yemekte de çıkarmadığı eldivenleriyle oynayıp Peder Owen'a bir şeyler soruyordu, zavallı adamın utanç ve mahcubiyet içinde terlediğini görüyordum. Deane'ler de teyzem Augustine'den İtalya'daki günlerini anlatmalarını rica ediyorlardı. Teyzem bu görgüsüz ve gözden düşmüş insanlarla pek muhatap olmak istemese de eşi, sevgili eniştem Jackob, Venedik'te alabora olan gondol hikayesini sanırım dördüncü defa anlatıyordu. Büyük kuzenimiz Laurentine'in uykusu gelmişti, Vincent'ın sürekli tabağına kaz püresi koymasına aldırış etmeden yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmiş, uyukluyordu. Victor'a kaçamak bir bakış fırlattım, Amiral Mason Stradel'le Rus ordusunun savaş düzeni hakkında saçma bir tartışmaya girmişlerdi. Yüzü solgun beyazdı. Ciddi bir duruşu vardı. Açık kestane rengi saçları özenle taranmıştı. Küçük erkek kardeşim de aşırı bir hevesle hocasına felsefe ile ilgili birkaç şey sormaktaydı. Ancak Bay Schlüssel'in onu pek dinlemediğini, dalgın dalgın vazodaki yaban güllerine baktığını gördüm. Bu beni daha da rahatsız etti. Anneme çaylarımızı verandada içmeyi önerdim. Masadaki herkes bu teklifle memnun oldu.
Çaylarımızı verandada içerken batıdaki geniş topraklarımızı seyrediyorduk. Babam yakında akraba olacağı Pernişevski Tatarin ve Luke Godwin ile dostça sohbet ediyor ve bir yandan da sigara içiyordu. Büyük kuzen Laurentine oturduğu sandalyede homurtulu sesler çıkartarak uyumaya başlamıştı. Sakince uzakları izleyen Victor, bir ara yanıma geldi. Davetten övgüyle söz etti. Hafifçe gülümseyerek teşekkür ettim. Erkek kardeşimin Almanya'da öğrenim göreceği için kendinin de çok sevindiğini ancak Rusya'da da büyük filozoflar yetiştiğini, neden bu ülkeyi tercih ettiğini anlayamadığını söyledi. "Almanlar teknik konularda iyiler de sözel bölümlerde iyi değiller" dedi. Ses tonundaki ve tavırlarında bu ani değişim gözümden kaçmamıştı. Çayının içine gizlice rom kattığından şüphelendim. Müsaade isteyerek yanından ayrıldım. Alfred'e biraz daha krema getirmesini söyledim. Ardından saçlarımı ve pudramı kontrol etmek için içeriye geçtim. Büyük kütüphaneden erkek kardeşimle Bay Schlüssel'in sesleri geliyordu. Önemli bir konu tartışmaktan çok, komik bir şeye gülüyor gibiydiler. Odama geçmekten vazgeçtim. Kütüphaneye doğru yürürken seslerin daha da farklılaştığını duydum. Fakat ben daha fazla yakınlaşamadan Alfred krema getirdiğini söyledi. Ben de pudramı tazelemekten vazgeçip onunla dışarı çıktım. Bayan Tatarin'in yanına oturdum. Buz gibi soğuk bu kadın dilimizi bilmiyordu ve yemek boyunca da ağzını açmamıştı. Sessizce geçen birkaç dakikadan sonra Victor gelip iki parmağıyla annesinin yanağını sıktı ve "naber anniş, sıkıldın mı?" dedi. Hangisine daha çok tepki vermeliydim bilemiyordum, bu önemli davette Bayan Tatarin'in açıkça sıkılmış olmasına mı yoksa müstakbel nişanlımın kullandığı "anniş" kelimesine mi. Gerçekten çok sinirlenmiştim, müsaade isteyerek yerimden kalkıp İngiliz ekonomisindeki gediklerden bahsetmeye çok meraklı olan Luke Godwin'in yanına oturdum. Victor yanıma geldi, üzgün görünüyordu, konuşmaya başladığında sesi boğuk çıktı. "Biraz gezintiye çıkmaya ne dersiniz" diye kibarca sordu. "Victor Allah'ın adını verdim, şu çayına kremanı koy, iç, yüzüğü takın kalkın gidin, vallahi elimden bir kaza çıkacak! O cadaloz anana da söyle, madem sıkılmış, daha iyi davet düzenlesin de görelim! Yeter be! İçimi baydınız!" diye bağırdım. Herkes susmuş bana bakıyordu. O esnada Bay Schlüssel ve kardeşim yarı çıplak, verandaya koştular. Bay Schlüssel'in ağzında bir kırmızı bir yaban gülü vardı.
Sena
--------
Komünal İşkembe'nin notu: Bu yazı daha önce http://senapasin.blogspot.com adresinde yayınlanmıştır. Farklı tarzıyla katkıda bulunduğu için konuk yazarımıza çok teşekkür ediyor, "ellerine sağlık!" diyoruz!

29 Ağustos 2009 Cumartesi

UEFA Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi Kuraları

Dün (27 Ağustos 2009) Şampiyonlar Ligi, bugün de Avrupa Ligi kuraları çekildi. Önce temsilcilerimizin gruplardaki şanslarına bakalım, sonra da genel bir yorum yaparız.
Öncelikle son şampiyon Beşiktaş’ın grubuna bir göz atalım. Rakipler Manchester United, CSKA Moskova ve Wolfsburg. 1. torbadan çıkabilecek takımlara söylenecek çok şey yok. Fakat Beşiktaş’ın, 2. torbanın en kolay, 4. torbanın en zor takımı ile eşleştiğini söyleyebiliriz. Manchester United her ne kadar geçen seneki kadar etkileyici gözükmese de Beşiktaş’tan birkaç gömlek üstün bir takım. Tek umudumuz İnönü’de Liverpool maçındaki gibi bir atmosfer oluşturup, biraz da şansın yardımıyla onlardan puan alabilmek. CSKA Moskova gözümüze kestirebileceğimiz bir takım. Deplasmandaki maçı eylül ayı bitmeden oynamak iyi olacak. Rusya’daki kış şartları malum. Gerçi eylül ayında oralar nasıl olur bir fikrim yok. Sadece olaya “eylül, ekim-kasım-aralıktan iyidir” diye düz mantıkla bakıyorum. Beşiktaş’ın CSKA’dan en az 4 puan alacağını düşünüyorum. Wolsfburg için ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Beşiktaş-Wolfsburg maçlarında her şey olabilir. Gerçi Grafite-Dzeko-Misimovic üçlüsüyle Sivok-Ferrari-Üzülmez-Erhan dörtlüsünün karşı karşıya gelmesi Almanlar açısından çok eğlenceli olabilir. United forvetlerinden +5 gol yenileceği neredeyse kesin olduğu için asıl bakmamız gereken Wolfsburg forvetleri olacaktır. Geçen sene şampiyon olmalarını sağlayan Magath’ın yerine takımın başına Veh’in gelmesi Beşiktaş’a umut verse de yukarıdaki üçlüye bakıp ne kadar umuda sahip olduğumuza siz karar verin.
Şampiyonlar ligi için iyi bir kura aslında. Barcelona-Inter arasına girip Şampiyonlar ligi tarihinin en şahane eksi averajını yapmak varken yine iyi bir kura çektik. Beşiktaş’ın gruptan çıkıp çıkamayacağını belirleyecek maç VW Arena’daki Wolfsburg maçı olacaktır. Beşiktaş oradan puan çıkartabilirse, ufak bir kutlama yapabiliriz.
Avrupa liginde ise iki temsilcimiz Fenerbahçe ve Galatasaray’ın rakipleri de bugün belli oldu. Şöyle bir baktığımızda 2. torbadan kuraya katılan Fenerbahçe, 1. (Steaua Bükreş) ve 4. (Sheriff) torbanın en zayıf 3. (Twente) torbanın ise orta karar takımlarıyla eşleşti. Açıkçası çok fazla takip etmediğim liglerden gelen bu takımlardan Fenerbahçe’ye sıkıntı yaşatma ihtimali olan tek takımın Twente olduğunu düşünüyorum. 2008 yazında Steve McLaren’i takımın başına getiren Hollanda ekibi geçen sene kendi çapında bir mucizeye imza atarak ligi 2. bitirdi ve Şampiyonlar Ligi elemeleri biletini cebine koydu. Elemelerde Sporting Lisbon’a son dakika golüyle teslim olup dramatik bir şekilde elendiler ve yolları Avrupa Ligi’ne düştü. Bu seneye de iyi başlayan Twente’nin en büyük eksikliği tecrübesi olacaktır. Fenerbahçe’nin en zorlu rakibi olarak seçerken bile garip oldum. Normal bir Fenerbahçe’nin bu gruptan rahat çıkması gerekir. Steaua Bükreş ise eskisi kadar göz korkutan bir rakip değil. Yine de Romanya deplasmanı şartları itibariyle her zaman zor olmuştur. Son olarak Sheriff için söylenecek çok şey yok. Kupaya katılan 48 takım arasında en zayıf olanı. Fenerbahçe’den alacakları bir puan onlar için tarihi başarı olacağı gibi Fenerbahçe için de Pendikspor etkisi yapacaktır. Aziz Yıldırım ve Daum her fırsatta ligi, Avrupa kupalarından önde tuttuklarını söylüyorlar. Fakat bu Avrupa’ya yedeklerle çıkacakları anlamına gelmiyordur. Yine de Fenerbahçe’nin işin ucunu bırakmayacağını ve gruptan çıkacağını düşünüyorum.
Galatasaray’ın kura şansını bilmeyeniniz yoktur sanırım. Bu sene Şampiyonlar Ligi’nde olsalar Sevilla, Rangers ve Unirea’lı gruba düşeceklerinden adım gibi eminim. Avrupa Ligi’nde de yine “lokum” gibi bir kura çekti Galatasaray. 4. torbadan gelen Sturm Graz ile oynanacak 2 maçtan 6 puan ve farklı galibiyetler bekliyorum. Her ne kadar Sturm Graz geçen senenin sürpriz takımı Metalist’i elemiş olsa da Galatasaray Avusturya takımlarını sever : ) 3. torbadan gelen Dinamo Bükreş ise Galatasaray’ın kuralarda ne kadar ballı olduğunun bir göstergesi. Eleme turunda Liberec ile evinde oynadığı maçta çıkan olaylar yüzünden 2 maç ceza aldılar. Bu sebeple grupta oynayacakları 3 iç saha maçın da 2’si seyircisiz olacak. Henüz fikstürü görmedim ama Galatasaray’ın bu deplasmanda seyirci baskısı görme ihtimali üçte bir. Zaten Galatasaray çapında bir takım olmayan Dinamo Bükreş, bir de iç saha maçını seyircisiz oynarsa pek şansları kalmayacak. O zaman Fenerbahçe için dediğimiz “Romanya deplasmanları zordur” sözü Galatasaray için geçerli olmayacaktır. Bu grupta Galatasaray için tek zorlu rakip Panathinaikos olacaktır. Yine baktığımda Galatasaray kadar güçlü görünmeseler de Avrupa kupalarında yaptıkları şaşırtıcı işler gözümü biraz korkutuyor. Kadrolarını Djibril Cisse ve Kostas Katsouranis gibi isimlerle güçlendirdiler. Bu sene Şampiyonlar Ligi elemelerinde Atletico Madrid’e elenip Avrupa Ligi gruplarına kaldılar. Galatasaray’ın Ali Sami Yen’de kazanacağını düşünüyorum ama Yunanistan deplasmanı için bir şey söyleyemeyeceğim. Son olarak takımın başında Rijkaard’ın eski yardımcısı Ten Cate’nin olduğunu da dipnot olarak düşmek lazım. Pana’nın gruptaki performansına bağlı olarak Galatasaray’ın 1. veya 2. olarak gruptan çıkacağını düşünüyorum.
Türk takımları dışında her iki kupada diğer gruplar için de bir iki kelam edelim. Şampiyonlar Ligi’nde çok enteresan gruplar var. Kaka transferinden sonra Milan-Real Madrid, Ibra ve Eto’o transferleri sonrası Barca-Inter eşleşmeleri çok ilginç olacak. Bu takımların gruplarındaki Marsilya, Zurich, Dinamo Kiev ve Rubin için söylenecek tek şey var; “İspanya ve İtalya tarihi ve turistik ülkelerdir. Gidin güzel güzel gezin.” En zorlu grup Chelsea, Porto, Atletico Madrid ve Apoel’li (Apoel hariç tabii) D grubu görünüyor. En kolay grup ise Sevilla, Rangers, Stuttgart ve Unirea’lı G grubu.
Avrupa ligi grupları için daha az şey yazacağım. Yeni formatta toplam 12 grup olduğu için her gruba bir şeyler yazsak, yeterince uzattığım bu ilk yazım daha da bunaltıcı bir hal alacaktır. Onun için sadece en zor ve kolay bulduğum grupları yazayım. En zor grup Valencia, Lille, Sparta Prag ve Genoa’lı B grubu gibi görünüyor. En kolay grup ise bence Fenerbahçe’nin içinde yer aldığı H grubudur.
Yazısı çok iyi birisi değilimdir. Ama bundan sonra elimden geldiğince Komünal İşkembe’ye özellikle sporla alakalı yazılarla katkıda bulunmaya çalışacağım. Umarım keyif alarak okursunuz.
----------
Komünal İşkembe sportif konuk yazarı Güven, Ankara'dan bildirdi. Teşekkür ediyor, ellerine sağlık diyor, her zaman olduğu gibi devamını bekliyoruz!

24 Ağustos 2009 Pazartesi

İran Dosyası (2) - İran’a tek bir pencereden bakmak


Kitlelerin hareketini görmek istemeyen veya görüyorsa ona dış tetikçi bulamaya çalışan düşünce, sol ve sağın toplumsal hareketleri değerlendirme mekanizmasını oluşturmuş durumda. Her iki taraf da aynı metodu kullanırken sadece nereye bağlayacakları farklı. Bu mekanizmanın en son ve en yakın örnek değerlendirmesi ise İran’daki son cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonraki seçim sonuçlarına karşı itirazlara yapılan yorumlar.
Bir hareketin kaynağını araştırmak ve hangi faktörlerin kitleyi harekete geçirdiğini öğrenmek sadece akademik olarak değil, siyasi örgütlerce de çok önemli. Eğer bu hareket kendi yaşadığımız, tarihini, kultürünü ve iç dinamiklerini çok iyi bildiğimiz bir toplumda gerçekleşmiş değilse o zaman değerlendirmelerimizde dikkatli olmamız gerekiyor. Yoksa ezberlemiş olduğumuz birkaç faktör üzerinden gidersek sonuç zaten baştan belli, hata var.
İran yapısı itibari ile ve Ortadoğudaki önemi ile aslında analizi zor bir ülke, iç ve dış etki ve tepkileri her zaman çok açık ve net olamamaktadır. Dini yönetime sahip olan ve İslam devrimi örneğini başka İslami ükelere de yaymak isteyen İran, enerji kaynakları ile de dünya enerji piyasasında da etkili bir ülkedir. ABD ile aralarında olan gerginliği İran’da değil başka yerlerde sürdüren İran, kendi iç problemleri ile de çok meşgul.
İran’daki son seçimlerin sonuçları açıklandıktan sonra İranlı seçmenler az şaşırmadı. Çoğu insan ve hatta muhafazakâr ve reformist taraflardan siyaset adamları ve yorumcular seçimlerin ikinci turda sonuçlanacağını beklerken Ahmedinejad seçimleri açık ara kazandı (İran’da cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki adaylar toplam oyun yarısından fazla oy kazanma şartı ile cumhurbaşkanı olarak belirlenir, yoksa seçim sonucu en çok oy kazanan iki aday arasındaki yapılan ikinci bir oylama ile belirlenir.). Bunun üzerine sonuçlardan hoşnut kalmayan seçmenler yürüyüşler düzenleyerek ilan edilen sonuçlara itirazlarını bildirdiler. Hatta ilk günlerde sokağa çıkan insanlar Musevi ve Kerrubi’nin (seçimlere katılan iki reformist aday) çağrısı olmadan protestolar düzenlediler, yani kitlesel bir hareketti bu.
Hemen İran’da yetkililer protestoları dış kaynaklara bağladılar ama İran’da insanlar buna alışıklar, başka insanlar alışık olmasalar da. İran’da her zaman bir muhalif hareket oluşursa o hareketi bastırmak için onu İran İslâm devrmi muhalifleri olan büyük güçlere bağlarlar. İran hükûmetinin ayakta kalmak için aslında bir düşmana ihtiyacı var ve en elverişli seçenek doğal olarak zaten açık bir şekilde İran’ı tehdit eden Amerika Birleşik Devletleri’dir ve İran’ı bir çok yönden sıkıştırmaya çalışan ülkedir de kendisi. ABD'nin yanısıra İsrail ve son zamanlarda onlara eklenen İngiltere de genelde farklı zamanlarda farklı olaylardan dolayı İran içişlerine karıştıkları için suçlanır. Daha da önemli olan nokta ise, buna dayanarak İran’da her türlü itiraz, mümkün olan her yolla bastırılır ve devrimi ve İslâm'ı koruma adına yapılan işler doğrulanır ve temize çıkarılır. İran, Azerilerin ayaklanmasını ABD ve Türk ülkelerine, Arap bölgesindeki hareketi ise İngilizlere bağlar. Kürt bölgesi zaten onlarca ABD destekli.
Ama bu sadece İran devletine has bir yorum değil. İran olaylarını değerlendiren birçok araştırmacı, gazeteci ve yazar aynı mekanizmayı kullanmaktadır. Bu değerlendirmenin solu ve sağı da yok. 2006 yılında İran’da Azerilerin ayaklanması ile beraber birçok insan hemen bu olayda ABD’nın izlerini aramaya başlayıp İran’da 80 yıldır demokrasi mücadelesi veren etnik grupların hareketini dikkate almadılar. İran çoklu-etnik bir yapıya sahip ve doğal olarak İran’a karşı birçok yolu deneyen ABD bundan da kolay vazgeçmemiştir. Ama herhangi bir olayı, özellikle kitlesel bir hareketle karşılaştığımız zaman aynı yolla değerlendirmek ne kadar sağlıklı? Böyle durumlarda kitlelerin haklı isteklerini dinlemek ve belki onlara ses vermek yerine nasıl milyonlarca insanın sokağa çıktığını hiç düşünmeden, oradaki şartları bilmeden dış kaynaklara bağlarız.
İran’da kitlesel hareketleri yönlendirebilecek çok fazla seçenek olmadığı için, genelde bu hareketler İran reformistlerinin eline geçiyor. Reformistler de genelde muhafazakârların, özellikle Ahmedinejad’ın dış politikada sergilediği sert tavrı eleştiriyorlar. Bu eleştirilerden dolayı reformistlerin devlet mekanizmasını ele geçirmeleri ABD, İsrail ve AB’yi büyük bir krizden kurtarabilir gibi görünmektedir. Hâlbuki, İran dış siyaseti sadece cumhurbaşkanı tarafından belirlenmekte değildir ve belli kırmızı çizgileri de geçmemek mecburiyetindedir.
Özetle diyebiliriz ki, İran’da ortaya çıkan olayları değerlendirirken kitlesel hareketlere İran dışında tetikçi bulmaya çalışmak ve onun üzerinden düşünmek, en kısa yoldur ve en kolaya kaçmaktır. Biraz da İran’ın iç dinamiklerini göz önünde bulundurmak ve onları da dikkate almak hiç de kötü olmayacaktır.
---
Bu yazının sahibi konuk yazarımız Hikmet'e ibnialheysem@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.

14 Ağustos 2009 Cuma

İran Dosyası (1) - Hapishanelerde Gerçekleşen Cinayetler

Aslında İran’la ilgili bir yazı dizisinin (olursa tabii) ilk yazısına bu başlıkla başlamak istemezdim ama konu İran’da da konuşuluyorken bizim de böyle bir olayın gerçekleştiğinden haberdar olmamız bence çok da yersiz olmayacaktır.
Dün İran’da bir ilk gerçekleşti. Eski İran meclis başkanı ve Ahmedinejad’la son iki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışan Kerrubi, Rafsanjani’ye yazdığı bir mektupta İran hapishanelerinde gerçekleşen işkence ve kötü muamelelerden söz ederken bu olayların Hamaney’e iletilmesini istemiş. Mektupta yazılan olaylara biraz sonra değineceğim, biraz eski yıllara dönmek istiyorum.
Lise yıllarında, aramızda İran hapishanelerinde yapılan işkencelerle ilgili efsaneler dönüp dururdu. Özellikle itiraf almak için hangi yöntemlerin daha etkili olduğunu konuşurduk. Yani olay o kadar sıradandı ki, niye böyle bir olay olsun diye kafamızda bir soru işareti oluşmuyordu. Belki de filmlerden alışmıştık, her yerde oluyor bizde niye olmasın demişizdir, bilmiyorum. Neyse olay daha derin. Daha sonralar çok acı bir gerçeği öğrendim. Gerçek derken lütfen belge istemeyin hiçbir belgem yok çünkü.
80’li yıllarda İran’da hapishanelerde gerçekleşen olaylar, her sene yaz geldiğinde çok geniş şekilde konuşulur. 1988 yılının yaz aylarında Humeyni’nin verdiği bir emirle en az 3500 kişi hapishanelerde idam edildi. Onlar genelde İran Halk Mücahidleri veya başka sol örgütlerin üyeleriydi. Olay o kadar korkunçtu ki rejim içinden de bu toplu idamlara itiraz yükselmişti, ama o kendi aralarındaydı, bizler sonralar öğrendik. O zaman, olayları asılanların aileleri ve yakınları dışında çok fazla insan öğrenmedi. Sonraları öğrendim ki 80’li yıllar doluymuş buna benzer ölümlerle. Özellikle 80’li yılların başında İran-Irak savaşı yeni başladığında herkes savaşa odaklanmışken İran Devrim Mahkemeleri her gün onlarca aktivisti idama çarptırırmış.
Neyse anlatacağım olay yine sadece kaç bin kişinin asıldığı değil. Asılanların içinde genç kızlar da vardı. Bunların bir çoğu bakire kızlar. Dinimizce ölen bakire kız ne kadar günah işlemişse işlesin cennete gidermiş, bu sebeple asılacak aktivist kızlar öteki dünyada da cezalandırılsınlar diye asılmadan önce devrim muhafızları ve onlara benzer başka ulu askerler tarafından tecavüze uğramışlar.
İran’daki son cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra sonuçlara itiraz eden birçok insan tutuklandı. Bunların içerisinde eski devlet yetkilileri de yer almakta. Başta sözü geçen mektubun önemli kısmı ve bir ilk olarak nitelendirilebilecek sözler, hapishanelerde gerçekleşen işkenceleri açık şekilde topluma açıklamaktı. Mektup Temmuz'un son günlerinde yazılmış ama mektuptan bir netice alınmayınca mektup Kerrubi’nin partisine mensup olan gazetede ve birkaç internet sitesinde yayınlandı.
Bu mektupta tutuklanan genç kız ve erkeklere yönelik yapılan işkencelerden söz ediliyor ve hatta işkencelerin birkaç kişinin ölümüne sebep olduğu öne sürülüyor. Ama daha da korkunç kısmı genç kız ve erkeklerin tecavüze maruz kaldığını anlatmasıdır. Bu tecavüzler o kadar şiddetliymiş ki gençler genelde hastanelik olmuşlar. Tecavüze maruz kalan insanlar serbest bırakıldıktan sonra utançtan kendilerini bir köşeye kapatmışlar. Yazara göre bu haberler kendisine çok güvenilir kaynaklardan aktarılmış. Meclis başkanı bu olaylar incelenmeli dedi, ama sanki yıllardır hapishanelerde olan bitenden haberi yoktu kimsenin.
11 Ağustos 2009 / Türkiye
-----------
Komünal İşkembe'de yayınlanan bu ilk "Konuk Yazar" katkısının sahibi, adının yayınlanmasını istemeyen, Hikmet mahlasını tercih eden Türkiye'de yaşayan bir İranlı arkadaşımızdır. Kendisine ibnialheysem@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz. 3 gün gecikmeli yayınladığımız için özür diliyor, çok teşekkür ediyor, devamını bekliyoruz!
Siz de yazmak veya yazdığınız bir şeyin Komünal İşkembe'de yayınlanmasını isterseniz konukyazar@komunaliskembe.com adresinden bize her zaman ulaşabilirsiniz.