2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Polis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Polis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Taksim Gezi Parkı eylemi üzerine

Nasıl oldu bilmiyorum, ama gayet küçük çaplı, amacı belli ve optimize bir eyleme muhalefet etmeyi/olduğundan daha büyük göstermeyi başardık ve Gezi eylemi kaynaklı ve çok maddeli bir gündem oluşturduk. Aslında bu konu hakkında yazılacak bir şey olmaması lazım zira her şey ortada, fakat hem okuduğum bazı apoloji çabaları mizahî bir yaklaşımı hak ediyor, hem de "eylem"lere bazen haddinden fazla yüklenen anlamları da bu vesileyle yazma ihtiyacı duydum.

1. Öncelikle bütün bir eylemi tenkit etmek için doğa, ağaç, çevre sevgisi argümanı ile absürtleştirme yoluna gidenleri gördüm, gerçekten çok başarılı. Buradan iki yola sapılıyor:

a. 5 tane ağaç için bu tantanaya ne gerek var!: Sanki herhangi bir beş ağaç, herhangi bir sebepten kesiliyormuşçasına başvurulan bu argüman; hem Gezi Parkı'na dair imar planlarını yok sayıyor ve nitel olarak kusurlu, hem de zaten sınırlı sayıda ağacın olduğu bir alana yapılan müdahale olduğunu yok sayıyor ve nicel olarak kusurlu.
b. Gerçekten doğayı sevseniz... : Bu çok daha ilginç bir tutum. Şehirlerde yaşam alanı yaratmak, yeşillendirme/ağaçlandırma çabaları için "doğayı sevmek" gerekli değil. Ben şahsen doğa aşığı değilim ama evimin yakınında küçük/orta ölçekte parklar olması gayet hoşuma gidiyor.

2. Bu videoda Sırrı Süreyya Önder'in iddia ettiği üzere, orada yapılan yıkımın ruhsatı yok, ve de polisler özel şirketlerin koruması gibi davranıyor, özel şirket zabıta kiralamış vs. Olayın sırf bu boyutu dahi eylemi hak ediyor: Burada kanunun/hukukun hiçe sayılması gibi bir durum varsa, ve devlet bunu bizzat emniyet görevlisi yoluyla teşvik ediyorsa konuşulması gereken bir sorun vardır.

3a. Gezi Parkı eylemi, büyük çaplı bir kentsel dönüşüm protestosu değil, olmak zorunda da değil. Tabii ki iki mesele alakalı, fakat kapsam konusunda bu tür bir standarda gerek yok. Yani orayı kullanan, çevresinde yaşayan insanların mikro bir kurtarma çabası olmasının dahi hiçbir zararı yok. Öyle olmasa bile, zaten niteliği/politizasyonu sebebiyle o mesajı da içkin bir şekilde taşıyor. Ne bileyim, bir yardım kurumu usulsüzce kapatılacak olsa ve onun önünde eylem yapılsa "ama gelir eşitsizliğini protesto için şunları da yapsanıza?!" itirazı gelmez herhalde. Ya da vazgeçtim, kesin gelir he.

3b. Daha önce eylem mekanı/ilgi alanı/hedef kitle üzerine çok tartışmalar döndü, i.e. "Meydan-Galatasaray-Tünel hattında yürüyüşler", fakat burada gayet lokal bir hedef olduğu için "bu eyleme giden o eyleme gitti mi?" gibi tartışmalar da garip. Yukarıda da anlattığım gibi, bu eylemi destekleyenlerin büyük ölçekte bütün çevre eylemlerini destekleme gibi bir mesuliyeti yok, ayrıca iki ilgi alanı da mutlaka kesişiyor olmak zorunda değil. Şu röportaj ve bu haber bu mücadelenin ayrıntısını, farklı ilgi alanlarını merak edenleri gayet aydınlatacaktır.


4. Sırf şu yukarıdaki kare dahi bu eyleme dair hötöröt edecekleri iki defa düşündürmeli. Buradaki muamele, bu eylemin sembolik anlamının kuvvetini göstermek için yeterli.

Biraz stating the obvious yazısı oldu galiba, yeter bu kadar o yüzden.

23 Aralık 2010 Perşembe

Özkök ve Polis

Bizim ülkede polisin gereksiz ve yetkisini aşan ve de insaniyetle alakası olmayan icraatlerinin herkes farkındadır, ama herkes bunu "Bir kenarda dursun işimize yarar" zihniyetiyle değerlendirir. Son gelişmeler statükonun devam ettiğini gösterir nitelikte.

Son günlerde Ankara ve Aydın'da polisin restoran basıp aileleri fişlediğini duyduk. Bu tutumun Emniyet teşkilatının kendisini sivil sorumlu değil de şerif gibi görmesinin sonucu olduğunu sağduyulu insanlar biliyor, milyar defa da irdelendi bu hal zaten. Ama mesela Ertuğrul Özkök gibi saygın kalemler olayı iktidara karşı nerede eklemlendiklerine göre yorumladıklarından, acayip sularda yüzüyorlar.

Ne demiş bugünkü yazısında bu son polis uygulamalarını -işin içinde içki olduğu için- eleştiren Özkök? "Ben devletin polisine hayatı boyunca saygılı olmuş, onu savunmuş, korumuş, o yüzden de aydın kesimden epey dayak yemiş bir insanım. Polisimize hâlâ inanır, hâlâ güvenirim.

Yalanı yok cidden, zira polisimiz Hrant'ın katili ile hatıra pozları verirken mükkemmel bir Chewbacca savunması ile "Öteki pozların hepsi, bana göre kahramanlaştırma değil, hatıra pozları." buyurmuştu zamanında. İnternet unutmaz.


Gene aynı Özkök, İzmir'de polisin açtığı uyarı ateşinin aracın tekerleğinden sekip sürücünün ensesinden kazara girmek suretiyle ölüme sebep verdiği (zerre abartmıyorum) durumda da muhteşem sosyolojik gözlüklerini takıp "Önünüzden kaçıp giden bir arabada 'masum gençler mi', yoksa 20-25 kg. C4 patlayıcı taşıyan teröristler mi var nasıl bilebilirsiniz?" savunmasıyla o kaza kurşununu makul görmüştü zamanında.

Bugün geldiğimiz noktada Özkök'e göre polisin eylemleri "3-5 kendini bilmez"in işi, polisimiz çok da merhametli, çok da süper insanlar. Hep o AKP yok mu AKP; kanına giriveriyor canım polisimizin.

Bazen beynimin "On-Off" tuşu yok diye çok üzülüyorum cidden.

Ekleme: Polisin işkence yaptığı bir insanı görünce "işkencenin hayvani bir uygulama olduğu" yönünde beyanat veren Mahmut Alınak, polise hakaret ettiği gerekçesiyle 14 ay hapis cezasına çarptırılmış bugün.

Off.

21 Aralık 2010 Salı

AKP: Durmak Yok Yanlışa Devam

Başlık biraz doğrudan, ama AKP'nin en son yaşanan öğrenci olayları konusunda benimsediği "kötü şaka" tutumunun artık cılkı çıkmakta.

Bu öğrenci olaylarında AKP Emniyet teşkilatını sıkıştırmak ve de olayların en azından üzerine gitmeye çabaladığını gösteren göstermelik bir iki jestte bulunmak yerine, akıl sınırlarını zorlayan savunmalarda bulunmaya başladı. Erdoğan'ın "polisi kimseye yedirtmemesi"ni, Bağış'ın "polise karşı aşırı şiddet kullanıldığı"nı savlamasını vs. kanıksayamadan Beşir Atalay'ın daha da garip bir savunması çıktı piyasaya. "Kendilerini yere atanlar var." Eylemler sırasında görüntülerde kendilerini yere atanlar olduğunu tespit etmişlermiş. Tabii burnu kırılanlar, yüzü gözü şişenler, bebeği düşenler falan hep kendilerini yere atmaktan dolayı o haldeler, evet. Polisimiz hiç şiddet kullanır mı, bunun yakın siyasi tarihte örneği var mı? Bakanımız ne demiş: "Polis, belirli noktadan sonra öğrencileri uzaklaştırmak için gaz sıkmıştır, vurmamıştır." Aaa, ne ayıp, ne kadar kötü iftiracılar var.

Aynı haberde fantastik bir cümle daha var: "Biz öğrencilerimizin düşüncelerini ifade etmelerinden rahatsız olmayız, polis de rahatsız olmaz." Değil mi, o yüzden başbakanı protesto eden pankart açan öğrenciler 15 ay hapse mahkum oldu, o yüzden "parasız eğitim" talebini dile getiren öğrenciler 8 aydır tutuklu, o yüzden vicdani ret hakkını destekleyen açıklama okuyanlar 6 ay hapis cezası alıyorlar. Öğrencilerimizin düşünce ifade etmesinden kesinlikle rahatsızlık duymuyoruz, onları en lüks nezarethanelerde ve mapus damlarında ağırlıyoruz ödül olarak.

Bu mevzuda artık sözün bittiği yere gelindi benim nazarımda.

Ben AKP'ye hiçbir zaman tam destek vermemiş, özellikle demokrasi anlayışları konusunda her zaman kişisel çekincelerimi saklı tutmuştum. Bu bağlamda son zamanda gerek Kürtçe, gerekse öğrenciler konusunda ciddi yanlışlar yapmaktalar. Bu cümleyi daha önce söyleyeceğim aklıma gelmezdi, lakin dinamikler bu şekilde giderse AKP hem Güneydoğu'da, hem de metropollerde oy kaybı yaşayacaktır. Şu anki stratejilerini onlara kim empoze ediyor, kim akıl veriyor bilmiyorum ama ciddi ciddi yanlış yoldalar. Kendilerine çekidüzen verirler, ve de "demokrasi" kelimesinin anlamını daha bir özümsemeye çalışırlar bu vadede, çünkü hazır CHP yavaş yavaş da olsa aklını başına devşirirken iktidar partisinin zıvanadan çıkması memleketin selameti adına hayırlı olmayacaktır.

14 Aralık 2010 Salı

Yumurta ve Şiddet Mevzusu

Bu konu hakkında uzun zamandır bir şeyler yazmak düşüncesindeydim, lakin elimde olmayan sebeplerden erteleye erteleye bugüne kaldı. İşin garibi bu geçen süre boyunca bu konu hiç gündemden düşmedi, en son dün Başbakan Erdoğan "Cebinde taş, molotof, yumurta taşıyan öğrenciler var" diyerek molotof kokteyli ve yumurtayı muadil konuma indirgeyerek yeni bir kavramsal açılım gerçekleştirdi.

Uzun uzadıya açıklamamı yapmadan diyeceğimi en başta diyeyim: Yumurta atmak en medeni ve masum protesto çeşidi değildir, lakin Türkiye'de daha modern protesto şekillerine karşı güç odaklarının tutumu malumdur. Bunun tepkiselliği unutularak yapılan değerlendirmeler havanda su dövmeye eşdeğer olurlar. Hele ki bu yumurta mevzusunda siyasi pozisyona göre taraf belirlemek ve belirlenen taraf doğrultusunda da polisi savunur hale gelmeyi hafif bir tabirle tanımlamak imkansızdır.

I. Yumurta ve Eylem: Teorik Düzlem


Tezi böyle açıkladıktan sonra biraz kavramsal ilerleyelim. Soru şu: Yumurta atma eylemi, modern dünyada kabul edilebilirlik açısından nerededir? Bu eylem, ifade özgürlüğü paradoksunda nereye düşer?

Öncelikle politik altmetini olan yumurta atma eylemini "şiddet" olarak tanımlamayı kesinlikle yanlış buluyorum. Yumurta atılan bir insan, eğer yaşı çok ileri/çok küçük değilse ve de ekstrem bir sağlık sorunu yoksa hiçbir şekilde fiziksel anlamda zarar göremez. Tek sıkıntı, yumurtaya maruz kalan kişinin duş alana/üstünü değiştirene kadar etrafına yaydığı kötü kokudur. Bu yüzden yumurta ve pasta gibi protesto araçlarını "şiddet aracı" olarak lanse etmek konuyu saptırmak olur.

Yumurta, pastadan daha ucuz ve daha kolay erişilebilir olduğundan daha sıklıkla tercih edilen, nispi olarak zararsız bir araçtır. Lakin bu, yumurta atmayı tek başına haklı bir protesto yöntemi yapmaz. Bu kısmın ilk paragrafında belirttiğim paradoks şudur: Yumurta atmak bir ifade olarak kabul edilirse, yumurtanın atıldığı insanın ifade özgürlüğü ile çelişir mi?

İşte bu noktada, yumurtanın atıldığı koşullar çok önemli olmakta. Örneğin bir politik figür bir konuşma sonrası aracına binerken ona yumurta atılırsa, mağdurun hiçbir ifadesel durumu olmadığı için bu eylem kabul edilir olur. Gene bir konuşma bittikten sonra atılan yumurtalar da aynı şekilde değerlendirilir. Bir konuşma esnasında dahi atılacak bir yumurtayı tolere edebiliriz duruma göre. Fakat yumurta atma eylemi, yumurta atılanın ifade hakkını gasp edecek şekilde/sıklıkta yapılırsa, o noktada haklı bir protesto olmaktan çıkıp saçmalık ve densizlik haline gelir.

Özetle: Yumurta en medeni protesto şekli olmasa da kullanılabilir, fakat yumurta hiçbir zaman atılanın ifade özgürlüğünü engelleyecek şekilde atılamaz. En uygunu, fikirlerin beyanı ve teatisi nihayete erdikten sonraki çözümsüzlük aşamasında atılacak sembolik değerdeki yumurtadır.

II. Yumurtayı Doğuran Koşullar: Pratik Düzlem

Daha önceki referandum sürecini değerlendiren bir yazımda "Konjonktür gereği aynı potaya yaklaşmış olan "muhafazakar liberal" ve "sosyal demokrat/liberal"lerin ayrışma sürecinin de referandum sonrasında başlayacağını öngörebiliriz." demiştim. Bu ayrışma sürecinde çizgi görevi gören olaylardan birisi de bu öğrenci eylemleri oldu.

Olaylar sonrasında öncelikle AKP'li/muhafazakar olup demokratlığını bu çizgide şekillendiren Akif Beki, Mümtaz'er Türköne ve Yıldıray Oğur gibi yazarlardan ardı ardına "orantısız güç diyorsunuz da, polisleri de anlamak lazım" minvalinde yazılar geldi. Ben bu refleksin sebebini, bu cenahta sol kimlikte eylemlere duyulan 1980 öncesi kaynaklı alerji olarak değerlendiriyorum. Haklılığı-haksızlığı ayrı bir potada tartışılabilir, lakin bu çizgide düşünenlerin analizlerinde es geçtikleri çok önemli bir nokta var: Yumurta atmak, tam da bu "anlamak lazım" diye niteledikleri polislerin yıllardır "anlamak lazım" diye pışpışlanmasından dolayı geliştirdiği tutum sebebiyle mümkün.

Gösterinin ve toplaşmanın sebebi 1 Mayıs, futbol maçı, Cumartesi Anneleri, bildiri okumak isteyen gomünis gençler vs. olsa da, bu ülkede uzun zamandır değişmeyen bir şey polisin bu eylemcilere karşı olan önyargılı tutumu. Yolda duran adamı tokatlayanlar, tuttuklarını çöp tenekesine atanlar, alakasız kişileri polis şiddetine maruz bırakanlar ve sonrasında "İçimizde hallederiz" şeklinde savunulanların bulunduğu bir cemaatten bahsediyoruz. Unutmamak lazım ki daha 2 sene öncesine kadar biber gazı stoğu bitirmekle övünen bir Emniyet Genel Müdür vardı İstanbul'un tepesinde, hoş yenisi de çok farklı değil Can Dündar'ın yazısı uyarınca. Tüm bunları göz önüne alınca, bir eylemcinin kendisine bir müdahale yapılacağı beklentisi ile gösteriye hazırlanmasını beklemek çok da garip olmasa gerek.

Burada göstericilerin şiddete meyilini haklı çıkarmaya çalışmıyorum, yanlış anlaşılmasın. Tabii ki en güzel ve en istenen protesto yöntemi diyalog temellidir. Lakin sözün dahi cezalandırıldığı bir memlekette yaşayınca, öğrencilerin buraya sürüklenmesi de beklenmelidir. Yumurta olayından önce, pankartla ve sloganla zarasız bir şekilde protesto düzenleyen 18 adet İTÜ'lü öğrenci 15 ay hapis cezası almışlardı mesela, ki bu pankart cezalarını kanıksamış bir ülkedeyiz. Bu saçma adalet örneklerinin getirdiği tepkisellik yumurta olursa, bu noktada öğrencilerden öte bir sorgulama yapılması gerekir.

III. Siyasi Eklemleşme: Yanlış Düzlem


Üstteki kısımda değindiğim durumun en tehlikeli uzantısı, gene bu seçim maratonunun hızlanmaya başlayacağı zaman dilimindeki eklemleşme ve de sağduyu yitimi olacaktır.

Hani icraatlerine artık şaşıramıyoruz bile, ama yumurtaya öncül polis şiddeti olaylarını takiben Vakit Gazetesi şöyle bir karikatür yayınladı:


Altmetin itibariyle hamile bir kıza uygulanan ve bebeğin ölmesine sebep olan şiddeti haklı gören, üstmetinde daha cenin halinde bir bebeği bomba olarak resmeden; bir de en alakasız biçimde bütün bu olayı kontekstten koparıp darbe boyutuna indirgeyen bir kepazelik bu.

Peki bu noktaya nasıl geliniyor? Bu karikatüristin, bilinçli ya da bilinçsiz olarak olayı darbe kelimesiyle ilişkilendirmesi ve böylece haklı çıktığını sanması/umut etmesi nedendir? Cevap arabaşlıkta gizli.

Bu siyasi eklemleşme halini, protestolara getirilen başka eleştirilerden de anlıyoruz. Mesela belli bir süre "Protestocuların arkasında CHP var, Ergenekon var vs." gibi bir söylem benimsendi. Öyle olması ya da olmaması, yaşananların niteliğini değiştirmez. Hamile kızın evli olmadan neden hamile olduğu bile tartışıldı ki, buradaki ahlakçılığın konuyla hiçbir alakası yok. Muhalefet de, polisin, askerin ve yargının onlarca yıllık günahlarını hiçe sayarak olayı hemen AKP'nin boynuna asmaya çalıştı. Seçimler yaklaşırken, refleksler de sürece adapte oluyorlar tabii.

IV. Sonuç


Halbuki burada tartışılması gereken şu: Protesto neden yapılıyor? Neden gençler kendilerini farklı bir şekilde ifade etmiyorlar/edemiyorlar? Neden polis bazı olayları seyrederken -mesela önceki haftasonu yaşanan Bursa - Beşiktaş gerginliği- bazı olaylarda ekstra önlemler alıyor? Neden polisin devletin şımarık çocuğu olduğu defalarca tescillenmişken, hala daha tartışmanın öznesine o konmuyor? Askerin ve biraz da yargının "hesap sorulabilirliği" (accountability) bu ülkede -haklı olarak- tartışma konusuyken, neden polis bu muameleden muaf kalıyor, ve hatta ona siyasi otoritece sahip çıkılıyor? Neden bu yaşanan yarı-ilişkili olaylardan "yumurta" olanı gündemde kalırken, ötekisi sayfaların dibine doğru iniyor? Bu ülkenin içine iyiden iyiye sinmiş klasik sol alerjisi ile hesaplaşılmadan, doğru dürüst bir demokrasi hayal edilebilir mi? Söyleyenler, söylemlerinde ne kadar samimiler?

Yumurtanın o tavukla polemiksel ilişkisi siyasi düzleme de sıçramış haldeyken, bu soruları doğru düzgün tartışacak zemin bulmak da zorlaşıyor.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Kısa Kısa

Sevgili Polis Amca ve İstihbarat Dayı ve Asker Abi,
Ben çok liboş, vatanını milletini sizin standartlarınızda sevmeyen birisiyim. Polis şiddetini eleştirir, ifade özgürlüğünü savunur, vicdani ret hakkının tanınmasını isterim. Siz beni sevmezsiniz, olabilir. Ama lütfen annemi, babamı rahat bırakın. Onlar tıpkı sizin istediğiniz gibi "polisin de çalışma koşulları zor canım, AB reformları elini kolunu bağladı", "öyle istediğin her şeyi de söyleyemezsin", "bu kadar dış mihrak varken askerlik yapacaksın tabii" falan derler. Çok iyi, çok cici insanlardır.
Bunları niye mi yazıyorum? Çünkü Deniz Gezmiş'in ailesinin fişleri hala daha Ilıca Jandarma Karakolu'nda duruyormuş. (link)
* * *
Herkes "Bu Anayasa değişiklikleri Anayasa'ya aykırıdır", "Bu Anayasa değişiklikleri devleti ele geçirme planıdır" falan deyip duruyor. Ben bakıyorum bakıyorum, mevcut HSYK ve Anayasa Mahkemesi düzenlemelerinden daha "anti-demokratik", daha "anayasaya aykırı" bir şey göremiyorum. Yalnız değilmişim, Oral Çalışlar da görememiş zaten. Buyrun okuyun.
Tabii siz hala HSYK'nın derdinin demokrasi, anayasa vs. değil de kendi borularını aynı güçte öttürmeye devam etmek olduklarını idrak etmek istemeyebilirsiniz. Benim için mahsuru yok, idrak yolları enfeksiyonu AİDS'den daha amansız bir hastalık.
* * *
Sebahat Tuncel meclis konuşmasında "Bu ülkede savaş var" demiş, milletvekilleri de tepki göstermiş "Savaşını yerim ben!" diye. (link) Çünkü bu ülkede savaş yokmuş, terör varmış.
Tuncel'in hatası büyük, savaş yerine "dahili hârp" demeliydi, o zaman insanlar bu kadar tepki göstermezdi. Kelime alerjilerimiz var bizim çünkü. Türk Tarih Kurumu'nda çalışan bir profesör "İnsan öldürmek ne zamandan beri soykırım oldu?" diye sorabiliyor mesela. Bize "s" harfi ile başlayan kelimeleri söylemeyeceksin, o zaman tartışmayı bitiririz.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Ahmet Türk'e Saldırı

Bu olay üzerine barışa atılan yumruk, halkların kardeşliği gibi ağıtlar yakmayacağım, ya da zaten lanetlenmiş adamlara tekrar lanet okumayacağım, gerek yok. Sadece bir merakım var, videoyu tekrar tekrar izliyorum ve bir şeyi anlayamıyorum. (link) 00.06'ya sarıp o ilk 10 saniyeyi izleyin. Etrafta onlarca polis var. Bir adet şahıs, Ahmet Türk ile arabası arasındaki 1.5 - 2 metrelik mesafede gayet olağan bir şekilde yumruğu atıyor. Sonra da polislerin arasına giriyor ve doğru düzgün yüzü bile görülmeden kayboluyor, linçten kurtarılıyor. "Polis nasıl bu saldırıya izin verir?" ya da "Polis saldırganı niye korur?" diye şikayet etmeyeceğim, çünkü polis süpermen değil ve de saldırganı korumak zorunda, normal bu. Lakin anlamıyorum, onlarca polis memurunun orada olmasının amacı nedir? Eğer bu kadar rahatlıkla saldırılabiliyorsa, boşuna o kadar memur niye yollanmıştır oraya? Şüpheli görünüşlü bir şahısın (ABD olsa neyse de, ben Türkiye'de başında beyzbol şapkası gördüğüm adamdan işkillenirim arkadaş) gruba doğru yönelmesi hiçbir görevlinin mi dikkatini çekmez? Hani JFK'nin "katilinin" karakol çıkışında bir adam tarafından elini kolunu sallayarak öldürülmesi olayı var ya, aklıma o geldi bu görüntüleri görünce. Bu kadar kolay mı bu iş? Ekleme: NTV'nin haberine göre olayla ilgili iki emniyet yetkilisi görevden alınmış valilik tarafından. Umarım ki bu "olayı örtbas etme" değil de, "olayın üzerine gitme" hamlesidir.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Olur Böyle Vakalar, Türk Polisi Çöpe Atar

Yazıya başlamadan önce, 10 yıl önce bugün yaşanan felaketin yanında, 10 yıldır her gün türlü felaketlere de maruz kalan herkese sabır dilemek istiyorum. Şu an, tüm iyi niyetimle güzel şeyler dilemek isterken de fark ettim ki, devletin basiretsizliği nedeniyle hiçbir şey dileyemiyor insan. Yahu 10 yıl geçmiş, hala daha hiçbir şey yapılmadıysa, hatta üstüne utanmadan bir de yapılanlar bozuluyorsa ne dilenebilir ki? Bugün "geçmiş olsun" geçerli bir dilek değil, "en yakın zamanda yaraların sarılması" geçerli bir dilek değil... 10 yıl geçmiş zaten. Ben yine depremi yaşayan, ondan doğrudan ya da dolaylı zarar görenlerin şahsında, bütün Türkiye için basiretli bir devlet ve yalnızca gölge etmeyen bir hükûmet dileyeyim, başka ihsan istemez. İnsanlar hâlâ aç biilaç yaşarken Çırağan'da orucunuzu açacağınız hurmalar boğazınızda kalsın. Çaresizlik ancak bu kadar güzel öğretilir... -----------------------------
Medyada dün yer alan bir habere göre Kocaeli Valiliği, deprem sonrasında Saddam Hüseyin tarafından yapılan 10 milyon dolarlık bağışla inşa edilen Arızlı Irak Konutları'nda oturan depremzedelerin yerine bürokrat takımını yerleştirmekte imiş. Radikal'de yer alan haberde, Özel İdare Müdürlüğü'nün mülkiyet sahibi olduğu, orada oturan vatandaşların mülkiyeti almak için dava açtığı ancak kaybettiği iddiasından bahsedilirken, Sol.org'da yer alan haberdeyse "Valilik ve Özel İdare Müdürlüğü'nce hazırlanan protokolle konutlar, 2001 yılında 5 yıllık süreyle depremzedelerin yerleştirilmesi için tahsis edildi ve bu süre daha sonra 5 yıl daha uzatıldı." Yani eğer bu ikinci haber doğruysa, şu anki hükûmetin bayıla bayıla sayıkladığı 5+5 formülü burada teorik olarak uygulamaya konmuş, ama uygulamada aksi yönde hareket edilmekte. Bu esnada Radikal'in haberine göre bir önemli nokta da, "Kocaeli Valiliği'nin konu hakkında açıklama yapmama kararı almış" olması. İşte bu kadar kolay! Koskoca devlet seninle benimle uğraşmak zorunda mı kardeşim? Haşa! Devletin sağ yanağı polis dururken! Önce Polis Bu esnada, geçen hafta da konutlara Kocaeli Emniyet Müdürü Osman Çapalı taşınmış. Aynı kaynaktaki habere göre bir de "Arızlı Konutları" 'yalnızca depremzedelerin oturması' koşuluyla yapılmış. Ki, makûl olan da budur. Varını yoğunu kaybetmesinde, onda olmasa bile sonraki rehabilitasyon sürecindeki başarısızlıkta devletin ciddi payı olan insanlara birkaç yıl koklatılıp sonra devletin yanakları otursun diye kimsenin hibe yapacağını sanmıyorum şahsen. Ama ne yazık ki, "burası Türkiye". Gelelim Asıl Meseleye Üzgünüm, bu başlı başına önemli bir sorun olan "depremden bugüne olan biten" konusunun bir alt başlığı olan "depremzedelere verilen desteğin kesilmesi" meselesini dahi bir bırakmak zorunda kalmak istemezdim ama olayın içinde yine dikkatimizi artık daha az çekmeye başlayan çok tanıdık bir şey var. Polisin insanlara saldırması! Aynı olayın farklı kaynaklardaki fotoğraflarına ve Kanal D haberden alıntı videosuna bakalım. Sağ üst taraftaki ilk fotoğraf, Mynet Haber'den alıntı. Polis milli marşı tersten okutmaya çalışıyor gibi görünse de pek öyle değil. Hemen aşağıda Kanal D Haber'in videosuna bakın: İkinci fotoğrafımız, Radikal'in "Depremzede çöpe gitti!" başlıklı fotoğrafından: Bu iki fotoğrafta lütfen özellikle ilkinde saldırıya uğrayan şahsın aldığı pozisyona, onu alıp kenara atmaya çalışan iki polisten birinin hırsla adamı aşağı yuvarlama çabasına dikkat edin. Üçüncü fotoğrafa bakalım: Konudan biraz sapıyoruz ama bunu paylaşmazsam çatlardım. Bu fotoğraf da, Cihan Haber Ajansı'nın (CİHAN) ve Samanyolu Haber'in olaya nasıl yaklaştığını gösteriyor sanırım. Aynı haber, aynı olaylar ve arkadaşlarının yanında muhabbetten kalkmış elleri arkaya bağlamış yürüyen bir dayının fotoğrafı. Haber7'nin de aynı fotoğrafı kullanmış olması şaşırtıcı değil elbet. Son olarak da Hürriyet'in, habere ilişkin foto galerisinden bir fotoğraf: Videoyu izlediyseniz bu kareyi gördünüz zaten. Polis meğer adamı çöpe sığdıramayınca kenara atmaya karar vermiş! Ayrıca bu muamelede başı çeken, "şef garson" misali farklı kılıklı polise de dikkat etmeden geçmeyelim. Ama ne yazık ki kaskı yok ve kaskındaki numarayı göremiyoruz. Tüh! Hakkında hiçbir şey iddia edemeyeceğiz demek... Ama bizim IP'miz belli, yerimiz yurdumuz belli. Bir şey olursa polis bize bir cop kadar yakın! "15x İmdat! Polis!" hattı henüz uygulamaya geçmedi ne yazık ki memlekette. Bu İlk Değil Bu ilk değil derken, polis şiddetini kast etmiyoruz tabii ki. Yeni Şafak'ın bu sefer 2003 yılında Bingöl'deki depremde mağdur olanlara ilişkin haberine baktığımızda da çok benzer bir şey görüyoruz. Çadır alamadığı için valilik binasına yürüyen insanlar, üzerlerine minibüs süren ve -umuyorum havayadır- ateş açan polis. Tarih bu kadar da spesifik olarak tekerrür etmemeli yahu! Eğer ki "suçu ve suçluyu övmek" (TCK 215) diye bir ceza varsa, polis hakkında olumlu bir şey ifade edeni hemen içeri almak lazım. Polise karşı olan hislerimi daha fazla ifade etmemi yüce devlet "ifade özgürlüğünü engelleme özgürlüğü"nü kullanarak engellediğinden, sıradaki şarkı Özcan Deniz'den onlara gelsin! Lütfen yanlış anlaşılmasın, vatandaşın üzerine minibüs süren, haksız yere itip kakıp yerlerde sürükleyen, hastaneye biber gazı atan, keyfi olarak insan öldüren polise karşı çok olumlu hisler belirtmemin "suçu ve suçluyu övmek" (TCK 215) kapsamına girmesinden korktuğumdan böyle bir yola başvurmak durumunda kalıyorum; "Derin duygular besliyorum sana karşı, Sevgi değil içimdeki..."

2 Temmuz 2009 Perşembe

Rejim Bekçiliği

Malumunuz, Başbakan Erdoğan Emniyet Teşkilatı'nın kuruluş yıldönümünde "Türk polisi rejimin güvencesidir" dedi. Sonra, tabii ki, gelsin tartışmalar.
Ülkemizin önde gelen "demokrat" kesiminin aldığı tutum muhtelif. Kimisi diyor ki "Olur mu öyle iş yahu! Rejimin bekçisi ordudur." Diğeri de diyor ki "Başbakanımız doğru söylemiş, eleştirenler hep zaten ordu şakşakçısı, darbeci!"
Sonra sözde uzlaşmacılar var; diyorlar ki "Rejimin bekçisi bir tane mi olur? Bir sürü bekçi vardır, boşuna tartışmayalım."
Ben de diyorum ki; "Ulan rejimin bekçisi mi olur? Rejim halk ile, halk için vardır. Polisi, orduyu bekçi tayin edersiniz; sonra da statükocu diye ötersiniz, demokrasi tehlikede dersiniz."
Kim daha demokrat, onu siz seçin.

19 Haziran 2009 Cuma

Bir Macera Filmi

Bu filmimizin baş kahramanı 12 yaşında bir çocuk. Kendisi yaşıtlarına göre çok zeki, hatta ne derler, askeri bir deha adeta. Küçücük yaşına bakmadan, kendi topraklarının kurtuluşu adına, bir örgüte katılıyor ve örgütün en iyi tetikçilerinden biri oluyor. Gel zaman git zaman bu çocuk hakkında bir istihbarat alınıyor, ve çocuk babasıyla birlikte baskına uğruyor. Kendisi, elinde Kalaşnikof ile bir yandan polisten kaçarken bir yanda da geri ateş ediyor polislere. Sırtına 9 kurşun girmesine karşın polise ateş etmeye devam ediyor. En sonunda da "Venseremos" diye haykırarak bir devrim şehidi oluyor. Tabutu sırtta taşınırken kamera zoom out yapıyor.
Bence Altın Ahududu Ödülleri'ne aday bir senaryo bu. Bu senaryo benim önüme geldiğinde elimin tersiyle ittim, ve de senariste "Bu taraklarda bezinin olmaması sinemamız adına hayırlıdır" dedim. Ama o dinlemedi sözümü, ve de aynı senaryoyu Yargıtay'a yolladı. Bu senaryonun gerçekçiliğine inanan Yargıtay da, zavallı Uğur Kaymaz'ı öldüren 4 polisi suçsuz buldu.
Beraat. Manisalı gençler? Beraat. Metin Göktepe? Beraat. Engin Çeber? Beraat.
Uğur? Beraat. Ama Adli Tıp raporları aksini diyor? Beraat. Yahu 12 yaşında bu çocuk? Beraat. Sırtından 9 kurşun yediyse nasıl çatışmış olabilir ki polisle? Beraat.
TDK yeniden tanımlasın bu sözcüğü. Desin ki tanımında; "Polislik mesleğinin adını lekelememek için devletin gösterdiği üstün çaba."
Bir gün herkes beraat edecek vicdanlarda. İşte o gün bu memleket çok kötü bir yer olacak.
Nur içinde yat çocuk. Senin için hala ağlayanlar var, merak etme.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Bir Sınav Sorusu Daha

Bu seferki daha net, daha nokta atışı. Samanyolu TV'nin "Ramazan ayı belgeseli senarist seçme sınavı"nda sorulan soru şöyle:
"Evrendeki düzen hiçbir şeyin rastlantı sonucu ortaya çıkmadığını göstermektedir. Evrendeki varlıkların kendi kendilerini var etme güçleri yoktur."Bu bilgilerin ikisini de iyi değerlendiren kimse aşağıdakilerden hangisine ulaşır?
A) Varlıklardaki düzen onların kendilerini var ettiklerini gösterir. B) Evrenin varlığının bir başlangıcı yoktur. C) Evrendeki varlıklar rastlantı sonucu ortaya çıkmıştır. D) Evren bir yaratıcı tarafından planlı bir biçimde yaratılmıştır.
Aslında bu bilgilerin ikisini de iyi değerlendiren kimse karşı tarafın iflah olmaz bir yobaz olduğu sonucuna ulaşır ama; soru "Devlet Parasız Yatılılık ve Bursluluk Sınavı"nda sorulunca iş öyle yürümüyor tabii.Aslında devletimiz de haklı; yaşıtlarını zehirleyecek, dinsiz imansız insanların devletin yatakhanesinde, devletin okulunda işi ne? Laik, sosyal bir hukuk devletine bu tür bir uygulama yakışmaz.
**********************************************************************************
Benim de aklıma bir soru geldi. Bu linkte, Bursa'daki DTP binasına yapılan bir saldırının görüntüleri bulunmaktadır. Görüntüleri iyi değerlendiren bir kimse aşağıdakilerden hangi sonuca ulaşır?
A) Bursa polisi şeftali, kestane şekeri falan yediğiden mütevellit tatlı yer, tatlı konuşur.
B) Bursa polisi, yeterli envantere sahip değildir.
C) Bursa'nın ufak tefek taşları polisi etkilemeyeceğinden, tahakkümat endişesine gerek yoktur.
D) Kürt'e saldırmak mübahtır; işçi, Beşiktaşlı, Cumartesi annesi, eşcinsel, sosyalist olmak tehlikeli ve yasaktır.

30 Nisan 2009 Perşembe

1 Mayıs - Sürrealizmin Bayramı

Vali Muammer Güler, 1 Mayıs'taki olası kutlamalar ile ilgili yüreklere su serpen açıklamalar yapmış. Mesela demiş ki kendisi:
"İllegal kuruluşların Taksim'de polisle çatışmak, yasadışı slogan atmak, suç olan dövizler taşıyarak etkinlik yapmak istediklerini biliyoruz."
Şimdi ben şunu anlamıyorum, eğer bir kuruluş illegalse, ve bu illegal kuruluşun varlığı biliniyorsa; o kuruluşa karşı yaptırım uygulanır. Bakınız terör örgütü falan demiyor, illegal kuruluş diyor. Mesela PKK bir kuruluş değildir. Nedir illegal kuruluşlar, ve neden yargılanmıyor, kapatılmıyor vs.?
Bak bir de bu var, suç olan döviz taşımak. Ne tür bir döviz suç teşkil eder? Mesela "Faşizme karşı omuz omuza" demek suç mudur? "Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği" dövizi suç mudur? Kürtçe döviz suç mudur? "Apo'ya özgürlük" demek suç mudur? Benim aklıma suç unsuru olacak bir tek "hakaret" içerikli döviz geliyor. Mesela "Hakem ananı ...ünden ..keyim" suç olan bir döviz olabilir sadece. 
                                                                                                    Suç olmayan döviz, cici cici ne güzel.
"Taksim'de sendika yöneticilerinin 'makul sayıyla' gelmesi halinde 'anma programı' yapılabileceğini ancak mitinge izin verilmeyeceğini söyledi."
Anma programı nedir? İstiklal Marşı ve şehitler adına saygı duruşu ile başlayacak, sonra sendika başkanları teker teker günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapacak, 1 Mayıs'ı anlatan şiirler okunacak, şarkılar söylenecek falan? Artık işçiler de sendika bayraklarının arkasında sıraya dizilirler, bando takımı falan hazırlarlar.
                                                                                      1 Mayıs için özel tasarlanmış ideal anma programı.
Tabii bir de şu var, makul sayı nedir? Mesela yılbaşı kutlamalarına, milli maç izlemeye vs. Taksim'e çıkan insan sayısı "makul" müdür 1 Mayıs için? Yoksa makul dediğimiz şey "Her sendikadan 100 kişi gelsin yeter ulan!" mıdır?
"Bu tür anmalar için yasak değil. Kendilerini çiçekle karşılayacağız"
Ha?!
İstanbul Emniyeti'nin yeni yüzü. Çiçek taşıyacak bir Hightower gibi zenci bulmaları lazım ancak, çalışmalar devam ediyor.
"Zor kullanma meraklısı değiliz. Geçen yıl magazin olarak irdelendi. Orantılı mı orantısız mı diye." 
Muammer Güler sözlerine şöyle devam etti. "Halbuki kullandığımız güç orantılıydı. Biz Emniyet teşkilatı olarak bilimin ışığında müdahalelerimizi yapıyoruz. Matematik biliminde de 'ters orantı' diye bir şey var. Bize ters değil bu. Ayrıca Ronaldo'nun da dediği gibi 'Kontrolsüz güç güç değildir.' O yüzden polis arkadaşlarımıza "Orantılı - orantısız dert etmeyin, vurdu mu şöyle kontrollü vurun, koydu mu oturtun ağzının ortasına, ölümcül noktaları buldurun" diye talimat veriyoruz ki, boşa vakit harcanmasın, emekten tasarruf edelim. Sonuçta emeğin bayramında emeği boşa harcamak olmaz."
                                                                                                          Hani neresi orantısız bunun?
Şu teşkilata bir Jack Bauer lazım, o zaman göreceğiz günümüzü de, işte...
 

7 Nisan 2009 Salı

İsmin Koyun Hali (-i)

Bilindiği üzere haftasonu bir Beşiktaş Çarşı grubu organizasyonu hiç hoş olmayan şekilde sonuçlandı. Organizasyon basitti aslında; takım otobüsü stada gelirken meşalelerle karşılanacak, ardından da stada yollanacaktı. Bir şekilde arbede çıktı.
Eğer siz olayları Hıncal Uluç, Gürcan Bilgiç, Erman Toroğlu gibi renk sempatileri at gözlüğü 
formuna dönüşmüş insanlardan, ya da 1 Mayıs'ta dahi "Ama polis de haklı" diyen post-1980 travmasını atlatamamış popüler basından takip ettiyseniz Beşiktaşlı taraftarlara haklı olarak küfretmiş olabilirsiniz. Ama eğer sağduyulu olup, olay anında orada bulunan insanlarla konuştuysanız, görüntüleri izleyip fotoğraflara baktıysanız, azıcık da saksıyı çalıştırdıysanız olayların iç yüzünü anlarsınız.
Cüssesi gereğince ancak 6 polis tarafından orantılı bir şekilde zapt edilen bir taraftar. Ortadaki polisin "Sus geçiririm dipçiği ifadesi ise "priceless".
Öncelikle popüler basında var olan iddialara göz atalım.
1. Çarşı trafiği kapattı: Takım otobüsünün gelmesi beklenirken Beşiktaş taraftarı manyak mı da trafiği kapatsın? Otobüs gelene kadar trafiğin kapatılması diye bir durum söz konusu olabilir mi? "Trafiği kapatalım da futbolcularla Kazan'da rakı sofrası kuralım" mı diyordu bu insanlar?
-Trafiğin 15-20 kişi tarafından aksatıldığı resimle trafiğin açık olduğu resim arasındaki tek fark nedir? 
-Birinde polis var, diğerinde yok.
Otobüs geçtikten sonra olanı irdeleyelim. Eğer bir Beşiktaş maçı zamanı Beşiktaş Dolmabahçe taraflarında bulunmuşsanız ritüeli zaten bilirsiniz. Bilmeyen için anlatalım. Millet Beşiktaş Çarşı'da buluşur, yer, içer; takım otobüsünün geçeceği zamana yakın kaldırıma dizilir, sonra da marşlar eşliğinde stada yürür. Kalabalık bir grup stada yürürken arada yola taşar, hatta yolu kapattığı bile olur; orada görevli polisler de bu kalabalığı kaldırıma yönlendirir. Bu o kadar rutin bir olay ki. Bakınız, doğru ya da yanlış demiyorum; rutin diyorum. İstanbul Emniyeti'nin bu duruma hazırlıklı olduğundan bahsediyorum. Bunun hep yaşanan bir olay olduğundan bahsediyorum. Sanki o güne has bir olaymış gibi lanse edilmesindeki yanlışlığa dikkat çekiyorum.
2. İzinsiz gösteri yapılmış: Yahu insaf! Bu gösteri Beşiktaş forumlarında planlanmış, yönetim aracılığıyla Valilikten izin alınmış. Popüler gazete okuyan insanlar bile bu gösteriden haberdar! Bu ne mi demek? Bakınız Milliyet Gazetesi'nde geçen Çarşamba yayınlanan haber. Olay bu kadar masum bir organizasyon. Anarşist oluşum muamelesi yapanlara aldırmayın siz.
3. Taraftar polise saldırdı: Nasıl bu kadar emin olup da söylüyorsunuz bunu? Orada mıydınız? Olayların nasıl cereyan ettiği konusunda bir fikriniz var mı? Tarihimizde gösteriye karışan provokatör örnekleri doluyken, 4 polisin nasıl yaralandığı belli değilken, binlerce sivil biber gazı, tazyikli su, cop yemişken; "4 polis yaralanmış, taraftar haksız" demeye vicdanınız nasıl el veriyor? Biber gazından ağlayan çocukları, yaşlı insanları görmediniz mi medyada? Nedendir tüm yorumlarda taraftara yüklenip polisi yüceltmek?
Polise saldıran bir taraftar ve son derece orantılı uçan tekmeyle aldığı yanıt.
Şu noktada olay yerinde bulunan bazı arkadaşların yazdıklarından alıntılar yapmak istiyorum:
"Yalan diyorum çünkü ortada Barbaros Bulvarında Beşiktaş taraftarları yüzünden trafiğin tıkanması diye bir şey yok. Yolun iki tarafına sıralanmış Beşiktaş taraftarları kaldırımda ve orta refüjdeyken trafik zaten tıkalıydı. Polisten önce yola giren taraftarları kaldırımdakiler uyarıyordu bizzat ben şahidim. Başından sonuna kadar barbaros bulvarında bulundum kimse bana çıkıpta trafiği Beşiktaşlı taraftarlar kapattı martavalını uydurmasın. Yola çıkılan tek yer Kazan'ın önüydü, orada da takım otobüsü geçtikten sonra yolu açmak adam gibi bir polis teşkilatı olsa çocuk oyuncağı olmalıydı. Polisle olan olaylara tanık olduğum yer olan Dolmabahçe'deki ağaçlı yol civarlarında ise ilk ne olduda ortalık karıştı göremedim. İlk gördüğüm ben kaldırımdan yürürken önümdekilerin geriye dönüp üzerimize doğru koşmasıydı. Sonrası kıyamet. Bakın tekrar söylüyorum yolu kapatmak, izinsiz gösteri yürüyüşü yapmak falan demiyorum, kaldırımda stadyuma giderken üzerimize polis saldırdı diyorum. Organizasyon daha iyi olurdu olmazdı başka bir mesele, hatalar vardı yoktu başka mesele. Ama kimse çıkıpta bana polisin davranışını meşru göstermeye çalışmasın. Ayıptır. 1 metreden insanların üzerine panzerle su sıkıldı, heryere rastgele biber gazı atıldı, jop kesmedi biber gazı tabancasının dipçiğiyle insanlara vuruldu. Ağızlarından salyalar akıta akıta tekmelerle saldırdılar. "
Her yıl bahar aylarında Taksim - Beşiktaş taraflarında görülen bir doğa fenomeni. Gazus biberus.
"Ne çarşısı? Barbaros bulvarında önümde 40lı yaşlarında bir kadın yanında 10 yaşında kızı bana meşaleleri nerden aldınız biz bulamadık diye soruyordu. Kucağında çocuğu olan adamlar jop yiyordu hangi çarşı? Polisin yaptığı yanlış ama Beşiktaş taraftarında da hata var diyorsunuz ya işte o zaman kimse polisin hatasını iplemiyor farkındasınız değil mi? Çünkü kabul edilmiş herşey, insanlar polisten sopa yemeyi kanıksamışlar, bununla yaşamaya alışmışlar, ortada sakince halledilebilecek bir şey varken bile iş çığırından çıkınca "e polis ne yapsın, sizde öyle yapmasaydınız" diyorlar. "
"saat 17.30 da stad tarafından beşiktaş tarafına taksiyle geçtim. o saatte stad ile kazan'ın önü arasında ne bir tarafta ne bir polis vardı. kazan'ın önünde indik. insanlar yola çıkmışlardı. saat 17.45 te kazan'ın önünde 1 adet polis yoktu. yola çıkmış 50 kişiyi kaldırıma yönlendirmek 10 dakikalık iş olurdu. 
görüntülerde dikkat ederseniz, su sıkılan panzerlerle saldırılan yer stadın orası. stadın orada yol açma çalışması olmaz. kazan'ın orada olsa anlarım. zaten stada gelmiş insanları orada açmaya çalışmak kadar abzürt bir şey yok. 
polis'in orada yaptığı şey, tamamen sokak kavgası mantığıyla sen bana yaptın ben de sana yaparım mantığıyla yapılan şeydir. yolda yürürken 1-2 polisin dövülmüş olduklarını gördük. yani tahmin ettik. bunun acısı çıkartıldı."
Haddi bildirilen bir ufak anarşist. Yılanın başı küçükken ezilmeli.
"takım otobüsüyle beraber binlerce kişi stada akın etmeye başladı. (oysa otobüs erken gelseydi, kimse geç kalmamak için koştura koştura o stada akın etmeyecekti) polis önce akaratler önünde taraftarı durdurdu ve geri gitmelerini istedi. bunun üzerine ıhlamurdere'ye dönerek arkadan stada gitmek isteyen taraftar, dolmabahçe'nin önünde polis tarafından tekrar engellendi. dolmabahçe'ye kadar gelen ve tek yapmak istediği maça gitmek olan taraftarlar, o noktadan sonra geri gitmek istemediler doğal olarak oysa polis anlamsız şekilde bir anda orantısız güç kullanmaya başladı, önce göz yaşartıcı attılar, hemen ardından panzer geldi ve insan gibi stada girmek isteyen insanların üzerine basınçlı su sıkmaya başladı. bu arada ön kısımdaki taraftarlar geriye gelmeye başladılar, işte bu anda sosyal patlama meydana geldi. ön kısımdan gelen ve dayak yemiş, gözleri kan çanağına dönmüş insanları gören iyi durumdaki taraftarlar çıldırdı! önce millet birbirine "kaçmayın, kaçmayın" diye bağırmaya başladı, sonra sol yumruklar havaya kalktı, "gündoğdu" marşını söylerek taraftarlar ilerlemeye başladılar. bu arada polise de güç kullanılmaya başlandı, millet elinde avucunda ne varsa, atmaya başladı polisin üzerine. swissotel'in önünden itibaren nefes almak ve gözleri açık tutmak olduça zordu, buna rağmen taraftarlar ilerlemeye devam edince çevik kuvvet yönünden eksik olan polis stadın güney kısmına çekildi. polis geriye çekilince, ortalık yatıştı, ancak atılan gaz yüzünden bir çok kişi dolmabahçe'den ileri gidemedi bir süre. gidenler de* ancak atkımızı ağzımıza burnumuza iyice dayayarak ve az nefes alarak durumu atlatabildik."
Hangi açıklamaya (resmi, popüler basın, birebir şahit) inanacağınız size kalmış. 
Benim şahsi görüşüm şudur: 
a) Polisin geçen 1 Mayıs'ta erittiği biber gazı stoklarından sonra, yeni ısmarladıkları ürünleri test etme dürtüsü, 
b) Türk polisinin bir yerde toplanmış insanlar görünce otomatikman "Bunlar anarşist, yasadışı gösteri bu, saldırın" diye koşullanmış olması, 
c) Beşiktaş taraftarının politik kimliği sebebiyle zaten Emniyet tarafından sevilmemesi, 
d) Böyle bir olaydan sonra basın desteğini bulacaklarını bilmeleri,
e) En baştan yeterli önlem alınmaması, önlem almamanın sonucunda polisin sorgulanmayacağını bilme rahatlığı (Kanlı 1 Mayıs bile kaç yıl sonra sorgulandı, Beyazıt olaylarını daha sorgulayan yok..)
Bu olayların bu aşamaya gelmesini sağlamıştır. Bu tür toplu gösterilerden sonra insanlar "Aman onlar da yapmasalarmış canım" dedikçe, polisin yeterince önlem almaması, erken müdahale etmemesi, lojistik hataları sorgulanmadıkça, polis koşulsuz meşru bulunmaya devam edildikçe bu olayların sonu gelmeyecektir. Çocuk-yaşlı demeden insanlara işkence etmeyi haklı gören, her müdaheleye "orantılı güç" kılıfı uyduran bir polis, benim polisim değildir.