2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
İnsan Hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan Hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2010 Cuma

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü

TSK tarafından her sene düzenlenen geleneksel 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü çekilişinde bu sene de her sene olduğu gibi yine binlerce gence nah çıktı. Büyük ikramiyeyi ise vicdani ret, cinsel yönelim ayrımcılığı, sağlık, gibi nedenlerle askerliğe elverişli olmadığını veya askere gitmek istemediğini belgeleyen/beyan eden yüzlerce genç paylaştı.


Askerlik müessesesine zorlanan gençlerin ve çevresindekilerin yaşadığı psikolojik travmalara dikkat çekmek amacıyla bir dahaki çekiliş, 10 Mayıs Psikologlar Günü'nde.

Dünya İnsan Hakları Gününüz kutlu olsun!

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Deniz Baykal Üzerine

(Ben yazıyı erteledikçe yeni gelişmeler oldu, o yüzden başlangıç analizin bazı kısımları demode kalabilir, kusura bakmayınız. Olabildiğince kapsayıcı bir yazı yazmak niyetindeyim, iyi okumalar.)

I. Tartışmaya Genel Bakış

 Deniz Baykal'ın seks kaseti skandalı, ülkenin gündemine düştüğünden beri tartışmaların gidişatı tam da bize yakışır şekilde ilerledi. Öncelikle insanlar taraflarını seçtiler, çünkü ülkemizde fikirler olayları bağımsızca analiz etmek yerine olayları çevirip kendi lehine kullanmak için oluşturulur. "Taraf olmayan bertaraf olur" gibi bir bağnazlık ile çevrili iken (ki bunu diyerek bizi iki tarafa indirgeyen demokratlarımızın başucunda "Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir" sözü asılıdır), bu olayda da soğukkanlı değerlendirme yapılması mümkün değildi tabii. Baykal yandaşları, daha doğrusu AKP karşıtları (ki bu olay, daha sonra anlatacağım gibi bu iki boyutlulukla irdelenemez) yas tutmanın 5 aşamasını yaşadılar adeta:

1. Reddediş: "Baykal öyle şey yapar mı yahu? Kesin montajdır bu! Videonun kalitesi kötü zaten. Şu karede burnu, şurada da yürüyüşü benzemiyor. (y.n.: Hani kalite kötüydü, nasıl analiz ettin?)"
2. Öfke: "Vakit gazetesi Barbie bebekleri bile sansürlerken, bu haberi nasıl veriyor böyle! İğrençlik, yayın etiğine sığar mı? Bel altı vuruyor bu adiler!"
3. Pazarlık: "Yahu adam yaptıysa yaptı, herkes kaçamak yapabilir, abartılacak bir şey yok, istifa gereksiz."
4. Depresyon: "CHP'nin açıklamaları olduğunu gösteriyor galiba, suikast iddiaları falan, off."
5. Kabul: "Baykal istifa etti." Baykal karşıtları ise bütün bu aşamalar karşısında duruşlarını pek değiştirmediler. "Terbiyesizlik, aile adamı bunu yapar mı, istifa etmeli."

II. Konunun Bağımsız İncelemesi

İnsanoğlunun en güzel ikiyüzlülüklerinden birisi, bu "seks skandalı" olarak addedilen olaylarda ortaya çıkar. Ataerkil bir toplum yapısında bireyler, hem günlük yaşamlarında, hem de kitle medya programlarında şu alt metine maruz bırakılırlar: "Erkek adam aldatır." Bunu sadece erkekler değil, kadınlar da söylerler. Fakat bu hipotetik olumlama, olay ortaya çıktığında, hele ki yapan ünlü biriyse birden geçersiz olur. Toplumun bir diğer içgüdüsü olan başarılı olanın burnunu sürtme isteği, toplumun kendi kendiye yaratıp kendine empoze ettiği ahlak bekçiliği ile birleşir, ve bir linç isteği türeyebilir. En son örneği Tiger Woods olayında görüldü bunun. Önce ayıplanır skandalın faili, sonra çıkar özür diler, eşi büyüklük gösterip affeder vs. Böylece bu iki uç duygunun sentezi yaşanmış olur. İş siyasete gelince biraz daha karmaşıklaşabiliyor lakin durum, çünkü burada güç dengeleri söz konusu. Diğer durumlardaki "popülerlik" verisinin yanına bir de "karşı kampı güçlendirme korkusu" işin içine girdiğinden, tutumlar tutarsızlaşabiliyor. Bu da ikiyüzlülüğü üç-dörtyüzlülük haline getiriyor. Bill Clinton'ın seks skandalı ortaya çıktığında, onu alaşağı etmek için kanının son damlasına kadar savaşan komite liderinin seks skandalı çıkmıştı daha sonra ortaya. Cumhuriyetçileri ahlaki travmaya sürüklemişti bu mesela.

Elimizde bir veri var: Erk sahibi insanlar (kadın-erkek fark etmez), Maslow piramidinde tepeye ulaşınca bile doyamadıklarından, ya da en tepeye ulaşamadıklarından (çünkü hiçbir zaman en tepe yoktur) daha fazla erkek-kadın arzulayabilirler, ve eşlerini aldatırlar. Ve bu olayın çözümü basittir: Ne yaparsan yap, yakalanma. Çünkü toplum sadece tepki göstermek zorunda olduğu için tepki gösterir. O yüzden, bu seks kaseti yüzünden Baykal'a yöneltilen her eleştiri, aslında tutarsızdır. Baykal'ın sırf seks kasedi yüzünden istifa etmesini istersek, bu ataerkil tiyatronun bir parçası olmuş oluruz.

Fakat Baykal'ın durumunda olayı farklı boyuta taşıyan bir ayrıntı var. O da kasetteki kadının, milletvekili adayı gösterilirken rakiplerini "beklenmedik" şekilde geride bırakan Nesrin Baytok olduğu söylentisi. Politika hakkında azıcık fikir sahibi olan birisi, bu milletvekili adaylığı sıraları belirlenirken ne rüşvetlerin, ne vaatlerin döndüğünü biliyordur muhtemelen. Yani kimse, parti başkanının tek kalemde o adayları belirlerken adayların kalifiye olup olmadığıyla ilgilendiğini düşünecek kadar saf değildir sanırım. Bu, hiçbir şekilde etik olmayan bir düzen, ve hatta siyasetin belini büken bir uygulama zira o milletvekili sonra gelip "parti başkanı atla dese atlarım" diyor kendisine yöneltilen soruya cevap olarak. Burada da bu düzenin bir ifşası var eğer iddialar doğruysa. Kimi para verir, kimisi ihale alır, kimisi de bu şekilde bir rüşveti layık görür. Bu yüzden, eğer Baykal istifa edecekse, bu siyasi etiksizlik ortaya çıktı diye istifa etmeli. Yoksa seksin etik olarak ihale ve para sözlerinden pek bir farkı yok, ve hatta etkilenen 3. partiler olmadığı için (mesela bir ihale söz konusu olsa, orada hizmetin verileceği kesim de daha pahalı veya kalitesiz hizmet alacağı için etkilenmiş olur) daha bile naif kalır. Fakat en nihayetinde, eğer bir siyasi kimliğin bırakılması isteniyorsa, bunun sebebi siyasi etiksizlik olmalıdır. Deniz Baykal'ın eşini aldatması, iyi aile adamı olup olmaması vs. onun siyasi kimliği ile hiçbir alakası olmayan verilerdir.

III. Haberin Niteliği

Gelgelelim, Deniz Baykal'ın siyasi etiksizliğinin ifşası (eğer doğruysa), Vakit gazetesinin bu haberi sunuşuyla bir insan hakları ihlali yaptığı gerçeğini de değiştirmez. Öncelikle, bir teyit imkanı olmadan, bu kadar kalitesiz görüntülerle çıkıp da "Baykal'ın skandalı! Milletvekilliği için Baytok karısını Baykaliın koynuna sokmuş!" gibi bir suçlayıcı haber yapılamaz. Buradaki ifadeler, kişilik haklarını zedeleyici ifadelerdir. Oturaklı bir haber kurumu, "... iddiası var" derdi. İkinci husus ise bu görüntülerin yayınlanması. Birçok seks kasedi söylentisi ortaya çıkmış olmasına karşın, benim hatırladığımı kadarıyla hiçbir medya kuruluşu bu görüntüleri alıp direkt olarak sitesine koymamıştı. Zira bu, kitlesel medya aracı ile özel hayatın gizliliğini ihlal demektir ve bu da bir insan hakkı ihlalidir. Paparazziler gene "kamusal alanda olanı görüntüledik" bahanesinin arkasına sığınsalar da, bir insanın evinde çekilmiş görüntüleri böylece yayınlamak basın etiğine aykırı davranmaktır. Tabii burada eleştirdiğimiz kurumun, Vakit Gazetesi gibi omurgasızlığını defalarca kanıtlamış bir kurum olması beni abesle iştigal eder konuma da getiriyor sanki. Bu yüzden Baykal'ın Vakit Gazetesi'ne açtığı dava doğrudur, ve de Vakit'in tazminat ödemesi gerekir. Olayın doğruluğu ya da yanlışlığı bunu değiştirmez.

IV. Güç Dengeleri

Şimdiye kadar elimizde olanları toplayalım. Baykal'ın "özel hayatın gizliliğini ihlal" ve "kişisel verilerin kaydedilmesi" gerekçesiyle açtığı dava, ve sonrasındaki istifası da, bu görüntülerin doğru olduğunu göstermektedir. Baykal'ın istifası sadece ve sadece iddia edildiği gibi bir siyasi etiksizlik ve rüşvet skandalı var ise doğrudur. Buna karşın, Vakit'in haberi, görüntüler doğru da olsa insan haklarını ihlal edici boyuttadır. Bu tezimi öncelikle belirtiyorum ki, bundan sonra yapacağım analize "taraf" lekesi bulaşmasın.

Videonun Vakit Gazetesi'nde yayınlanması, zaten kutuplaşmış olan toplumu anında "AKP-CHP" ilişkisi kurmaya ve de referandum süreci ile olayı ilişkilendirmeye meylettirdi. Fakat bu tartışmayı başka bir kutuba çekecek sorular ortaya kondu, ve de anlayana, bu genel bakış açısının ne derece hastalıklı olduğunu da bir daha gösterdi. Altını çizmek adına tekrar edelim: Eğer görüntüler iddia edildiği gibi 8 yıl öncesinden ise, AKP'nin vs. bu videoyu daha önceki birçok kritik süreçte sızdırması daha mantıklı değil miydi? AKP, Baykal gibi bir "ebediyen muhalefete razı" siyasi kişiliğin o sahneden çekilmesini arzu eder mi? AKP'nin olay sonraki tutumu (başbakanın talimatıyle Vakit Gazetesi'nin ofisinin basılıp arama yapılması vs.) bu olayda daha tarafsız kalındığını göstermez mi? Bunlar olayın bir "CHP içi çekişme" olduğuna dair kanaati güçlendirmekte. Zira Sav'ın bu olayın hemen akabinde "Baykal'a suikast girişimi vardı, suikasti yapacak olan Sarıgül'ü tanıyor" iddiasında bulunması da (ki Sav'a haklı olarak 3 hafta önceki suikast girişimini niye şimdi ortaya atıyorsunuz diye de soruldu) bu çerçevede dikkat çekici. Ki eğer iddia edildiği gibi olay bir "milletvekilliği rüşveti" ise, bu komployu CHP içi güç dengelerinin ayarlamış olması çok daha mantıklı duyulmakta. Ki zaten Baykal'a yöneltilen en şiddetli "istifa" sesleri de Hürriyet Gazetesi'nin Tufan Türenç gibi yazarlarından geldi. Zaten halihazırda CHP kurultayı da yaklaşmakta idi. Görüldüğü gibi, bu iç çekişme savı savdan da öteye geçiyor. Lakin tüm bunlara karşılık Baykal istifasında "Tüm bunlar iktidarın bilgisi dahilinde yaşanmıştır." diyor, son bir siyasi koz yaratmak, bir altın vuruş çıkarmak niyetinde.

En son gelişmeler ışığında bakarsak olaya, Baykal daha önce de istifa ettiği için olası bir genel seçim başarısızlığından sonra yine CHP'nin başına geçebileceğini düşünmek yersiz olmaz. Hatta daha öncesinden bile ikna olabilir. Bizim tanıdığımız Baykal, pes etmez. Ki CHP'nin mevcut oligarşik yapısı da, Baykal haricinde bir başkan ile başarılı olacak gibi de değildir. (CHP il örgütlerinin Baykal'a destek mesajlarını inceleyiniz mesela.) Diyelim ki olmadı, ilk etapta tüm bu gelişmelerin, MHP ve de Sarıgül'ün oylarına olumlu bir şekilde yansıyacağını düşünsek de, CHP tabanının bir mucize olacakmışçasına beklediği "Kılıçdaroğlu etkisi"ni göz ardı etmemek gerekir. Fakat Kılıçdaroğlu adını zikredebilmek için, öncelikle bu videonun kimin tarafından/taraftarınca sızdırıldığını da iyi etüt etmek gerekir.

Bütün bu varsayım dolu analizlerin yanında kesinliği olan iki şey söylemek lazım: Ülkemizde siyaset hala daha kişi bazlı yapılıyor, fikir bazlı değil. Ve de genel seçim öncesi yerinden tek kımıldayacak taş bu olmayacak, bildiğimiz/kanıksadığımız dengeler daha da fazla değişecektir. Sonuç olarak bütün bunlar, perde arkasında oynanmakta olan kirli bir oyunun perdenin önüne düşen gölgesi. Toplumun fıkra-yı mukaddes gibi bağlandığı siyasi oluşumlar ve bu oluşumların liderleri pür-ü pak değil. "Dış mihraklar" diye yapılan yansıtmalar (ki Zülfü Livaneli, bu kasedin ortaya çıkışını bir dış odaklı Erdoğan'ı tasfiye sürecinin başlangıcı olarak gördüğünü belirtti) da genelde yetersizlik makyajı.

V. Son Söz 

Bu uzun yazı bile yetersiz kalıyor bazı noktalara değinmeye. Sırf Baykal'ın istifa metni, partililerin demeçlerinden, Erdoğan'ın tepkilerinden bile bir bu kadar malzeme çıkabilir; lakin konunun kaba hatlarını ayrıntılı incelemeyi daha uygun buldum. Yorumlar ile daha da genişletilebilir belki bu yazının perspektifi. Neyse, cümleten afiyet olsun.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Kısa Kısa

Sevgili Polis Amca ve İstihbarat Dayı ve Asker Abi,
Ben çok liboş, vatanını milletini sizin standartlarınızda sevmeyen birisiyim. Polis şiddetini eleştirir, ifade özgürlüğünü savunur, vicdani ret hakkının tanınmasını isterim. Siz beni sevmezsiniz, olabilir. Ama lütfen annemi, babamı rahat bırakın. Onlar tıpkı sizin istediğiniz gibi "polisin de çalışma koşulları zor canım, AB reformları elini kolunu bağladı", "öyle istediğin her şeyi de söyleyemezsin", "bu kadar dış mihrak varken askerlik yapacaksın tabii" falan derler. Çok iyi, çok cici insanlardır.
Bunları niye mi yazıyorum? Çünkü Deniz Gezmiş'in ailesinin fişleri hala daha Ilıca Jandarma Karakolu'nda duruyormuş. (link)
* * *
Herkes "Bu Anayasa değişiklikleri Anayasa'ya aykırıdır", "Bu Anayasa değişiklikleri devleti ele geçirme planıdır" falan deyip duruyor. Ben bakıyorum bakıyorum, mevcut HSYK ve Anayasa Mahkemesi düzenlemelerinden daha "anti-demokratik", daha "anayasaya aykırı" bir şey göremiyorum. Yalnız değilmişim, Oral Çalışlar da görememiş zaten. Buyrun okuyun.
Tabii siz hala HSYK'nın derdinin demokrasi, anayasa vs. değil de kendi borularını aynı güçte öttürmeye devam etmek olduklarını idrak etmek istemeyebilirsiniz. Benim için mahsuru yok, idrak yolları enfeksiyonu AİDS'den daha amansız bir hastalık.
* * *
Sebahat Tuncel meclis konuşmasında "Bu ülkede savaş var" demiş, milletvekilleri de tepki göstermiş "Savaşını yerim ben!" diye. (link) Çünkü bu ülkede savaş yokmuş, terör varmış.
Tuncel'in hatası büyük, savaş yerine "dahili hârp" demeliydi, o zaman insanlar bu kadar tepki göstermezdi. Kelime alerjilerimiz var bizim çünkü. Türk Tarih Kurumu'nda çalışan bir profesör "İnsan öldürmek ne zamandan beri soykırım oldu?" diye sorabiliyor mesela. Bize "s" harfi ile başlayan kelimeleri söylemeyeceksin, o zaman tartışmayı bitiririz.

24 Mart 2010 Çarşamba

Zulüm-Der

Dün Mazlum-Der bir açıklama yapıp (link) özetle "Eşcinsellik hastalıktır, Selma Kavaf'ı destekliyoruz" dedi birkaç STK ile beraber. Bu açıklama zaten vahim de, ben birkaç cümle alıntılayıp altını okumaya çalışacağım öncelikle.
1. "Müslümanların -İslam barış ve müsamaha dini olmakla beraber her iki normun da sınırları vardır- ve diğer ilahi inanışlara sahip insanların, inanışlarına göre ayıp ve günah olana karşı durmaları çok normal ve sorumlulukları gereği olup bu sorumluluk sadece Müslüman toplumlar için değil tüm insanlık içindir. Bu nedenle ahlaki olmayanın ve günahın hukuki kural olmasına ve meşruiyet kazanmasına asla destek verilemez."
Bu paragraf bence tüm metindeki en tehlikeli olanı. Burada hem toplum normlarının din ile, ve hatta İslam dini ile belirlenmesi önerisi var; hem de bu belirlenen normlar dahilinde gösterilecek hoşgörünün sınırı çiziliyor. İnsan hakları savunusu yaptığı iddiasında olan bir STK'nın, kendine toplumsal yaşam rehberi olarak "Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi"ni değil de İslam dinini alması bence sakıncalı; zira bu "müsamahanın da sınırı vardır" ifadesini, Kur'anda geçen "Yahudilere güvenmeyin" temalı ayetlerle (Bakara suresi 74-77) alıp yoğurur, azınlık karşıtı bir tutum bile benimseyebilirsiniz.
2. "bir an için herkesin bu normal(!) tercihte bulunduğunu varsayalım; o takdirde yeryüzünde hayat mümkün olabilir mi? Hayatı toptan imha etmek ne kadar meşru ise, bu normal(!) tercih de o kadar meşrudur o halde."
Bu savunmayı fazlasıyla gördüğüm için özellikle altını çizme gereği hissediyorum. Birincisi, herkes eşcinsel olsa bile, yapay döllenme yoluyla yeryüzünde hayat mümkün olabilir, evet. (Ha pardon sahi onu daha geçenlerde yasaklamıştık.) Onun haricinde, toplumdaki herkesin "norm içi" yaşamasını öngörmenin en tehlikeli savunusu "Ya herkes bizden farklı olsaydı? Olmazdı işte, demek ki herkes normal olsun." gibi bir yaklaşımdır ki bence bu da çok tehlikeli.
3. "bu sapma/anomali durumunu topluma yaymak için ciddi lobi faaliyetleri yürüten, diğer insanlara da sirayet ettirmek için akla gelmeyen yolları deneyen"
Ve bu da metindeki korku halinin, İslamcı iç mihrak paranoyasının tezahürü. Yani Türkiye'deki eşcinseller gizliden gizliye toplumu eşcinselleştirmeye uğraşıyor, ve hatta bunu yapmak için "akla gelmeyen yolları" deniyorlar. Kelimeler kifayetsiz bu paranoyayı eleştirebilmek için, sadece şöyle diyebilirim: Laikçilerin "türban serbest kalırsa herkes türbanlı olur" paranoyasıyla aynı kulvarda koşuyor bu.
Tam da bu noktada uygun sıçramayı yapayım. Beğenerek takip ettiğim Program Notları blogunda çok ilginç bir video ve yazı post edilmişti bir zaman önce. (link) Orada durumun analizini yapıyor zaten Redingot, ama biz özet geçelim. Türbanlı kızımız bir noktada "yani eşcinseller bence mağdur değil ki, yan onların mağduriyeti bizim mağduriyetimizle kıyaslanamaz" gibi ifadelerle, "mukayeseli mağduriyet" (ki yazının başlığı da bu aynı zamanda) örneği veriyor. Bir hak savunucusunun düşeceği en kötü çelişki bu olsa gerek. Mazlum-Der'in bildirisi de bu doğrultuda çok hatalı zaten. Egemenin herkesi normalleştirmeye çalıştığı bir toplumda, "biz daha normaliz, biz daha önemliyiz" gibi bir çıkış yapmak, egemenin ve de ezilenin "onlar sadece kendi çıkarını düşünüyor" kanaatini edinmesini sağlar, ve ortak noktada buluşulması gereken mücadeleye zarar verir. Klişe de olsa, akıllara meşhur "Naziler önce komünistleri avladılar ama ben ses çıkarmadım..." örneği geliyor.
En nihayetinde, isminde "mazlum" olan bir derneğin, mazlum bir topluluğu küçümsemesini hoş karşılamıyorum, ve hatta kınıyorum. İslam dininin kılavuz olduğu bir "insan hakları" savunusunu da kabul edemiyorum.

29 Haziran 2009 Pazartesi

İnsan Hakları İhlallerinde Yeni Boyut: Abdullah'ı Beklerken

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül geçtiğimiz günlerde, daha önce benzeri görülmüş ama bu çaptakisi ilk defa icra edilen bir insan hakları ihlaline imza attı. İlgili eylem aynı zamanda 1982 Anayasası'na göre de bir vatandaşlık hakkı ihlali.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, madde 9 ve 13 şöyle diyor;
"Madde 9 Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz veya sürülemez. Madde 13 1. Herkes, herhangi bir devletin arazisi dahilinde serbestçe dolaşmak ve ikamet etmek hakkına sahiptir." 1982 Anayasası'nın "Yerleşme ve seyahat hürriyeti" başlıklı 23. maddesi ise şöyle; "MADDE 23.– Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Yerleşme hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak; Seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek; Amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir."
Şimdi haberimizin videosuna bir bakalım (Aşağıdaki YouTube videosunu buradan izleyemeyenler bu adresi kopyalayıp bi' yerlerden deneyebilir.);
Demek ki neymiş, ilgili maddelerde şöyle değişiklikler gerekmekteymiş;
İHEB 9. madde - "Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz veya sürülemez ancak bir devlet büyüğünün bir başka devlet büyüğünün oğlunun nikahına yetişmesi gereken hallerde, insanların yollarından alıkonulmasına ve geçici süre benzin istasyonlarına hapsedilmesine hükmedilebilir."
İHEB 13. madde - "Herkes, herhangi bir devletin arazisi dahilinde serbestçe dolaşmak ve ikamet etmek hakkına sahiptir, cumhurbaşkanları daha da bir sahiptir."
1982 Anayasası 23. madde - "Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Herkes dediysek, lafın gelişi. Ayrıca bu hakka her zaman sahiptir demedik?"
Abdullah Gül (S.A.V) uçuşa hazırlanırken
Bir de 1982 Anayasası'nın kanun önünde eşitliği düzenleyen 10. maddesine bakalım;
"MADDE 10.– Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
(Ek: 7.5.2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. (Değişik: 9.2.2008 - 5735/1 md.) Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.(*) (*) 9/2/2008 tarih ve 5735 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu fıkranın “bütün işlemlerinde” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi eklenmiştir. Ancak daha sonra aynı ibare, Anayasa Mahkemesinin 5/6/2008 tarih ve E.2008/16, K.2008/116 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir." Bu konuda aslında denebilecek başka bir şey yok, yani kanun önünde eşitlik hiçe sayılıyor, devletin tanıdığı insan hakları ve devletin sözde sağladığı vatandaşlık hakları hiçe sayılıyor, sonra oradan bi' düdük çıkıp "Hayırdır, hesap mı soruyorsun?" diyor, üstüne de "Lütfen banketi boşaltın, banketi de kullanıyorlar!" diye kovalıyor. Hesap da sorarım, banketi de kullanırım ulan! Delirtmeyin insanı! Ner'de kaldı benimle onların "her türlü kamu hizmetlerinden yararlanmasında"ki eşitliğim? Ama haklısınız tabii, 5 Haziran 2008'in öncesinde kaldı. Saltanatınızı pekiştirmek için kelime oyunları yapmakta üstünüze yok malum.. Komünal İşkembe, bu maddeyi de sizler için değiştirdi; "MADDE 10.– Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir ancak Cumhurbaşkanı bir nevi Tanrı yavrusudur, dokunulmazlığı öylesine güçlü bir dokunulmazlıktır. Cumhurbaşkanı olmak trafikte +%400'ün üzerinde esneklik sağlar, cumhurbaşkanının ödemesi gereken cezalar topluca halka havale edilir. Cumhurbaşkanı'na uzanan eller kırılır, diller kopar parmaklar kırılıp gereği yapılır."
Hz. Abdullah Gül ve kutsal halesi
Bu maddenin trafikle ilgili kısmını neden bu şekilde düzenlediğimizi (daha doğrusu neden trafikle ilgili bir kısım eklediğimizi) merak edenler olabilir, "Ankara'da Trafik Polisleri Radar Avı Başlattı: Her Ay 4500 Ceza Yazıyorlar" başlıklı haberi okuyanlar birden aydınlanacaktır. Özetleyeyim; paraya sıkışan ve cumhurbaşkanından alması gereken cezaları en başından hiç kesmeyen iç işleri ve maliye bakanlığı, Ankara'da çift yönlü en az 3'er şeritli olan Eskişehir Yolu, Samsun Yolu, Konya Yolu ve İstanbul Yolu'na ortaklaşa para biriktirip "50 km azami hız sınırı" tabelaları yerleştirmiş. Bu tabelaların bulunduğu, şehrin bütün çevre nüfusunun merkeze aktığı bu 4 yola aynı zamanda birer de radar oturtmuş. Ki, yeni sisteme göre ileride çevirme falan yok öyle, alet %10 toleransla 55 km'yi aşanı gördü mü plakaya yazıyor cezayı. Böylece trafik polisleri ve dolayısıyla rüşvetleri de aradan çıkarılmış ve para doğrudan kasaya akıyor. 50 km hız sınırını %10 ve %30 arasında aşanlara (yani 55-65 km hızla ilerleyenlere) 128 TL, %30'un üzerinde aşanlara (65 km'den hızlı ilerleyenlere yani) 265 TL ceza kesiliyor.
Bir kere daha bravo ya! Hakkınızın da hukukunuzun da, adaletinizin de kalkınmanızın da... İnsanı hiçe sayan bütün "devlet büyüklerine" ithafen, Cihan Demirci'nin bir şiirini okuyup üflüyorum uzaktan!

19 Haziran 2009 Cuma

Bir Macera Filmi

Bu filmimizin baş kahramanı 12 yaşında bir çocuk. Kendisi yaşıtlarına göre çok zeki, hatta ne derler, askeri bir deha adeta. Küçücük yaşına bakmadan, kendi topraklarının kurtuluşu adına, bir örgüte katılıyor ve örgütün en iyi tetikçilerinden biri oluyor. Gel zaman git zaman bu çocuk hakkında bir istihbarat alınıyor, ve çocuk babasıyla birlikte baskına uğruyor. Kendisi, elinde Kalaşnikof ile bir yandan polisten kaçarken bir yanda da geri ateş ediyor polislere. Sırtına 9 kurşun girmesine karşın polise ateş etmeye devam ediyor. En sonunda da "Venseremos" diye haykırarak bir devrim şehidi oluyor. Tabutu sırtta taşınırken kamera zoom out yapıyor.
Bence Altın Ahududu Ödülleri'ne aday bir senaryo bu. Bu senaryo benim önüme geldiğinde elimin tersiyle ittim, ve de senariste "Bu taraklarda bezinin olmaması sinemamız adına hayırlıdır" dedim. Ama o dinlemedi sözümü, ve de aynı senaryoyu Yargıtay'a yolladı. Bu senaryonun gerçekçiliğine inanan Yargıtay da, zavallı Uğur Kaymaz'ı öldüren 4 polisi suçsuz buldu.
Beraat. Manisalı gençler? Beraat. Metin Göktepe? Beraat. Engin Çeber? Beraat.
Uğur? Beraat. Ama Adli Tıp raporları aksini diyor? Beraat. Yahu 12 yaşında bu çocuk? Beraat. Sırtından 9 kurşun yediyse nasıl çatışmış olabilir ki polisle? Beraat.
TDK yeniden tanımlasın bu sözcüğü. Desin ki tanımında; "Polislik mesleğinin adını lekelememek için devletin gösterdiği üstün çaba."
Bir gün herkes beraat edecek vicdanlarda. İşte o gün bu memleket çok kötü bir yer olacak.
Nur içinde yat çocuk. Senin için hala ağlayanlar var, merak etme.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

PVSK Öldürür!

2007'de bu zamanlar kavuştuğu yeni yüzü ve bu yeni yüzündeki acımasız ifadesiyle 2. yaşını doldurmak üzere olan PVSK (Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu) halktan alıp devlete vermeye devam ediyor.. Radikal'in haberine göre, Kasım 2007'de öldürülen Baran Tursun'un davasının sonucunda ölüme sebep olan polis 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılırken, aynı dava kapsamında delilleri gizlemek ve evrakta sahtecilikten yargılanan 10 polis beraat etmiş. Halktan bir kişinin canını alıp, canı alana ödül vermiş. Harika! Ya ne olacaktı? Elbette polis her gün çatır çatır, keyfi olarak, farklı yöntemlerle (tekmeyle, ateş ederek, yumrukla, copla) birilerini dövecek, öldürecek ki biz güvende olalım.. Mazallah Baran Tursun kaçabilseydi, kim bilir kaç cana kıyacaktı.. Esmeray polisin aklına öyle estiği için her gün geçtiği ve fakat o gün geçişin yasak olduğu yerden evine geçmek için yürüyebilseydi o yoldan, kim bilir nice yiğitlerin cinsel kimliği şaşacaktı.. Veya Feyzullah Ete o kalbine yediği tekmeyle ölmese, kim bilir ne kadar genci alkole teşvik edecekti? Festus Okey de zenci ya, kesin uyuşturucu satıyor zaten.. Şu an halen yaşamakta olan uyuşturucu müptelası olmayan ve alkolden uzak durabilen bir heteroseksül isem (ki hamdolsun öyleyim!) bunu tamamen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ve devletin polis teşkilatına borçluyum.. Bu esnada, devlet o kadar bütüncül bir koruma sağlıyor ki, o kadar olur! Ailenin bir ferdini öldürene, diğer fertlerin çekeceği çile bedava! 301 gibi harika bir madde var malum ve tiyatro sanatının gereği, bir sahnede bir madde görünüyorsa, o madde mutlaka kullanılır! Baba Mehmet Tursun'a "yargı görevi yapanı etkileme", "yargı organlarını ve emniyet teşkilatını alenen aşağılama" ve üç emniyet görevlisine dönük "ölümle tehdit" suçlarına ilişkin dava açılması istenmişti. Aynı şekilde, Baran Tursun'un kız kardeşi Şelale ve annesi Berin Tursun için de bir polise yönelik "hakaret ve ölümle tehdit", "yargı organlarını ve emniyet teşkilatını alenen aşağılama" ve "yargı görevi yapanı etkileme" suçundan cezalandırılmaları istenmişti Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı'nca. Saygılı olsun, efendi olsun lan onlar da! Ne öyle devletin polisinin davasına bakan devletin hakimine "Sen hakimsin polislerin çelişkili ifadelerini düzeltme. Böyle hakimlik mi olur? Katilin ifadesini unutmuşsunuz, siz ne biçim mahkemesiniz?" falan demek? Hukuk sistemimizin nefasetini gözler önüne koyan bir alıntı yapalım hemen Radikal'in haberinden; "Yargılama sonunda mahkeme heyeti, sanıklardan Oral Emre Atar’ın öldürme eylemini silah kullanmaya ilişkin kanun hükmünü yerine getirmede kasıt olmaksızın sınır aşarak işlediği kanaatine vardı. Sanığa TCK’nın 85/1 maddesi gereğince taksirin yoğunluğuna, kullandığı silahın tehlikeliliğine göre önce 3 yıl hapis ceza verildi. Sanığın eylemini kasıt olmaksızın, sınırı aşarak işlediğine karar veren mahkeme heyeti, bu cezada 1/6 oranında indirime gitti ve cezayı 2 yıl 6 aya indirdi. Heyet, sanığın duruşmalardaki saygılı davranışı nedeniyle bu cezada da indirim uyguladı ve sanığa 2 yıl 1 ay hapis cezası verdi. Delilleri gizledikleri iddiasıyla yargılanan polis memuru sanıklar Veysel Aydın, Salih Tokucu, Aytekin Altınışık, Tayfun Kazıcı, Bahadır Aksoy, Hasan Taşan, Murat Masat, Kenan Duman, Hacı İsa Onur ve Aycan Bastur beraat etti." Şimdi, bir tek sorum var (100 puan); Bir insanı, beylik tabancayla ateş etmek suretiyle öldüren bir polisin, mahkemede süt dökmüş kedi gibi durması, aldığı cezada takriben %15'lik bir indirim yapılması hak mıdır, hukuk mudur, adalet midir? Suça teşvik desem suç işlemiş olurum sanırsam? Onun için demiyorum.. Yeni PVSK sonrası kan davası sürmekte olan ailelerde/aşiretlerde/topluluklarda polisliği meslek edinmeye yönelik eğilimde bir değişiklik olup olmadığını inceleyen bir araştırma yoksa, hemen olsun! Daha açık ifade edip eşeklerin aklına karpuz kabuğu düşürmek istemiyorum şu an ama.. Konuya ilişkin birkaç link; http://www.barantursun.com/ - 25 Eylül 2007 - Polis Şiddeti Kamerada - 25 Aralık 2007 - PVSK Değişikliğinden Sonra Polis Şiddeti Bilançosu - 27 Kasım 2007 - Polisin 'Dur İhtarı' Bilançosu: İki Yılda Sekiz Ölüm, İkisi Çocuk - 27 Kasım 2007 - "Vazife ve Salahiyet"le Gelen Polis Şiddeti

Tecavüz Edemeyebilme Hakkı

Bu da insan haklarına son katkımız. Çoğunluğa karşı nefret suçu işleme hakkı, resmi söyleme uyarak insan haklarını ihlal etme hakkı, aktif role bürününce eşcinsel ilişkiye girsen dahi eşcinsel olmama hakkı, eril dile sahip olup herşeyden yırtma hakkı (bunun diğer adı karıdır yapar diyebilme hakkıdır) gibi nadide hakların üzerine bunu da eklemişiz.
Haber burada. Devlet nerede?

26 Şubat 2009 Perşembe

Amerika Dışişleri Bakanlığı'nın 2008 İnsan Hakları Raporu Açıklandı (I. Bölüm)

İlki 1977 yayınlanan Amerika Dışişleri Bakanlığı'nın 2008 İnsan Hakları Raporu bugün itibarı ile Amerika Dışişleri Bakanı Hillary Rodham Clinton tarafından kamuoyuna açıklandı. Rapor hazırlandığı ilk yıllarda sadece ABD'den yardım alan devletleri hedef alıyordu fakat günümüzde yelpaze çok daha geniş. 2008 raporu ABD hariç nerdeyse 190 ülkedeki insan hakları durumunu sorguluyor ve eleştiriyor. Türkiye'yi de kapsayan rapor, Deniz Feneri yolsuzluğunu ve Ergenekon davasını da içeriyor. Raporun Çin hükümetini eleştirmesini fakat ABD hakkında hiç bir eleştiri içermemesini "ikiyüzlülük" olarak nitelendiren Çin hükümeti de karşılık olarak Amerika'daki insan hakları ihlalini listeyen bir rapor yayınladı. Amerika Dışişleri Bakanlığı'nın 2008 İnsan Hakları Raporu'nun tamamına (İngilizce versiyonu) buradan ulaşabilirsiniz. http://www.state.gov/g/drl/rls/hrrpt/2008/index.htm target="_blank" Raporun Türkiye ile ilgili kısmına dair düşüncelerimiz için Komünal İşkembe'yi takip etmeye devam edin..