2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2011 Pazartesi

83. Oscar Ödül Töreni

Bu akşam, James Franco ve Anne Hathaway'in sunumuyla birlikte Oscarların bu sene kime kavuşacağını öğreneceğiz. Büyük kategorilerde uzun zamandır görülen en heyecansız Oscar töreni olacak gibi duruyor, ve biliyoruz ki akademi böyle durumlarda mutlaka 1 tane sürpriz çıkarır. Bu bağlamda, adetten olduğu üzere, tahminlerimizi sıralayalım:

En İyi Film: The King's Speech. 

The Social Network da güçlü bir aday, lakin biliyoruz ki akademi her zaman için kuşlar böcekler yapımları misanthropic (insanları sevmeyen) yapımlara tercih etmiştir. Raging Bull, Taxi Driver, Saving Private Ryan, Network, The Graduate gibi çok sağlam filmler daha mutlu alternatifleri tarafından geride bırakılmıştır. Bu sene de farklı bir şey olmaz.

En İyi Yönetmen: David Fincher.


Emin olmadığım bir seçim bu, zira son birkaç senedir ne zaman "En iyi filmi/yönetmeni buna verirler ama yönetmende/filmde de bunun emeğini es geçmezler" diye düşündüysem hatalı çıktım ve film-yönetmen ödülleri çoğunlukla el ele gitti. (The Hurt Locker - Bigelow, Slumdog Millionaire - Fincher, No Country for Old Men - Coen, The Departed - Scorsese, Million Dollar Baby - Eastwood) Lakin bu seneki en iyi filmin yönetmeni Tom Hooper (kim?), ve de Fincher son 5 senedir Oscar ödülü için film yapmaya başladı, hakkını teslim ederler diye düşünüyorum. Hadi biz Hooper ile The Damned United sebebiyle tanışmıştık da, Akademi'nin futbolu sevdiğini zannetmiyorum.

Lakin bu sene de bu mantık yürütmem beni üzerse inatçılığı bırakırım.

En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth.

Zaten garantiydi, bir de aksanı var, iyice garanti.

En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman.

Zaten garantiydi, bir de hamile, iyice garanti.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale.


Zaten garantiydi, rakipleri de çok ciddi değil, iyice garanti.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Hailee Steinfeld.

İşte sürpriz tercihim bu film. Şu ana kadar Melissa Leo ne kadar ödül varsa topladı, lakin kendisi saçmasapan bir kampanya yaptı ödülü alması için, Consider diye dekolteli fotoğraflar çektirdi falan filan. Ucuz işler. Ben kıllandım teyzeye, akademi de kıllanmıştır diye düşünüyorum.

En İyi Özgün Senaryo: The King's Speech.

Burada genel tahmin Christopher Nolan diyor, lakin eğri oturup doğru konuşalım, Inception'ın senaryosu İsviçre peyniri gibiydi. The Kids Are All Right'ın senaryosu da kötüydü. Elimizde kalan bu.

En İyi Uyarlama Senaryo: The Social Network


Aaron Sorkin bu işlerin adamı, tam ödülü toparlamalık senaryo yazmış zaten, garanti.

En İyi Animasyon: Toy Story 3


En iyi filme de aday olmuş bir animasyonun bu kategoriyi kaybedeceğini düşünmüyorum.

En İyi Yabancı Film: Biutiful


Bu kategorinin hem aday seçimleri, hem de ödül kazananın seçimleri tam bir fiyasko. Daha önce bu konuda makaleler yazıldı çizildi, bu filmler gösterilirken çoğu Akademi üyesi salona dahi gitmeye tenezzül etmiyormuş. Kağıt üzerinde bakıldığında hem tanıdık isim, tanıdık aktör, sempatik konu falan filan bir araya gelip ödülü buraya veriyor.

En İyi Belgesel: The Inside Job


Çok sağlam bir filmdi bu. Akademinin kolpa muhalif duruşunu göstermesi için de mükemmel bir fırsat, es geçmeyeceklerdir. Zaten diğer ödüllerde rakip olmuş belgesel Waiting for Superman adaylar arasında da yok.

En İyi Kısa Belgesel: Poster Girl


Geçen sene en iyi film ödülünü The Hurt Locker'a veren akademi, bu sene de ödülü bu filme verir eğer tutarlılık gösterirlerse. Plase Strangers No More.


En İyi Canlı Aksiyon Kısa Film: Na Wewe


Özgeçmişi sağlam.

En İyi Kısa Animasyon: Day & Night


Toy Story 3'ü izleyen herkes hayran kaldı zaten.

En İyi Film Müziği: The Social Network

Trent Reznor abimiz Altın Küre'den sonra bir de Oscar kapsa hiç de fena olmaz. Burada Inception da diğer kuvvetli aday, zira kapı gibi Hans Zimmer'dan bahsediyoruz. Diğer yanda da Desplat var gerçi, son 5 senenin ıska geçmeyen adayı.

Düşündüm de, en heyecanlı kategori bu galiba.

En İyi Özgün Şarkı: We Belong Together - Toy Story 3


7'den 70'e herkesin gözyaşlarını akıttığı bu şarkıyı es geçmezler, gerçi karşıda da If I Rise ile AR Rahman var. Zor seçim.

En İyi Ses Kurgusu: Inception


Bunu alsın bari. Ki hakikaten hak edilen bir ödül olacaktır bu, zira diğer adaylara göre teknolojinin nimetlerinden en çok yararlanan film bu.

En İyi Ses Miksajı: Inception


Sırf o "Daaaaan"ların yarattığı etki sebebiyle bu ödülü veririm ben bu filme.

En İyi Sanat Yönetmeni: King's Speech.


En İyi Kostüm: Alice in Wonderland.


Bu iki kategori cidden zorlayıcı. Bir tarafta İngiliz Kraliyet kostümleri, diğer tarafta Tim Burton'ın çılgın tarafı. Ben kardeş payı yaptım, ama Akademi yapmayabilir.

En İyi Makyaj: The Wolfman

Daha önce 6 defa Oscar kazanan Rick Baker'ın sırf ismine ödül vereceklerdir.

En İyi Sinematografi: True Grit

Aslında Inception'ın sinematografisi tartışmasız biçimde çok etkileyici, lakin daha önce tam 9 defa aday olmuş ve Oscar'ı alamamış 61 yaşındaki Roger Deakins'i bu sene es geçmezler diye düşünüyorum. Karar veremedim.

En İyi Görsel Efekt: Inception


Yukarıdaki tercihim doğrultusunda bu kategorinin kazananı Inception olmak zorunda.

En İyi Kurgu: The Social Network


Genelde En İyi Filmi alan bu ödülü de alır, ama bu sene The Social Network'e teselli ikramiyesi olacağını düşünüyorum bu ödülün.


28 Ocak 2011 Cuma

Oscar'a Doğru: The Social Network

Birkaç gün önce 83. Oscar Ödülleri'nin adaylıkları açıklandı. Her sene yapmaya çalıştığım ama beceremediğim "Oscar'a kadar bütün aday olan filmleri izleme" projemi bu sene blog'a yazma motivasyonuyla birleştirip nihayet muvaffak olmayı tasarlıyorum. Bu bağlamda izlediğim ilk film "Feys'in filmi" The Social Network oldu. (Diğer adaylardan önceden izlediklerim var, ama bunu daha yeni izlediğim için sıcak sıcak kritiğini yapalım)

Kısım I: Oscar perspektifi


The Social Network, çok başarılı bir Hollywood prodüksiyonu. Hollywood evreninin belirlediği kurallar dahilinde yapılabilecek en iyi işlerden birisi. Fincher, mükemmel bir yönetmenlik göstermiş, Sorkin ödüle oynayan diyaloglarını yazmış -ki zaten kendisi senaryo hot shot'ı bir adamdır-, düz anlatımla sıkıcı olabilecek bir hikaye, ortalama izleyicinin kafasını karıştırmayacak geridönüşlerle süslenmiş. O yüzden Oscar bağlamında baktığımızda en güçlü adaylardan birisi bu film, lakin kişisel olarak tatmin olmama hakkımı saklı tutuyorum.

Oyunculuğa gelelim: Jesse Eisenberg, Mark Zuckerberg karakterini harika canlandırmış. Senaryonun vermek istediği Zuckerberg imajını birebir gösteriyor bize, bir geek (inek) ama aslında kafasının içinde türlü tilkiler dönüyor, senaryonun kendisine biçtiği "istemeden kötü adam/cool olma zorunluluğu" rolünün hakkını veriyor. Aynı şeyleri Eduardo Saverin karakterini canlandıran Andrew Garfield için söylemek mümkün değil, onun oyunculuğu bazı sahnelerde karakter dışına çıkıyor. Kızarken Al Pacino, şaşırırken Keanu Reeves performansı verince biraz sırıtıyor. Özellikle çatlak kız arkadaşının odasını bastığı sahneyi kaldıramamış diye de ayrıntılandırayım. Filmin sürprizi ise Justin Timberlake. Kimi yerlerde Saturday Night Live havasından çıkamasa da, oldukça başarılı bir performans sergilemiş kendisi. Zaten kendisinin N'Sync sonrası gelişimini takdir ediyoruz ailecek.

Nine Inch Nails adlı tek kişilik grubun dahi çocuğu Trent Reznor, bu filme de imzasını atmış müzikler konusunda. Zaten gençliği konu alıp herkese hitap etmeye çalışan, ama bunu yaparken entelektüeliteyi de kaybetmeme kaygısı güden; hem eğlenceli, hem de karanlık olmaya çalışan bir filme karakter olarak yakışan bir adam aransa akla Reznor gelirdi. (Bu cümleyi ikinci defa okuduğumda kendimden iğrenebilirim gerçi)

Özetle, anaakım kalite standartları açısından baktığımızda, kesinlikle bekleneni veren, o misyonu Inception'dan daha iyi kotaran (bu ayrı bir yazı konusu olacak) bir film The Social Network, Oscar adaylığı da sağlam. Ama bu demek değil ki eleştirilerimiz olmayacak:

Kısım II: shelbyl ile Sıkıntı Var


Öncelikle: David Fincher. Biz seni Holivud'un olasın diye sevmedik Fincher. Sen Se7en ile, The Game ile, Fight Club ile bizim sınırlarımızı zorlardın; kült filmler yapıp kendini tekrar tekrar izlettirirdin. 40'lı yaşlara gelince sana bir haller oldu, ödül peşinde koşmaya başladın; önce Benjamin Button, şimdi bu. Sinema yeteneğini böyle stüdyo işlerinde harcamayıp da eski günlerine geri dönersen çok müteşekkir oluruz.



İki: Film buram buram mizojini kokuyor. Burada bir çizgiyi iyi çekmek lazım: filmde tasvir edilen dünya zaten ağırlıkla mizojinik, teknoloji endüstrisinde kadına üst bir değer atfedilmesini beklemiyoruz, lakin bu dünyayı tasvir ederken aynı zamanda kadın tarafını da bir şekilde yansıtmak lazım. Mad Men dizisini izleyenler bilirler, 60'ların Amerikasında kadınların sosyal statüsü pek de iç açıcı değil. Fakat dizi bu kadın düşmanlığını öyle bir yansıtıyor ki, hem karakterlerin o hareketlerini anlayabiliyoruz, hem de ona dışarıdan bakabiliyoruz. The Social Network'e baktığımızda, elimize psikopat kız arkadaş, sadece sevişmeye gelen bir otobüs dolusu kız vs.den başkası geçmiyor kadın babında. Rashida Jones'un canlandırdığı avukat karakteri dahi "ezik" hissiyatı uyandırıyor izleyende. Facemash adlı, öğrencilerin hangisinin daha güzel olduğunun karşılaştırıldığı site aktarılırken sadece kadınlar karşılaştırılıyor gibi gösteriliyor mesela, lakin o sitede erkeklerin resimleri de karşılaştırılmakta idi gerçekte. Filmin çizdiği dünya bu yüzden tasvir boyutunu aşıp tasvip boyutuyla flörtleşiyor, bu da bana rahatsızlık veriyor.

Üç: Eğer "gerçek hikaye" anlatacaksanız, gerçek hikaye anlatacaksınız. Benim biyografik filmlerle ilgili temel sıkıntım bu, A Beautiful Mind'dan da bu yüzden nefret etmiştim zaten. John Nash'in hayatını anlatıyorsan eğer, John Nash'in hayatının en önemli ayrıntısı olan homoseksüel ilişkilerini, gayrimeşru çocuğunu vs. de anlatacaksın. Öyle "drama olsun, tatlı olsun, etliye sütlüye karışmasın" kafasıyla biyografik film çekilmesi beni sinir ediyor.

Tarihi gerçekleri farklı anlatma lütfuna sahip olamaz mı bir film? Hayır, bal gibi de olur. Inglorious Basterds'daki gibi çizdiğin dünyanın masalsı sınırlarını en baştan belli edersin, o çerçevede hikayeni anlatırsın, biz de sonunda "Aaa Hitler sinemada mı öldü gerçekten?" diye sormayız. Ama daha 2 yıl önce yaşanmış olayları aktarırken "Şunu bir Hollywood sosu ile süsleyelim" diye yaklaşıp hikayesi anlatılan insanların hepsine "Ya iyi de öyle değildi bizim olayımız" dedirtirsen, orada bir yanlış vardır.

Sonsöz: Filmin kendi içinde yapmaya çalıştığını takdir etmekle beraber, film dışı elementleri de göz önüne alınca "favori filmim" diyemiyorum. Oscar'ı alır, ama benim gönlümün Oscar'ı başkasına gidecek herhalde. 7.5/10   

9 Ekim 2010 Cumartesi

Kusturitsa akıllı olsun!

Bırakın Türkiye'yi, herhangi bir yerde 'sanatçı' denildiğinde neden bahsedildiğini anlamak oldukça güç. Yüzyılların tartışması olması da boşuna değil. Batı felsefe tarihinin evrimi -ve özelinde estetik tartışmalarınınkisi- bize tartışmanın sanatçı nedirden sanat eseri nedire kaydığını teyit ediyor. Yirminci yüzyılda sanatçıya gelen en büyük tehdit olan politikanın estetikleştirilmesi ise, estetiğin politikleştirilmesi çabasının hala oldukça önünde gözüküyor (bkz: bir sonraki paragraftaki başucu kitabı). Belki de Nazi Avrupasının (hayır bir klavye sürçmesi değil bu), bize en büyük miraslarından biri bu ve halen çözülmeyi bekleyen bir uygarlık fiyaskosu olarak da ilgiden fazlasını istiyor.

Bu kadar ciddi bir tartışmayı yürütecek ne gücüm ne de kaynağım var elimde. Tartışmanın başucu kitabını Walter Benjamin'in Alman Trajik Dramasının Kökeni (Ursprung des Deutschen Trauerspiels) addedersek, anahtar cümlemiz de sanırım şu olacak: Hakikat güzelliğin varoluşunun kefilidir. (Truth is the guarantor of the existence of beauty). Walter Benjamin'in bu girdaplarla dolu eserinin daha en başlarında attığı en önemli adımlardan biri Eflatun'ca temelleri atılmış bu algının altını oymaktı (Benjamin 31). Kitabın konusu ve uğraşısı bir yana, bu argüman ne demekti ve sorunluysa bile neden sorunluydu?

Minimal Eflatun bilgim, hakikatın bir değişmez olarak değişken güzellik/estetik algısının sabitlenmesinde önemli bir role sahip olduğunu varsayarak yola çıkmamız gerektiğini söylüyor. Güzelliğin bakanın gözlerinde olduğuna dair modern estetik algısının daha esamesi okunmazken ileri sürülen bu algı, aslında hakikatın tam da kendisinin estetik değerinden bahsediyor olsa gerek. Daha iyi anlaşılabilmek için buraya bakın derim. Özellikle 4. kısımda bahsi geçen güzelliğin varoluşu tartışması oldukça açıklayıcı...

Öte yandan, tam da argümanın karşısında benim söyleyeceğim şudur ki, hakikat güzelliğin kefili değil, güzellik hakikatin kefilidir. Estetik değeri olmayan hiçbir hakikat hakikiliğin elegelirliğinden nasiplenmez! İşte bu, zamanımızın gerçeklerinden biridir. Genelgeçer bir doğru asla değildir belki de. En bayağı örneğiyle, şiddet ve ölümün tiksindirici hakikiliği, ancak ve ancak estetik karakteriyle bize ulaşılabilir kılınır. Amerikan Güzeli'nin ucuz sahnelerinden birinde, akan kanda bir "güzellik" bulan yabancılaşmış o genci mümkün kılan tam da budur. Tabii bu örneklerde takılırsak meselenin ciddiyetini elimizden kaçıracağımıza dair endişelerim var. O yüzden bu kısımları şimdilik unutalım.

Gündeme oturan bir haber var bu sıralar. Altın Portakal Film Festivali'ne çağrılan Emir Kusturica'nın "politik duruşu" (artık ne demekse) nedeniyle karşı karşıya olduğu büyük protestolar. Şöyle bir anımsayalım. Önce şöyle ve şöyle haberlerle başladı. Şu cümleleri çekip çıkarıyorum:

Subaşiç, tepkisini şöyle dile getirdi: "Tüm Türkiye suçlu demiyorum, ama Kusturica'yı davet eden festival organizatörleri benim için Kusturica ile aynı olur. Böyle bir durum canımı acıtıyor. Çünkü bu, Srebrenitsa annelerinin, kurbanlarımızın küçük düşürülmesi anlamına gelir. Bu çok ayıp bir şey. Müslümanları aşağılayan bir kişinin, Müslümanların kalbi olan ülkeye gitmesini, onun orada ne söyleyebileceğini anlayamıyorum. Orada belki Müslümanlardan nefret ettiğini, Çetniklerin tarafına geçtiğini söyleyecektir.

Abdurrahmanoviç, "Saraybosnalı biri olarak, Bosna soykırımını hiçe sayan bu insan hakkında Türk kardeşlerimizin pozitif bir şey söyleyeceklerini düşünmüyorum. Kusturica, yaptığı açıklamalarla, ait olduğu milleti hakkında düşündüğü her şeyi açıkça sergiledi. Onun Türkiye'deki bir festivale davet edilmesi fikrinin nereden geldiğini bilmiyorum, ama inanıyorum ki kaderimizi, Boşnakların yaşadığı katliamları bilen Türk dostlarımız buna tepki göstereceklerdir" dedi.

Anladığım kadarıyla Kusturica müslüman olmayan herhangi bir ülkeye gitse bu iki tepki de gösterilmeyecek. Bu bile benim bu tepkilere burun kıvırmama yetiyor. Zira koşullu tavır, tavır değildir. Bunun adına politik olmak denir. Ve politikasız bir politik olma kadar tehlikeli çok az şey vardır. Bu biraz o ünlü "o ayrı"cı tavırlara benziyor. -E ama Türkiye'de de Emporio Armani Soykırımını reddeden bir sürü sanatçı var! -O ayrı Benjamin.

Sonra olay şişti şişti ve buram buram kokmaya başladı. Semih Kaplanoğlu ve tayfası festivale gitmeme kararı aldı ve basına tavrını ortaya koyan bir açıklama sundu. Mustafa Altıoklar destek verdi. Ardından Ertuğrul Günay Kültür Bakanlığı konumunda Erdoğan'dan aşağı kalmaz bir oynamıyorumculukla Kusturica varsa ben yokum, dedi. Bir de bonus olsun, bu nedir allaşkına?

Ben daha, ne oluyor be, diyemeden mesele yine evet ama hayır ama evet ama rerö rerö dalaşına döndü. Bir Antalya'nın CHPliliği kalmıştı meseleye sızmayan; o da oldu. Daha bugün de Kusturica ağırbaşlı açıklamalar yapmaya çalıştı, ama bulaşmıştı bir kere. Ama yine de şunu kabul etmem lazım, Kusturica gibi ileri geri konuşmaktan egoist keyifler alan bir adamın yeri geldiğinde sükunetle alttan alabiliyor olmasına şaşırdım. Sanatından taviz vermesi istenmediği sürece sanırım uysal birisi olabiliyor kendisi. Ama kişiliğiyle ilgili konuşmaya başlarsam tepki gösterenlerle olan duygusal yakınlığım yazının tavrından taviz vermeme sebep olabilir. Hemen kesiyorum. İronik bir "seni bir insan olarak sevmiyorum Kusturica," deyip bırakıyorum.

Bu meseleyi ateşleyen demeçler 2005te gerçekleşmiş. Birçokları gibi sanırım ben de çok da ciddiye almadan, ve verilen tepkilerin bırakın farkına varmayı, gerçekleşme olasılığını bile düşünmeden devam etmiştim hayatıma. Guardian söyleşisindeki bazı ifadeleri başka yerlerdeki tekerrürleriyle birçoklarının aklından çıkmamış anlaşılan. Bunlardan bir tanesi şu mesela: "OK, maybe we were Muslim for 250 years, but we were orthodox before that and deep down we were always Serbs, religion cannot change that. We only became Muslims to survive the Turks." (Tamam belki 250 yıl boyunca müslümandık, ama ondan önce ortodokstuk ve derinlerde biz hep Sırptık, din bunu değiştiremez. Yalnızca Türklerden korunmak için müslüman olduk.)

Kusturica'nın "Boşnaklık"ı reddetmesi ve üstüne bir de bir "Hristiyan Sırp" olarak çıkması Bosna konusunda İslam'la içiçe bir şekilde duyarlı çevrelerin yarasına tuz basmıştı. Yine duyarlı ama işin içine var ya da yok kendi İslami duygularını karıştırmayan kitleler içinse bu basitçe bir seçim olarak değerlendirilip geçilebilirdi. Tabii Kusturica'nın Osmanlı referansı daha da acıtıcı bir söylemi içeriyordu. Bosna'nın göbeğinden çıkan oryantalist bir söylemdi bu. Zira şu yukarıdaki sorgulamayı yapan bir insandan biraz daha ileri gidip "allaam çok saçma lan" demesini ve Sırplığın da altını boşaltmasını beklerdim. Bak yine kişisel oynamaya başladım. Sanatçı-sanat eseri meselelerine dönelim ivedilikle.

Üç tane kendimce önemli bulduğum soruya yanıt vermeye çalışacağım. İlki, Film Festivali ve özelinde Antalya Altın Portakal Film Festivali nedir? İkincisi, "filmlerini iyi olabilir ama kendisi kötü bir insandır" ne demektir? Ki "filmleri de iyi değil zaten"i de aynı sorunun içine katıyorum. Bu tip absürdlerle uğraşmak her zaman büyük bir eğlence olsa da, korkunçlaşmadan önce deşelemekte fayda var. Üçüncü ve son olarak da sanatçı ile kişi arasındaki ayrıma dair bir soru sormak lazım: Davet etmek nedir, sanatçıyı davet etmek ne demektir? (Çirkin olduğunuz kadar küstahsınız da sevgili sorular).

Film festivali yoğunlaştırılmış bir sinema pazarı alanı yaratır. Birincil derdi hiçbir zaman sinema değildir. Ekonomisine vs hiç girmeyeceğim. Genel olarak kullandığımız festival kavramından farklı olarak film festivali, kandaşları müzik ve tiyatro festivalleri gibi, kaba tabirle seyirci dediğimiz kitleye kültürel sermaye dağıtır. Zira film festivallerinin benim gibi birçok insan için çekici başlıca özellikleri şu cümleler etrafında yoğunlaşır: Başka yerlerde gösterilmeyen filmleri görme imkanı sağlıyor. Ardarda birçok iyi filmi görebilme şansı veriyor. Klasikleri perdede görebiliyorum böylelikle. Filmlerle bağlantılı önemli isimlerle söyleşiler vs var. Diğer festivaller için perde yerine sahne, film yerine müzik performansı falan koyabilirsiniz... Zaten bir film festivalini sevmeme ya da o festivale burun kıvırma sebepleri de aynı cümlelere referans verir. Festivalden sonra zaten vizyona giriyormuş abi. Seçki çok kötü. Söyleşiler az; paneller bok gibi; e Alain Delon nerede hani?

Kendimi -Aha da geldi Jeanne Moreau! -Hani nerede? diyaloğunun ardından bir anda kendisinin önünde gözlerine salak salak bakarken bulmuş olduğum için çuvaldızın bilenmişine oturduğumu belirtmek isterim. Bütün sene sinemaya çok az gideceğimi bildiğim için festivalde yüksek doza vurdurmak isteğiyle karşı karşıya kaldığında kendinden utanıp yalnızca vizyon yüzü görmeyecek olanlara gitmiş de bir insanım ayrıca.

Velhasılkelam. Festival zaten politiktir. Ödülleri de politiktir. Yönetimi de politiktir. Ama bunu insanların gözüne sokunca lan noliy dedirtir. Sonra geçer. Benim derdim o lan noliy anını yakalayıp bir süre orada tutunmak şu an. Örneğin, cnnturk'ün haberinin peşini kovaladığımda şu yenişafak haberiyle karşılaştım. Bahsi geçen zaman gazetesi haberinden çok bu söyleşi ilgimi çekti benim. Kusturica bu söyleşide "Türk kültürü kelimesi Türk kelimesinden de daha geniş bir anlam ifade ediyor." gibi bir şey söylemiş. Müthiş. Film festivali ne demektir? Sine-Kültürel sermaye satışıdır. Bu satışı farklı bir şekilde değerlendiren istisnalar kaideyi bozmaz.

Emir Kusturica iyi bir yönetmen olabilir; ama güldüğü zaman yanaklarını sıkasım geliyor; ama şerefsiz bir dönmedir; ama o kadar para bende olsa ohoo; ama o da bir insandır. Filmleri de bok gibi zaten! Burada anladığımı düşündüğüm bir şey var. Eylemin kendisi başedilemeyecek kadar ağır olduğunda, kişinin kendisi bir güvenlik alanı oluşturuyor. Einstein'ın karısına eziyet ettiğine dair hikayeleri -gerçek ya da değil- duyduğunda insanlar, zannedersem çok mutlu olmuşlardı. İsa dünyaya bir daha geri gelmeyecek. Çünkü kimse bunu ne duymak ne de görmek istiyor. Hiç kimse mükemmel değil. Liberalizmle kolkola giden hümanizm, sen nasıl bir canavarsın?! İsrail'e karşı olduğunda paşa, Srebrenitsa'ya istenen tepkiyi vermediğinde pislik olan adam sevdiğiniz filmlerin hem yönetmeni olabilir hem de olamaz. Ya da belki de o filmleri zaten hiç sevmemiştiniz. Keşke basitçe grip olmuş olsaydınız. Evde birkaç gün istirahat ve ilaçla halledilebilirdi o zaman hastalığınız. Sanat eseri bu yüzden hakikatin kefilidir. Ve yine bu yüzden hiçbir zaman bekçisi olmayacaktır. Ve yine bu yüzden sanatçıya bekçilik hiçbir zaman atfedilemeyecektir.

Son soruya geldim. Öyle ahım şahım bir şey söylemeyeceğim belki.

Sanatçı sanat eserini yaratmaz. Üretmez. Tüketmez. Yaşadıklarıyla olan bağlantıyı kurmaz. Sanatçı, sanat eserinin ancak asimptotunda durur. Bu açıdan ona en yakın ve en uzak yerlerde durur. Ucuzlaşayım yine. Bir doktorun bir doktorun hikayesini yazmasıyla bir tavşanın bir kalemi yanlışlıkla kağıt üzerinde gezdirip aynı hikayenin yayınevine ulaşması arasında sanat eseri adına hiçbir fark yoktur. Sanatçı olmayı istemek de, aynı bağlamda, insanların sizin sanatçı olmasını istemesinden ibarettir. Kusturica'nın 1995'te “There is only one reason for me to make movies. To be loved by you!”(Benim filmler yapmamda tek bir neden var. Sizlerce sevilmek!) demesi tam da bununla alakalıdır. Performatif bir cümledir bu. Yapma sebebiyle orada bulunma sonucu birleşmektedir. (Alıntının geçtiği makaleyi bu meseleyle ilgili çok önemli saptamalarda bulunduğu için şiddetle öneririm). Sanatçı olmaksa sanat eserinin asimptotunda bulunmaya çağrılmış olmakla gelir. Bir seçimden bahsetmek, ya da en basitinden Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresini çıkarmaya kalkmak işe yarayabilir. Ama o seçimin ve daha da ötesi seçebilmenin yokluğudur sanat eserinin menşeinde olan. Ve siz çıkıp da kişiden bahsettiğinizde hiç ama hiçbir zaman sanattan bahsetmiyorsunuzdur.

Bu yüzden Altın Portakal-Kusturica Meselesinde sanattan bahsetmiyoruz. Çağrılmış, hata olmuş olmamış, bunlar sanatla ilgili değil, direkt -direkt- politik meselelerdir. Ve tekrar ediyorum, politikası olan değil, politik olan meselelerdir. Koşulludurlar ve o yüzden dört ay öncesiyle sonrası farklılıklar gösterir. Polanski'nin davasından tutun Orhan Pamuk'un Nobel ödülüyle soykırım demeçleri arasında kurulan bağlantılara kadar birçok meselede yapılması gereken bir ayrım söz konusu olan.

Artık nihayete erdirmem lazım. Altın Portakal'a Kusturica'nın çağrılması da, tepkilere rağmen tutulması da yerinde hareketlerdir fikrimce. Kınamalara da eyvallah, katılmayarak protesto etmelere de. Tabii isterdim ki Kaplanoğlu gibi sanatçılar asimptotlarından böyle tavşanlar çıkarmasın. Ancak yine aynı yerden konuşarak diyorum ki, benim için Kaplanoğlu'nun tavrı saçma olduğu kadar bizi-ilgilendirmez kontenjanındadır. Açılıştaki yuhalama ve Günay'ın katılmayı reddetmesi ise, 'hah, tam da sizin yapacağınız işlerdir' kategorisinden yazıma meze oluyorlar. Rezalettir ikisi de. İstirham ederim meclisinizde cülus ediniz lütfen.

Görüntüde de olsa, bir gün Kusturica'yı savunacağım da aklıma gelmezdi ne yalan söyleyeyim.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Ebleh Haber Başlıkları - #7625182

Radikal gazetesinin internet sitesinde yayınlanan bir haberin başlığı diyor ki: "Son Harry Potter Barda Geçiyor" Şimdi, Türkçe bilen ve aklı başında tüm bireyler bu başlıktan şunu anlıyor: Harry Potter serisinin son filminde mekan olarak bir bar kullanılıyor. Hadi biraz bu gazetecilerin her zaman abarttığını göz önünde bulunduralım: Filmin bir bölümünde kahramanlar barda takılıyorlar. Malum adamlar liseyi bitirmiş olmalılar (bilmem, öyle mi?), tam bara gidecek yaştalar artık. Ama haberi okuyoruz ve işin gerçek yüzünü görüyoruz. Harry Potter film ekibinden bir grup insan senaryoyu bir barda unutmuşlar.  Sonra senaryo bulunmuş, The Sun'a gönderilmiş. The Sun da senaryoyu yayınlamadan Harry Potter ekibine teslim etmiş. Okuyuculara böyle saygısızca davranan habercilik anlayışı daha ne kadar sürecek merak ediyorum... Dipnot: Hadi en azından "barda geziyor" yaz... Hatta barlarda geziyor... Hatta geziyor kelimesini tırnak içinde kullan, ona da razıyım...

27 Mart 2010 Cumartesi

Žižek'in The Hurt Locker eleştirisi üzerine

Ünlü düşünür Slavoj Žižek 23 Mart 2010'da London Review of Books'da son akademi ödüllerinde en iyi film ve en iyi senaryo dallarında ödül alan ´The Hurt Locker´ filmi hakkındaki görüşlerini belirtmiş. (Türkçe ve İngilizce metinler için...) Žižek genel olarak filmin Irak savaşının en önemli sorunlarını göz ardı edip, kişisel boyutta savaşın psikolojik etkilerine yoğunlaşmasını bir yanıltma olarak görüyor. Dolayısıyla da bu film sayesinde savaş karşıtı hümaniter izleyici için bu savaş normalleştiriliyor ve izleyiciye bu savaş benimsetiliyor. Žižek öncelikle Akademi ödüllerindeki diğer en önemli aday Avatar ile bu filmi karşılaştırıyor. Avatar ezilen bir halkın bağımsızlık mücadelesinden bahsederken, The Hurt Locker Irak Savaşı'nda görevi sivil insanları öldürmeyi hedefleyen bombaları imha eden ekipten bahsediyor. Zizek'e göre bu karşılaşmadan The Hurt Locker'ın galip çıkması cok manidardır. Bu savaştan çıkar bekleyen, ve bir şekilde hayatımızdaki her şeyi kontrol eden bir grup insan, tabii ki bu jürinin kararını etkilemek isteyecektir ve savaşın materyalist amacını insacıl duygularla rötuşlayan The Hurt Locker'ı yüceltmek isteyecektir. Žižek'e göre, ´The Hurt Locker´ savaşın gerçek boyutunu göstermekte başarısız kalıyor. Tabii ki filmi seyredip de Žižek'in eleştirisini okuyan her insan, bu eleştiriyi alakasız buluyor. Film Irak savaşının kendisinden ziyade, savaş mentalitesinin insan psikolojisi üzerindeki etkisi hakkında. Ki Žižek de bunun farkında, fakat ona göre bu "en saf haliyle ideolojidir: Failin travmatik tecrübesine odaklanmak, savaşın bütün etik-siyasi arkaplanını silebilmemizi sağl[amaktadır]". Bu film bize Irak savaşının tarihi hakkında bilgiler vermiyor olabilir, ama yine de savaşı yalıtmıyor. Bomba dolu bir arabaya yavaş yavaş yürürken konuştukları dili anlamadığın onlarca insanın binaların pencerelerinden seni izlediğinin farkında olmak aslında bu savaşın daha derin boyutlarını sorgulamanı sağlamaya yetiyor. İzleyici kahramanın neden bu işi yapmak zorunda diye düşünürken ister istemez hem etik hem de politik bir sorgulama içine girmektedir. Žižek filmin konusunu Bomba İmha Ekibinden almasını da savaşı sempatikleştirmeye çalışmanın bir örneği olarak görüyor. Žižek'e göre bahsi geçen ekip "Asker olmalarına rağmen öldürmüyor, sivilleri öldürmeyi amaçlayan terörist bombalarını etkisiz hale getirerek hayatlarını riske atıyorlar". Doğrusu bu gözlem Zizek'in filmi seyretmediği konusunda şüpheleri ortaya çıkarıyor. Filmin psikolojik olarak en ağır bölümlerinden birisi saatler süren silahlı çatışma sahnesiydi. Ekip pusuda bekleyen düşmanları teker teker vuruyor, tüm düşman elemanların öldüğünden emin olmadan çatışma bölgesinden ayrılmıyor. Bomba imha ekibinin hayatlarını riske atmaları tabii ki saygı duyulası bir görev. Yine de bu durum savaşı sempatikleştiren bir etmen olamaz. Eğer savaş insanları bu şekilde risk almaya zorluyorsa ve insandan arındırılmış bir alanda patlayacak bir bombanın verdiği maddi hasar bombayı imha etmek için görevlendirilmiş insanların hayatlarından daha değerli hale geldiyse savaş sempati duyabileceğimiz ya da anlayış gösterebileceğimiz noktadan çok öteye geçmiş demektir. Sonuç olarak Žižek'in eleştirisi ideoloji kokuyor diye suçladığı ideoloji kadar karşıt ideoloji kokuyor. Filmi tamamiyle kalıplaşmış "kapitalist, yayılmacı, öcü" karşıtı bir kafayla seyretmiş ki, filmin vermek istemediği ve kesinlikle de vermediği mesajları almış ve onları sertçe eleştirmiş. Dipnot: Bu da paylaşmasam olmayacak Žižek videosu olsun...

8 Mart 2010 Pazartesi

Oscar Töreni Canlı Anlatım

Efendim merhabalar,
Madem ki Oscar törenlerini izliyoruz, o zaman hakkında ahkam da kesebiliriz. Şu ana kadar oldukça beklendiği gibi geçen bir tören oldu; bir müzik parçasıyla açıldı, konuklara çok beklenen espriler yapıldı, Christoph Waltz En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü alırken, En İyi Animasyon bir Pixar klasiği şeklinde Up'a, En İyi Şarkı ödülü de hakkında crazy olunan Crazy Heart'a gitti.
21.07 - Robert Downey Jr. ve Tina Fey belki de gecenin en ilginç sunumunu yapmaktalar şu anda. Severim zaten kendilerini. En iyi Özgün Senaryo Ödülü: Inglorious Bastards gönlümüzün adayı.
21.14 - En son The Breakfast Club'da gördüğüm (ben doğduğumda çekilmiş film) Molly Ringwald'u birden karşımda görünce, daha doğrusu kim olduğunu idrak edince dumur oldum, evet. Hayat...
21.17 - Macaulay Culkin "John bana hiç 9 yaşındayım gibi davranmadı" derken hala daha 9 yaşında gibi duruyor. Bu adamın gizemi Richard Alpert'tan daha fazla...
21.26 - Hiçbir zaman fikrimin olmadığı En İyi Kısa Animasyon kategorisinde ilk defa "Haa bu alır lan" dedim o kadar reklam logosu görünce. Yaşasın tüketim toplumu! Oha, herif Fransızmış. Şimdi Kısa Belgesel: GM alır herhalde, orta sınıf falan..
21.30 - 100 metreden (koşu itibariyle) eşcinsel bir yönetmen belgeseli aldı, eleman tam konuşacakken yandan kızıl saçlı bir teyze girip konuşmaya başladı. Taylor Swift - Kanye West olayının rövanşıdır bu.
21.35 - En İyi Makyaj dalında Star Trek'e karşı yarışan filmlere tüm içtenliğimle acıyorum. Ve sanırım ilk defa Ben Stiller'a güldüm.
21.40 - Az önce Cottonelle'in çok hoş tuvalet kağıdı reklamını izledim. Hedef kitleyi çok uygun seçmişler.
21.43 - En İyi Uyarlama Senaryo'ya oy verirken orijinal senaryoyu okuyorlar mıdır acaba? En iyi uyarlama olduğuna nasıl karar verirsin ki aksi takdirde?
21.47 - Steve Martin'den ilk güzel espri: (berbat bir konuşmadan sonra) O konuşmayı ben yazdım onun için.
21.55 - Robin Williams bir kere de bel altı espri yapmasın kardeşim. Bu arada Mo'nique "Akademiye teşekkür ederim, ödüllerin politika değil de performans için verildiğini gösterdiğiniz için" dedi. E abla kendini övdün mü şimdi yani?
22.02 - Sigourney Weaver kendi filmine ödül verdi. Şike var! Sherlock alsın istedim ben nedense ama olmadı...
22.07 - Bu akşamdan sonra hala daha "Jon Stewart kötü sundu Oscar'ları, bu iş böyle olmaz, daha popüler espriler olmalı" diyecek olanları okul çıkışına bekliyorum.
22.19 - Korku filmi izlemeyi özlemişim yahu. Bir de galiba The Hurt Locker'a En İyi Film vermeyecekler, teselli ikramiyesi yolluyorlar... Nasıl bir amca yahu o En İyi Ses Efekti Ödülü'nü alan??
22.22 - Transformers'a ödül verselerdi çocuğumu keserdim.
22.24 - Ödül al, ama ismini okumasınlar, yazık yahu acıdım Sci-Tech elemanlara...
22.30 - Sandra Bullock eğer Lord of the Rings'in devamı çekilirse, kulak itibariyle Elf kraliçe adayımdır.
22.33 - Demi Moore ile Sandra Bullock "pişti" mi oldu şimdi?
22.36 - Her sene iple çektiğim bölüm geldi ve geçti. "Aaa bu da mı öldü?" "Aaaa, o ne zaman gitti yahu?" falan deyip duruyorum yaşlı teyze modunda.
22.41 - Sherlock Holmes'e bir ödül lütfen, aslında Up da alabilir duyduğumda gene içim hoş olduğuna göre...
22.51 - Jason Bateman'ın sesi çok farklı gelmedi mi?
23.10 - Pedro Almodovar'ın isminin öyle okunmadığına eminim. Ayrıca İspanyolca filmin ismini niye Almodovar yerine Tarantino'ya okutursun ki birader, Amerikanlar daha iyi anlasınlar diye mi?
23.13 - En İyi Yabancı Film Ödülü'nü alan adamın "Na'vi'yi yabancı dil olarak görmediğiniz için teşekkür ederim." esprisi güme gitti, güzeldi yahu.
23.28 - Büyük ödüllerde hala sürpriz yok, En İyi Aktör Jeff Bridges.
23.40 - Oprah Oscar'a da çıktı, hadi bakalım.
23.44 - Artık Sandra Bullock'un oynadığı dandik filmlerin fragmanlarında "Academy Award Winning Actress" ibaresi göreceğiz, geçmiş olsun.
23.50 - Evet, Bigelow ile ilk yarı-sürpriz gerçekleşti. James Cameron'ın 12 yıllık emeğine yazık oldu yahu.
23.54 - Hurt Locker geceye damgasını vururken, James Cameron'ın Avatar'ın devamında senaryo adına daha iyi şeyler yapması gerektiği kesinleşti. Bir de demek ki Akademi üyelerine "Benim filmime oy verin." diye e-mail atmak kurallar dahilindeymiş, Cameron ne kadar küfretse yeridir.
Son zamanlarda izlediğim en dandik Oscar töreni (yazarların grevde olduğu zaman aceleye getirilmiş olan bile daha iyiydi) de burada son bulmuş oluyor böylece.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Onyılın Zartı Zurtu

Yazarlar buraya edit yaparak eklesinler isterlerse, ben başlatıyorum çılgınlığı. (Hiçbiri tercih sırası değildir bu arada, "x'i ilk sıraya koymuşun ama y 8. olur mu?" falan demeyin.)
Onyılın en iyi on albümü:
1. Radiohead - Kid A/Amnesiac (Thom Yorke da bu ikisini bir albüm olarak görür zaten, ayrıca buradan Kid A'i yüceltip Amnesiac'ı beğenmeyen "kritik"lere de tekrar "selam"larımı yolluyorum.)
2. Radiohead - In Rainbows
3. Tool - Lateralus
4. Queens of the Stone Age - Songs for the Deaf
5. Alice in Chains - Black Gives Way to Blue
6. Gogol Bordello - Gypsy Punks: Underdog World Strike
7. The Roots - Game Theory
8. Gorillaz - Demon Days
9. Portishead - Third
10. Muse - Origin of Symmetry (son iyi işleri)
Mansiyon: Jay Z - The Blueprint, White Stripes - Elephant, Radiohead - Hail to the Thief
Kriter: Kendini tekrar tekrar dinlettiricilik ve önyargı yıkıcılık.
Onyılın en iyi on filmi:
1. Memento
2. Cidade de Deus
3. Le fabuleux destin d'Amelie Poulain
4. Requiem for a Dream
5. El laberinto del Fauno
6. The Bourne Trilogy
7. Oldboy
8. Snatch
9. Amores Perros
10. Finding Nemo
Mansiyon: Eternal Sunshine of the Spotless Mind, The Prestige, Donnie Darko
Kriter: "Kaç defa izledim, şimdi açıp bir daha izler miyim?" sorusunun cevabı. (Bu sebepten gül gibi The Dark Knight gitti yahu)
Onyılın en iyi on TV dizisi:
1. Lost
2. Dexter
3. Breaking Bad
4. Mad Men
5. The Office
6. Arrested Development
7. 30 Rock
8. Family Guy
9. Curb Your Enthusiasm
10. It's Always Sunny in Philadelphia
Mansiyon: Futurama, The Sopranos (daha bitmedi), The Wire (daha bitmedi), House (sezon ortaları tempo düşüyor), Six Feet Under (daha bitmedi)
Kriter: Başladı mı bırakamama, kalitenin sürdürülebilirliği/sürdürülmüşlüğü. (Prison Break, Scrubs ve Weeds bu son sebepten elenmekteler.)
Özel Ödül: Dizi olmadıkları için, ama bu post'ta değinilmeleri şart olduğu için; The Daily Show with Jon Stewart ve The Colbert Report.
Onyılın en iyi on kitabı (Önemli not: On kitabın onunu okumadım, biraz "bir arkadaşım" muhabbeti, biraz kitaplardan okuduğum "alıntılar", biraz röportajlar da geçerli bu listenin oluşumunda o yüzden. Bu konuda en kalifiye olmayacak adamlardan biriyimdir herhalde blog'daki. Okuduklarımdan on tane seçecek kadar "listeye girecek kalifikasyona sahip" kitap okumamışımdır zaten son 10 yılda, seçsem hepsi Türk yakın politika tarihi olur o yüzden. Vonnegut ile Wallace dışında bu döngüyü kırabilen olmuyor pek, olanların da birkaçı aşağıda. Infinite Jest hala daha bitecek...):
1. Consider the Lobster - David Foster Wallace
2. A Man Without a Country - Kurt Vonnegut
3. Persepolis - Marjane Satrapi
4. The God Delusion - Richard Dawkins
5. Freakonomics - Steven Levitt & Stephen Dubner
6. The Kite Runner - Khaled Hosseini
7. Everything is Illuminated - Jonathan Safran Foer
8. Fast Food Nation - Eric Schlosser
9. Peeling the Onion - Günter Grass
10. The Tipping Point - Malcolm Gladwell

2 Kasım 2009 Pazartesi

İki Dil Bir Bavul

Geçtiğimiz salı İki Dil Bir Bavul'u izleme fırsatı buldum. Niteliksiz bir sinema izleyicisi olarak şahsen gayet beğendim filmi. Herhangi bir beklentiden çok bir merakla gitmiştim. Özellikle Altın Portakal sırasında yaşanan "Kürdistan" tartışması merakımı hepten büyütmüştü ama şimdi bir link vermek için aradım ve o tartışmaya dair hiçbir şey bulamadım. Neyse... Çok özetle, bir yerde bir 'Kürdistan' lafı geçmesi sonucu oluşan bir galeyan vardı. Ben filmde geçtiğini sanmıştım ama sanırım Altın Portakal'da gösterim ardı söyleşide falan geçmiş. Bir bilen varsa bildiriversin.
Filme dair aslında söyleyebilecek çok fazla bir şeyim yok. Yani az önce de söylediğim üzere, niteliksiz, "düz" bir sinema seyircisiyim, dolayısıyla öyle derinlemesine analizleri falan size Natura Horror Vacui yapar, ne bileyim, Kesik yapar efen'im... Ama özetle de fikrimi belirteyim, en azından bende uyanan merak birilerinde daha uyansın, belki birileri daha filmi izlemek istesin istedim. Yazının buradan sonrası "filmden bi' şeyler" -ecnebilerin deyimiyle spoiler- içerebilir, demedi demeyin. Bir yandan da "ne spoylırı lan, belgesel değil mi bu?" da diyor olabilirsiniz tabii ki. Ama olur, olur... Ben uyarayım da...
Filme giderken taşıdığım bir merak da, salonda kaç kişi olacağıydı. Gösterime girdikten 4 gün sonra izledim, ve tahmin edileceği gibi filmin bir Nefes olacağı yok. Ama yine de tahminimin üzerinde seyirci vardı, salonun yarıya yakını doluydu.
Baştan sona filmde bence çok çarpıcı bir sürü şey vardı. Tek tek sayıp filmi anlatmayayım, ama benim en çok dikkatimi çeken, çocuklardan birinin babasının, Türkçe'yi (yanılmıyorsam) 15 yaşından sonra öğrendiğini söylemesi ve onunla ilgili bir şey anlatması oldu. Başvurduğu bir yerde, doldurduğu formda "1 yabancı dil" bildiğini belirtiyor, sorulan soru üstüne anadilinin Kürtçe, mevzubahis yabancı dilin ise "Türkçe" olduğunu söylüyor. "Yani ben anamdan Kürtçe öğrenmişim, 15 yaşıma kadar sadece Kürtçe konuşmuşum, 15'imden sonra Türkçe öğrenmişim. Bu benim için bir yabancı dil değil mi?" diyor. E, evet? "Yabancı"nın tanımının temelinde "ben"in olduğunu düşünürsek o kadar haklı ki... Köylülerden İbrahim Melek'in Bawer Çakır'la yaptığı söyleşide söyledikleri de bence bu konuda dikkate değer.
Bunun yanında, sürekli alakalı/alakasız insanlarca soyut olarak tartışılan duran, kendisine karşı kampanyalar yürütülen "andımız"ı da anarak Kemalist/militarist/faşist damarlara biraz basması da ayrı bir güzel noktasıydı filmin. Andımız tartışmasına dair kimi gerekli/mantıklı kimi tümden gereksiz/mantıksız (bunlar tabii ki "bana göre") oldukça fazla şey okudum/gördüm/takip ettim/tartıştım, ama hiçbiri bu kadar ete kemiğe bürümemişti meseleyi kafamda. Türkçe'yi 7-8, hatta belki 11-12 yaşında henüz öğrenmeye başlayan çocuklara Türkçe'yi henüz öğrenemeden, tamamen kulağa geldiği şekilde "andımız"ı haykırtmak, "varlıklarını cebren ve hile ile Türk varlığına armağan ettirmek" bu kadar sade/net bir şekilde ancak bu kadar güzel somutlaştırılırdı. İngilizce bilmeden Michael Jackson'ın Smooth Criminal'ı "eni vici vokke"dir ya hani, işte öyle bir şey... "Devlet" denen ucubenin "eğitim"den anladığı budur işte tam olarak. Lan üniversite mezunların Türkçe konuşabiliyor/yazabiliyor mu bir bak hele!
Film tam bir belgesel değil bu arada sanırım? Ufak tefek, parça parça kurgusal bir şeyler var. Veya kurgusal şeyler yok da, belki çocuklarla çekimin zor olmasından olabilir, yer yer "her şey olağan akışında değilmiş de, müdahale edilmiş" gibi hissettim. Yani aslında tam olarak öyle de değil de, çok da anlatamıyorum. Sanırım biraz şundan; daha önce 3 Saat: Bir ÖSS Belgeseli hakkında bir yazı yazmıştım. En son izlediğim bu tarz belgesel de o olduğu için, "belgesel" deyince kafamda daha böyle hepten kurgusuz bir şey vardı. Öyle de güzel, böyle de güzel sonuçta, evet.
Sonuç olarak, şahsen gayet beğendim filmi, alışılmışın dışında bir şeyler buldum içinde. İzleyenin kafasında yaktığı ampullerin yanında, başlattığı tartışma da gayet hayırlı, şu röportajda geçtiği üzere öğretmen Emre Aydın'ın annesinin "oğlum teröristlerin arasına gitti" diye üzülürken, köye gidip, köyü gördükten sonra eve dönüşünü ertelemesi de.
Film bittikten sonra önümüzde oturan 2 çiftin, 2 sapı "Biz çekerdik size aynısını, boşuna getirdiniz." diyordu. İki Dil Bir Bavul'un aldığı 20'ye yakın ulusal ve uluslararası ödülün yanında, ben de size filmin izleyicilerine verilen "altın balta" ödülünü layık gördüm. Özellikle sana... Evet evet, sen; pembe tişörtlü, gudik saçlı oğlan. Aferin. Ödülünü de al git lan!
----- Biraz da linkelim; - İki Dil Bir Bavul basın bülteni (Yıldırım Türker'in güzel bir yazısını, filme dair birkaç yazıyı ve röportajı da içeriyor.) - İbrahim Melek Röportajı - Bawer Çakır @Bianet P.S. Lan adi Shelbyl! Uyuyamadım, saati 7:30 ettim anca yatıcam! Bana da bulaştırdın insomnia, için rahat etti mi? Hıı? Artık benim de sabaha kadar ebleh feysbuk grubu irdelemem meşrulaştı, yaşasın! Şaka maka grip oldum, şaftım kaydı sevgili İşkembeseverler. Aman soğuğa, bakterilere, Yılmaz Özdil'e, vücut direncinize neyin dikkat edin. Bakteri alıp, hastalık verip sağlık sektörüne can vermeyin, canınızı vermeyin. Esen kalın!

15 Ekim 2009 Perşembe

Coen Kardeşler ve Ciddi Bir Adam

İtiraf ediyorum Coen Kardeşler'in yeni filmi Ciddi Bir Adam'a iki akşam önce büyük bir beklenti ile gittik. Kara mizah tadında olan film 1960lılarda Amerika'da bir Yahudi kasabasında geçiyor ve bir ailenin günlük yaşamını ele alıyor. Profesör bir baba, kocasını terketmek isteyen karısı, saçlarını sürekli yıkamak isteyen kızları ve gittiği Musevi okulunda canı sürekli sıkılan oğulları..
Buraya kadar herşey güzel ve açıkçası filmin ele aldığı karakterler (Amerikalı Yahudiler, çocukları ile bağ kuramayan baba, dini okullara gönderilen ama çağa ayak uydurmaya çalışan gençler, akademisyenlerin dünyası) mizah için size zaten bir sürü malzeme veriyor. Hepsi kendi başlarına karikatürler.. Ama filmdeki detayların ve bazı karelerin görsel açıdan güzel olmasına rağmen inanın bana koltukta zor oturdum ki benim sabrım (filme gelince) baya geniştir. İlk defa içimden salonu terketmek geldi. Filmin en beğendiğim yanı beklenmedik sonu idi fakat Ciddi Bir Adam cidden sıkıcıydı. Zaman geçmek bilmedi. Otobiyografik olan filmin tam olarak neden bu etkiyi yarattığını bilmiyorum ama hayal kırıklığına uğradığım kesin.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Gerçek, film oldu!

Taraf'ta dün yayınlanan haberden az önce Everfever sayesinde haberdar olmamın ardından bir kez daha enteresan hislere gark oldum.

Haberi okumaya üşenenlere özetini vereyim; bir teğmen, 4 askeri öldürmüş. Nokta. Daha sonra gençler şehit düştü diye haberler yapılmış, törenler düzenlenmiş. Muhtemelen konuşmalar da yapılmış ve gençlerin ne kadar yüce bir amaç uğruna kan akıttıkları falan da söylenmiştir. Bir sonraki gün de işte "Afyon şehidine ağladı" temalı haberler. Hep tanıdık, bildik senaryo.
Yaygın medyayı iyi kötü takip eden herkesin bir yerlerden duymuş olacağını tahmin ettiğim replik son zamanlarda sürekli bir yerlerde çınlıyor. Nefes, fragmanından anlaşıldığı kadarıyla enteresan film. "Halkı askerlikten soğutmak" diye bir 'suç' tanımlanmışken, halk askerlikten bu kadar güzel soğutulabilirdi! Levent Semerci, ilgili suçu işlemeden, suçu en güzel şekilde işleyerek bile yapılamayacak güzellikte bir işe imza atmış. Yalnız şöyle bir sorun var; sanırım amacı ne yazık ki bu değil. Fragmandan anlaşılan, filmin, askerliğin ne kadarrr kutsal, nasılll ulvi, zor bir görev olduğunu anlatmaya çalışıyor olduğu. Pek çok insanın bu fragmanı izlerken gözyaşı döktüğünü de biliyor muyuz, onlarca Feysbuk durum güncellemesinden, video paylaşımından, televizyondaki haberlerden vs. biliyoruz. Oysaki bence aslında doğal olan, dökülen gözyaşlarının, orada insanlara alenen, en yasal -belki de ondan dolayı, en zorba- yollarla yapılan fiziksel ve psikolojik işkenceye, hatta tehditlere dönük olmasıdır.
Taraf'ın haberine baktığımızda, filmin fragmanıyla bire bir örtüşen bir şeyler var. Fragmanda bir komutan, takımına “uyursanız ölürsünüz!” diye bağırıyor ve psikolojik şiddetin, işkencenin kralını uyguluyor. Fragmanın sonunda da “bir daha uyuyan olursa kendi ellerimle öldürürüm, altına da imzamı atarım 'eğitim zayiatı' diye!” diyor. Everfever'ın Komünal İşkembe'ye not düştüğü habere yorum olarak yumurta-tavuk ikileminden bahsetmiştim. Ancak ikilemin yönünden eminim. Başlıkta da belirttiğim üzere, film gerçeğe dönüşmemiş, aksine “gerçek, film olmuş”...

Hafızanızı şöyle bir yoklayın. Ölümle sonuçlanmasa bile, dinlediğiniz onlarca insanın yüzlerce askerlik anısından benzer şeyler duydunuz mu? Bir yerlerde bu işittiğiniz anıların izleri var mı? Bende varsa, askerliğini yapmış veya bu anılara maruz kalmış pek çok insanda da olsa gerek. Ama ne hikmetse, bir haber kanalından duyana kadar ciddiye alınmıyor. Daha doğrusu “orduyu yıpratmaya yönelik” çaba olarak görülmesinden korkularak belki alınamıyor. Taraf gibi dikkat çekici bir kaynaktan geldiği zaman da haber genelde zaten inkâr ediliyor, ki yine olacak olan budur muhtemelen. Televizyonlarda ve yaygın medyada epey gürültülü bir “Tü kaka Taraf!” saldırısı olacaktır. Bildiğimiz şeyler. Haber doğru mu yanlış mı bilmiyoruz şunu bu an ama devletin resmi kaynaklarında hiç bulunmasa da, onun dışında bu tarz pek çok şey bildiğimiz için, ben doğruluğundan çok şüphe etmiyorum şahsen.

Özetle, hakikaten söyleyebilecek fazla bir şey yokken, olay ve film fragmanı tamamen kendini anlatırken ne desek boş. Ama oğlu öldürüldüğünde “vatan sağolsun!” demeyen, “bir oğlum olsa, onu da gönderirim!” demeyen anne-babaları yaygın medyada göremiyoruz ya hani hiç, hatta çokça öyle insanları yok da sayıyoruz belki?.. İşte bu haber ve bu film, o anne-babaların da, bu habere ve filme dair olayların da daha görünür olması gerektiğinin en önemli göstergesidir, belki de bir adım bile olur. Kim bilir?

----------
Bu tarz haberleri takip etmek için;

- Savaş Karşıtları

Taraf'ta konuyla ilgili bir haber daha;
- Taraf - Herkese yalan söylediler

Barışa Adanmış Filmler

1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla DOCUMENTARIST Hollanda Başkonsolosluğu'na bağlı Union Church'de ücretsiz film gösterimleri düzenliyor. İlgilenenler buradan daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilir. Facebook'taki etkinlik sayfasında filmlerle ilgili daha detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.

21 Ağustos 2009 Cuma

Inglourious Basterds

Komünal İşkembe yemiyor, içmiyor; film gösterime girer girmez gidiyor, izliyor, yorumluyor! Özel galalara bilet bulacağımız günleri de görürüz de, gecenin köründe bir göz açık bir göz kapalı film kritiği yapmayız umarım gelecekte. (Sözüm sana Tarantino!)
Bu film olmuş bir film. Bir Reservoir Dogs, ya da bir Pulp Fiction mı; üstadın en iyi filmi mi? Bence hayır. Ama bu ikisinin arkasına gelir, rahatlıkla oturur.
Şimdi, soru şu: Basterds'dan ne beklemeyin? Basterds bize orijinal bir kurgu, twist'lerle dolu bir senaryo, teker teker geliştirilen, özenle yazılmış karakterler, heyecanla sonunu merak ettiren bir hikaye vs. vermiyor. Amacı da bu değil zaten. Hikayenin kendisinden çok, hikayenin anlatışına bakmamızı istiyor. Tıpkı fragmanında dediği gibi, "savaşı Tarantino'nun gözlerinden görüyoruz". Bu gözler de bize süper bir alternatif dünya kuruyor, buraya biraz Sergio Leone katıyor, biraz Truffaut; üzerine eğlenceli, Tarantinesk diyalogları serpiyor, şiddeti kendine yakışır şekilde sunuyor bize, et voila! Tadından yenmeyen bir film ortaya çıkıyor. Tarantino, kendisini takip edenleri de düşünmüyor değil; barda Reservoir Dogs'a da selam çakıyor, bir The Bride vardı n'oldu ona dedirtiyor vs.
Oyunculuğa gelirsek; önce eksiler ve yarım artılar. Diane Kruger, sen kötü bir oyuncusun; istersen Helene ol uğruna savaşlar açılsın. Bunu bil, ayağını denk al. Brad Pitt, hocam adam yememiş içmemiş sana özel rol yazmış, versene bize bir 12 Monkeys, bir Snatch performansı? Hani iyisin de abi, daha çok çaba sarf edermişin aslında. Eli Roth ise aktörlük kariyerine devam edecekse, bundan daha iyi bir noktaya ulaşamaz. Yani düz çizgi olur kariyeri. Ka(ri)zma aynı Emrah, aynı Keanu Reeves. Eğilip bükülmez.
Artılara geçelim. Christopher Waltz, sen neymişsin be abi! Cannes'da aldığın ödül sonuna kadar helaldir. Adamın 10 parmağında 20 marifet, kendisini Avusturya'nın Haluk Bilginer'i ilan ediyorum, evet. Sonra Melanie Laurent. Maşa'allah. Çok başarılı. Kendisi 2007'de "Gelecek Vaat Eden Aktris" Cesar'ını kapmış zaten, o vaat ettiği geleceğe de bu filmde kavuşmuş. Til Schweiger, sen de karizma abiymişsin, eyvallah.
Son söz olarak şunu diyeyim: Fragmanından daha iyi bir film ile karşı karşıyayız. Lakin diyaloglardan anlam yerine eğlence çıkaran, karakterlerin bireysel gelişimi yerine toplu kompozisyonuna odaklanan, "Ay acaba n'olacak" diye nine moduna girmeyen, hikayeye değil, anlatana bakan, ve de kan-beyin vs. görünce "Ayyyyy, İyuuuuuuv" demeyenler (sözüm sana tüm sinema salonu, ettiniz zevkimin içine..) sevsin bu filmi. Eh, zaten bunu sevenler Tarantino'yu da seviyorlar.

24 Haziran 2009 Çarşamba

"Say hi to Austria Gay TV": Brüno

Sacha Baron Cohen Beyefendi'yi tanıyorsunuzdur. Ali G, Borat derken şimdi de Brüno karakteri ile beyin tokatlamaya devam ediyor (Rüstem Batum, buyrun 10 TL). Bu sinema köşemsi girişten sonra bir de filmin Temmuzda Amarikanya Ağustosta da (şaşırtıcı bir şekilde) Törki'de vizyona gireceğini aradan çıkarayım. Neyse Sacha başkanın olayı şu: Adam önce insanların kimden nefret ettiklerine (korktuklarına ?) bakıyor, sonra bu nefret objesini insanların önüne koyup çaktırmadan dalgasını geçiyor. Genelde röportaj formatında politik doğruculuk oynayan adamların ne kadar bam teli varsa basıyor. Ali G ile zencilik müessesesine (bu da Umut Sarıkaya severler için), uyuşturucuya insanların nasıl baktığını gösterirken; Borat gibi Doğu Avrupalı, "medeniyet görmemiş" bir karakterle zenofobiyi, o batılı gıcık ben bilirimciliği kurcalıyor. Şimdi de Brüno ile başka bir korku yüzleştirmesi: homofobi. Avusturyalı gay modacı karakteri ile "gay converter" bir rahibe "So why is being gay so out this year?" diye soruyor adam. Daha ne olsun. Brüno'nun güzelliği sadece homofobik insanlarla dalga geçmesinde değil. Abartılmış/basmakalıplaştırlımış eşcinsel kimliğinden (Ben buna Hollywood gayi demek istiyorum. İşte ağdalı konuşup, parlak giyip sürekli seks düşünen "feminen" gay tipi bu. Belki bir tanımı vardır bilemedim.) ekmek yiyenleri de rahatsız ediyor; modacılar, medyumlar, showbiz insanlar vs. Şimdi aslında ben sadece link verip kaçacaktım ama bir şeyler de yazayım dedim. Filmi izlemeden önce Cohen'in birkaç skecine bakmış olalım. Ha, bir de Cohen'den bir Yahudi (ki kendisi de Yahudi) bir de Arap tiplemesi bekliyorum (Müslüman tiplemesi diyecektim ama Arap işte).

10 Haziran 2009 Çarşamba

3 Saat: Bir ÖSS Belgeseli

Geçen sene galası 12 Haziran'da Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılan ve Ankara'daki ilk gösterimi de 12 Temmuz'da, yani ÖSS sonuçlarının açıklandığı gün gerçekleştirilen "3 Saat" isimli ÖSS belgeseli, 13 Haziran 2009 (yani bu cumartesi) saat 15:00'da Ankara'da Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde ücretsiz olarak gösterilecek. Ardından da konuya ve filme ilişkin bir söyleşi olacak. Filmi ben daha önce birkaç sefer izleme imkânı buldum. Özellikle filmin ardından yapılan söyleşilere katılmak gerçekten ayrı bir güzel. Her gösterimde mümkün olmasa da, genelde filmin yapımcıları Can Candan ve Doç. Dr. Serdar Değirmencioğlu bu söyleşilere katılmaya çalışıyorlar. Katılımcılara bağlı olarak, pek çok yeni fikrin ortaya atıldığı, bir şeyler için hızlıca harekete geçilen söyleşiler olabiliyor bunlar.
Film, 2 saat içinde 6 ÖSS adayının yaklaşık 1.5 senelerinin (ÖSS'den önceki yılbaşından, bir sonraki ÖSS'ye kadar) anlatıldığı bir belgesel. Belgesel deyince aklınıza "Geceleri avlanan Orua hayvanı, karıncaları çok sever" gibi sürekli anlatan bir kalın ses gelmesin. Kimse bir şey anlatmıyor zaten. Konunun acıklı olmasına karşın fonda acıklı müzikler de yok! Söz büyük ölçüde adaylarda, yer yer onların aileleri, okullarının yöneticileri ve öğretmenlerinde. Sözün onlarda olması da, ÖSS sürecinin doğal sonucu; etkilenen gençlerse, anlatanın da gençler olması gerektiğini düşünmüş yapımcılar ve 6 farklı kamerayla eşzamanlı olarak doğal yaşantıları takip edilmiş. Buna yılbaşındaki eğlenceleri de dahil, sabah okula gidiş çileleri de, ÖSS'ye girişleri, öncesi ve sonrası da, tercih dönemleri de.. Onlarca (sanırım 100'den fazla) saatlik malzemenin içinden filmi 2 saate sığdırmanın güçlüğünün, bütün bir öğrenim hayatının 3 saate sığdırılmasına benzer bir ironi içermesi de bence ayrı bir güzel. Ama yine de filmin ÖSS'den bir farkı var, hiçbir şeyin eksikliği hissedilmiyor, ÖSS çilesini doğrudan ya da dolaylı olarak çekmiş herkes, o süreci hemen hemen eksiksiz yaşıyor.
1Söz konusu 6 aday - Boğaziçi Galası (12 Haziran 2008)
3 Saat, 2004 ÖSS'sinin adaylarının (bu pazarkinin5 sene öncesi, benim girdiğimden 2 sene sonrası) yaşamını gösteriyor aslında, ancak bu tarih bilinmeden seyredildiğinde ÖSS'ye ilişkin pek çok saçmalığın ne kadardır süregeldiğini, hangi yıla ait olduğunu bilmek neredeyse imkansız. Sadece geçen seneden itibaren artık 195 dakika olduğu için 2008 olmadığı çıkarılabilir, ama bu da zaten filmin anlatmak istediklerinin birini açıklayan bir durum.
Bu arada belgesel, 5. Uluslararası Bodrum Film Festivali'nde SİYAD ödülüne, 20. Ankara Uluslararası Film Festivali Ulusal Belgesel Film Yarışması'nda üçüncülük ödülüne layık görüldü; 41. SİYAD Türk Sineması Ödülleri'nde "en iyi belgesel" dalında aday gösterildi ve 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde de gösterilen filmler arasındaydı. 2Can Candan (Yönetmen/Yapımcı), Edin Zaim (aday), Serdar Değirmencioğlu (Yapımcı)
Kısacası, henüz izlememiş olanlar bence filmin bu cumartesi günü, tam da ÖSS öncesi gerçekleştirilecek gösterimini kaçırmasın. Şahsen daha önce izlemiş olduğum için en azından ardından yapılacak olan söyleşiye katılmak istiyorum ve filmi izlemiş olanların veya konuyla bir şekilde ilgilenenlerin de katılmasını hararetle öneriyorum.. Filme ve konuya ilişkin birkaç da bağlantı; - 13 Haziran 2009 Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi Gösterimi - detaylı bilgi - 3saat: bir ÖSS belgeseli resmi sitesi - 3 Saat @ Facebook - ÖSeYeMe G.tümü Ye - Deli (yasaklı site, Ktunnel.com önerilir. Olmadı yurtdışına çıkın.) - ÖSeYeMe - Tarihsel Gelişme! - Hayat 3 saatlik sınava sığmaz! @ek$i sözlük - Hayat 195 dakikaya sığmaz @atılım.org (yasaklı site, Ktunnel.com önerilir. Olmadı yurtdışına çıkın.) - ÖSS Sevgiliden Ayırıyor, Baş Ağrıtıyor, Batıl İtikadı Güçlendiriyor @bianet.org Facebook kullanıcısı olmayanlar için detaylı bilgi; Tarih: 13.06.2009, Cumartesi Saat :15:00 Yer:Nazım Hikmet Kültür Merkezi Karanfil Sokak No:58 Kızılay/ANKARA *Bu esnada şu an (00:44) Kanal D'de Abbas Güçlü'yle Genç Bakış var ve konu ÖSS. Sizlere bunu önermek istemezdim ama, ÖSS'nin hatırına..

2 Haziran 2009 Salı

Documentarist 2009

Bugün itibariyle Documentarist 2009 başlıyor. Düzenleyen ekibe daha önceleri Uçan Süpürge'de de çalışan, pek sevdiğim arkadaşım Nihan Katipoğlu da katıldı. Biletler 3,5 TL. Gösterimler İstanbul'da 8 yerde, İzmir'de de 1 yerde yapılacak. Elbet ilginizi çeken bir şeyler olabilir. Şuradan festivalle ilgili aradığınız tüm bilgilere ulaşabilirsiniz.
İyi seyirler!

16 Mart 2009 Pazartesi

Mustafa Hakkında Birkaç Şey

Can Dündar'ın Mustafa filmi için kopan kıyametler duruldu, ben daha filmi yeni izledim. Gerçi şöyle bir soruşturma vardı, sonunda ne çıktı bilemem. Üşengeçler için alıntılayalım: "Türkiye tarihinin en büyük sigara reklamı Atatürk kullanılarak yapılmaktadır." "Filmle, "Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanuna Muhalefet" suçunun işlendiğini savunan Soydan, Atatürk'ten vasat, sıradan, herhangi bir kişiden bahseder gibi "Mustafa" diye söz edildiğini belirti. Soydan, "Hepimizin babasına 'Mustafa' demek cüretiyle ismini kısaltmak, kabul edilemez bir saygısızlıktır" denildi." "...filmin müziklerini yapan Saraybosna doğumlu Goran Bregoviç'in Ermeni asıllı olduğu öne sürülerek, "Ermeni soykırımı konusunda lobi çalışmaları yapıldığı şu günlerde film için bilinçli olarak cımbızla seçilmiş kişilerden biridir" ifadesine yer verildi." "Filmi Warner Bross dağıtıyor. Dünya çapında bir firma nasıl oluyor da Dündar'a destek çıkıp dağıtımı yapıyor? Bu, uluslararası yabancı destekli bir programın parçası olduğunun ispatıdır." "Atatürk'ün karga kovaladığı sahnede 'Yorgo' isimli Yunanlı bir çocuğun oynatılması, Ata'ya saygısızlıktır. Türk çocuğu kalmadı da Yunanlı bir çocuk Atamızı canlandırıyor" ---------------------------------------------------------------- Hayır, bir paragrafta koca dilekçeyi çökertmek mümkün, yazanların kalbi vardır diye birşey demediydik vakt-i zamanında. Baskın Oran'ın Karşı İddianamesi'nden daha güzel malzemeler var burada. Mustafa'ya geri dönelim (pardon saygısızlık mı ettik?) Kötü bir film. Film değil, diğer bir blog yazarı Alper'in deyişinin az değişmiş haliyle şudur: "Arkaya müzik ve anlatı konulmuş PowerPoint sunumu". Kronolojik anlatı sıkıcı, Atatürk'ün ailesinden insanların vefatlarının anlatıldığı sahneler Beetle Juice filmindeki gibi, grafik anlatılarda ciddiyet eksikliği var, filmin hedef kitlesinin kim olduğu Can Dündar'ın kafasında netleşmemiş vs. vs. Aristoteles'in Retorik'ine göre üç temel öge vardır: Ethos (kitleyi ahlaki olarak güvenilir olduğuna inandırmak, yeterli bilgi ve uzmanlık göstermek), logos (sağlam veriler, dayanaklar, bilgiler kullanmak) ve pathos (kitleye duygusal açıdan hitap edebilmek). Örneğin manipülasyonun kralını yapan, gerçekleri çarptırmada çok başarılı Michael Moore amcamız bunu çok iyi yapar; daha ilk dakikadan girer çarpıcı bir bilgi, bu üç ögeyi de çok iyi kullanır. (mesela Fahrenheit 9/11'ın başlangıcı; orada Al Gore'un kutlaması seçim zaferi değil, seçimden önceki herhangi bir "umut verici konuşma"dır, ama o kadar üzülür, kızar, ve de gerçek olduğuna inanırsınız ki, Moore 1-0 önde başlar maça) Bu açıdan baktığımızda Can Dündar'ın geçmişteki eserlerinden dolayı bir kredibilitesi var, ve de bunun üzerine oynayıp, Mustafa'yı "Atatürk hakkında kronolojik sıralı rastgele bilgiler" şeklinde dizayn etmiş. Duygusal yönü de, şu ana kadarki çekilmiş Atatürk belgesellerinden alıştığımız "propaganda filmleri" tadındaki mağrurluk değil, daha Hollywoodvari "lider güçlü olduğu kadar yalnızdır da, hadi sempati/empati kurun" tadında bir mağdurluk ile sağlanmış. Zaten bütün tartışmaları yaratan da bu, Atamız "zayıf" gösterilirken kızacak kimsemiz yok bu sefer, mesela Sarı Zeybek'te "Atamıza iyi bakmadılar, Atamız iyiydi de doktorları kötüydü, daha verecek neleri vardı!" hissiyatıyla hüzünlenirdik. Ya da Cumhuriyet'te, Kurtuluş'ta vs. "Selanik'te doğdu/Yunan'a da koydu/Helal olsun sana/Mustafa Kemal" tezahüratı yapasımız gelirdi. Bu filmden sonra "Atatürk de yalnızmış, niye o kadar içmiş ki, karanlıktan korkarmış" deyip bu zamana kadar beynimize akıtılmış "korku ile karışık saygı"nın yerini "sempati ile karışık sevgi" alıyor, bu da kısa devre yaptırabiliyor. Filmdeki ender güzel sahnelerden biri, Atatürk Bulgaristan'daki bir baloya yeniçeri kostümüyle katılır. Ama Can Dündar'ın yönetmenlik haricinde çuvalladığı başka bir yer var ki, o da logos. Araya bilinçli serpiştirilmiş, birden izleyicinin dikkatini toplayan kışkırtıcı ifadeler var filmde. Atatürk için net olarak "kadına, içkiye, gece hayatına düşkündü" ifadelerinin kullanılması (sanırım iki defa), din hakkındaki ifadeler bunlara örnek. Burada anlatılanların doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmıyorum (ki bence sonuna kadar doğru), fakat bütün filmdeki "mantık" şimdiye kadar duyduğumuz argümanlar olup, yenilik getirdiği açılar bu "tartışma yaratacak" konular olunca, Can Dündar belgesellerinde hep aldığımız samimi hava zedeleniyor. Bu noktada en başta değindiğim hedef kitle konusuna geri döneyim: Bu film Atatürk'ün bilinmeyen, ve yahut daha doğru bir deyişle bilinen fakat üstünkörü geçilen özelliklerini Türkiye halkına anlatmak için mi yapıldı? Eğer öyleyse başarısız, çünkü daha güzel bir olumlu-olumsuz nokta dengesi gözetilerek, sırf bu noktalara odaklanarak, belgeselin kimliği oturtulabilirdi. Bu film Atatürk'ün insani yönünü mü anlattı? İnsani yön sadece bilinmeyen zayıflıklar, eğlence düşkünlüğü, karanlık korkusu, aşksızlık gibi nispeten olumsuz yönler değildir. Bu film Batı'ya Atatürk'ü anlatmak için mi yapıldı? Başka liderlerin hayatlarını anlatan belgesellere göre çok zayıf, kurgusu sıkıcı, anlatımı çarpıcı değil, yabancıların ilgisini toplayacak düzeyde bir çalışma değil. Peki bu filmdeki bazı gerçeklerle, hikayelerle vs., Atatürk'ün hayatının belli bir bölümünü anlatan, militer yerine insani ögelerin ağır bastığı, bir Gandhi gibi, bir The Motorcycle Diaries gibi prodüksiyona altyapı çıkar mı, bu yönde bir yabancı prodüktörün dikkati çekilebilir mi? Evet çıkar, çekilir. Bu filmin benim nazarımdaki en önemli başarısı da budur. Bu filmi izleyip soruşturma açanlara, "Atamıza hakaret var!" diye yaygara koparanlara, ya da sırf Atatürk'ü biraz daha alışılmış dışında gösterdi diye "İşte cesaret budur, süper film, Atatürk'e bakışım değişti" diyenlere bir çift lafım var: Bırakın Allah aşkına.

26 Şubat 2009 Perşembe

Oscar Yorumları

Shelbyl insanı kendi tahminlerini yazmış, ben de değerlendirmelerimi yapayım o zaman. Öncelikle Milk'i henüz izlemedim, ona göre yorum yapıyorum, siz de bunu akılda tutarak okuyun.

En İyi Film: Benjamin Button her ne kadar salondan çıktığınızda insanda bir etki bırakıyorsa da, bu gerçekten de perdenin büyüsünden kaynaklanıyor. Gereğinden fazla sağa sola bulaşma endişesiyle yapılmış. Elbette bir hayatı anlatırken dönem anlatmak önemli bir şeydir ama bu süreçte belki de asıl önemli olan belirli bir şeye, ya da alana odaklanmaktır kanımca. Benjamin Button'da ise bir yüzyıl boyunca gerçekleşmiş her şeyden bahsetme gereği duyulup, olması gerekenden daha fazla hikaye anlatma telaşına düşülmüş. Bu da gereğinden fazla kopuk yapmış filmi. En son böyle bir şeye -her ne kadar onda söz konusu olan insan hikayeleri de olsa- My Blueberry Nights'da rastlamıştım. Wong Kar Wai'nin hastası olduğum sinematografisine hiç de yakışmayan çok fazla karakterin hikayesini anlatma çabası filmi parçalamıştı. Benjamin Button da tarihsel olaylar üzerinden bana onu hatırlattı. Dolayısıyla hak ettiğini düşünmüyorum.

Diğer favori gösterilen film Slumdog Millionaire'e gelince, modern bir kül kedisi hikayesi olduğu su götürmez. Belki çok sıradan bir konu, belki Burak'ın dediği gibi fazla oryantalist, hatta belki de ajitatif ama bu, filmin baştan sona bir sosyolojik çözümleme olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aslında temelindeki değerler açısından bana Züğürt Ağa'yı hatırlattı. Yüksek sesle "hastir lan" dediğinizi duyar gibiyim, ama benzer bir derebeylikten vahşi kapitalizme geçiş öyküsünün anlatıldığını düşününce siz de fark edeceksiniz bence. Belki de sırf bu yüzden kanım ısındı filme. Hak ettiğini düşünüyorum ve de almasına çok sevindim. En İyi Yönetmen: Yukarıdaki benzetmeden hareketle şu kadarını söyleyebilirim ki Danny Boyle, Nesli Çölgeçen'den bile daha iyi iş çıkarmış. Özellikle müthiş geçişler, hiç göz yormayan kamera açıları ve de -her ne kadar bunda teknik ekibinin payı daha büyükse de, son kararı Boyle verdiği için- set ve dekorlardaki inanılmaz başarısı, filmin o tam da Burak'ın eleştirdiği ama aslında amaçlanan oryantalist atmosferinin oluşmasında büyük payı var.

Fincher'a gelince, kişisel olarak Richard Linklater'la birlikte belki de en sevdiğim Amerikalı yönetmen olmasına rağmen Benjamin Button'la bu ödülü hak ettiğine inanmıyorum. En İyi Erkek Oyuncu: Tahminlerimde yanıldığım kategorilerden biri. Maalesef Milk'i izlemedim. Ama Mickey Rourke gerçekten çok iyi oynamıştı. Sean Penn içinse filmi izlemeden aldığı her ödülü hak ettiğini söyleyebilirim. En İyi Kadın Oyuncu: Kate Winslet her filminde oynadığı gibi yine muazzam oynamış. Bence hem Reader'la, hem de Revolutionary Road'la aday olmalıydı hatta. En hafif rolleri bile büyük bir ciddiyetle oynuyor. Bu emeğin sonsuza dek yok sayılması düşünülemezdi zaten. En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Heath Ledger, tartışmasız. Kimse de öldüğü için falan demesin. Yaşasa da bu ödülü sonuna kadar hak ediyordu. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Taraji Henson'ın gerçekten Button'daki en başarılı oyunu sergilediğini düşünüyorum. Ama iki adet şanssızlıkla karşı karşıyaydı bence; 1) Penelope Cruz, 2) Maria Elena. Penelope Cruz'a Ali Eren Beşerler dediğim günler geride kaldı gerçekten; özellikle de Berlinale'de 2 metreden gördüğümden beri (havamı da atarım). Almodovar'ın filmlerinde, kıyı köşe rollerdeki ürkek -ki oralarda da çok başarılıydı- hallerini olgunlaştıkça iyice attı üstünden. Özellikle Maria Elena gibi uç bir karakteri canlandırırken cazibesini oyunculuğunu yönlendiren bir element haline getirmeyi çok iyi başarmış. Ama yukarda da dediğim gibi, bunda Penelope'nin yeteneği kadar, Woody Allen'ın kaleminden çıkma muazzam karakterin de büyük payı var ve unutulmamalı ki, Akademi normlara uymayan karakterleri sever. En İyi Özgün Senaryo: Yanıldığım bir diğer kategori ve muhtemelen yine Milk'i izlemediğimden. Gerçi izlesem de bu konudaki fikrimin değişeceğini sanmıyorum. In Bruges tartışmasız bu senenin en iyi senaryosuydu; akıcı, sürükleyici ve hatta zarif... Filmin başarısının açık ara en büyük sebebi. En İyi Uyarlama Senaryo: Kötünün iyisi kazandı. En İyi Animasyon: Hiçbirini izlemedim. En İyi Yabancı Film: Ben Waltz with Bashir bekliyordum, o olmazsa da Cannes’ın altın palmiyelisi Entre les murs olabilir diyordum –aynen Burak gibi-, ikisi de olmadı. İkisi de olmazsa sürprizi Almanlardan bekliyordum. Şaşkınım.

22 Şubat 2009 Pazar

Oscar Tahminleri

Ne işe yarar Oscar tahminleri? Hollywood mantalitesine ne kadar hakim olduğunu gösterebilir, kapitalize edene para ve prestij kazandırabilir, yanındakileri etkilemek için kullanılabilir. Benimki sırf eğlencesine. Bir de yeni blog açtık, boş durmasın. En İyi Film: Her ne kadar kalbim Milk için atsa da (Slumdog'un son yarım saati ve de Benjamin Button'daki "Hikaye ve makyaj nasıl olsa güzel yahu, gerisine çok uğraşmasak da olur" elementi yüzünden), Slumdog Millionaire alacak herhalde. Yalnız şöyle bir durum var: Golden Globe'u alan film 8 senedir Oscar'ı alamıyor, bu da Button'ın avantajı. Slumdog da alsa Benjamin de alsa umrumda değil, ben Milk istiyorum, bu gece bir sürpriz olacaksa Crash'te olduğu gibi Milk'te olsun o sürpriz. En İyi Yönetmen: Milk daha iyi film, ama Boyle daha iyi yönetmen. Fincher beklesin daha. En İyi Erkek Oyuncu: Sean Penn'e zaten bir adet ödül verene kadar çatlatmış Akademi'nin, Mickey Rourke gibi sansasyonel bir yaşamı/geri dönüşü es geçeceğini sanmam. En İyi Kadın Oyuncu: Kate Winslet'a Martin Scorsese'ye yaptığını yapmayacağını düşünüyorum Akademi'nin. Meryl Streep de ölmek üzere falan değil nasıl olsa. En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Heath Ledger. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Taraji Henson. Button'a en iyi film, yönetmen falan vermeyecek olan akademi, bu hikayeyi boş geçmeyecektir. Genel favori Penelope Cruz Volver ile alamadıktan sonra burada alamaz. Doubt'taki Viola Davis de sağlammış diyorlar, ben izlemedim, ama Taraji'yi beğenmiştik ailecek. En İyi Özgün Senaryo: In Bruges. (Orkun'cuğum, selamlar, tutmazsa bir adet Beşiktaş maçına kombine buluyorsun bana hocam, gerçi yarım ekmek dönere de tav olabilirim.) En İyi Uyarlama Senaryo: Benjamin Button. Hikaye anlatımındaki ekstra, Katrina bağlantısı, günlük vs. sevilmiştir. En İyi Animasyon: WALL-E. En İyi Yabancı Film: Bu dünyanın en yalan kategorisiyle ilgili bir çift kelamım var. Geçen sene "4 Months, 3 Weeks, 2 Days", "Yaşamın Kıyısında" gibi sağlam filmler aday gösterilmeyince, sistem değiştirilmişti. Yarı finalist 9 film belirlenirken, gösterimlere tesadüfen giden eleştirmenler tam belirleyici olmayacaktı bu sene, 3 adet film de, kurul başkanı tarafından Wild Card tarzı bir uygulama ile seçilecekti. Ee, ne oldu? Gomorra yok. Bırak yahu. Waltz With Bashir alır bunu. Plase Entre Les Murs. Ses ve sanat ile ilgili olayları The Dark Knight, makyajı Benjamin Button alır. Görsel efektte Iron Man var. Best Original Score, Original Song'a bagli. Song'u Down to Earth alır dediğim için Score Slumdog'un olur. Sinematografi de The Dark Knight. Kostümde Australia sürprizi öngörüyorum. There you go.