2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
ahmetkizilay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmetkizilay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2010 Pazartesi

chicken translate habercilik

Radikal'in internet sayfasında "You Say Party! We Say Die" adlı Kanadalı dance-punk grubunun bateristinin ölüm haberini görüyoruz. Haberde yazılana göre baterist Clifford konser sırasında sahnenin çökmesi sonuçu ağır yaralanmış. Aynı haberi anlatan İngilizce bir kaynağa bakalım: The Abbotsford, B.C., band had been playing a show on Friday night at Vancouver’s Rickshaw Theatre when Clifford suddenly collapsed. Aslında sahne adamın üzerine yıkılmamış; sadece baterist sahnede yere yıkılmış... Tabii, sahne adamın üzerine çökseydi daha ilginç(!) bir haber olurmuş...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Ebleh Haber Başlıkları - #7625182

Radikal gazetesinin internet sitesinde yayınlanan bir haberin başlığı diyor ki: "Son Harry Potter Barda Geçiyor" Şimdi, Türkçe bilen ve aklı başında tüm bireyler bu başlıktan şunu anlıyor: Harry Potter serisinin son filminde mekan olarak bir bar kullanılıyor. Hadi biraz bu gazetecilerin her zaman abarttığını göz önünde bulunduralım: Filmin bir bölümünde kahramanlar barda takılıyorlar. Malum adamlar liseyi bitirmiş olmalılar (bilmem, öyle mi?), tam bara gidecek yaştalar artık. Ama haberi okuyoruz ve işin gerçek yüzünü görüyoruz. Harry Potter film ekibinden bir grup insan senaryoyu bir barda unutmuşlar.  Sonra senaryo bulunmuş, The Sun'a gönderilmiş. The Sun da senaryoyu yayınlamadan Harry Potter ekibine teslim etmiş. Okuyuculara böyle saygısızca davranan habercilik anlayışı daha ne kadar sürecek merak ediyorum... Dipnot: Hadi en azından "barda geziyor" yaz... Hatta barlarda geziyor... Hatta geziyor kelimesini tırnak içinde kullan, ona da razıyım...

27 Mart 2010 Cumartesi

Žižek'in The Hurt Locker eleştirisi üzerine

Ünlü düşünür Slavoj Žižek 23 Mart 2010'da London Review of Books'da son akademi ödüllerinde en iyi film ve en iyi senaryo dallarında ödül alan ´The Hurt Locker´ filmi hakkındaki görüşlerini belirtmiş. (Türkçe ve İngilizce metinler için...) Žižek genel olarak filmin Irak savaşının en önemli sorunlarını göz ardı edip, kişisel boyutta savaşın psikolojik etkilerine yoğunlaşmasını bir yanıltma olarak görüyor. Dolayısıyla da bu film sayesinde savaş karşıtı hümaniter izleyici için bu savaş normalleştiriliyor ve izleyiciye bu savaş benimsetiliyor. Žižek öncelikle Akademi ödüllerindeki diğer en önemli aday Avatar ile bu filmi karşılaştırıyor. Avatar ezilen bir halkın bağımsızlık mücadelesinden bahsederken, The Hurt Locker Irak Savaşı'nda görevi sivil insanları öldürmeyi hedefleyen bombaları imha eden ekipten bahsediyor. Zizek'e göre bu karşılaşmadan The Hurt Locker'ın galip çıkması cok manidardır. Bu savaştan çıkar bekleyen, ve bir şekilde hayatımızdaki her şeyi kontrol eden bir grup insan, tabii ki bu jürinin kararını etkilemek isteyecektir ve savaşın materyalist amacını insacıl duygularla rötuşlayan The Hurt Locker'ı yüceltmek isteyecektir. Žižek'e göre, ´The Hurt Locker´ savaşın gerçek boyutunu göstermekte başarısız kalıyor. Tabii ki filmi seyredip de Žižek'in eleştirisini okuyan her insan, bu eleştiriyi alakasız buluyor. Film Irak savaşının kendisinden ziyade, savaş mentalitesinin insan psikolojisi üzerindeki etkisi hakkında. Ki Žižek de bunun farkında, fakat ona göre bu "en saf haliyle ideolojidir: Failin travmatik tecrübesine odaklanmak, savaşın bütün etik-siyasi arkaplanını silebilmemizi sağl[amaktadır]". Bu film bize Irak savaşının tarihi hakkında bilgiler vermiyor olabilir, ama yine de savaşı yalıtmıyor. Bomba dolu bir arabaya yavaş yavaş yürürken konuştukları dili anlamadığın onlarca insanın binaların pencerelerinden seni izlediğinin farkında olmak aslında bu savaşın daha derin boyutlarını sorgulamanı sağlamaya yetiyor. İzleyici kahramanın neden bu işi yapmak zorunda diye düşünürken ister istemez hem etik hem de politik bir sorgulama içine girmektedir. Žižek filmin konusunu Bomba İmha Ekibinden almasını da savaşı sempatikleştirmeye çalışmanın bir örneği olarak görüyor. Žižek'e göre bahsi geçen ekip "Asker olmalarına rağmen öldürmüyor, sivilleri öldürmeyi amaçlayan terörist bombalarını etkisiz hale getirerek hayatlarını riske atıyorlar". Doğrusu bu gözlem Zizek'in filmi seyretmediği konusunda şüpheleri ortaya çıkarıyor. Filmin psikolojik olarak en ağır bölümlerinden birisi saatler süren silahlı çatışma sahnesiydi. Ekip pusuda bekleyen düşmanları teker teker vuruyor, tüm düşman elemanların öldüğünden emin olmadan çatışma bölgesinden ayrılmıyor. Bomba imha ekibinin hayatlarını riske atmaları tabii ki saygı duyulası bir görev. Yine de bu durum savaşı sempatikleştiren bir etmen olamaz. Eğer savaş insanları bu şekilde risk almaya zorluyorsa ve insandan arındırılmış bir alanda patlayacak bir bombanın verdiği maddi hasar bombayı imha etmek için görevlendirilmiş insanların hayatlarından daha değerli hale geldiyse savaş sempati duyabileceğimiz ya da anlayış gösterebileceğimiz noktadan çok öteye geçmiş demektir. Sonuç olarak Žižek'in eleştirisi ideoloji kokuyor diye suçladığı ideoloji kadar karşıt ideoloji kokuyor. Filmi tamamiyle kalıplaşmış "kapitalist, yayılmacı, öcü" karşıtı bir kafayla seyretmiş ki, filmin vermek istemediği ve kesinlikle de vermediği mesajları almış ve onları sertçe eleştirmiş. Dipnot: Bu da paylaşmasam olmayacak Žižek videosu olsun...

23 Aralık 2009 Çarşamba

Bazı Takip Edilesi Müzik Blogları

Bu yazıda müzik anlayışlarını takdir ettiğim bazı müzik insanlarının kişisel bloglarını tanıtmak istiyorum. Yazıya başlarken, bu blogların varlığının kültürel açıdan ne ifade ettiğini yazının ana fikrinden sapmayacak kadar kısaca bahsedeyim. Yeni nesil internet teknolojileri ve trendleriyle yakından ilgilenen birisi olarak internet ve sosyal ağların vardığı bu nokta beni ne kadar heyecanlandırdığını aktarmaya anlatım gücüm yetmiyor. Tabii ki birçok kişi Facebook, Blogspot, Twitter, Flickr gibi sitelerin ateşlediği narsisizmden rahatsız olsa da, bu yeni teknolojinin olanak sağladığı bilginin daha dolaysız ve hızlı bir şekilde yayılması bütün bu olumsuz unsurları munzam zarar olarak göstermeye yetiyor. Tabii ki bu yazıda amacım teknolojiyi yüceltmek değil. Ya da bu teknolojinin yarattığı dev potansiyeli faydacı retoriklerle bağlamaya çalışmak istemiyorum. Tek söylemeye çalıştığım burada bahsi geçen müzik insanlarının düşüncelerine birinci elden, filtresiz ve güncel olarak erişebilmemiz bence inanılmaz değerli bir fırsattır. Bu sebeple de umarım daha çok insan/müzisyen/sanatçı/politikacı/düşünür blog yazmaya başlar. David Byrne David Byrne muhtemelen internet üzerindeki en aktif ve üretken müzisyenlerden birisidir. Sadece müzisyen olarak değil, eleştirmen, sanatçı, yazar ve düşünür olarak da çalışmalar vermiş olan Byrne bloğunda bilgisayarların tarihsel gelişiminden, günümüzün dev bütçeli (32 milyon dolarlık) Wagner opera prodüksiyonları eleştirilerine kadar geniş yelpazede konuları kavrayan yazılar yazmaktadır. David Byrne ayrıca yazılarında sık sık yeni keşfettiği grupların eleştirilerine yer veriyor. Her ay sitesinin radyo bölümünde bir şarkı listesini ücretsiz yayınlayarak yeni müziklerin geniş kitlelere ulaşmasına katkıda bulunuyor. David Byrne'in gençlik yıllarından enfes bir performansı için tıklayınız. Alex Ross ve Unquiet Thoughts Alex Ross geçtiğimiz yıl MacArthur Dahi ödülünü kazanarak, bu ödülü alan tek müzik eleştirmeni olmuştur. 20. yy. batı müziğinin tarihsel incelemesini yapan The Rest Is Noise: Listening to the Twentieth Century kitabı bu konu hakkındaki çok değerli bir kaynaktir. Blogunda kitapta bahsedilen müziklerden örnekler bulmak da mümkün. Daha önceleri therestisnoise sitesini hem kişisel websitesi hem de blog olarak kullanırken, artık düzenli olarak yazdığı New Yorker dergisi altında blogunu devam ettiriyor. Her ne kadar genel olarak Amerikan klasik müzik dünyasını kapsayan yazılar yazsa da, yeni müzik ve hatta pop/rock ile ilgili görüşlerine de blogunda yer veriyor. Özellikle Radiohead hayranlığını sık sık vurgulayan Ross'un kitabının yeni başımının önsözü Colin Greenwood tarafından yazıldı. Ross'un Radiohead hakkında New York Times'da çok harika bir yazısı olmalı, fakat 5 dakikalık Google aramamda maalesef yazıya ulaşamadım. Onun yerine bu içten yazıyı okumanızı tavsiye ederim. John Adams Minimalist müzik ile anılan, Amerika'nın yaşayan en önemli klasik müzik bestecilerinden biri olan John Adams'ın blogunu henüz bir kaç hafta önce keşfettim ve o zamandan beri büyük bir hayranlıkla takip ediyorum. Eğer müziğini dinleyip Adams'in dahi olduğundan şüphe duyuyorsanız, yazılarını okuduktan sonra şüpheniz tamamen ortadan kalkacaktır. John Adams genelde blogunda müzik etkinliklerinden ve eleştirmenlerin müziği hakkındaki görüşlerinden bahsediyor. Adams'in tüm bunları anlatırken kullandığı esprili ve hiciv dolu tonu bu bloğu benim için çok özel kılıyor. Adams'in müzik eleştirmeni olmaya karar veren hayalı komşusu Marcel Proost ile Adams neredeyse her yazısında hiciv dolu hikayeler yazıyor ve müzik eleştirmenlerine ayar veriyor. İşte size Adams'ın okumanızı şiddetle tavsiye ettiğim bir yazısı. The Bad Plus Jazz dünyasının küçülmüş de büyümüş afacan üçlüsü gerek besteleriyle gerekse Beat It, Lithium, Smells Like Teen Spirit gibi evlerimize kadar girmiş olan şarkılara yaptıkları aranjmanlarla jazz literatüründe (ya da en azından kalbimde) sağlam bir yer kazanmıştır. Bloglarında yer alan genel geyiklerinin yani sıra, zekice yazılmış müzik eleştirileri, eleştirmen eleştirileri ve jazz ve klasik müzik ortamından haberler yer almaktadır. Ayrıca bu yazıda bahsettiğim diğer blogları takip ettiklerini görmek gayet gurur vermektedir...

28 Ekim 2009 Çarşamba

Ülkeye Dönüş Planında Hükümetin Bir Eleştirisi

Not: Bu yazıyı aslında Natura'nın aşağıdaki yazısına yorum olarak yazmak istemiştim. Ama tahmin ettiğimden uzun oldu. Natura'nın gazlamasıyla yorumumu ayrı bir posta olarak koyuyorum.
Bence bu son PKK kafilesinin Türkiye sınırlarına girmesi ve arkasından gelişen olaylar hükümet için büyük bir başarısızlık örneği olarak görülmeli. Ülkeye dönüşün böyle aceleyle harekete geçirilmesi öncelikle bir kavram karmaşası yaşattı. Bu adamlar teslim mi oluyorlar? Yoksa PKK'nın mesajını daha açık bir şekilde anlatmak için görevli barış elçileri miydi? Sonuç olarak ortaya çıkan ikincisi oldu. Gelenler sınır kapısında örgüt tarafından verilen bir şablonu kullanarak ifade verdiler. Pişman olmadıklarını, önderleri Sayın Öcalan'ın isteğiyle geldiklerini söylediler. Bu dediklerimi tabii ki hepiniz yakından takip ediyorsunuz. Bu gidişatın hepsi tabii ki çok mantıklı: Bu kadar senelik direnişin sonunda ülkesine özgürce girebiliyorsa adam neden PKK'ya katıldığından pişman olsun ki. PKK'ya desteği demek ki işe yarıyor. Bunların hepsine eyvallah. Ama serbest bırakılma büyük bir hukuki skandalı açığa çıkarıyor. Sonuçta ceza kanunu böyle bir koşulda serbest bırakılmayı desteklemiyor. Pişmanlık yasasını kullanmıyorlar. Terör örgütü propagandası hala devam ediyor. Suçlu sayın ve önder kelimeleriyle övülüyor. Bu dediklerim bu yasaları savunduğumdan değil. Kanunlar bunu gösteriyor. Yasalar bazında altyapısal bir değişiklik olmadan, geri dönüşün başlatılması ve PKK üyelerinin serbest bırakılması insanların hukuka ve devlete olan güvenini azaltıyor bence. Bir başka problematik durum ise Avrupa'dan gelenlerin dönüşünün ertelenmesi. Sonuçta bu son gelenler serbest bırakıldıysa, Avrupa kafilesi de serbest bırakılmalı. Elimizde örnek teşkil eden bir tecrübe var. Yani bu geri dönüş ne zaman istenirse törenli ya da törensiz gerçekleştirilebilir. Bu konuda endişeli olması gereken PKK tarafı olmasına rağmen - sonuçta kendi adamları tutuklanabilir - bu geri dönüşün ertelenmesini direttiren hükümet oluyor. Bu da olayın çarpıklığını ortaya koyuyor bence. Tabii ki az önce bu olayların çok hızlı gelişmesini eleştirdim. Hükümetin ortamı yavaşlatmaya çalışmasını da bir yanlış olarak görmemin sebebi cinin lambadan çoktan çıkmış olması ve bu durumda hükümetin geri adım atmasının bir eksiklik, plansızlık göstergesi olarak görmemdir. Değinmek istediğim son ve en tartışmalı nokta ise PKK'nın topluma lanse edilmesindeki hükümetin başarısızlığı. Öncelikle tekrar belirteyim, ben bu yazıyı bir matematikçinin bir fikri benimsemeden ona göre hareket etmesi, Makyevel'in kişisel olarak katılmasa da diktatör bir hükümete başarı için danışmanlık yapması paralelliğinde yazıyorum. Konuya geri dönersek (ve konudan biraz da saparsak), öncelikle silahlı mücadelenin sonuç vermemesinden bahsetmek istiyorum. Bu olaya iki taraftan bakarsak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin silahlı mücadelesinin başarısızlığı, PKK'nın silahlı mücadelesinin başarısı demektir. Sonuçta PKK silahlı bir örgüttür. (Barış kelimesini artık sıkça kullanmaya başlasalar da bu kısmen barışa ve kardeşliğe gerçekten inanmaları kısmen de PKK'nın askeri gücünün etkinliğinin azalmasıdır. ) Yani PKK sempatizanı için silahlı direniş gerçekten de işe yarıyor. O nedenle de PKK'nın elemanı pişmanlık duymuyor. Devlet için daha da kötüsü, haklarına sahip olmak için silahlı mücadeleye girmek daha da mantıklı hale geliyor. Hükümet bu konuda da başarısız bir performans göstermiştir. İdeal olarak hükümetin geri dönüşler ile vermek istediği mesaj vatandaşların PKK'ya katılmasının hiçbir nedeni olmadığını göstermek, PKK'ya katılmış olanların korkmadan örgüt üyeliğini bırakmaya teşvik etmektir. Fakat tabii ki bu demokratik ve ekonomik zemin hala hazır değil. Ülkeye dönmüş olan PKK yandaşları insanları PKK'dan vazgeçirmek yerine insanlara PKK tarafından hazırlanmış yol haritalarını ve maddeleri okuyor. Sonuçta PKK'nın sunduğu 9 isteği Türkiye'deki tüm aydınlar yıllarca anlatmaya çalışıyor. Hükümet, PKK'nın tüm Kürtleri temsil etmediğini ön plana çıkararak ve demokratiksel süreci PKK'dan bağımsız bir platforma çekerek Kürt açılımını çok rahat bir şekilde yönetebilirdi. Fakat olaylar bu şekilde gelişmedi ve bence genel anlamda hükümete olan güven zedelendi.

15 Ekim 2009 Perşembe

yozdil için

   Adamcağız uzun uzun o kadar yılları yazıyor. Acıdım valla. Bu hediyemi umarım kabul eder...    public static void yozdil(int baslangic, int bitis, int artis)     {         for(int i = baslangic; i <= bitis; i = i + artis)         {             System.out.println(i);         }     }

11 Ekim 2009 Pazar

Ayın bombalanması ya da gazetecilikteki bir popülarite ve kışkırtma örneği

Bildiğimiz gibi geçtiğimiz günlerde NASA Ay'da su bulmaya yönelik araştırmalarının bir parçası olarak Ay'a füze yollayıp Ay'ı bombaladı. Ne yazık ki gazeteler bu olayı tamamen faklı bir şekilde yorumladı ve gazetecilikten biraz daha nefret etmemi sağladı. Bu haberi duymamı sağlayan haber Radikal 'den geldi. Bu linkteki haberde zaten ilk göze çarpan haberin başlığının yanlış yazılmış olması ve bu kadar gün geçmesine rağmen hala düzeltilmemesi. Ama tabii ki haber başlığının dediği yapılan yazım hatasından çok daha vahim: NASA Ay'da savaş çıkaracak. Bu başlığın ne kadar saçma olduğundan bahsetmeme gerek bile duymuyorum. Internet gazeteciliği parasını tıklanan haberlerden çıkarıyor. Okurlara saygı göstererek, yanıltıcı bir başlık koymasaydı büyük ihtimalle aldığı tık sayısının yarısından azını alırdı.   Bugün de Radikal'de bu konuyla ilgili Gündüz Vassaf 'ın yazısını daha doğrusu şiirini görüyoruz. Gündüz Bey'in kim olduğunu bilmiyorum, kültürsüzlüğüme verin ama bu yazıdan anladığım kadarıyla Radikal'in Yılmaz Özdil'i olur kendisi (Evet, kavgada bile söylenmez). Şiirde Obama'nın Ay'a bombanın atıldığı gün Nobel Barış ödülü almasından bahsediyor. Hiroşima'ya ve Amerika'nın aslında Ay'a çıkmadığına yönelik komplo teorilerine gönderme yapıyor. Yani illa ki bir paralellik kuracaksan en azından Nobel'in parasının dinamitlerden geldiğini söyle ve aslında Nobel'in bu ödülleri dünyada barışın, teknolojinin ve medeniyetin yükselmesi için dağıttığını ama dinamitler yüzünden yılda kaç tane insanın öldüğünü söyle... Ay'da su bulma çalışmaları, bilimsel anlamda kazançların yanı sıra, uzayda insanların kolonileşme çalışmaları konusunda önemli bir adım. Bu kolonileşme insanların parazitler gibi her zaman yayılmak istediğininin de bir göstergesidir elbette. Fakat bu haberi gezegenler arası savaşların başlangıç noktası olarak göstermek, insanları korkutmaktan ve kışkırtmaktan başka bir şey değildir.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Les Paul

Efsanevi caz gitaristi ve mucit Les Paul 94 yaşında aramızdan ayrıldı. Les Paul, 1940larda dizayn ettiği gövdesi tek parça tahtadan oluşan elektrik gitar modeliyle gitar ve rock dünyasına yeni bir boyut kazandırmıştır. Kendi adını taşıyan Gibson elektrik gitar serileri Guns'n Roses gitaristi Slash ve Mor ve Ötesi gitaristi Kerem Özyeğen gibi usta isimler tarafından tercih edilmektedir. Gitar çalmaya başladığım ortaokul yıllarında efsane gibi anlatılan ama gerçek olan hikayeye göre, Les Paul geçirdiği trafik kazasında sağ el bileğini kötü bir şekilde kırmıştı. İyileştiği zaman bileğini kıpırdatamayacaktı. Bunun üzerine Les Paul doktorlarından bileğini biraz içeri kıvrık olarak alçılamalarını istedi. Böylece gitar çalmaya devam edebilecekti. resim: Thomas Faivre-Duboz

26 Temmuz 2009 Pazar

Başbakana Selamlar Olsun!

Geçtiğimiz gün Radikal'in sitesinde yayımlanan habere göre bir rock festivali esnasında yoldan geçen başbakanın konvoyuna "metalci işareti" yapan üç tane genç 21 saat boyunca göz altına alındıktan sonra savcılık tarafından serbest bırakılmış. Haberden anlaşıldığı üzere gençler savcının karşısına çıkana kadar gözaltına alınma sebebini bilmiyorlarmış. Hâlbuki Adalet Bakanlığı'nın sitesinden aldığım bilgiye göre Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Altına Alma Yönetmeliği'nde şunlar belirtiliyor: "Muhafaza altına alınmak amacıyla yakalanan kişiler hakkında da bu maddenin ikinci fıkrası hükmü uygulandıktan sonra, yakalama sebebi, yakalamaya itiraz etme hakkı ve bu hakkı nasıl kullanılacağı derhâl bildirilir." Bu da ikinci fıkra: "Yakalanan kişinin kaçmasını, kendisine veya başkalarına zarar vermesini önlemek amacıyla kaba üst araması yapılarak, silâh ve bunun gibi unsurlardan arındırılması sağlanır." Devam edelim... En sonunda "Devlet büyüğüne karşı saygısızlık" suçuyla gözaltına alınan gençler savcının karşısına çıkınca, öncelikle politik görüşleri hakkında soru sorulmuş. Sonra da savcı her şeyin yolu yordamı var gibi anne-baba kıvamında bir nasihat vermiş ve serbest bırakmış. Ta ilk Türk devletlerinden gelen, yöneticinin Tanrı tarafından görevlendirildiği mantığıyla yasalar yazılınca malesef böyle absürd durumlarla karşılaşıyoruz. Daha biraz önce izlediğim The Daily Show bölümünde John Stewart, Barack Obama'ya gerizekalı dedi. George Bush'a ekranda ettiği küfürlerin haddi hesabı yok. Ama Türkiye'nin başbakanına (ki adamlar kimin geçtiğini bile görmemişler) metalci işareti yapınca (o da tam olarak neyse artık) suç işlenmiş oluyor ve 21 saat özgürlüğünüz elinizden alınıyor. Pek tabii "Hepimiz Metalciyiz!"

9 Temmuz 2009 Perşembe

Ebleh Reality Showlar - Benimle Çiftleşir Misin?

Bir önceki yazımda "Bu da oldu" demiştim, fakat onu geri alarak "Bu da oldu" diyorum. Kanal Televizyon (a.k.a Ajdar T.V.) bir grup hayvanın aynı ortamda kalıp çiftleşmesini konu alan bir televizyon programı yapmaya karar vermiş. Üstelik de "Türkiye’nin en ateşli hayvan hakları savunucusu Panter Emel" programın sunuculuğunu üstlenmiş. Ayrıca aramızdaki zoofiller için de bu program tamamen sansürsüz olarak yayınlanacakmış. Ki adamlar sıkılmadan yazmışlar: "Belki siz de bu programda olmak için yanıp tutuşacaksınız". Bakalım fil ile köpeğin medyatik çiftleşmesi programın rating rekorları kırmasını sağlayacak mı? Yeter artık.

25 Haziran 2009 Perşembe

Ebleh Reality Showlar - Tövbekârlar Yarışıyor

Evet, sonunda bu da oldu. Bir grup ateistin farklı dinlere mensup din adamları tarafından imana getirilmesini konu alan bir yarışma programı Kanal T (sanırım)'de başlıyor. Okurken emin olmak için birkaç kere kendime tokat atmak zorunda kaldığım haber kendi içinde yeteri kadar komedi içerdiğinden daha fazla bir şey yazma ihtiyacı duymuyorum... Acaba bu program iptal edilmeden önce (başladıktan sonra iki hafta içinde) kaç tane linç girişimi olacak... Ayrıca Radikal the Onion'a hiç bu kadar çok benzememişti...

2 Haziran 2009 Salı

Hit Ekonomisi

Ebleh facebook grupları serisinde Sokaktaki Adam'ın belirttiği Türk yapımı video sitesi MaviTube'e Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'dan dolaylı teşvik geldi. Radikal'in haberine göre "Türkiye’nin kendi video paylaşım sitesini kurmasını öneren Yıldırım, “Ne işimiz var elalemin sitesinde?” dedi." İşin ilginç yanı, Youtube'un kapatılması konusu artık Atatürk'e saygısızlık/düşünce özgürlüğü tartışmasından çıkıp ekonomik bir boyut kazanmış oldu. Yıldırım Youtube'un kapalı olması ile ilgili şu açıklamayı yapmış: “[Youtube] Türkiye’de kayıt altına alınmalı. ‘Bunu yapmayız’ diyorlar. Böylece vergi ödemiyorlar. Ancak reklam almışlar vergisini vermiyorlar." İnternet'in ve şirketlerin çalışma prensiplerini göz önünde bulundurursak Yıldırım'ın sözünü ettiği bu tür vergileme mümkün değildir. Şöyle ki, internet deyince internet sitelerinin hizmet vermesinden daha çok "kullanıcıların internet sitelerinden hizmet almalarından" bahsetmeliyiz. Yani Google evinde oturmuş Playstation oynarken biz Google'ın kapısını çalıp Google'dan tuz istiyoruz. Biz eve dönüş yolunda sınır kapısında durduruluyorsak onları pek etkilemiyor. En nihayetinde Youtube, ya da Google, Amerika merkezli bir şirkettir ve teknik olarak Türkiye'de hiçbir hizmet vermiyor. Yabancı bir firma ile yurt dışında alışveriş yapıldığı zaman yabancı firma Türkiye'ye vergi ödemek zorunda değildir. Yıldırım konuşmuş... Öte yandan sadece Türkiye'de değil tüm dünyada "lokal hit" düşünceleri ortaya çıkmaktadır ("Türk'ün hiti yabancıya gitmesin"). Sonuçta Youtube (ya da Facebook, ya da MySpace), Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden inanılmaz talep almakta ve ücretsiz olarak inanılmaz boyutta yayınlar yapmaktadır. Ekonomik olarak bu hizmetin karşılığı bu gibi ülkelerden gelen reklam gelirleri ile karşılanamıyor. Çok yüklü reklam yapan Amerikan şirketleri ise hedef kitlesi olmayan üçüncü dünya ülkelerine bu hizmetin gitmesini de haklı olarak istemiyorlar, ve belli coğrafi bölgelere yayınlar kesiliyor (İşte bu sebeple How I Met Your Mother'ı falan Türkiye'de seyredemiyorsunuz.). (Bu konuda ayrıntılı bilgi için NYTimes yazısı, İngilizce) Açıklamasına bakınca, Binali Yıldırım'ın, dünyadaki birçok insan gibi, internetin tam olarak nasıl çalıştığı konusunda tam olarak bilgisi olmadığı hissediliyor. İnternet teknolojisinin toplumdaki yeri kesinleştikçe, internete bakış açısı değişecek ve yasalarımız ve internet yeniden yapılanacak. Bugün gelecekte devletlerin ve şirketlerin internet üzerinden kazançlarını nasıl ençoklayacakları büyük ve önemli bir soru. Benim distopyamda ülkelerin web siteleriyle anlaşıp yıllık ücretler karşılığında web sitelerine erişim hakkı verdikleri senaryolar var. Ama başka şeyler olsa şaşırmam...

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Yine Bir Sınav Sorusu

Gün geçmiyor ki Türkiye öğrencileri dandik bir soruyla karşılaşmasın. Radikal'de yayınlanan habere göre Açık Lise sınavındaki TC Devrim tarihi ve Atatürkçülük dersinde şöyle bir soru yer almış: "Aşağıdakilerden hangisi Atatürk'ün kişisel özelliklerinden biridir? a) Hayalperest oluşu b) Maceracı oluşu c) Mantıklı oluşu d) Mandacı oluşu " Eğitim-İş Genel Başkanı Yasin Adıbelli bu soru hakkında, Atatürk'e hakaret içerdiği gerekçesiyle, suç duyurusunda bulunmuş. "Bu sıfatların Atatürk'ün adıyla birlikte bir soruda seçenek olarak verilmesi onun aziz hatırasına ihanet, Türk ulusuna hakarettir". Öncelikle böyle bir sorunun sorulması başlı başına bu soruyu cevaplamak zorunda kalan insanlara hakaret olarak görülmeli. Eğer birisi açıktan lise diploması almak istiyorsa çeşitli sebeplerden dolayı liseyi okumamış, ama bu diplomanın hayatında açacağı kapıların farkına varmış demektir. Hedefi ya da hayali için hiçbir analitik içeriği bulunmayan bu soruyu cevaplamak zorunda kalmak öğrencilere yapılan büyük bir saygısızlıktır. Kararsız kalanlara söyleyeyim: Doğru cevap C şıkkı, yani mantıklı oluşu Atatürk'ün kişisel özelliklerindendir. Muhalefetin aksinde ısrar etmesine rağmen Atatürk'ün aksiyomatik olarak doğru/iyi kabul edildiği bu sistemde bu soru "Aşağıdakilerden hangisi en olumlu olarak kabul edilebilir?" diye bir soru yöneltilebilirdi. Bu soruyu cevaplayınca aslında geçmişte bunun gibi başka soruları da cevapladığımı hatırladım, ne kadar ideolojik beslendiğimizi farkettim. Atatürkçülük'ten bahsederken nedense Atatürk'ün kişisel özelliklerinden bahsetmek zorunda kaldığımızı fakat Atatürk'ün kişiseline indiğimiz zaman (bakınız Mustafa belgeseli) yer yerinden oynadığını düşündüm. d.n: zeus aşkına, mandacı olmak nasıl bir kişisel özelliktir...

16 Mayıs 2009 Cumartesi

eurovision 2009 canli takip

Internetin yavasligi sonucu Eurovision 2009 finalini live-blog olarak takip etmeye biraz gecirkmeli olsa da baslamis bulunuyoruz 5 numara Craotia ile takip etmeye basladim. Yavas bir sarki ve gitar esintileriyle suslu bir olmus. Ve her zamanki kiliseleri barindirmis. siyah giyinen birkac sarisin bayin ellerini seyircilere dogru acip geri vokaller yapiyorlar. Kazanamazlar... 6 numara portekiz: time of your life akorlariyla seker bir parca yapmaya calismislar. Bohem muzisylenleriyle ve cicekli temalariyla tatli bir hava yakalamislar. Vokalin sesi guzel fakat kilolari smslerin onune gecebilir :( 7 izlanda: mavi tonlarinda bir performans ama sikici ogeler yogunlukta. Cello calan adam, senktronize hareket eden 3 bayan vokal, transpozisyon... 8 yunanistan: this is our night. Hugh jackman kivaminda beyazlar icindeki abicim this is out night diye dans etti sarki soyledi. En klas tarafi tabii ki sahnenin ortasina konan harektli yukseltinin uzerinde kaymasi tabi ki. 9 ermenistan: aslida guzel olmus. sanirim ermenistan da turkiye gibi ozkultur ve batililasma dilemmasini yasayan ulkelerden. Etnik kareografi ve muzikal altyapiyla yola cikilmis. Fakat ingilizce sozler kullanilmis ve araya ermenice sozler serpistirilmis. Elektronik bas sesler sarkiya guzel oturmus. Sonra yoresel davullar istenilen kulturel mesaji vermis. 10 rusya: dev ekrandan uzgun bir kadin suratini seyrediyoruz. ama guzel akor degisimleri duyuyoruz, ve nakarat elektrik gitarla destekleniyor. Sonralara dogru wahli elektro gitar solosu dinliyoruz. Rusya tabi cok alkis aldi. uzgun kadin sanirim agladi... 11 azerbaycan: cirkin erkek guzel kadin dueti. dans ritim. ve tabi ki kulturel element erkek yoresel bir esntruman caliyor. Always on my mind, always all the time... 12 bosna hersek: sakin bir baslangic oldu, ve sonra mars ritmi ve melodisiyle devam ediyor. Bosnakca sozler kullanilmis. haha super bir kareografi ruzgara bakan victorioud bir poz vererek sarkiya devam ediyorlar. hatta birisi kirmizi bir ortu cikardi tam bir ozgurluk heykjeli oldu.. ama guzel bir sarki, valla...
(shelbyl) Thom Yorke'un balkan ve emo haliymis bu yahu. ---bir ara oldu, yurdum rus halkina sarki soyletiyorlar... 13 moldova: agit yakar gibi basliyor ama kadin guluyor. he tamam goran bregovicin hareketli parcalarina donustu. Nakarattan once gitar ritimlerini duyabiliriz ve davul ritimleri guzel olmus. Sonra tabi trompetlerle dans havasi basliyor.. Dusunun ki bir paralel evrende beirut mutlu muzik yapiyor. onun gibi duyuluyor yani...
(shelbyl) - Bu sarki dogrudan Goran Bregovic bestesiydi derim ben. 14 malta: off kilolu vokalist. fail. firtina oncesi klavyeli, slow baslangic. diptis diptisin baslamasini bekliyorum.. gururlu senkop savas davullarini duyorum, korktugum disko gelmedi, iyi oldu.. off transpoze.. mikrofon standini firlatti atti... 15 estonya: urban symphony: keman calinacak!! bir saniye bir tane bebek yuzlu cocuk keman caliyor snaiyordum.. bir de bu var galliba.. analisiyor ki bir yayli quartetin ikinci kemani olarak vokalistligi ustleniyormus abla, hence symphony. elektronik ritim ve arada kisik sesle glitch, enter urban. guzel bir sarki olmus...
----------------oyuncu degisikligi, shelbyl ana kumandaya gecti.--------------------
16 danimarka: buna yorum yapmak byte'lara yazik etmektir.
17 almanya: dita von teese hayal kirikligi yaratti ekran basindaki bir cok gence. sarki guzel, bana gecen seneki birlesik krallik performansini hatirlatti biraz. genelde televoting ile puan alamayan 4 buyuklerin bu sene sansi daha fazla oldugundan bu sarkiya da ilk 10 yolu taninabilir.
18 turkiye: yari finaldeki performansin aynisi. hadise vokal olarak bekleneni veremedi, ama geri vokalleri kismalari iyilestirme olmus.
19 arnavutluk: bu formul geceli cok oldu yahu. tamam guzel bir bagyan arkadasimiz ama, arkadaki blue man group - daft punk cakmasi olusum olmamis. hah sonlara dogru transpoze de yaptilar tam oldu. az gelismislik kiskacinda arnavutluk..
20 norvec: herkesin ayilip bayildigi ve benim isinamadigim sarki cikti. kemanla calinan melodi beni deli etmekte. nakarattaki vokaller de zorlama duruyor. ama kendisi bebek yuzlu, arkada guzel bir dans gosterisi var, ritim etnik diptis. favori olmasina sasirmamali. canli performans acisindan degerlendirirsek bekleneni verdi.
21 ukrayna: bunlar ruslana zamaninda kalmislar, muzik daha kotuye gitmis ama. femdom esintileriyle izledik yalniz sonlara dogru. agresyon dorukta. hedef kitlesine oldukca basarili hitap ettiler.
22 romanya: standart sarki. hadise'nin rakibesi olsaydi bir adet bu sarki olurdu. bizimkinden biraz daha batiya donuk olmasi da derken halay cektiler. haydaaa. iyi ki elena paparizou halay cekti yahu, her sene biri halay cekmese olmaz. dogu avrupa = seksapel denklemine de tav olmaya basladik artik.
(ahmetkizilay) balkan kizlariyla 90lara donus! halay cekmeden olmaz tabi!
23 birlesik krallik: jade ile bakalim yeniden var olacaklar mi? gerek fransa, gerek birlesik krallik bu sene kaliteli urunler ortaya koydular. jurnin geri gelmesi ile varlik gosterebilirler. sarki gittikce "my heart will go on"a kayiyor yalniz. obama baskan olduysa jade de ilk 10'a girebilir.
(ahmetkizilay) Ablam kemanciyla carpisti, iyi ki playback yapiliyor.
24 finlandiya: cok kotu. cok cok kotu. gonullerin sonuncusu. lordi'yi getirseler daha iyiydi..
(ahmetkizilay) lordiden sonra bir de rapci cikardilar. helal olsun. pyrotechnics falan yine bir surpriz yapip iyi oy alacaklar mi acaba? ayrica sert elektro gitar duyuyorum, lordi hortlamasin oradan? korkuyorum.
25 ispanya: standart sarki. anaa kadin kayboldu la? david copperfield da gordu ya eurovision, helal olsun..
(ahmetkizilay) - david copperfield!!!!!!!!
Puanlama geyigine kadar banal espriler gorecegiz derken, o ne lan uzay mekigi cikti?? (ahmet) bir de rimi rimi ley vardi. dum tek tek aklima onu getiriyor. sonu benzemesin... (ahmet) sulu gosteriyi severek izliyorum. Ozellikle panelin seyircilerin elleriyle dokunabilecek kadar yakina gelmesi cok guzeldi. (ahmet) ilk 12 puanimizi aldik. Iyi bir baslangic oldu. Ote yandan belarusa mi tasinsak. ama gorunuse bakilirsa turklere oy vermiyorlarmis.. (ahmet) sweden teyze bu yayindan bir kaset sozlesmesi mi cikarmaya calisiyor acaba norvec'e bu ilgi niye? bildigin cocuk bagirarak sarki soyluyor! (ahmet) adam lafonten coveri yapmis, oylari topluyor... (ahmet) ingiltere'den 12 puan?! (ahmet) 24 ulke oylari sonucu genel durum soyle: norvec: 235 izlanda: 115 turkiye: 115 norvec arayi acti gidiyor. buyuk ihtimalle turkiye ikincili kapar ve turk aksaniyla turkiye geliyor: 12 azerbaycan 10 arnavutluk 8 bosna 7 kimdi?? 6 ermenistan 5 romanya 4 rusya 3 norvec 2 izlanda ve arnavutluk'un 10 puaniyla turkiye ikincilige oturdu. hmm kibristan 12 puan yunanistan'a gitti. boo sesleri duyuldu, turkiye masasi calisiyor... amanin yazi yazarken bir baktim turkiye 4unculuge dustu... azerbaycan atak yapti.. norvecli cocuga herkes asik oldu.. too bad it's a fairy tale... slovenya bir dakikalik saygi durusunda bulundu. cok sakaci... ermenistandan 4 puan aldik. 2 ulke kaldi ve sonuclar soyle: norvec 379 izlanda 206 azerbaycan 197 turkiye besinci sirada ve puani: 158 azerbaycanli hanim cok neseliydi, sonuclardan memnun gozukuyor. ve 12 puan opucuklerle Turkiyeye geldi. Norvec oy veren son ulke, ne kadar manidar(ehi) ve norvecten 7 puan alarak 4unculugu garantiledik. izlandanin 12 puani almasiyla azerbaycani geride birakip ikinciligi kapti. bizim subyan kemanini, cicekleri ve opucuklerini alip sahneye cikiyor odulu almasi icin cocugun ebeveynlerini sahneye cagirdilar. yuh Turkiye (istedigimden daha) iyi bir sonucla yarismayi tamamladi. Artik iki hafta Hadiseyi konusalim, sonra da seneye Tarkan aday olsun diyelim ama olmasin...

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Türkiyede Eşcinselliğe Bakış - Bir Örnek

Türkiye'de eşcinselliğe bakışın acınası komik hali HaberTürk'te yayınlanan şu haber ile tekrar gözler önüne seriliyor. Habere göre, eşcinsel bir bireyin hakemlik başvurusu yürütmelikteki "Sağlık sorunları nedenliyle askerlikten muaf tutulanlar hakemlik yapamaz" kuralı sebebiyle reddedilmiş. TSK'nın eşsiz uygulaması sonucu eşcinsel gerekçesiyle çürük raporu almış bu kişi şu an hakkını aramak için olayı yargıya taşımış. Ayıkla pirincin taşını... Bununla birlikte haberin başlığı "Eşcinsel hakem düdüğünü istiyor" tam Daily Show'a yakışır bir başlık olmuş. Tabi HaberTürk'teki (ya da haber ajansındaki) cin fikirli çalışan/editör bu başlıkla kafamdaki homofobi çanlarını çaldırdı. Son olarak haberin resmindeki FIFA kokartlı hakemin yüzünün kapatılması da ayrı bir komedi. Acaba resimdeki şahış tarafından "Ben eşcinsel değilim, bu bana hakarettir" diyerek dava açılmasından mı korkmuşlar... bir de ne habersin ne türksün diye bir şey vardı...

15 Nisan 2009 Çarşamba

Ahiret Soruları

Radikal'de çıkan habere göre bir kimya sınavında sorulan soru dini öğeler içeriyormuş. Heman alıntı yapalım: “X şahsı hayatı boyunca 3.10 üzeri 22 tane iyilik ve 4.10 üzeri -2 mol kötülük yapıyor. Hesap günü mizanda iyilik ve kötülükleri tartılıyor. İyilikleri ağır gelirse cennete, kötülükleri ağır gelirse cehenneme, tam nötrleşme olursa Araf’a (hayvanların ve delilerin barınacağı yere) gidecek. Bu şahsın hesabı görülünce durumu ne olacak. İşlem yaparak sonucu bulunuz (N: 6.10 üzeri 23).” Benim anlamadığım konu şu: Bir mol iyilik ve bir mol kötülüğün kütleleri ne kadar? Soruda veri eksikliği var öğretmenim! (off metafor...)

23 Mart 2009 Pazartesi

Bir sansür daha

Radikal'de çikan habere göre Hadise'nin Eurovision 2009 için hazırladığı şarkının klibi TRT tarafından seksi bulunduğu için kabul edilmemiş. Klip masking denilen yöntemle alevlerin içinde Hadise'nin görüntüleri ile başlıyor. Daha sonra siyah kravatlı takım elbise içinde sahneye yürüyor. Sonra bir erkeğe istediğini vermeyerek onu sandalyeye oturtuyor. Daha sonra Hadise'nin elbiseleri dansçıları tarafından yırtılıyor ve klibin sonuna kadar Hadise seksi kıyafetleriyle, ateş ve altın rengi temalar eşliğinde göbek dansı vb. yapıyor. Klibi buradan seyredebilirsiniz. Geçen hafta ortaya çıkan Bilim ve Teknik dergisinde Darwin'in sansürlenmesi olayının ardından, Hadise'nin bu çalışmasının sansürlenmesi devletimizde bilime güven ve saygının ne kadar az olduğunu tekrar gözler önüne sermiştir. (konuyla ilgili yazıyı buradan okuyabilirsiniz) Asırlardır süregelen bilimsel araştırmalar göstermiştir ki popüler müzikte başarılı olmanın en büyük şartlarından birisi sanatsal son ürünün belli heteronormatif standartlara uygun olarak sunulmasıdır. Burada Hadise hanım kollektif güzel/seksi/prezentabl normlarına mükemmel bir hassasiyet ile uymaktadır. Giyiniş tarzı, sesinin sertliği, cazibeli dansı ile dominatrix/istediğini alan imajı, kadının liberasyon-objektifikasyon oranını aynı profesyonellikte ortaya koymaktadır. Bununla birlikte batı uygarlığının yüzyıllardır vazgeçemediği oryantal göbek dansı fetişi göz önünde bulundurulmuş, ve Hadise hanım'a bu bağlamda kareografi ve orkestrasyon hazırlanmıştır. Sonuç olarak, analitik, empirik ve bilimsel yöntemler kullanılarak hazırlanmış başka bir çalışma, Türkiye Cumhuriyeti devletine bağlı bir kurum tarafından engellenmiştir. Uff... amma çok nefret ediyorum bu şarkıdan...

13 Mart 2009 Cuma

Kılıçdaroğlu'nun sevme hakkı

Kılıçdaroğlu'nun 10 aylık torununun sigortalı olduğu haberinde Kılıçdaroğlu'nun çok komik bir açıklaması yer alıyor: "Yapılanı etik olarak doğru bulmuyorum. Ben İstanbullulara her zaman doğru söyleceğime dair söz verdim. Yapılan yanlış. Ancak bu benim torunumu sevme hakkımı elimden alamaz." Olur, bebek bir hata yapmış olabilir. Büyüklere düşen küçükleri affetmek, koşulsuz sevgi göstermektir...

12 Mart 2009 Perşembe

"808s & heartbreak" hakkında düşünceler

Kanye West son albümü 808s & Heartbreaks'den bahsederken, hepimizi güldürerek, "pop art" tabirini kullanmış. Tabii ki Bay West bu sözleriyle aynı terimi kullanan sanat akımının bir parçası olmanın aksine albümüne hakim olan popüler duruş ve sanatsal yöntemine dikkat çekmek istiyor. Rock kültüründe Sonic Youth, Brian Eno, Tv On the Radio, Deerhoof gibi oluşumların müziğinden bahsederken genelde "art rock" denir. Art Rock müziklerde genelde avant-garde etkilenimler, müziğin oluşturulmasında kullanılan yöntemler ve muziğin formal yapısı ön plana çıkar. Bu paralelde Kanye West'in albüne belki de "art pop" demek daha doğru olabilir. Son albümünde Kanye West'in sanatsal yaklaşımına dair en büyük ipucu Kanye West'in müziğin kendisiyle birlikte müziğini nasıl oluşturacağına verdiği önemdir. Albümün adında yer alan 808s, Kanye West'in tüm albüm boyunca kullandığı Roland TR-808 marka ritim programlayıcısından esinlenilmiştir. Kanye West bu enstrumandan çıkan sesleri transpoze ederek melodik ritimler oluşturmuştur. Kalın seslerden dolayı perde değişimlerini farketmek ekstra ilgi gerektirmektedir. Robocop adlı parçada ağır elektronik davul girişi beklenmedik bir şekilde aşk ve heyecan dolu Kissing in the Rain melodisine dönüşüyor. Nakaratta tekrar ritmik kırılma yaşanıyor ve girişteki davullara geri dönülüyor . Bu noktada kalın bass davul seslerinde gizlenmiş melodik altyapıyı duymaya başlıyoruz. Ritimlerin yanısıra Kanye West vokallere de büyük bir teknik önem veriyor. Kanye West'in şaşırtıcı miktarda şarkı söylediği bu albümde, kanye west'in sesi büyük oranda auto-tune ve vocoder efektleriyle harmanlanmış. Auto-tune, adından da anlaşılacağı gibi, kendine gelen sesleri belirli frekanslara yönlendirir, akort eder. Sonuç olarak Cher'in "Do you believe" sesi ortaya çıkar. Vocoder ise belli bir enstrumandan çıkan frekansları başka bir kaynaktan (ağzından mesela) çıkan seslerin frekanslarının şiddetiyle çarpar. Genelde bir enstruman ile insan sesi çarpıştırılır ve sonuç olarak, örneğin, Daft Punk'ın "Harder, Better, Faster, Stronger" şarkısında (gerçek anlamda) bize bir şeyler anlatan gitar solosu ortaya çıkar. Albümdeki şarkıların neredeyse hepsinde bu efektleri duyabilirsiniz. Şarkı söylemek Kanye West'in forte'si olmadığı aşikar, dolayısıyla bazi eleştirmenler bu vokal efektlerinin Kanye'nin eksiklerini kapatmak için kullanıldığını savunmaktadır. (dineyin: Love Lockdown) Bütün bu teknik altyapıdan öte, günün sonunda Kanye West bir pop/r&b albümü ortaya çıkarmıştır. Albümde aşktan, kalp kırıklıklarından ve üzüntülerinden bahsetmiştir. Genelde başkalarının yanında dinlemeye utanacağınız basit sözler yazmıştır. Fakat şarkılardaki raplerin azlığı, retro sentetik ritim ve melodilerin kullanılması albüme indie bir uç kazandırmıştır. Kanye West özgün, düşünce kokan, başarılı bir albüm ortaya çıkarmıştır.

6 Mart 2009 Cuma

süper loto manyaklığı

Süper Loto dün gece açıklanan sonuçlarla birlikte 12. hafta devrine ulaştı. Devreden miktar tam olarak 34.150.274,17 tl olarak açıklandı. Geçen hafta devredilen miktara göre %50 civarında bir artış. Bu gidişle haftaya 45-50 milyon civarı büyük ikramiye olması bekleniyor.
Bu durumda, her zaman yapılan "ah bütün kolonları oynanayım, kesin çıkar" taktiği geçen hafta itibariyle geçerli oluyor. Şöyle hesaplayalım: Süper lotoda olabilecek tüm kolonların sayısı (54!)/(6!x48!) = 25 827 165. Bir kolon ücreti 1 lira olduğundan, 25 milyon civarında bir yatırım ile lotoyu kesin kazanabilirsiniz. Diyelim ki haftaya büyük ikramiye 45 milyona kadar cıkacak. Sizin oynamanızla eklenecek 25 milyon ile büyük ikramiye 60-65 milyona kadar çıkacaktır. Yani tek bilen siz olursanız 35 milyonluk kazancınız olur. Sizinle birlikte bir kişi daha büyük ikramiyeyi kazanırsa yine kardasınız. Şansınız bol olsun...