2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2013 Çarşamba

Türkiye'nin gerçekle imtihanı: Boston edition - 1

Boston patlamalarından sonra yaşanan süreçte hiç şaşırtıcı olmayan fakat gene de aydınlatıcı ve de not düşülmesi gereken iki olgu var. Birincisi, medyanın -ki biz bunlara dünyanın her yerinden haber alma hususunda güveniyoruz hesapta- bilgiye en kolay ulaşacağı ABD gibi bir yerde çuvalladığı gerçeği, ikincisi ise insanların birinci olgu ile bağlantılı olarak, konuya dair geçerli ve kapsamlı bilgilere sahip olmaması. Bu doğrultuda iki yazı yazmak istiyorum. Öncelikle medya ve medya figürleri ile dalga geçeceğim, ikincisinde ise -eğer hevesim olursa- olan biteni olanca ayrıntısıyla anlatıp, konuyla ilgili süreçte yapılan çıkarımlara ışık tutmaya çalışacağım (onu yaparken de dalge geçeceğim çok hoş insanlar var tabii)

Sinirlerimin en çok tepeye çıktığı gün küçük kardeşin arandığı gündü, o günden birkaç haberi not düşmüşüm. Süreçte eminim daha çok saçmalıklara maruz kalındı ama o kadar vakit harcayasım gelmiyor.

Öncelikle Radikal'in haberine bakalım:

Daha en baştan yanlış bir bilgiyle başlıyor haber, zira resimdeki "Boston bombacılarının evi" değil, Watertown'da arama yapılan evlerin herhangi birisi. İkincisi, o gün sadece bir "operasyon" yapılmadı, belirli bir çember içindeki bütün binalar arandı. Üçüncüsü, "Dzohokhar Tzarnaev, Boston'a sınır kentlerden biri olan Watertown'da bir evde köşeye sıkıştırıldı." ifadesi de yanlış, çünkü bu haber yayınlandığı anda hala daha bulunamamıştı kendisi. Dördüncüsü, Radikal kardeşin adını yanlış yazdığı gibi (ya Dzhokhar yazın, ya Cohar diye translitere edin, ya da Amerikalıların tercih ettiği gibi Jahar deyin, Noel Baba gülüşü gibi "Cohohar" uydurmayın) haber boyunca da ne yazacağına da bir türlü karar veremiyor, zira Dzohokhar, Dzhozkar, Dzhokhar, Dzokhar gibi her varyasyonu deniyor.

Radikal ne ki, çalışanı ne olsun: Bir başka habercilik fiyaskosu da Cohar'ın yakalanma operasyonu sırasında Cüneyt Özdemir'den geliyor. Özdemir, hata yapmakla kalmıyor, bir de hatasıyla ve yapamadığı gazetecilik ile övünüyor. Kendisinin zırvalamasından şu tweet'i ile haberdar oldum.

Kendisi sanki olay yerinden bildiriyormuşçasına 20.46'da "ABD basınını atlatıyorum" öz-övgüsünde bulunuyor -ki Türkiye'de ikamet eden birinin haber kaynağı ABD basını değil de ne olabilir, çok merak ediyorum-, lakin işin komiği, şu tweet'i ben kendisinden iki dakika önce, bizzat ABD basınından bilgilenerek atmıştım:


Burada "ABD basınını atlattığı" övgüsüyle kendinden geçen Özdemir, zanlının yakalandığı haberi geçilmeden 16 dakika önce, operasyon bir saate yakın süredir devam ederken ise şunu yazıyordu:


Radikal'i bir kenara koyup, Milliyet'e bakalım: Olay günü Watertown'daki bütün evlerde arama yapılırken, kendilerinin ön plana çıkardığı gelişme şu:

Haber metninde de Watertown'ı Waterfront yapmayı beceren Milliyet, haberi geçtiği sırada "sokağa çıkma yasağı" -ki öyle bir yasak yoktu zaten, "sokağa çıkmayın" tavsiyesi ile "sokağa çıkma yasağı" çok farklı şeyler- kalkmış olmasına rağmen "birkaç gün sürecek" bilgisine yer veriyor.

Bunlara ufak tefek hatalar desek bile, şu akıl ve mantık süzgecinden zerre geçmemiş ifadeye yer verebilmek büyük başarı ister: "Boston polisinin peşine düştüğü Dzhokhar A. Tsarnaev ise internette yayımladığı mesajda, Hepinizi öldüreceğim. Siz kardeşimi öldürdünüz ifadesini kullandı." Böyle bir mesajın yayınlandığı falan yok, her zaman olduğu gibi büyük bir olaydan sonra açılan sahte Twitter hesaplarından birinde geçen bir ifade bu.

Gelelim Sabah'a. Haber metni şimdiye kadar gördüklerimiz arasında en derli toplu olan gazete, kağıt üzerinde olmayan çok büyük bir saçmalığa imza attı. Arkadaşımın Facebook'unda "Boston" bilgisini gören gazete, onu arayarak olayla ilgili bilgi almak istedi. Vallaha atmıyorum. Evet, bütün olan biten ABD medyasının her türlü kaynağında anlatılırken, Sabah gazetesinin metodu Facebook'ta "Bostonlu Türk" arayıp ona soru sormaktan ibaret.

Dediğim gibi, birçok medya kuruluşunda irili ufaklı hatalara rastlamak mümkündü, fakat bu dört örnek meseleyi gayet güzel toparlıyor. Tekrar etmek gerekirse, burunlarının dibinde milyon tane kaynak varken doğru düzgün haber yapmayı beceremeyen bu medya kuruluşlarından Afrika'da vs. olan biteni öğrenmek nasıl bir hayal, düşünün. Zaten mesela Star gazetesinin köşe yazarı öyle bir Mali portresi çizmişti ki hiç çizmese daha iyiydi.

(devam edecek...)

27 Mart 2013 Çarşamba

Öcalan Mandela olur mu? Bir münazara.

Sevgili okuyucular, hepinize merhaba. Bugünkü münazaramızda, Öcalan'ın Mandela ile ne kadar benzeştiği, bu iki liderin rollerinin aynılığı üzerine bir tartışma olacak.

Öncelikle "Öcalan Mandela olamaz" diyen tarafın görüşlerini anlatması için sözü Sevilay Yükselir'e bırakıyorum:

Öcalan'ın kendi durumunu, Mandela'nın hapisteki durumuna benzeterek devletten serbestlik istemesine birkaç noktada itirazım var!
Bir kere aynı uğurda -halkların eşitliği ve özgürlüğü- konusunda mücadele veriyor olsalar da ikisinin de mücadelelerinde kullandığı yöntemler farklı! Silahlı mücadeleden yana olsa da Mandela o silahların masum insanları, sivilleri hedef almasına asla izin vermedi! Kullandığı dilde her zaman ırkçılığın her türlüsünün bir insan hakkı suçu olduğunu vurguladı. Çok kötü koşullarda cezaevinde tutuklu olmasına, 27 yıl boyunca ona sürekli taş kırdırılmasına rağmen efelenmedi, onu içeride tutan faşizan güçlere. Diklenmedi. Mağrur bir özgürlük savaşçısı olarak hayat sürdü hapishanede. O hiçbir zaman, "Astığım astık! Kestiğim kestik!" demedi yani. İşte bu yüzden de dünya kamuoyunu arkasına aldı Mandela. Onun serbest kalması için sadece Afrikalı siyahlar değil, dünyanın bütün özgürlükçüleri, insan haklarına bütün inananlar mücadele etti. O serbest kaldığında özgürlükçü beyazlar da en az siyahlar kadar sevindi. Bir de tabii onun örgütü ve Afrikalı Siyahlar üzerindeki gücüyle Öcalan'ın bütün Türkiye'nin Kürtleri, PKK'lı gerillalar, Kandil'dekiler üzerindeki etkisi kıyaslanamayacak durumda! Bambaşka! Özellikle Silvan meselesinde de ortaya çıkmıştır ki gerek Kandil, gerekse yasal zeminde uzantısı olan BDP'li siyasiler için Öcalan'ın talimatlarının filan pek bir anlamı yok artık! Buradan da şu sonuca varılabilir ki; Öcalan serbest kalsa dahi onu çok fazla kaale almadığı ayan beyan ortada olan PKK'lılar savaşmaya devam edecektir!

Değerli görüşleri için Sevilay Hanım'a teşekkürler. Şimdi karşı cephenin görüşünü anlatmak için sözü tekrar Sevilay Hanım'a veriyorum:

Öcalan'ın Mandela'yla aynı kaderi paylaşabileceği ihtimali ise son derece gerçekçi ve mantıklı bir yaklaşım. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar bu memlekette ama ben de böyle düşünüyorum. Eğer başarıya ulaşırsa Öcalan'ın bu sürecin sonunda serbest kalmama ihtimali sıfırdır bana göre! Ve ayrıca adının Mandela gibi bir "barış figürü" olarak tarihe yazılması da uzak ihtimal değildir! Gerçekten de ikisinin hikâyeleri de aynılığa doğru yol alıyor.

Bunu söylediğim için bazıları havaya zıplayacak ama onlara tavsiyem, bunu yapmadan önce Mandela'nın yaşam öyküsüne bir zahmet göz atmaları. Bugün dünyanın en saygın devlet adamları arasında sayılan o Mandela, politik hayatına çok kanlı eylemlere imza atan "Ulusun Mızrağı" isimli örgütü kurarak başlamıştır. Halkı için özgürlük savaşçısı olan o Mandela, ülkesini yönetenlerce "eli kanlı katil bir terörist" olarak görüldüğü için 28 yılını zindanlarda geçirmiştir. Barış için çözüm arayan devlet, o Mandela'yla masaya oturduğunda hâlâ hapisteydi. Ancak o Mandela hapisten çıktıktan sonra barış için gösterdiği çabanın karşılığında Nobel'le onurlandırıldı.

Dedim ya yukarıda! Birilerinin hâlâ urganla gezdiği bir ortamda; "Sonunda Öcalan da serbest kalacaktır!" demek gerçekten de sıkıntılı, söyleyebilen açısından ama yapacak bir şey yok! Gerçek bu ve bence bu gerçeği de konuşmanın tam zamanı.

Evet, Sevilay Hanımları dinlediniz. Ola ki iki yıl sonra devlet 3. bir pozisyon alsa, Sevilay Hanım'ın oraya yükseleceğini tahmin etmek zor değil.

Türk medyasındaki tutarsızlıklar malum, ne kadar arsızca yapılmış olursa olsun kimsenin de hesap sorma ihtiyacı ve de hesap sorulma korkusu yok. Bu tamam, Sevilay Yükselir'e kadar daha neler yapanlar var zira.

Fakat burada daha önemli bir nokta var: Ya Sevilay Yükselir, iktidarın ağzı değiştiği için kendini yeniden programlamaya çalışıyor ya da kendisi 2 yıl önce bir şey demesi için yönlendirilirken bugün başka bir yöne gitmesi telkin ediliyor. Bu iki ihtimalden hangisi gerçek olursa olsun, 2 sene önceki kafanın bugün sesinin daha az çıktığını görmek, iktidar apolojistliği malum bir kalemin de bu tür bir ağız değişikliğine utanmazca gittiğini görmek bence umut verici bir gelişme.

Eğer ileride devletin 2009-2013 arası Öcalan'a ve Kürt hareketine karşı tutumunu anlamak isteyen olursa sadece onun ağzına değil oynattıkları ağızlara da bakması isabetli olacaktır. Böyle de bir dipnot bırakayım bu müstakbel araştırmaya dair.

29 Ocak 2013 Salı

Sedat Laçiner'in gözünden bambaşka bir Mali

Türkiye medyası, liberaller, muhafazakarlar, solcular vs. Mali'de çetin bir sınava tabi tutuldular gene. Zira Mali'de bir diktatörlük var, bağımsızlık mücadelesi veren Tuaregler var, radikal İslamcılar var, El Kaide var, "emperyalist" müdahale var, var oğlu var ve bunlar alışılagelmedik ittifaklar içindeler. Hal böyle olunca, aidiyetlerini prensipler değil de zümreler belirleyen ideolojiler, sakala mı bıyığa mı tüküreceğini bilemeyip gerçeği eğip bükmeye başlıyorlar. Bunun en nadide örneği ise 657'ye tabi köşeci Sedat Laçiner'den geldi. Kendisi Mali'yi öyle bir anlatmış ki, yıllar öncesinde Barış Manço'dan dinlediklerinize sadık kalsanız konuyu daha iyi anlarsınız. Bakalım:

"Suriye’de iki yıldır kan gövdeyi götürüyor olmasına rağmen Batı kaçak güreşmeye devam ediyor. Adeta iki tarafın da birbirini katletmesi için ortam hazırlanıyor."

Laçiner daha ilk cümleden yazısındaki komplocu tonu koyduruvermiş. Tabii uluslararası müdahalenin, hele ki bütün tarafların desteği alınmadan girişildiğinde nasıl fiyaskoyla sonuçlanabileceğini daha önce hiç görmediğimiz için (mesela Irak, Sudan, Afganistan falan cennet cennet) Batı'nın isteksizliği sadece ve sadece "iki tarafın birbirini katletmesi için ortam hazırlıyor" olması ile açıklanabilir.

"Diğer taraftan Fransa eski sömürgelerinden ve Batı Afrika ülkesi Mali’ye oldukça riskli ve pahalı bir operasyona girişti."

Her operasyon risklidir ve pahalıdır, fakat bu operasyona Fransa haldır huldur girmedi. Laçiner'in, yazının devamında da görmeyeceği gibi bir çok ülkeden ve uluslararası kurumdan destek alıyor. Bunun yanısıra, Fransa Afganistan'dan çekilerek yaratacağı fonları Mali'ye aktarmayı planlıyor.

"(...)Mali’ye yakından bakacak olursak bu ülkedeki çatışma görüntüde bir din çatışması değil. Ülke nüfusunun % 90’ı Müslüman. Hıristiyanların oranı ise sadece % 5."

Laçiner çok haklı, çünkü dünya üzerinde Müslümanlar hiç birbiriyle savaşmaz. Mezhep diye bir şey yoktur mesela. O yüzden Mali'de farklı İslami grupların olması da önemsiz. Bütün bu İslamî grupların Vahhabi olup, Mali'deki Müslümanların çoğunun Sufi olması, İslami grupların farklı bir İslamî devlet tahayyül etmesi de meselenin dinle alakasını göstermez.

"Çatışma daha çok kuzeyde yerleşik olan Tuaregler’in ve müttefik kabilelerin bağımsızlık mücadelesi gibi cereyan ediyor."

Meseleye yakında bakınca biraz fazla özet geçmiş Laçiner. Tuaregler'ın bağımsızlık mücadelesi on yıllardır var olan bir süreç, fakat Tuaregler radikal İslamcı hareketin silah gücüyle başa çıkamayacağını anlayınca piyasayı onlara devrediyor. Yani oradaki işbirliğine "ittifak" deyip geçmek, bu dinamikleri fazlaca basitleştirmek demek. İttifakın üyesi grupların, diğer gruplarla çatışması, onlar için ölüm listesi hazırlaması da enteresan cidden. Konunun çözülmesi için Mali hükümetine Tuareglerle ittifaka gitmesinin dahi önerilmesi de Batı'nın Laçiner'in vizyonuna sahip olamamasından ileri gelse gerek.

"Fransa ve Batı’nın iddiası ise savaşın El Kaide ve diğer İslamcılar ile ılımlı/laik Müslümanlar arasında olduğu yönünde. İşin içine ‘radikal İslamcılar’ ifadesi girince akan sular duruyor ve her türlü müdahale meşru hale geliyor. Hatta ortada dinci, İslamcı vs. yoksa bunlar da birileri tarafından üretilebiliyor."

Laçiner'in en başarılı gerçek bükümü burada. "Batı'nın iddiası böyle, ama gerçekte böyle değil çünkü ben diyorum, ekstra bilgi de vermeyeceğim. Yerseniz." Ayakta alkışlıyorum.

"Üstelik İslam dünyasında iktidarlarını devam ettirebilmek için bu üretim işini Batılı istihbarat birimlerine bırakmayacak kadar ‘düşünceli’ yönetimler de var. Bakınız Mali’nin bazı komşuları."

Halbuki bu komşular oradaki İslamcı grupların ve hatta Türkiye'nin çıkarlarını düşünmeliydi kendi çıkarları yerine. Ayıp ettiler.

"Suya düşen yılana sarılır misali, Mali’de çatışmalar hızla yayılınca Mali halkı da Hükümeti de Fransa’nın askeri müdahalesini tek çıkış yolu olarak gördü. Tüm Batı dünyası Fransa’nın arkasında."

Birincisi, hocam o suya değil, denize düşen olacak ama neyse, konumuz bu değil. Burada da Laçiner, yazının başından beri imal ettiği "bu hep Batı'nın oyunu" masalına devam ediyor da, mesela Afrika Birliği'nin "Mali'ye müdahalede geç kaldık" deyip Fransa'ya teşekkür etmesi, operasyon için 50 milyon dolar ayırması falan önemsiz ayrıntılar. Ama zaten Afrika Birliği ne ki, alt tarafı Fas hariç bütün Afrika ülkelerinin üyesi olduğu bir organizasyon.

"Şüphe yok ki Mali halkının huzuru ve mutluluğu Fransa’nın ve Batı’nın ilk önceliği değil. Geçmişte Afrika’ya kan kusturmuş bu ülkeler için 2 büyük tehlike var: 1) Çin, 2) Kıtada hızla yayılan İslam."

Evet hocam, şüphe yok ki bütün Afrika ülkeleri de müdahaleyi bu yüzden destekliyorlar.

"Çin, son 10 yılda tüm kıtayı ticaret ve mali yardımlarla adeta işgal ediyor. Çin, Batı’dan farklı olarak bölge yönetimlerine müdahale etmiyor, askeri darbeler düzenlemiyor, Afrikalıları küçük görmüyor vs. (...)"

Kadir kıymet bilmeyen Afrikalılar da Çinlilerden aldıkları parayı operasyon yapsınlar diye Fransa'ya veriyorlar!1!

"İkinci büyük tehlike ise Afrika’nın en hızlı yayılan dini olan İslam’ı sınırlandırabilmek, kontrol altına alabilmek. Kimi uzmanlara göre El Kaide benzeri yapılar Batı’nın bu tür bölgelere müdahale gerekçesi olarak önce hazırlanıyor, sonra kullanılıyor."

E hocam hani orada bağımsızlık mücadelesi veren masum köylüler vardı, El Kaide nereden çıktı şimdi? Bir de kim bu uzmanlar? Bizim bir uzman hekim Mustafa amca vardı, onun teorilerine benziyor ama bilemedim.

"Özellikle Çinli uzmanlar burada hedefin aslında İslamcılar değil, Çin olduğunu ifade ediyorlar."

Aynı Çinli uzmanlar Japonya'yla savaşı körüklüyorlar bugünlerde. Oldukça muteber insanlar.

"Başka bir deyişle Mali bahane, küresel paylaşım savaşları şahane."

Hocam en baştan şunu diyeydin, "biz de cihanşümul Türkiye için dezenformasyon yapıyoruz" diye not düşeydin de beni uğraştırmayaydın, olmaz mıydı?

Sevgiler, saygılar.

22 Ocak 2013 Salı

Fransız polisi Ömer Güney için ne dedi?

Fransa'da işlenen suikastlerden sonra her siyaset kurumu olayı kendince yorumladı. Hadi o eşyanın tabiatından olsun, Türk basını bir sınavdan daha kaldı. Eğer Fransız polisi her Türk gazetesini bilhassa arayıp farklı farklı açıklamalar yapmadıysa, konuya ilişkin ciddi bir saptırma söz konusu. DNS ayarlarınızı yapmadan giremeyeceğiniz Kürt medyasında ise olay bambaşka şekilde anlatılmakta zaten.

Bu yüzden, Le Monde'da dünkü açıklamalar üzerine yapılan haberin önemli noktalarını tercüme edip merak edene birinci elden bir kaynak sağlamak istedim. İnanmak istediğine inanacaklara zaten bir şey anlatmak namümkün, maksat bilgi kirliliğini temizleyelim.

- "Ömer Güney (30), 96 saat gözaltında tutulduktan sonra dün resmen cinayet ile suçlandı. Fakat soruşturma sonuçlanma noktasından çok uzakta."
- "Güney suçlamaları kabul etmedi, fakat kendisinin cinayet işlendiği sularda bölgede ve binada olduğu kesin." 
- [Saatlerle ilgili açıklamalar] Güney 12.11 ve 12.56 arasında apartmanda imiş. Polisler cinayetlerin 12.50'de işlendiğinden eminler. 12.45'te maktüllerden biri Bilgi İşlem Merkezi'ne bir şey sormuş. 13.21'de maktüllerden birisinin laptopu aranmış ve cevap verilmemiş.
- "Bu zamansal bağdan başka ciddi bulgular da var. Zanlının çantasında barut izi bulunmuş. Güney, o gün giydiği parkayı cinayetlerden kısa süre sonra yıkamış. Fakat bir sokette bulunan parmak izi çok kısmî olduğu için soruşturmada kullanılamıyor."
- [Burası medyada özellikle kafa karıştırıyor] "Türk zanlı 2 yıldır PKK üyesi olduğunu söylüyor. Garges-lès-Gonesse kültürel merkezinde çalışıyor ve bir arkadaşının evinde yaşıyor. Doğum yeri Şarkışla, Kürt değil. Paris'te zaman zaman PKK adına şoförlük yapıyor. Cinayetten önceki birkaç gün de Sakine Cansız'a şoförlük yapmış."
- "Güney, Fransa'ya gelmeden önce Almanya'da kalmış."
- [En önemli yer belki de burası]"Cinayetin sebebi PKK iç hesaplaşması mı? Kişisel anlaşmazlık mı? Kürt direniş hareketi içine sızmış aşırı Türk milliyetçileri mi? Soruşturmaya yakın bir kaynak "hiçbiri ihtimal dışı değil" dedi."

Yani bizim medya Güney'in kim olduğuna, geçmişine, geleceğine ve cinayet motivasyonuna çoktan karar vermiş olsa da, Fransız polisi Güney'i ciddi bir şüpheli olarak görüyor, fakat ne kesin bir delil var, ne bir itiraf. Hepsini geçtim, daha Güney'in PKK'lılık/Türk milliyetçiliği ekseninde nereye düştüğü belli değil.   

O yüzden bu konuda hemen "hani X'ti, Y'di?" diye atlamayın. Daha bu pilav su kaldıracak. 

3 Aralık 2012 Pazartesi

Hilal Kaplan ile Eleştirel Düşünmeme 101

Haftasonu Hilal Kaplan'dan müthiş bir yazı geldi. Yazı müthiş, çünkü çok makul ve haklı bir eleştiri ile başlayan bir yazı, bütün mantıkî düşünme metodlarını, nesnellik ve öznellik çizgilerini, toplum sözleşmesi kavramını falan her şeyi ters yüz ediyor. Köşe yazısı okumayı bırakalı uzun süre oldu, artık sadece fazlaca tedavülde kalan yazılara bakıyorum, hadi diyelim okudum, üzerine bir şey yazmayı da zaman kaybı olarak görüyorum; fakat elimizdeki örnekte olduğu gibi ekstrem örneklere değinmemek değinmekten daha can sıkıcı oluyor. Soru-cevapla ilerleyelim:

"Liberalinden solcusuna kendisine demokrat diyen tüm aydınlar, devletin kendini ideolojik manada askıya alarak farklı görüş, ideoloji ve inanç biçimlerinin birbirine müdahale etmeden birlikte yaşamasına olanak sağlamasını savunurlar."

Bravo Hilal Hanım, kıyafet konusundaki gereksiz düzenlemeleri bu genelgeçer özgürlükçü perspektiften eleştirmek mantıklı bir duruş.

"Fakat ne hikmettir ki sol/liberal entelektüellerimiz, mesele başörtüsü olunca devleti göreve çağıran birer vazife insanına dönüşüyorlar. Çünkü başörtüsü ve onun simgelediği hayat tarzı, kendilerinin "iyi hayat" anlayışına uymuyor ve bu sebeple söz konusu hayat tarzını sürenlerin yaşam alanlarına devletin müdahalesini meşru görebiliyorlar."

Bir dakika, bir dakika. Buraya nasıl geldik? Öncelikle kim bu sol/liberal entelektüeller? Devletçi liberal anlayışı eleştiriyoruz da, "göreve çağırma" eylemi ne zaman gerçekleşti? Sonra, "iyi hayat" anlayışı ile kast edilen ne ki? Bireylerin iradesinin hür kılındığı ve üzerinde bir tahakkümün oluşmadığı bir hayat iyi hayattır, bundan ötesini savunan zaten liberal olamaz. Neyse, herhalde ileride açıklarsınız.

"Sanırım bu yüzden bir kızın başı açık yaşamaya devam etmesi sorgulanmaz, hatta sorgulanması abes kabul edilir. Başı açık kızın, "başı açıklığı" üzerindeki aile otoritesinin sınırları da sorgulanmaz. Başı açık olmaya kaç yaşında karar verdiği de sorgulanmaz."

Nasıl? İnsan başı açık bir şekilde varlığına kavuşuyor, neden başı açık olmaya karar vermek gibi bir şey geçerli olsun ki? Yani insanlar bir toplumda mevcut olan her dini kıyafete dair bir seçim yapmak zorunda mı? Mesela insanların "haç takmama"ya kaç yaşında karar verdiğini de sorgulayacak mıyız? Ya da kipa? Dinin reşit bireylerin bir seçimi olduğunu kabul ediyorsak, dinî bir kararın verildiği yaşa kadar "seçimsiz" olunması normal değil midir?

"[Başı kapalı olanın] tercihlerine yaş sınırı konabilir; hatta dediğim gibi bazı 'demokratlar' utanmadan devleti göreve de çağırabilir."

Ya birincisi, kim bunlar hakikaten? İkincisi, buradan anlıyoruz ki aile otoritesini devletin otoritesine üstün tutuyorsunuz, hadi şimdiye kadar kızgınlıkla -kime kızdıysanız- dediklerinizi unutalım ve bu noktadan hareket edelim.

"Mahremiyetin tesisi hem bireyselliğin hem de toplumsallığın kurucu koşullarındandır. Üstelik hiç kimse, mahremiyetinin sınırlarını kendi özgür iradesiyle belirlemez. Bizim için bunu ya toplumsal kurallar ve/veya devletin öngördüğü düzenlemeler ya da din yapar."

Birincisi, mahremiyete nereden geldik şimdi? İkincisi, bireyin ve ailenin tercihi önemliydi hani, neden şimdi devletin öngördüğü düzenlemelere birden saygı duymaya başladık? Neden devleti göreve çağırıyorsunuz?

"Örneğin hiçbir kadın özgür iradesiyle istese bile göğüslerini açarak sokağa çıkamaz. Ya da bir erkek, işyerine şortla gidemez. Çünkü bu toplumsal-siyasal kurumların bizim için belirlediği mahremiyet sınırlarının ihlali anlamına gelir."

Bir dakika, sanırım şunu diyorsunuz: Mahremiyet bireylerin değil toplumun iradesindedir, o yüzden devlet toplumsal sözleşme gereği bunu düzenler. İyi de bu toplumsal sözleşme ne zaman ve neye göre yapıldı ki? Devlet sadece mahremiyeti düzenleyen bir kurum mu olacak, başka maddeleri yok mu bu sözleşmenin?

"Ancak konulan mahremiyet sınırları, mahremiyeti tesis etmeye yöneliktir; ihlal etmeye değil. Başörtüsü yasağındaysa, bunun tam tersi gerçekleşmiştir. Okul, hastane, belediye binası gibi ortak ve kamusal yaşam alanlarında mahremiyeti ihlal etmeye yönelik bir kural getirilmiştir. Başörtülü kadınlara başlarını açmaları emredilerek mahremiyetleri hiçe sayılmıştır. Başı açık bir kadına, vücudunun istemediği bir bölgesini zorla açtırmaktan hiçbir farkı olmayan bu uygulama, mahremiyeti ihlal etmediği sürece diğer kılık kıyafet uygulamalarıyla eşitlenemez, aynı simetride değerlendirilemez. Bu bağlamda nasıl ki işyerlerinde şort giyilmesi idare tarafından yasaklanabiliyorsa, okullarda da şort giyilmesinin yasaklanmasının abes bir yanı yoktur."

Oy oy oy. Yani devlet, toplumun ona verdiği yetkiye (?) dayanarak bireyleri istediği kadar örtebilir, ama aynı devlet bireylerin istediği kadar açık giyinmesini engellemekle yetkilidir? Ya bu mahremiyet uzlaşısı nereden geliyor? Burada bahsettiğimiz toplumsal sözleşmeyi kim yaptı? Siz kendi değer yargılarınızı devletin koruması gerektiğini söylediğinizin farkında mısınız? Devleti burada göreve çağırmıyor musunuz yani?

"Devletin, okul alanı içindeki mahremiyeti bacakların dize kadar örtülmesi olarak belirlemesi mahremiyetin ihlali değil, tesisidir. Başörtüsü takılmasının yasaklanmasıysa mahremiyetin tesisi değil, ihlalidir."
,
İhlal ile tesis illaki zıt şeyler değil ki! Mahremiyetin ölçütlerinin belirlenmesinden bahsediyoruz burada! Yani yarın öbür gün başka bir devlet gücü başörtüsünü de yeterince "mahrem" bulmasa ve onu yasaklayıp peçeyi bir standart olarak kabul etse, bunu da onaylayacak mıyız "mahremiyetin tesisi" diye? Başörtüsünü din ve vicdan hürriyetinden çıkarıp "ahlak, namus" gibi bir boyuta getirmenin sıkıntısını hiç mi düşünmüyorsunuz bunu yazarken?

"Hem bireyselliğin hem de toplumsallığın kurucu şartına aykırıdır."

Hayda, gene mi bireysellik adına yapıldı bu? Yani başı açıklıkta aile otoritesi sorgulanmalı, başı kapalılıkta devlet göreve çağrılmamalı, ama "bireysellik" ve "toplumsallık" gereği aynı devlet mahremiyet standartları belirlemeli? Gözlerim belerdi.

"Üstelik kılık kıyafetimizi düzenleyen mahremiyet sınırları, en başta bize ailemiz tarafından öğretilir."

YANGIN VAR! Yani aile bize mahremiyet sınırlarını öğretiyor, ve otorite. Ama farklı mahremiyet standartları olduğunda devlet görev yapıp en uçtaki mahremiyeti benimsiyor, ve onun yaşanmasını sağlıyor. Hadi bu da tamam, e sonra aynı devlet gelip mahremiyet standardı daha düşük olan ailenin otoritesini ihlal ediyor? Nerede birey, nerede aile, nerede devlet, nasıl oluyor bu iş ayh bayılıyorum.

"Neyse ki, göreve çağrılan devlet, bir süredir Ak Parti hükümetine tekabül ediyor."

Oh, neyse ki Hilal Hanım baklayı ağzından çıkarıyor. Ak Parti hükümeti göreve çağrılırsa, Hilal Hanım'ın kendi öznelliği ile belirlediği fakat nesnel diye bize sattığı ahlak standartları toplumsal yaşamı düzenleyebilir, ama toplumun gene önemli bir kesimini oluşturan laikçilerin öznellik ile belirledikleri standartlar bir uygulanırsa abaaav. Hem de sol/liberaller de devleti göreve çağırıyorlar hem de utanmadan.

Özet: Burada olan biten yeni aydınların ödünç aldıkları birey ve özgürlük gibi kavramlardan istifa edip, özdeki muhafazakâr dile geri dönüşleri. Solun, liberalin, mutaassıpın Türkiye'deki diskurda buluştuğu nokta dönüp dolaşıp "ahlak, vicdan, namus, haysiyet, mahrem" (@quadroz) eksenine geliyor. Bu noktada objektif kriterler konması mümkün olmayacağı için de, böyle bir ikilem, ve hatta çokleme düşülüyor. Hilal Hanım'ın istediği gibi devlet kendi mahrem standartlarını, başkasının hürriyet ve mahrem standartlarını ihlal pahasına görev yapabilir, o zaman iyi devlettir, aile, birey hepsi uzlaşı içindedir. Ama böyle arada farklı düşünen aileler, bireyler falan oluyor, onlar da gidip devleti göreve çağırıyorlar, o zaman işte bozuşuyoruz. :((

25 Eylül 2012 Salı

Koray Çalışkan ile Pseudo-Bilimcilik Üzerine Diyaloglar

GDO üzerine tartışmalar, ülkede evrim üzerine tartışmaları aratmayacak düzeyde bir kutuplaşma ve bilimsellik kisvesi ile yürütülüyor. GDO sağlayan şirketlerin iş etiği açısından sorunlu dikey integrasyonları, elde ettikleri patentler, dünya üzerinde yiyeceklerin dağıtım mekanizması vs. eleştirilmeli iken durum dönüp dolaşıp iki cepheye geliyor:

1. GDO'lar açlığı önleyecek. Halbuki ne GDO'ların verimi arttırdığına dair bir konsensus var (bazı türler haricinde), ne de bu yukarıda bahsettiğim ekonomik sorunlar çözülmeden GDO'lar bir şeye derma olabilir.

2. GDO'lar sağlığa zararlı. Herhalde şu an üzerine en çok araştırma yapılan beslenme ürünü GDO'lar, ve hala daha hiçbir kesin sonuç veren ve bilim çevrelerinin üzerine uzlaştığı makale yayınlanmadı.

Şimdi bu tartışma zemininden ekseriyetle rahatsız olan ve fırsat buldukça sopayla dürtüklemeye çalışan bir insan olarak, Koray Çalışkan'ın bugünkü makalesini okuyunca kulaklarımdan duman çıkması normaldi tabii. Yazısına bilimse çerçevede getirilen bir eleştiriyi zaten kaleme aldım, bu yazı "ben sana profesör olamazsın demedim, akademisyen olamazsın dedim" tadında olacak o yüzden.

***
Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) sağlığa olumsuz etkileri uzun zamandır biliniyordu. Ancak araştırmalar yavaş ilerliyor, Monsanto gibi GDO devleri araştırmaları engelliyor, tohumlarının araştırılmasına patent hakları üzerinden izin vermiyordu. Buna rağmen özellikle Avrupa’da birçok çalışma yapılmış ve GDO’lu besinle beslenen hayvanların et ve sütlerini tüketen insanların dahi GDO’ya maruz kaldıkları kanıtlanmıştı. 

Kim biliyordu Koray? Hangi araştırmalar bunu göstermişti? Bir iki kaynak göstereydin? Hem şu dediğin Avrupa'da yapılan çalışmalar, bu AB fonlu olanı ve "25 yıla yaygın bir süreyi kapsayan 130 araştırma projesi ve 500 bağımsız araştırma grubunun çalışmalarından çıkarılacak sonuç biyoteknoloji ve özellikle GDO'nun konvansiyonel tekniklerden daha riskli olmadığıdır." sonucuna varanı da kapsıyor mu Koray? (Bak kaynak gösterince ne güzel oluyor değil mi Koray?) Ya da şu "15 yıldır GDO tüketilmesine karşın bir sağlık komplikasyonu gözlenmemiştir" diyen çalışmayı? 

GDO kanser yapıyor
Sekiz bilim insanı 2 yıl boyunca aynı gıdanın GDO’lu ve GDO’suz haliyle beslenen farelerin sağlığını inceledi. GDO’lu gıda ile beslenen dişi ve erkek farelerin farklı kanserli tümörler geliştirdikleri saptandı. “Séralini, G.-E., et al. Long term toxicity of a Roundup herbicide and a Roundup-tolerant genetically modified maize. Food Chem. Toxicol” referanslı makaleye http://dx.doi.org/10.1016/j.fct.2012.08.005 adresinden ulaşabilirsiniz.

E madem kaynak gösterebiliyorsun, yukarıdaki genellemenin genellemesinde cümlelerinde neredeydi bu referanslar Koray? Ama tabii kaynak göstermen dezavantajına oldu, çünkü daha dakika bir gol bir: Fare (mouse) ile sıçan (rat) farklı şeyler. Ama tabii sonra "farecikler" diye demagoji yapamazsın sıçan dersen değil mi? Ha bir de şunu demeyi unutmuşsun (?), bu sıçanlar zaten genetik olarak kansere yakalanma riski yüksek türden, ortalama %72'si zaten hiçbir "treatment" olmadan kansere yakalanıyor eski bir araştırmanın bulgusuna göre. Ama tabii onu yazarsan "farecikler sıfırdan kanser olmuş :((" etkisi yaratamazsın değil mi Koray? 

(...)GDO destekçileri bu konuda ‘büyük tartışmalar olduğunu’, ‘bilime karşı insanların ergen heyecanıyla GDO’ya karşı çıktığını’, “Zamanında cep telefonu da kanser yapıyordu, hani bak, yok bir şey” diyerek meseleyi bir parça sulandırmaya çalışıyor. 
Meseleyi kim sulandırıyor Koraycım pardon?

Yok bizde GDO çalışmaları yasakmış, GDO çalışmalarını serbest bırakırsak biz de gelişirmişiz... GDO zaten doğal bir şeymiş, ıslahla aynıymış...
Koraycım bunun GDO'nun kanser yapmasıyla ilgisi ne? Madem bir şey salladım, ona dayanarak hepsini geçireyim mi dedin n'aptın?

Önce bir-iki cehaleti giderelim.
Onu giderdik zaten yukarıda da, buyur tabii çok istiyorsan.

Türkiye’de GDO hakkında araştırma yapmak yasak değildir. Bu yazıyı yazmadan önce üç genbilimci bilim insanı arkadaşımla hem yeni makaleyi tartıştım hem de son çalışmalarından konuştum.
Eğer bu arkadaşlarında konuşmana karşın bu yazıyı yazabildiysen üç ihtimal var Koray: Senin arkadaşların seni yiyor, hiçbiriniz İngilizce bilmiyorsunuz ve Google kullanmıyorsunuz, ya da senin de ima ettiğin gibi arkadaşların "üçgenbilimci", o yüzden çok ilginç bir şeyler yapıyorsunuz.

Türkiye’de yasak olan GDO’lu ticari tohum ekmek ve satmaktır. GDO sıradan bir ıslah mıdır diye soramadım; ayıplarlar diye... 
Halbuki ayıplanma konusunda bir çekincen yokmuş Koray, iki saattir onu anlatmıyor musun?

 (...)

Kanser kanıtı
Her bilimsel bulgu tartışılır.
Bu cümlenin bir öncesinde "kanıt" demişsin, bütün yazı tırıvırı yapmışsın, insan bunu yazmaya utanır yahu.

Son çıkan makale de tartışılacak. Bilim böyle ilerler. Ancak henüz GDO’nun kansere neden olmadığına dair bir kanıt yok elimizde.

Sevgili Koray,
Bilimin nasıl ilerlediği hakkında konuşup, sonra "negatif bir durumun kanıtı yok" diyebilmen, senin su katılmamış bir köşeyazarı olduğunu gösteriyor. Yukarıda iki saat attın "şöyle kanıt var, böyle bulgu var" diye, bir tane kaynak vermeden, bak abartma bence...

GDO-kanser ilişkisi hakkında ise birçok kanıt var.
Ne dedim la az önce ben?

Türkiye’nin de taraf olduğu ve biyogüvenlik konusunda en etkin uluslararası protokol Cartagena’ya göre ‘ihtiyat prensibi’ bilimsel zararı olmadığı kanıtlanmamış GDO’lar konusunda gayet açık. Son bulgulardan sonra GDO’ların dalgalar halinde gıda sektöründen çekileceği kesin. 
Monsanto'yla konuştum, "Koray bizi mahvetti, bütün fabrikaları kapattık" diye ağlıyor.

Bu noktada Türkiye, ABD gibi holding tarımı yapan GDO’cu ülkelerin ilerisinde. Türkiye’de GDO’lu gıdalar soframıza henüz giremiyor. Ancak maalesef hâlâ hayvan yemi olarak ithal ediliyor.
GDO'cu ülkelerin kime göre ilerisi, neye göre ilerisi Koray?

En kısa zamanda bu araştırmadaki fareciklere dönmemek için laboratuvarlarımızı genbilime sonuna kadar açarak GDO’ya ülkemizin kapılarını kapamalıyız.
Bir, farecikler öpsün seni. Sıçan onlar. İki, laboratuvarlarını genbilime açmanın (bir dakika, genbilim ne lan?) GDO'ya kapıyı kapatmayla ne alakası var Koray? Nasıl bir mantık bu Koray? 

Neyse Koray, sen yeme GDO. Zıkkımın kökü GDO'suz oluyormuş Koray. Afiyet olsun.

3 Ağustos 2012 Cuma

Beyzbol Sopası ve Anlattıkları

Obama'nın beyzbol sopası ile çektirmiş olduğu resim, büyük ilgi odağı oldu bunu dış politika, sembolizm, diplomasi vs. yönünden inceleyen çok sayıda yazı döndü. Ben de bu konuda fikirlerimi beyan etmek istedim.

Öncelikle beyzbol sopasını tutan adamın titrinden ziyade ismi önemli. Yapılan analizler genelde ABD Başkanı kısmına odaklansa da, hikayenin Barack Obama kısmına da bakmak lazım. Obama, başkan seçilmeden önce Illinois eyaleti senatörüydü. Mezkûr eyaletin en önemli şehri Chicago olup, iki adet beyzbol takımları mevcuttur. Bunların birisi Chicago Cubs , diğeri ise White Sox'tur. Buradaki subliminal mesajları dikkatlice irdelemek elzem. Birincisi, Obama Türkiye'ye "biz ayıyız, siz de yavrumuzsunuz, sözümüzden çıkamazsınız" mesajı vermekte. İkinci göndermedeki "beyaz çorap" metaforu da çok ilginç. Beyaz çorap ile özdeşleşmiş milliyetçi politikaların çıkar yol olmadığını beyzbol sopası ile hatırlatıyor bizlere bu resim.

Bir diğer atlanılan husus, beyzbol sopasının duruşu. Beyzbol sopasının yere 90 derece açıyla durması oldukça zor bir iştir. Bildiğiniz gibi beyzbol sopasının ucu düz değil, yuvarlaktır. Obama, bu sopayı kararlılıkla tutarak bir mesaj daha göndermiş oluyor. "Her ne kadar işler dengeyi kaybedebilir gibi dursa da, onu tutan bir ABD var."

Obama'nın beyzbol sopasını tutuş açısı da çok önemli. Eğer Obama beyzbol sopasını eliyle tutuyor olup sonra otursa ve sopayı yanına iliştirse, tutan eli içeriden gelmek zorunda olurdu. Halbuki resimde eli dışarıdan gelmekte. Elin ön plana konulması, ABD'nin "bu konuda elimiz açık" mesajı verdiğini göstermekte. Bir önemli ayrıntı da baş parmak. Baş parmak elin diğer parmaklarıyla bir bütünlük arz etmiyor, hafifçe sopanın başına doğru kalkmış durumda. Burada denmek istenen açık: "Her ne kadar birlikte gözüksek de, bu işin bir başı var ve o baş da benim."

Son olarak da Obama'nın telefonla konuşurken baktığı yere dikkat çekmek istiyorum. Her ne kadar önüne bakıyor ve düşünceli gibi gözükse de, koskoca ABD Başkanı'nın masasının boş olmasını bekleyemeyiz. Muhtemelen önünde bir Ipod/Ipad var. Fotoğrafın çekildiği zamanın gündüz olduğunu da düşünürsek, o sırada Obama'nın olimpiyatları takip ettiğini söyleyebiliriz. Gene haberin ajanslara düştüğü günden sonra oynanan ABD - Türkiye kadın basketbol maçı, ve bu maçta 3. çeyrekte sadece 5 sayı gerideyken adeta sihirli bir elin temasıyla maçı 31 sayı ile kaybetmemizi de bu fotoğraftaki mesaja bağlamak çok zor olmayacaktır.

Görüldüğü gibi "yahu adam telefonla konuşurken elinde sopa tutmuş, ne olacak ki?" deyip geçmemek, ve meseleyi enine boyuna irdelemek oldukça mühimdir.

17 Temmuz 2012 Salı

Sonuç Doğruysa Ajitasyon Mübahtır

3. Yargı Paketi kapsamında Bahçelievler cinayetlerinin katillerinden ikisinin salınması, ufak çapta bir gündem yaratmıştı. Slogancı siyaset icabı bu olay "Katiller serbest!"e indirgense de, durum bu kadar basit değildi. Bu konuyu Mehmet Ördekçi güzelce açıklamış, tl:dr insanı için de özet geçeyim:

1980'lerde solcular, asker kafasıyla affolunması mümkün olmayan "devlete karşı işlenen suç" ile yargılandı, idam cezası vs. aldı. Ülkücüler ise affolunması daha kolay olacak cinayet suçlarından yargılandı, zira bunlar siyasi suç değildi. Yalnız 1991'deki düzenleme ile 146. maddeden yargılanan solcular şartlı tahliye alırken, cinayetten hükümlü ülkücülerin kimileri hapis yatmaya devam etti. Yani 12 Eylül zihniyeti bir hesap hatası yaptı. Bu son düzenleme, bu durumu tadil ediyor, ama hala daha içeride olan sağcı ve solcular var.

Yani sonuç şu: Bu düzenleme, uğruna sloganlar atılacak gibi adaletsiz değil, hatta aksi doğru.(Fakat hala daha mağdur ettiği insanlar da var)

Peki bu sonucu alıp Yıldıray Oğur yazılaştırmak isterse ne olur? Şiar edindiği "solcular şiddet ile hala yüzleşemedi, sağcılar ise yüzleşti." çizgisi doğrultusunda ajitatif bir yazı yazar, yazıyı okuyup da bu olanları bilmeyen "solcu katillerin hepsi serbest bırakıldı devlet tarafından, sağcılar ise içeride, zulüm bu" fikrine ulaşır. Yazısına hükmeden temel mantığın kritiğini Twitter'da @ceelall yaptı zaten, aşağıda görebilirsiniz. Ben nokta atışı ile daha spesifik bir bulguyu anlatmak istiyorum.


Oğur, yazısının bir yerinde MHP Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı'nın öldürülüşünden, ve sonra katillere ne olduğundan bahsediyor. Kendisi maktulün soy ismi konusunda tereddütlü biraz ama, sanırım en sonunda Öztürk yerine Altınok'ta karar kılıyor.


Yazının devamında ise MLSPB'li kadın militanın serbest kaldıktan sonra neler yaptığından bahsediyorç Kendisi şiir kitabı yazmış, şiirlerinden şarkılar yapılmış, ödüller almış.

Google güzel şey, Yıldıray Oğur'un bu yazıyı yazarken hangi haberi kaynak kullandığını bulmak zor olmuyor. Kendisi Yeniçağ Gazetesi'nin 17 Şubat 2010 tarihli şu haberini kullanmış. Yalnız haberi biraz yanlış/eksik okumuş, kendisinin atladığı ayrıntıları ben düzelteyim müsaadenizle:

- MLSPB'li kadın militanın şiirlerinden şarkı yapan kişi Ahmet Kaya. Yeniçağ Gazetesi Oğur'dan daha öfkeli olduğu için bu şarkı hakkında "yıllarca kardeşlik şarkısı olarak pazarlandı" ifadesini kullanıyor. Oğur bundan imtina etmiş.

- Ödüller alan şairin kendisi ya da şiir kitabı değil, şiir kitabının yayıncısı, gene tanıdık bir isim: Ragıp Zarakolu. Yeniçağ Gazetesi şöyle anlatmış orayı da, Oğur yorgunluğuna yenik düşmüş: "Özzümrüt’ün cezaevinde yazdıklarını kitaplaştıran Ragıp Zarakolu (2007’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü Ödülü’nü aldı)"


Şimdi toparlayalım: Yıldıray Oğur, adil bir uygulama olan "katillerin eşitlenmesi"ni anlatırken, neden bu kadar ajitasyona yer veriyor? Neden bugünkü adaletsizliğin altında yatan sebep olan orijinal adaletsizliği es geçiyor? Neden Ördekçi ya da ceelall'in değindiği noktalardan hiç dem vurmuyor? Yazısına getirilen eleştirilere neden "ya zaten geçmişle yüzleşemiyoruz, unutalım gitsin" tadında cevap veriyor? 


Madem unutmalıyız, en başta neden bu fişleme dolu yazıyı kaleme alıyor, bu yaklaşım ile mi unutuyoruz geçmişi?

Başta söylediğimi tekrar vurgulayayım: Oğur'un yazısınun vardığı sonuç son derece geçerli. Bu uygulamanın devam etmesi, adaletsizlik olacaktı. Lakin bu meseleyi Oğur'un Pınar Selek ya da 1 Mayıs 77 sırasında ortaya koyduğu zihniyet haritasıyla inceleyince böyle tutarsızlıklar ortaya çıkıyor. Sağın şiddetle yüzleştiğini ya da esas mağdur olduğunu tutar tutmaz kanıtlamaya çalışmadan da adalet aramak mümkün. Onun ön şartı da esaslı bir yüzleşme.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Kararsız Propaganda

3 Temmuz 2012 tarihinde gündem Sabah'ın "Öcalan'dan Sürpriz Mektup" haberi ile şekillendi. Habere göre, Öcalan 11 aylık tecritini kendi isteğiyle başlatmıştı, çünkü avukatları dediklerini çarpıtıyordu. Bu haber "yahu madem devlet bunu biliyordu, neden 11 ay sesini çıkarmadı? Neden BDP'nin "Öcalan'a tecrit uyguluyorlar" diye propaganda yapmasına izin verdi? Neden iplerin daha da gerilmesini sağladı?" sorularını akla getirse de, diyelim öyle değildi ve haber doğruydu. Haberin kendini doğrulamak için kanıt saydığı da şu idi:

"Bu süreçte mektubu doğrulayan gelişme, Öcalan'ın kardeşiyle görüşmeyi reddetmesi oldu."

Sonra güneş battı, geri doğdu. Sabah, Öcalan'ın görüşmeyi reddettiği kardeşinin şu sözlerini haber yaptı:

"Sayın Başbakan isterse meseleyi çözebilir, gerçek budur. Herkes böyle görüyor."

Yani özetle, Öcalan kimseyle görüşmek istemiyor çünkü sözleri çarpıtılıyor, o yüzden görüşmeyi reddetmek gibi bir seçenek varken devletten "beni tecrit edin" diye ricacı oluyor, görüşmeyi reddettiğini öğrendiğimiz kardeşinin sözleri ise bize işaretçi oluyor?
----

Neyse ki bu kafa karışıklığını daha açık hale getiren, Eyüp Can'ın köşesi oldu. Onun anlattığına göre Öcalan Sabah'ın iddia ettiği gibi bir değil, iki mektup yazmış, ve ikincisinde şunları demişti:

"Sizden istirhamım, kardeşimi göndermeyin bana. Çünkü Mehmet söylediklerimi siyaseten tam olarak kavrayamayabilir. Dışarı çıkıp yanlış, eksik bir şey söyleyebilir. Süreç çok hassas. Geçmişte yanlış anlamaların nelere yol açtığını gördük. Müzakereler kaldığı yerden başlamalı. Bu süreçte daha önce görüşen resmi heyet ve daha önce gelen avukatlarıma görüşmek istiyorum." (vurgu eklendi)

Eyüp Can'ın gördüğü büyük resimde ise, devletin Öcalan'la anılmak istememesi, Zana'nın Öcalan adına arabulucu olarak devreye girmesi var.

Siz Sabah gazetesinin mantık örgüsüne de inanabilirsiniz, Eyüp Can'ınkine de. Sabah Gazetesine inanacaksanız, yıllar önce ortaya atılmış, fotoşop olduğu yüz metreden belli ve hala daha haberde kullanmaktan imtina etmedikleri şu mükemmel çalışmaya da inanabilirsiniz tabii:


Neticede gerçek, görmek istediğiniz kadardır. Çözümü lafta istemek de iyi rahatlatır kafayı.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Zamanlama Masalı

Zana'nın ılımlı açıklamalarından ve Karayılan'ın röportajından sonra gerçekleşen sınır karakolu saldırısı, beklendiği gibi medyanın "zamanlama manidar" refleksini tetikledi. Üzerine Demirtaş'ın "PKK silah bıraksın, devlet operasyonları durdursun" açıklaması, sanki Demirtaş'ın ağzından ilk defa böyle bir söz çıkıyormuşçasına bir havada lanse edildi (tabii vurgu cümlenin ilk kısmınaydı)

Bu "zamanlama" masalının ardından çığırılan türkü de "birileri düğmeye bastı". Yani aslında barış yolunda her şey çok güzel gidiyordu, hiç çatışma falan yoktu, birden zart diye bir saldırı yapıldı ve bütün süreç alt üst oldu. Bu saflık - ikiyüzlülük dolu analizlerin anaakım medyanın her tarafında yer bulması, arkasından "PKK kayıtsız silah bırakmalı" argümanının "evet evet" nidalarıyla desteklenmesi, çözüm için olumlu bir şeyler söyledğini sanıp sadece vicdan paklanmasından başka bir işe yaramıyor.

Öncelikle şu "ah ne güzel güllük gülistanlıktı her şey" pervasızlığını irdeleyelim. Son 3 ayda Milliyet gazetesinde "şehit" kelimesi arandığında çıkan sonuçlar şunlar:

Mart 2012: Cudi Dağı'nda 3 gün süren çatışmada 6 Özel Harekatçı, 7 PKKlı öldü.
24 Mart 2012: Bitlis'teki mağara baskınında 15 kadın PKKlı öldürüldü.
5 Nisan 2012: Hakkari'deki çatışmada 1 üsteğmen öldü.
10 Nisan 2012: Amasya'da bombalı saldırıda 1 asker öldü.
12 Nisan 2012: Uludere'deki çatışmada 2 asker öldü.
14 Nisan 2012: Samsun'da 2 PKKlı öldürüldü.
16 Nisan 2012: Bitlis'e yapılan operasyonlarda PKK sığınakları bulundu.
21 Nisan 2012: Uludere'de mayına basan asker öldü.
25 Nisan 2012: Bingöl'de çatışmada 3 asker, 4 PKKlı öldü.
5 Mayıs 2012: Tunceli'de saldırıda 3 asker öldü.
9 Mayıs 2012: Tunceli'de çatışmada 1 asker öldü.
17 Mayıs 2012: Hakkari'de sınır taburuna saldırıda 1 asker öldü.
18 Mayıs 2012: Hatay'daki saldırıda 3 asker öldü.
21 Mayıs 2012: Diyarbakır'da çıkan çatışmada bir Özel Harekatçı, 4 PKKlı öldü.
24 Mayıs 2012: Muş'ta astsubay öldürüldü.
25 Mayıs 2012: Kayseri'de canlı bomba saldırısı gerçekleşti.
28 Mayıs 2012: Şırnak'ta çıkan çatışmada 1 teğmen öldü.
1 Haziran 2012: Muş'ta PKK sığınakları imha edildi, 5 PKKlı öldürüldü.
5 Haziran 2012: Lice'de mayınlı saldırıda 2 asker öldü.
9 Haziran 2012: Yüksekova'da çıkan çatışmada bir asker, bir PKKlı öldü.
13 Haziran 2012: Şırnak kırsalında devam eden operasyonlar sırasında iki ayrı yerde iki ayrı mayın infılak etti. 2 asker öldü, 2 yaralı.

Şimdi soru şu: Bunların hangisinin zamanlaması manidardı? Hangisinde düğmeye basılmıştı? 4 günde bir çatışma-saldırı-operasyon haberinin çıktığı bir ortamda, hangi işgüzarlık bir baskını "manidar" bulabilir? Bu post hoc ergo propter hoc'çuluğun membası nerededir?

Gelelim buradan yola çıkılarak dillendirilen "PKK silah bırakmadan müzakere olmaz" hikayesine. Daha önce uzun uzun anlatmıştım neden bu argümanın saçma olduğunu. Ortada apaçık süren bir savaş var, bu savaşın iki tarafı var. Bu taraflar birbirlerine güvenmiyorlar, bu güvenin tazelenmesi için adımlara ihtiyaç var. Ulus devlet kafası sürdükçe, Kürtlerin hakları tanınmadıkça, bu yönde sinyaller verilmedikçe, devlet operasyonları bırakmadıkça PKK silah falan bırakmaz. Aynı bakış açısı devlet için de geçerli. Bu yüzden "silah bırakılsın, şiddet olmasın" çağrısı ile ancak güzel bir duş alırsınız, çözüm için hiçbir halta yaramazsınız. Hele ki "PKK silah bıraksın" cümlesini "ama devlet operasyon yapacak tabii" ile sürdürüyorsanız karşı tarafın nezdinde hiç ama hiç ciddiye alınmazsınız.

Daha önce defalarca yazdığım şeyleri tekrar tekrar yazmak ne kadar anlamlı bilmiyorum, o yüzden hasılı kelam eyleyeyim. Siz de zamanlama ezberini bırakın artık bir zahmet, biraz gazete neyin okuyun, gazetecisiniz siz.

29 Aralık 2011 Perşembe

Anaakım Medyanın -Yeniden- İflası: Uludere

Bugün Türkiye yakın tarihine çok talihsiz şekilde geçecek bir katliam yaşandı sınırın orada, Uludere'de. Tam 35 silahsız köylü, PKK'lı olduğu şüphesiyle tepelerine bomba yağdırılarak katletildi. Olayla ilgili İHD ve Mazlum-Der bir rapor hazırladı, buradan ulaşabilirsiniz.

Bu olayı daha hafif bir şekilde anlatmanın imkanı yok, daha doğrusu yok sanıyordum ki, anaakım medya kıvrak zekasıyla ve arsızlığıyla beni yine yeni yeniden yanılttı.

Öncelikle 28 Aralık 2011 günü akşam saat 21.20 sularında gerçekleşen bir olayı saatlerce es geçmelerine bir alkış tutmak lazım. Sayın Başbakan abayı gösterince altında sopa olduğunu anlayıp "tabii biz sansürleriz" diye emrine koşan basın patronlarımız muhtemelen bir sinyal bekledi belli bir süre. Sonra o sinyal geldi, bakalım nasıl geldi, olayın üzerinden 24 saat geçince bu katliam kendine nasıl yer bulmaya başladı: (Resmi yetkililerin açıklamaları bu analizde yer almayacak, sadece katliam haberinin nasıl verildiğine bakılacak)

Zaman


Haberin kendisi anasayfadaki modülde yok, manşetler kısmında mevcut. Başlık "Irak sınırında F-16'lar kaçakçıları vurdu: 35 ölü" Haber öğlen 15:12'de geçilmiş. Metinde, başlıktan da anlaşılacağı gibi, vurgu şahısların kaçakçı olduğu üzerine, bu kelime ve türevleri tam 7 defa kullanılmış. İki farklı yerde de "terörist oldukları sanılan" denmiş. Haber metninde görgü tanıklarının ifadeleri yok, sadece Şırnak Valiliği'nin açıklaması var.

Sabah


Anasayfada saf katliam haberini bulmak mümkün değil. Modülde Genelkurmay'ın Cudi Dağı operasyonuna dair dağıttığı görüntüler ve AKP adına Hüseyin Çelik'in açıklaması yer alıyor. Yanda "Taksim'de göstericiler polisle çatıştı" haberi ihmal edilmemiş. Altlarda "Davutoğlu'ndan Uludere açıklaması" ve "Cenazeler Uludere'ye götürüldü" başlıklı iki haber daha var, ama ötesini bulmak mümkün değil.

Hürriyet


Çatışma haberi burada da Çelik'in açıklamalarıyla birleştirilmiş durumda modülde. Seçilen giriş cümlesi çok ilginç: "TÜRK Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları dün gece Irak sınırında PKK’nın terör yuvalarına yönelik hava operasyonu gerçekleştirdi." Haber içinde siyasilerin tepkilerine de yer verilmiş, lakin haberin sonunu okumayacak bir insanda oluşturulmak istenen kanaat ilk cümleden aşikar.

Star


Star Gazetesi'nin anasayfasındaki modülde haber saf haliyle yer alıyor, fakat başlık oldukça temkinli: ''F-16'lar köylüleri vurdu'' iddiası" Diğer Güneydoğu ve çatışma temalı haberlerde de aynı temkini görmek isteriz anaakım medyadan. Haberin ilk cümlesi de temkinli yaklaşıma devam etmekte: "Şırnak'ın Uludere İlçesi Ortasu köyü kırsalında Irak sınırına yakın bir yerde dün gece düzenlenen hava operasyonunda 35 kişi öldü." Kullanılan tümleç ve kipler ilgi çekici: "hava operasyonunda 35 kişi öldü." 35 kişi otobüs kazasında can verse daha çok sempati ve merhamet toplardı herhalde haberin yazarından.

Haberin altında da şu masumcuk kutucuk var, haberin nispeten tarafsız tonu rahatsız etmiş sanırım:


Milliyet


Milliyet, SON DAKİKA kutusunda şu başlıkla bir haber veriyor: "AK Parti ölenlerin sivil olduğunu kabul etti" Aynı flash kutuda "PKK'lı diye jetlerle vurulanların çoğu 30 yaş altında" ifadesi de var. Yani buradan Milliyet'in en sağduyulu başlığı attığını söyleyebiliriz şimdilik.

Şimdilik diyorum, çünkü modüldeki ilk 3 haberin başlığı şöyle: "BDP'liler Taksim'i savaş alanına çevirdi", "BDP'li Önder: İkinci 33 kurşun vakası yaşandı. İsyan edin demektir bu", "Bunu söyleyen bir milletvekili... Bırakın vatandaş biraz molotof atsın" (Bu haberin doğruluğu şaibeli, henüz teyit edilmedi)

Milliyet'in derdinin sağduyu mu, yoksa kızıştırıcı propaganda mı olduğu konusunda kararsız kalmamak mümkün değil.

Radikal


Radikal'de esas haber anasayfadaki modulün ikinci sırasında, başlık "Savaş uçakları sivilleri vurdu". Şunca haberde "kişi, şahıs, kaçakçı" diye değinilen maktüllere "sivil" demek ilk Radikal'in aklına gelmiş. Radikal'ın modülündeki diğer haberler de bölgeye değinmekte: "Görgü tanığı: Cesetlerin bazılarında kurşun izi var", "İstanbul'dan Yüksekova'ya kadar Uludere protestosu", "BDP 3 günlük yas ilan etti: Bu aleni bir katliam, ölenlerin tamamı köylüler" modülde ön sıralarda yer bulmuş haberler. Radikal'ı kutlamak lazım.

Yeni Şafak


Bu gazetemiz de temkini elden bırakmayan bir ilk haber vermeyi tercih etmiş. Modülde yer alan haberin başlığı "F-16'lar PKK'lı diye köylüleri mi vurdu?" Sorunun cevabının evet olduğunu kamu uzun süredir biliyor, lakin Yeni Şafak soru işaretini henüz giderememiş durumda. Haber metni ise nispeten objektif, iddialara ve Valilik açıklamasına yer verilmiş.

Habertürk


Olaya karşın nispeten adil bir tutum da Habertürk'ten gelmiş. Modüldeki haberler Radikal'de olduğu gibi -bağlam farklı olsa da, mesela BDP'nin açıklamalarına yer verilmemiş- azamiyetle bu olay hakkında. Konuyla ilgili ilk haber tıpkı Yeni Şafak gibi "F-16'lar PKK'lı diye köylüleri mi vurdu?" başlığıyla verilmiş, lakin devamındaki şu ifade nispi bir sağduyu getiriyor habere: "Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu köyünde yaşayan vatandaşlardan 35 tanesi dün gece F-16 uçaklarından açılan ateş sonucu öldürüldü. İddialara göre bu 35 kişi yaşamlarını kaçakcılık yaparak kazanıyorlardı ve bölgedeki karakol komutanının da bu durumdan haberi vardı." Haberin "öldü" yerine "hayatını kaybetti" deyişini kullanması da daha insani bir sunum getiriyor, onun da altı çizilmeli.

Bu inceleme doğrultusunda anaakım medyanın yaklaşımını değerlendirecek olursak:

1. Radikal
Mansiyon: Habertürk
Fasarya: Diğerleri

şeklinde bir sıralama uygun olacaktır.

Ekleme: Sosyal medyadaki yansımalar için @nhacizade'nin şu çalışmasına bakabilirsiniz.

Yarın: Uludere Katliamı'na kamunun verdiği tepkiler.

29 Temmuz 2011 Cuma

Neslin batsın...

Yozdil'in bugünkü yazısını görme talihsizliğine pek çok insan erişmiş olsa gerek. Hem taraftarları, hem de karşıtları tarafından çokça paylaşıldı sosyal medyada. Onunla ilgili iki kelam edeyim istiyorum. Aslında neler neler istiyorum da, iki kelam etmekle yetineyim.

Şimdi öncelikle şu paragrafı -ki paragraf demeye de utanıyorum iki satır yazıya- bir okuyalım:

Ermenistan Cumhurbaşkanı, “Ağrı’yı alabilecek miyiz?” diye soran gençlerine, “Bu sizin neslinize bağlı... Benim neslim, üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirdi, Karabağ’ı düşmanın elinden aldı, bundan sonrası sizin neslinizin başarısına bağlı” dedi.

En başta, Sarkisyan böyle bir şey dememiş, sadece Hürriyet her zaman yaptığı yanlış bilgilendirme ve tahrik becerisini sergilemiş bir kez daha. Farz edelim ki söylemiş. Veya en azından piyasada böyle bir söz var sonuçta. Bu sözün bir benzerini, benzer bir konseptte Atatürk söylemiş olsaydı... Bunun bayrağını yapıp en önde sallayarak koşan Yozdil olmaz mıydı? "Atatürk'ün gençlere, gelecek nesillere verdiği değer" başlığı altında ders olarak öğretilmez miydi? Yazalım mı hemen bir senaryo:

Gençler - Musul'u alabilecek miyiz?
Atatürk - Benim neslim üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirdi, vatanı yok olmaktan kurtardı, bundan sonrası sizin neslinizin başarısına bağlı.

Nasıl? Cuk diye oturdu mu? Bence oturdu. Atatürk'ün karizmaya +10 veren onlarca benzer sözü yok mu bu insanların "vay be..." dediği. Türk şoförünün en asil duygunun insanı olmasını bir kenara bıraksak bile onun dışında hala yüzlercesi var. Bence Milli Güvenlik kitaplarına 3. sıradan giriş yapabilecek bir anekdot oldu.


Benim neslim ise... “Hepimiz Ermeni’yiz” diye sokaklarda yürüdü.

Ya n'olacağıdı? Bir insan Ermeni olduğu için öldürüldüğünde, hepimiz senin gibi acur olacağımıza, tabii ki Hrant gibi Ermeni oluruz, bundan doğal ne var?


Futbol Federasyonu’nun ambleminde Ağrı Dağı bulunan Ermenistan’la milli maç yaptı, Erivan’da milli marşımızın ıslıklanmasını naklen seyretti, sonra ayıp olmasın diye, Bursa’daki maçta Azerbaycan bayraklarını yasakladı.

Futbol Federasyonu'nun ambleminde Ağrı Dağı bulunmasının senin için ne gibi bir sakıncası var? Ermenistan'ın Yılmaz Özdilyan'ı çıkıp "Ay ve yıldızı sahiplenip bayraklarına koymuşlar, bak bak bak!" diyo' mu? Ağrı Dağı neden senin? Ne zamandır senin? Sen nasıl ki "benim lan o, benim sınırlarımın içinde!" diyorsan onlar da "Bizim lan o! Bizim buradan daha güzel görünüyor!" diyor. Evet, resmi olarak öyle olabilir, ama resmiyete bakarsan ben de Müslümanım. Resmiyetin, devletin ıvırın zıvırın ne kadar çakma olduğunu kafan almaz ama.


Adamlar bize günahını bile vermezken, benim neslim Eurovision’da Ermenistan’a 12 tam puan verdi. (Hatta, mümkünse 22 puan verebilir miyiz diye sorduğumuz... Eurovision yöneticilerinin ise, yalakalığın bu kadarı da fazla diye reddettiği iddia edildi.)

Ne demiş ünlü düşünür Bülend Özveren? "Komşuya gitti." Gitsin varsın. Birincisi ona ne, ikincisi sana ne? Kim ne zarar gördü bundan? Senden mi alıp da verdiler 12 puanı? Ben vereyim sana 12 puan derdim ama değmezsin ki lan? Gerçi sen de Ermenistan için düşünüyorsun aynısını değil mi? Yok, aslında sen değse bile vermemekten yanasın, ondan ayrı düşüyoruz. Ben doğrudan senin değmediğini düşünüyorum. Anlayacağın dilden yeterince açık edeyim isterim:

Değ-
mez-
sin...


Benim neslimin gazetecileri... 
Soykırım Anıtı’na çiçek koydu.  Saygı duruşunda bulundu.

Ben de gittim o anıta, benim de tüylerim ürperdi. Çiçek koyamadım belki, saygı duruşunda bulunmadım ama ziyaret ettim. Katlim vacip midir? Söyle de neslinin gençleri beni de kessinler.


Benim neslim, video kliplerinde Atatürk’ün fotoğrafını gösterip “katillll” diye bağıran, Ermeni rock grubu System of a Down için fun kulübü kurdu.

Be terbiyesiz; senin neslin "Yılmaz Özdil fan club" kurmadı mı? Ee? Bunun Ermeni muadili neden ayıp? Ayrıca fun değil, fan. SOAD Türkiye'nin yapmış olduğunu farz ettiği bir soykırım için, Türkiye'nin o dönemki önderine "katil!" diye bağırıyor. Sen ne yapıyorsun? Bütün bir toplumu hedef gösteriyorsun. Neden? Başkanın söylemediği, senin gazetenin g.tünden uydurduğu söz yüzünden.

Çok öfkeliyim a dostlar. Dolayısıyla lafı daha fazla uzatmadan sözü başkalarına bırakmak daha yerinde olacak şu an. Ondan önce Yozdil'i öldürüp hakkını da teslim edeyim ama. Zamanında Hrant Dink'in öldürülmesinin ardından şöyle bir şey demiş, ki altına bu yazı vesilesiyle imzamı atayım. Bozuk takvim gibi yılda bir kere gösterdiğin bu doğruyu bir de kendin göreydin keşke be Yozdil. Keşke zamanında ağzından bu çıkanı kulağı sürekli duysa, kulağında bu yazdıkları çınıl çınıl çınlasa:

"Demek istediğim şu... 
Eğer bu ülkede 'milliyetçilik' tırmanıyorsa... Bu tırmanıştaki en büyük tahrik, 'ağzından çıkanı kulağı duymayan' veya 'dışarıya şirin görünmek için kasıtlı yorumlar yapan' gazetecilere ait."



---
- Yozdil'in nasıl bir yalan üzerine yazısını oturtup nefret saçtığı ve nasıl suçlar işlediği hakkında şöyle bir yazı var. 

- Bir de konu hakkında bianet.org'da yayınlanan bir yazı daha...

- Son olarak da pek tatlı bir blog yazısı daha...

28 Temmuz 2011 Perşembe

Arşiv Oyunu

Neydi o klişe laf? "Geçmişini bilmeyen geleceğini yönlendiremez.", ya da onun gibi bir şey işte.

Bu lafın bütün beylik niteliğini bir kenara koyarsak, şüphesiz bir gerçekle yüzyüze kalırız ki, o da arşive dalmanın oldukça eğlenceli olduğudur. Çünkü hatalarını örtbas etmeninen büyük erdemlerden sayıldığı bir ülkede, günün beylik laf edenlerinin geçmişte neler yumurtladıklarının, ya da hangi düşünce tarzlarından beslendiklerinin müthiş bir seyirlik değeri vardır.

Elimde Altemur Kılıç adlı nevi şahsına münhasır figürün 15 Eylül 1985 tarihinde Tercüman gazetesine yazdığı "12 Eylül'ün Ezikliği" başlıklı makale var. Bu makalede kullanılan cümlelerin, üslubun yansımalarını bugün sağdan sola çok geniş bir perspektife gözlemlemek mümkün. Buyrun, okuyun, siz karar verin: (ama karar vermenize yardımcı olmak için ben özellikle kaydadeğer gördüğüm yerleri bold eyledim hehe)

"12 Eylül'ün beşinci yıldönümünde, bugün hala sürebilen güven ve huzur ortamının minnettarlığı içinde, bizi bir iç savaşın, bir parçalanmanın eşiğine getirmiş buunan şartları şbretle hatırlamak veya hatırlatmak gerekirken, beş yıl sonra maalesef, adeta bu hareketin ne kadar yerinde oluşunun ve haklılığının müdafaasını bile yapamamak ezikliği içine düşmüş gibiyiz. Biz, 12 Eylül öncesini hatırlattıkça, nerdeyse "Artık kabak tadı verdi" diyecekler. Prensip itibariyle bizim tarafımızda olması gerekenler ve köklü bir düzen değişikliğinden fikir ve maddi bakımından muhakkak zarar görecek olanlar arasında bile, maalesef aynı ezikliğin içine düşmüş olanlar vardır. Daha kötüsü, bazıları da "özgürlükçülük" şanı uğruna "Lenin'in işe yarar budalaları" olarak Türkiye'de gerçek demokrasinin değil kendi Marksist ideolojilerinin hakim olmasına çalışanlara alet olmaktadırlar. Ne acı!


Evet üzerine basarak ifade edeyim: "Bizim taraf", daha doğrusu esas fikirleri itibariyle bizim taraf olması gereken taraf, hür teşebbüs, kurulu düzen, gerçek demokrasi tarafı dağınıktır. Haklılığına ve gerçek memleketseverliğine, Atatürkçülüğüne dayanarak, düzeni korumak hususunda atakta olması gerekirken müdafaada bile değildir; anlaşılmaz bir eziklik içine girmeye başlamıştır. Bırakınız bütü bu tarafı, kurulu düzen tarafıın sağlı sollu bütününü, sağ taraf bile politik bir takım çıkar hesapları ve oyunları yüzünden parçalanmış haldedir.


Buna karşılık, rejimin düşmanları kararlı ve sistemli olarak, ataktadırlar. 12 Eylül'de kursaklarında kalan hevesi, bu sefer behemehal tatmin etmek için ataktadırlar. Bunu kitaplarının, dergilerinin, demeçlerinin satırları arasında değil, bizatihi açık satırlarından, şimdiye kadar başardıklarından sezmemek, görmemek mümkün değildir.


Bu başarının iki delili yukarıda da söylediğimiz gibi, 12 Eylül'ü maksatlı bir tartışma ortamına çekmeye muvaffak olmalarıdır. Biz bu filmi daha evvelce görmüştük. Nitekim, Pişmanlık Kanunu'ndan istifade edenlerin biri, itiraflarında kendisine teröre katılmanın rahatlığını veren faktörlerden başlıcası olarak 12 Mart'ın ve 12 Martçılar'ın düşştükleri durumu göstermiştir.


İkinci büyük başarıları, bugünkü idareyi türlü dedikodularla, efsanelerle aşındırmak hususunda olmuştu. Bu efsanelerden en önemlisi Atatürkçülüğe karşı bir Türk-İslam sentezinin ve kadrosunun hakim kılınmaya çalıştığı efsanesidir ki, bu efsane maalesef gerçek Atatürkçüler arasında da yaygınlaşmaktadır. Bu konuya, tekrarlana tekrarlana adeta gerçekmiş gibi yerleşmekte olan ve maalesef doğru dürüst karşı müdafaası yapılmayan bu efsaneye ilerde geniş bir şekilde temas etmek istiyorum. Ancak şunu söylemeliyim ki, onların yakıştırmaları, yani hakikatleri tahrifleri karşısındaki müdafaamızda milliyetçiliğin manevi ve milli köklerimize bağlılığında ezikliğe düşmenin gereğini görmüyoruz.


Karşımızdakilerin çok sistemli olarak şimdi yürütmekte oldukları kampanyanın, daha doğrusu kampanyaların, tehlikeli ve hainane bir maksadı vardır: Genellikle Silahlı Kuvvetlerimizin, özellikle 12 Eylül'ü yapanların itibarlarını sarsmak. Geniş kapsamlı ve devlete karşı işlenen suçları da ihtiva edecek bir af, sıkıyönetimin görevden uzaklaştırdıklarının "ince hukuk" anlayışı ile eski görevlerine iadesi, düzen bozucu ve terörist kadroların takviyesini ve yeniden cesaret bulmalarını sağlayacaktır. Fakat daha kötüsü bu kampanyaların başarısı 12 Eylül'ün haklılığına vurulmuş bir darbe olacaktır. Kellelerini koltuklarına alıp hepimiz uğruna bir mücadele vermiş olanlar en azından "Bunca mücadeleyi niçin yaptık?" diye soracaklardır. 


Ve evet, bütün bu gelişmeler karşısında biz müdafaa halinde bile değiliz; anlaşılmaz bir eziklik, hatta uyuşukluk içerisindeyiz.


Allah encamımızı hayreylesin!"


Kılıç'ın bu bir tek köşeyazısında, Aközgillerin sol karşıtı dilinden ordunun yıpratılması geyiklerine, eleştiri yapmanın "maksatlı bir yıpratma hareketi içinde bulunmaktan ötürü teröristlik delaleti olması"ndan (ki biliyorsunuz bu günümüzde post-Ergenekon süreci olarak niteleniyor) "bizim taraf kesinlikle gerçek demokrasi getirecek" iknasına, gerçek Atatürkçülük ve Türk-İslam sentezi kavramlarının mükemmel kullanımlarına rastlamak mümkün.

12 Eylül zihniyetinin bu en çıplak ve konsantre haline bakıp, bugün rejim ile yüzleşme dilinin nasıl teşkil olduğuna bakmak, şüphesiz ki kimimizi biraz kolundan bacağından tutup silkeleme sürecine katkıda bulunacaktır.

Allah encamımızı hayreylesin.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Özkök ile Muhabbet II

Son iki yazı ağır oldu, kafa dağıtalım. Başka bir blog'dan esinlerek yazdığım Özkök ile Muhabbet yazısının ikincisini de yazayım dedim, çünkü Özkök gene mükkemmel bir pas vermiş. Buyrun:

Halkın nabzını niye tutmuyorum
İstesen de tutamıyorsun be abim.
KENDİ kendime soruyorum.
Kendine sorduğunu bize de soruyorsun hep zaten.
“Ben tembel bir gazeteci miyim?”
Haşa, ülkeyi karıştırmak için az uğraşmadın.
Bakıyorum, bütün arkadaşlarım seçim meydanlarında, kasaba kasaba, şehir şehir dolaşıyorlar.
Geçen gün Şanlıurfa anlatan sen değil miydin yahu?
Bense oturduğum yerden ahkâm kesiyorum.
Sorun oturduğun yerden kesmen değil, sorun kestiğin ahkâm hocam.
Öyle yapıyorum ama bir yandan da yazdıklarını merakla okuyorum.
Bi'zahmet oku.
Yine de içimden seçim gezilerine katılmak gelmiyor.
Ödenek mi çıkmadı?
Böyle olunca da, insan kendi kendine gerekçeler buluyor, bulamazsa da yaratıyor.
Ne dedin şimdi yahu?
Bulduğum veya uydurduğum gerekçeler şunlar:
Hah, başladı durmaz.
¡ ¡ ¡
BİR: 
Bağırma.
21’nci yüzyılda, seçim mitingi denen propaganda biçimini köhne buluyorum.
Abi sorma, ABD'de de yapıyorlar.
Mekaniği çocukluğumdan beri hiç değişmiyor.
Halısaha maç mı yapacaklar, nasıl değişsin dinamik?
Her şehirde tekrarlanan basmakalıp yargılar; yerel birkaç motifle desteklenmiş aynı sloganlar; şehrin futbolkulübüne ve birkaç mahalli figürüne yapılan göndermeler...
Halk bidon kafalı ya, ondandır.
Yıllardır gördüğümüz şey bu.
Değişen sadece seçim otobüslerinin kalitesi, teknik donanım.
Abi katılmıyordun hani, nereden biliyorsun?
Bir de 70’li yıllarda Ecevit’in ceketi ve kravatı atıp, gömlekli kampanya dönemini açması.
Türk siyasi miting tarihini otobüs ve gömleğe sığdırdın ya, büyük adamsın.
İKİ: 
Bak gene bağırıyor.
Hafızamda seçim meydanları ile ilgili iki çok kötü hatıra var.
Kıyamam canım, anlat hadi.
1979 araseçimlerinde, Ecevit’in danışman kadrosundaydım.
Belli adamın niye kazanamadığı.
Beş şehirde yapılan seçim gezilerine katıldım.
Lütfetmişsin.
Hepsinde de meydanlar alabildiğine dolu, insanlar olabildiğine canlıydı.
Mitinge gelen adam put gibi durmaz herhalde dayı.
Sokak aralarında büyük ilgi vardı. Yani her şey, CHP’nin 1977 seçimlerinde aldığı yüzde 42 oyu yinealabileceğini gösteriyordu..
Beş şehirden yüzde 42 çıkarımını nasıl yaptın?
Ama CHP hezimete uğradı, Demirel 5 ildeki seçimlerin hepsini ezici şekilde kazandı. 
Danışmanı karga olanın...
¡ ¡ ¡
O gün anladım ki; sosyolog olarak, seçim meydanından zerre kadar bir şey anlamıyordum.
Abi şunu anlatamadık yıllardır: Sen sosyolog değilsin.
“Halkın nabzını tutmak” denen şeyi bir türlü öğrenemiyorum.
Her Pazar şarap yazarak tutulmuyor sanki nabız?
Ben öğrenemiyorum da, başka gazeteciler öğrenebiliyor mu?
Sen eziksin diye başkasına yansıtma hemen.
¡ ¡ ¡
2007 seçimlerinden önce “halkın nabzını tuttuğunu” sanan gazetecilerin yazdıklarına bir bakın.
Bak bak, ilkokul kompleksleri çıktı gene.
Bütün hayatım boyunca en anlamlı seçim yazısını o yıl yazmıştım.
Abi şunu da anlatamadık yıllardır: Sen anlamlı yazı yazmıyorsun.
“Arkadaşlarıma kefil değilim” demiştim.
Halbuki bizim bildiğimiz Özkök herkese kefil olurdu? Ehehe.
Seçim meydanına inmemiş, “halkın nabzını tutmamış olan ben” haklı çıktım.
Bravo.
AK Parti oyunu yüzde 47’ye çıkardı.
Peki sen kaç demiştin ki? Onu da yazaydın?
İşte o yüzden ben, “halkın nabzını tutmam”.
Tutamadığın için mi tutmuyorsun, yoksa prensip ayağına mı yattın kaşla göz arasında?
Çünkü tutamam.
Tutmaya kalksam elimden kaçar.
That's what she said?
Yıllar boyunca seçim kampanyaları değişmedi, gazetecilerin çalışma biçimleri de değişmedi.
Dur bir düşünelim: Evet, yıllar boyu Genel Yayın Ymnetmeni sendin.
Üç şey yapıldı:
Ne yapıldı?
Seçim otobüsünün üzerinden kalabalığa bakıldı.
Nereye bakacaklardı?
Otobüsten inilip, mitinge katılanların arasına karışıldı.
Ya ne olacaktı?
Bir de balkonlardan bakan insanların tepkisi ölçülmeye çalışıldı.
Abi seçim meydanını başka nasıl gözleyeceksin zaten?
Peki netice?
Evet?
Netice şu: Hepimize her gün okuyacağımız renkli gözlemler geldi.
E bunun nesi kötü?
Ama seçim sonucunu tahmin derseniz; benim gördüğüm masa başında oturanlarınkinden daha isabetli olmadı.
Tek partinin mitingine bakıp seçim sonucu tahmin edilir mi zaten yahu?
O zaman geliyorum asıl soruya: Seçim mitingleri halkın oy verme eğilimini etkiliyor mu?
Asıl soru demişsin de, şimdiye kadar bundan bir kelime bahsetmedin he.
Etkiliyorsa ne ölçüde etkiliyor.
Soru işareti koy sonuna.
Bu konuda ciddi araştırma var mı bilmiyorum, ama cüretkâr bir peşin hükümle şunu söyleyebilirim:
Hayatın cüretkâr peşin hüküm zaten, de hadi.
O araştırmaların sonuçlarının, seçim anketlerinden çok daha itibarlı olacağını sanmıyorum.
Çünkü onlar araştırma değil paşam, gözlem.
Yine de renk renktir, gazeteciler halkın nabzını tutmaya devam etmelidir.
Bi'dakika ya, niye yazdın o zaman bunca yazıyı?
Bense halkın nabzını uzaktan tutmayı tercih ediyorum.
Hani tutamıyordun alo?
Çünkü travmalarımı henüz atmadım, hayatımın sonuna kadar atabileceğimi de sanmıyorum.
Cezmi Ersöz'e bağladı bu hişt, travma falan, abov.

20 Mayıs 2011 Cuma

Özkök ile Muhabbet

Bu fikir benim değil, çok güzel ürünleri olan bir blog'un, canınız sıkkınken okuyun, çok iyi gelir. Lakin kendileri izinde galiba 3 aydır, o zaman sazı ben alayım elime dedim, zira bugün Özkök'ün yazısı paha biçilemez güzellikte.

GEÇEN salı günü Şanlıurfa çarşısında ilginç bir durumla karşılaştım.
Sana her şey ilginç be abim.
Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba ile kapalı çarşıda dolaşıyoruz.

He anlatacaksın illa, e hadi bakalım.
Belli ki muhafazakâr bir esnaf nüfusu var.

Adamı gözünden tanıyorsun valla.
Çoğu beni tanıyor.
Düşmanını tanıyacaksın tabii.
Tanımayanlara da belediye başkanı tanıtıyor.
Hödük değil herhalde adam, tanıtacak tabii.
Bakıyorum, hemen hepsinin yüzünde dost ifadeler var.
Adamlar surat mı asacaklardı yahu?
Sıcak bir misafirperverlik kendini açıkça hissettiriyor.
Allalla, yahu ne bekliyordun ki?
Dolaştıkça, kafamdaki bazı tereddütler azalıyor.
Haa, çıkar baklayı ağzından.
İtiraf edeyim, kendimi daha iyi hissediyorum.
Çaylardandır.
“Ne tereddüdün vardı ki” denilebilir.
Seni tanıyoruz yahu, niye soralım?
Tereddüt, ille de nesnel durumlardan kaynaklanmaz.
Abi gene psikolojiye başlama, girdi mi saçmalıyorsun.
Ülke kutuplaştıkça, insanlar “karşı taraf” diye algıladığı çevrelerde kendini rahat hissetmeyebilir.
Latent ırkçılık diyelim istersen ona.
Şanlıurfa bu bakımdan bana çok iyi geldi.
Yarasın.
* * *

Çarşı turunun sonuna gelmiştik.
Bitmedi mi yahu yazı?
Küçük bir dükkânın önündeydik... Başkan, dükkân sahibinin elini sıktı.
Allalla, sıkacak tabii, dedik ya adam hödük değil diye?
Ben de merhaba dedim.
Arkasından da "uzaylı, biz dostuz" diye ekleseydin.
Dükkân sahibi, düşmanca olmayan, ama nötr bir ifade ile ve üçüncü tekil şahıs kullanarak, şunu söyledi:
“Biraz da iyi yazılar yazsa...”
Esaslı adammış, helal.
Geriye dönüp, cevap vermek, sohbet etmek istedim.
Ehehe, gel itiraf edelim Özkökçüğüm, içten içe küfür ettin.
Niyetim kendimi anlatmak, onu ikna etmekti.
Hee.
Ancak genişçe bir grup içindeydik ve oradan ayrıldık.
Hani Fıkıbaba ile geziyordun, grup nereden çıktı yahu?
* * *

Şimdi Şanlıurfa’da karşılaştığım o esnaf arkadaşa, buradan açıkça seslenmek istiyorum:
Yüzüne söyleyemedin içinde kaldı tabii.
“Bak arkadaş; ben sizin zannettiğiniz gibi kötü bir insan değilim.
Arada Kardak krizi çıkarıyorsun ama olsun.
Yazılarımda, insanlara hakaret etmiyorum. İftira atmıyorum.
Ahmet Kaya'nın selamı var.
Buna karşılık, her gün onlarca köşe yazarından binlerce internet kullanıcısından ağır, hatta galiz küfürleryiyorum.
Üzülelim mi?
Kimseden şikâyetçi falan da değilim.
Ahaha, adamdan şikayetçi oluyorsun işte yahu?
Muhafazakâr bir aileden geliyorum.
Esnafın muhafazakârlığını nereden anladığın belli oldu.
Ama hayat tarzım, düşüncelerim sizinkiyle her konuda aynı değil.
İyi ki değil.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ı birçok konuda çok başarılı buluyor ve belki de sizden bile daha fazla takdirediyorum.
İhale var galiba ufukta?
Ama ona şiddetle itiraz ettiğim şeyler de var. Yaptığım onları yazmaktan ibaret.
Ve daha bir sürü şey.
Bazılarının sizlere sunduğu gibi, darbeci falan değilim. Hayatım askeri darbelere karşı mücadele ile geçti.
Oha oha oha! Sen bizi dünkü çocuk sandın galiba.
Ama darbecilerle mücadele sırasında yapılan hukuki hataları da elimden geldiğince eleştiriyorum
Onu Sedat Ergin yapıyor, seninkinin adı demagoji.
Bu ülkede size de yer var, bize de olmalı.
Ay canım lütfettin, çok sağ ol.
Belediye Başkanı’na söyledim, şimdi herkesin önünde size de söylüyorum.
Dur ağzını bozma dur.
Adınızı almayı unuttum.
Söyleyeceğin bu mu?
Ama mutlaka gelip, eğer ikram ederseniz, bir çayınızı içeceğim.
Sakın ikram etme esnaf kardeş, hazır adını da almamış...
Orada sizi dinleyeceğim, kendimi anlatacağım.
Bak gör, başladı mı susmuyor.
Anlaşamaz mıyız? Varsın anlaşamayalım.
En başta dedin "düşüncelerim aynı değil" diye?
Önemli olan konuşabilmek.
Bence de önemli, o yüzden öğrenmek lazım.
Bakarsınız, ortak çok konumuz varmış...
Kavgada söylenmez.
Sağlıcakla kalın...
Kalamıyoruz ki, yarın gene yazacaksın kesin.