2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
kesik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kesik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2010 Cumartesi

Kusturitsa akıllı olsun!

Bırakın Türkiye'yi, herhangi bir yerde 'sanatçı' denildiğinde neden bahsedildiğini anlamak oldukça güç. Yüzyılların tartışması olması da boşuna değil. Batı felsefe tarihinin evrimi -ve özelinde estetik tartışmalarınınkisi- bize tartışmanın sanatçı nedirden sanat eseri nedire kaydığını teyit ediyor. Yirminci yüzyılda sanatçıya gelen en büyük tehdit olan politikanın estetikleştirilmesi ise, estetiğin politikleştirilmesi çabasının hala oldukça önünde gözüküyor (bkz: bir sonraki paragraftaki başucu kitabı). Belki de Nazi Avrupasının (hayır bir klavye sürçmesi değil bu), bize en büyük miraslarından biri bu ve halen çözülmeyi bekleyen bir uygarlık fiyaskosu olarak da ilgiden fazlasını istiyor.

Bu kadar ciddi bir tartışmayı yürütecek ne gücüm ne de kaynağım var elimde. Tartışmanın başucu kitabını Walter Benjamin'in Alman Trajik Dramasının Kökeni (Ursprung des Deutschen Trauerspiels) addedersek, anahtar cümlemiz de sanırım şu olacak: Hakikat güzelliğin varoluşunun kefilidir. (Truth is the guarantor of the existence of beauty). Walter Benjamin'in bu girdaplarla dolu eserinin daha en başlarında attığı en önemli adımlardan biri Eflatun'ca temelleri atılmış bu algının altını oymaktı (Benjamin 31). Kitabın konusu ve uğraşısı bir yana, bu argüman ne demekti ve sorunluysa bile neden sorunluydu?

Minimal Eflatun bilgim, hakikatın bir değişmez olarak değişken güzellik/estetik algısının sabitlenmesinde önemli bir role sahip olduğunu varsayarak yola çıkmamız gerektiğini söylüyor. Güzelliğin bakanın gözlerinde olduğuna dair modern estetik algısının daha esamesi okunmazken ileri sürülen bu algı, aslında hakikatın tam da kendisinin estetik değerinden bahsediyor olsa gerek. Daha iyi anlaşılabilmek için buraya bakın derim. Özellikle 4. kısımda bahsi geçen güzelliğin varoluşu tartışması oldukça açıklayıcı...

Öte yandan, tam da argümanın karşısında benim söyleyeceğim şudur ki, hakikat güzelliğin kefili değil, güzellik hakikatin kefilidir. Estetik değeri olmayan hiçbir hakikat hakikiliğin elegelirliğinden nasiplenmez! İşte bu, zamanımızın gerçeklerinden biridir. Genelgeçer bir doğru asla değildir belki de. En bayağı örneğiyle, şiddet ve ölümün tiksindirici hakikiliği, ancak ve ancak estetik karakteriyle bize ulaşılabilir kılınır. Amerikan Güzeli'nin ucuz sahnelerinden birinde, akan kanda bir "güzellik" bulan yabancılaşmış o genci mümkün kılan tam da budur. Tabii bu örneklerde takılırsak meselenin ciddiyetini elimizden kaçıracağımıza dair endişelerim var. O yüzden bu kısımları şimdilik unutalım.

Gündeme oturan bir haber var bu sıralar. Altın Portakal Film Festivali'ne çağrılan Emir Kusturica'nın "politik duruşu" (artık ne demekse) nedeniyle karşı karşıya olduğu büyük protestolar. Şöyle bir anımsayalım. Önce şöyle ve şöyle haberlerle başladı. Şu cümleleri çekip çıkarıyorum:

Subaşiç, tepkisini şöyle dile getirdi: "Tüm Türkiye suçlu demiyorum, ama Kusturica'yı davet eden festival organizatörleri benim için Kusturica ile aynı olur. Böyle bir durum canımı acıtıyor. Çünkü bu, Srebrenitsa annelerinin, kurbanlarımızın küçük düşürülmesi anlamına gelir. Bu çok ayıp bir şey. Müslümanları aşağılayan bir kişinin, Müslümanların kalbi olan ülkeye gitmesini, onun orada ne söyleyebileceğini anlayamıyorum. Orada belki Müslümanlardan nefret ettiğini, Çetniklerin tarafına geçtiğini söyleyecektir.

Abdurrahmanoviç, "Saraybosnalı biri olarak, Bosna soykırımını hiçe sayan bu insan hakkında Türk kardeşlerimizin pozitif bir şey söyleyeceklerini düşünmüyorum. Kusturica, yaptığı açıklamalarla, ait olduğu milleti hakkında düşündüğü her şeyi açıkça sergiledi. Onun Türkiye'deki bir festivale davet edilmesi fikrinin nereden geldiğini bilmiyorum, ama inanıyorum ki kaderimizi, Boşnakların yaşadığı katliamları bilen Türk dostlarımız buna tepki göstereceklerdir" dedi.

Anladığım kadarıyla Kusturica müslüman olmayan herhangi bir ülkeye gitse bu iki tepki de gösterilmeyecek. Bu bile benim bu tepkilere burun kıvırmama yetiyor. Zira koşullu tavır, tavır değildir. Bunun adına politik olmak denir. Ve politikasız bir politik olma kadar tehlikeli çok az şey vardır. Bu biraz o ünlü "o ayrı"cı tavırlara benziyor. -E ama Türkiye'de de Emporio Armani Soykırımını reddeden bir sürü sanatçı var! -O ayrı Benjamin.

Sonra olay şişti şişti ve buram buram kokmaya başladı. Semih Kaplanoğlu ve tayfası festivale gitmeme kararı aldı ve basına tavrını ortaya koyan bir açıklama sundu. Mustafa Altıoklar destek verdi. Ardından Ertuğrul Günay Kültür Bakanlığı konumunda Erdoğan'dan aşağı kalmaz bir oynamıyorumculukla Kusturica varsa ben yokum, dedi. Bir de bonus olsun, bu nedir allaşkına?

Ben daha, ne oluyor be, diyemeden mesele yine evet ama hayır ama evet ama rerö rerö dalaşına döndü. Bir Antalya'nın CHPliliği kalmıştı meseleye sızmayan; o da oldu. Daha bugün de Kusturica ağırbaşlı açıklamalar yapmaya çalıştı, ama bulaşmıştı bir kere. Ama yine de şunu kabul etmem lazım, Kusturica gibi ileri geri konuşmaktan egoist keyifler alan bir adamın yeri geldiğinde sükunetle alttan alabiliyor olmasına şaşırdım. Sanatından taviz vermesi istenmediği sürece sanırım uysal birisi olabiliyor kendisi. Ama kişiliğiyle ilgili konuşmaya başlarsam tepki gösterenlerle olan duygusal yakınlığım yazının tavrından taviz vermeme sebep olabilir. Hemen kesiyorum. İronik bir "seni bir insan olarak sevmiyorum Kusturica," deyip bırakıyorum.

Bu meseleyi ateşleyen demeçler 2005te gerçekleşmiş. Birçokları gibi sanırım ben de çok da ciddiye almadan, ve verilen tepkilerin bırakın farkına varmayı, gerçekleşme olasılığını bile düşünmeden devam etmiştim hayatıma. Guardian söyleşisindeki bazı ifadeleri başka yerlerdeki tekerrürleriyle birçoklarının aklından çıkmamış anlaşılan. Bunlardan bir tanesi şu mesela: "OK, maybe we were Muslim for 250 years, but we were orthodox before that and deep down we were always Serbs, religion cannot change that. We only became Muslims to survive the Turks." (Tamam belki 250 yıl boyunca müslümandık, ama ondan önce ortodokstuk ve derinlerde biz hep Sırptık, din bunu değiştiremez. Yalnızca Türklerden korunmak için müslüman olduk.)

Kusturica'nın "Boşnaklık"ı reddetmesi ve üstüne bir de bir "Hristiyan Sırp" olarak çıkması Bosna konusunda İslam'la içiçe bir şekilde duyarlı çevrelerin yarasına tuz basmıştı. Yine duyarlı ama işin içine var ya da yok kendi İslami duygularını karıştırmayan kitleler içinse bu basitçe bir seçim olarak değerlendirilip geçilebilirdi. Tabii Kusturica'nın Osmanlı referansı daha da acıtıcı bir söylemi içeriyordu. Bosna'nın göbeğinden çıkan oryantalist bir söylemdi bu. Zira şu yukarıdaki sorgulamayı yapan bir insandan biraz daha ileri gidip "allaam çok saçma lan" demesini ve Sırplığın da altını boşaltmasını beklerdim. Bak yine kişisel oynamaya başladım. Sanatçı-sanat eseri meselelerine dönelim ivedilikle.

Üç tane kendimce önemli bulduğum soruya yanıt vermeye çalışacağım. İlki, Film Festivali ve özelinde Antalya Altın Portakal Film Festivali nedir? İkincisi, "filmlerini iyi olabilir ama kendisi kötü bir insandır" ne demektir? Ki "filmleri de iyi değil zaten"i de aynı sorunun içine katıyorum. Bu tip absürdlerle uğraşmak her zaman büyük bir eğlence olsa da, korkunçlaşmadan önce deşelemekte fayda var. Üçüncü ve son olarak da sanatçı ile kişi arasındaki ayrıma dair bir soru sormak lazım: Davet etmek nedir, sanatçıyı davet etmek ne demektir? (Çirkin olduğunuz kadar küstahsınız da sevgili sorular).

Film festivali yoğunlaştırılmış bir sinema pazarı alanı yaratır. Birincil derdi hiçbir zaman sinema değildir. Ekonomisine vs hiç girmeyeceğim. Genel olarak kullandığımız festival kavramından farklı olarak film festivali, kandaşları müzik ve tiyatro festivalleri gibi, kaba tabirle seyirci dediğimiz kitleye kültürel sermaye dağıtır. Zira film festivallerinin benim gibi birçok insan için çekici başlıca özellikleri şu cümleler etrafında yoğunlaşır: Başka yerlerde gösterilmeyen filmleri görme imkanı sağlıyor. Ardarda birçok iyi filmi görebilme şansı veriyor. Klasikleri perdede görebiliyorum böylelikle. Filmlerle bağlantılı önemli isimlerle söyleşiler vs var. Diğer festivaller için perde yerine sahne, film yerine müzik performansı falan koyabilirsiniz... Zaten bir film festivalini sevmeme ya da o festivale burun kıvırma sebepleri de aynı cümlelere referans verir. Festivalden sonra zaten vizyona giriyormuş abi. Seçki çok kötü. Söyleşiler az; paneller bok gibi; e Alain Delon nerede hani?

Kendimi -Aha da geldi Jeanne Moreau! -Hani nerede? diyaloğunun ardından bir anda kendisinin önünde gözlerine salak salak bakarken bulmuş olduğum için çuvaldızın bilenmişine oturduğumu belirtmek isterim. Bütün sene sinemaya çok az gideceğimi bildiğim için festivalde yüksek doza vurdurmak isteğiyle karşı karşıya kaldığında kendinden utanıp yalnızca vizyon yüzü görmeyecek olanlara gitmiş de bir insanım ayrıca.

Velhasılkelam. Festival zaten politiktir. Ödülleri de politiktir. Yönetimi de politiktir. Ama bunu insanların gözüne sokunca lan noliy dedirtir. Sonra geçer. Benim derdim o lan noliy anını yakalayıp bir süre orada tutunmak şu an. Örneğin, cnnturk'ün haberinin peşini kovaladığımda şu yenişafak haberiyle karşılaştım. Bahsi geçen zaman gazetesi haberinden çok bu söyleşi ilgimi çekti benim. Kusturica bu söyleşide "Türk kültürü kelimesi Türk kelimesinden de daha geniş bir anlam ifade ediyor." gibi bir şey söylemiş. Müthiş. Film festivali ne demektir? Sine-Kültürel sermaye satışıdır. Bu satışı farklı bir şekilde değerlendiren istisnalar kaideyi bozmaz.

Emir Kusturica iyi bir yönetmen olabilir; ama güldüğü zaman yanaklarını sıkasım geliyor; ama şerefsiz bir dönmedir; ama o kadar para bende olsa ohoo; ama o da bir insandır. Filmleri de bok gibi zaten! Burada anladığımı düşündüğüm bir şey var. Eylemin kendisi başedilemeyecek kadar ağır olduğunda, kişinin kendisi bir güvenlik alanı oluşturuyor. Einstein'ın karısına eziyet ettiğine dair hikayeleri -gerçek ya da değil- duyduğunda insanlar, zannedersem çok mutlu olmuşlardı. İsa dünyaya bir daha geri gelmeyecek. Çünkü kimse bunu ne duymak ne de görmek istiyor. Hiç kimse mükemmel değil. Liberalizmle kolkola giden hümanizm, sen nasıl bir canavarsın?! İsrail'e karşı olduğunda paşa, Srebrenitsa'ya istenen tepkiyi vermediğinde pislik olan adam sevdiğiniz filmlerin hem yönetmeni olabilir hem de olamaz. Ya da belki de o filmleri zaten hiç sevmemiştiniz. Keşke basitçe grip olmuş olsaydınız. Evde birkaç gün istirahat ve ilaçla halledilebilirdi o zaman hastalığınız. Sanat eseri bu yüzden hakikatin kefilidir. Ve yine bu yüzden hiçbir zaman bekçisi olmayacaktır. Ve yine bu yüzden sanatçıya bekçilik hiçbir zaman atfedilemeyecektir.

Son soruya geldim. Öyle ahım şahım bir şey söylemeyeceğim belki.

Sanatçı sanat eserini yaratmaz. Üretmez. Tüketmez. Yaşadıklarıyla olan bağlantıyı kurmaz. Sanatçı, sanat eserinin ancak asimptotunda durur. Bu açıdan ona en yakın ve en uzak yerlerde durur. Ucuzlaşayım yine. Bir doktorun bir doktorun hikayesini yazmasıyla bir tavşanın bir kalemi yanlışlıkla kağıt üzerinde gezdirip aynı hikayenin yayınevine ulaşması arasında sanat eseri adına hiçbir fark yoktur. Sanatçı olmayı istemek de, aynı bağlamda, insanların sizin sanatçı olmasını istemesinden ibarettir. Kusturica'nın 1995'te “There is only one reason for me to make movies. To be loved by you!”(Benim filmler yapmamda tek bir neden var. Sizlerce sevilmek!) demesi tam da bununla alakalıdır. Performatif bir cümledir bu. Yapma sebebiyle orada bulunma sonucu birleşmektedir. (Alıntının geçtiği makaleyi bu meseleyle ilgili çok önemli saptamalarda bulunduğu için şiddetle öneririm). Sanatçı olmaksa sanat eserinin asimptotunda bulunmaya çağrılmış olmakla gelir. Bir seçimden bahsetmek, ya da en basitinden Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresini çıkarmaya kalkmak işe yarayabilir. Ama o seçimin ve daha da ötesi seçebilmenin yokluğudur sanat eserinin menşeinde olan. Ve siz çıkıp da kişiden bahsettiğinizde hiç ama hiçbir zaman sanattan bahsetmiyorsunuzdur.

Bu yüzden Altın Portakal-Kusturica Meselesinde sanattan bahsetmiyoruz. Çağrılmış, hata olmuş olmamış, bunlar sanatla ilgili değil, direkt -direkt- politik meselelerdir. Ve tekrar ediyorum, politikası olan değil, politik olan meselelerdir. Koşulludurlar ve o yüzden dört ay öncesiyle sonrası farklılıklar gösterir. Polanski'nin davasından tutun Orhan Pamuk'un Nobel ödülüyle soykırım demeçleri arasında kurulan bağlantılara kadar birçok meselede yapılması gereken bir ayrım söz konusu olan.

Artık nihayete erdirmem lazım. Altın Portakal'a Kusturica'nın çağrılması da, tepkilere rağmen tutulması da yerinde hareketlerdir fikrimce. Kınamalara da eyvallah, katılmayarak protesto etmelere de. Tabii isterdim ki Kaplanoğlu gibi sanatçılar asimptotlarından böyle tavşanlar çıkarmasın. Ancak yine aynı yerden konuşarak diyorum ki, benim için Kaplanoğlu'nun tavrı saçma olduğu kadar bizi-ilgilendirmez kontenjanındadır. Açılıştaki yuhalama ve Günay'ın katılmayı reddetmesi ise, 'hah, tam da sizin yapacağınız işlerdir' kategorisinden yazıma meze oluyorlar. Rezalettir ikisi de. İstirham ederim meclisinizde cülus ediniz lütfen.

Görüntüde de olsa, bir gün Kusturica'yı savunacağım da aklıma gelmezdi ne yalan söyleyeyim.

29 Nisan 2010 Perşembe

Barselona'yı Savunmak

Shelbyl'in dünki Barça-Internazionale maçıyla ilgili Ekşibeşiktaş yazısını okudum bugün. Diyeceklerimi okumadan önce istatistiklere bir bakın derim. 75-25 topla oynama! 12-1 şut! 4-4 ofsayt! Busquets tüm maça medya manevrası yaptırdı. Tamam berbat bir drama oyuncusu olabilir. Ama o faul fauldu. Sarı kart da sarı karttı. Değilse de öyleydi... Yerdeyken ellerinin arasından durumu kontrol etmesi büyük hata. Kendini yere atan atana olan bir piyasada bunu çaktırarak yapan bu adama odaklanmak da bence -en basit tabirle- talihsizlik. Ki o hareket Telegraph'ın listesindekilerle yarışamaz bile bence. Ben Mourinho'ya yalnızca Otto Rehhagel'e duyduğum saygıyı duyabilirim şu maçta (ki bu adamın önceden yalnızca Alman takımlarını çalıştırmış olması burada enteresan bir bilgi gibi geldi bana). Başka türlü aşamayacağını bildiği bir engeli, futbol dünyasının, hele de Barça gibi bir takımın en nefret edeceği türden bir taktik anlayışıyla darmaduman etmesinin Busquets'in hareketinden farkı yok. Nasıl ki Inter'in oyununa antifutbol demek saçmaysa, Busquets'e de çirkef demek saçma. İkisinde de sempati temel eksen. Inter mükemmel bir defans yapınca sempatiyle bunu beğenebiliyorsan, Busquets'in boğazına parmak atılınca yerde yirmi takla atmasına da sempati duyabilirsin. Bu, biraz da karşı takımın hızlı oyun kurucusunu durdurmak için peşine bücür bir libero takmayı anımsatıyor bana - ki bütün maç sinek gibi vızır vızır etrafında dönsün, sürekli beden temasına girsin, çeksin, çimdiklesin, ufak ufak tepsin adamı ki, ya çıldırsın oyun kurucusu, ya da dövsün de kart görsün vs. İkisini de yargılayamam o noktada. Ama oyun kurucusuna sempati duyarım. Tam tersi de mümkün olabilirdi. Futbolda inatla yapılmayan bir hamleyi tekrar anımsamak lazım bu noktada. Şaibeli bir pozisyonda hakemler gayet de kameralara başvurup ofsayt mı değil mi, faul mu değil mi, kart mı değil mi, buna bakabilecekken, halen sahada gözün gördüğüne takılı kalınıyor. Çünkü şaibe satar arkadaşım! Şaibedir futbol. Dediğim gibi gözünden bir şey "kaçmayan" ve aslında futbolda belki tek gerçeklik olan kamera gerçekliği sahayı da domine etse, aklıma ilk gelenleri sıralıyorum: 1 - Fairplay mecburiyet olur; 2- Gerginlikler azalır; 3- Erman Toroğlugiller işinden olur! Futbol endüstrisinin ve seyircisinin (aksini iddia ediyor gibi görünse de) bunların hiçbirini istemediği aşikar olsa gerek. Gelgelelim Mourinho'nun takımının çok ciddi bir farkı vardı. O da istatistiklerde yine. Defans yapan taraf olmasına rağmen yaptığı faul sayısının düşüklüğü. 15 faul yapmış Inter. Barça'nın 20 faulu var. İşin bu kısmı asıl başarı zaten. Zira maçın tüm istatistiğine -özellikle de kartlara bakarsak- aykırı olan bir figür 15 faul. Ayrıca Barça'nın ofsayta düşmemek konusundaki duyarlılığı olmasa bize elli tane ofsayt pozisyonu izletecek müthiş ofsayt taktikleri de cabası. Ve Julio Cesar. Gerçekten bu maçın adamı oydu. Belki şanslıydı biraz. Ama kurtardığı goller de yenilir yutulur cinstendi! Maçın aklımda kalan kaçan gollerini düşündükçe, bu maçı Barselona nasıl alamaz demekten kendimi alamıyorum. Mourinho'nun hakkı Mourinho'ya, Cesar'ın hakkı Cesar'a. İlk maçtaki gibi Inter kazandı diyemiyeceğim. Barselona kaybetti bu turu. Çünkü gerim gerim gerildi ve konsantrasyonunu kaybetti. Nihayetinde Mourinho'nun asıl başarısı da bu oldu. Hmm, demek ki Inter kazandı da diyebilirmişiz... Bu yazının asıl amacını da artık becerebildim mi bilmiyorum, buraya kadar saklamış oldum. Öncelikle futbolla ilgili hiçbir torbayı büzemeyeceğimizin farkında olduğumuzu varsayıyorum. Sonralıkla da temel fikirlerimi koyuyorum ortaya. 1- İyi futbol kavramına ihtiyacımız var. 2- Barcelona'nın futbolu iyi futboldur. Burada futbol yerine sinema, Barcelona yerine Bergman koyabilirdik. Ya da müzik ve Radiohead koyabilirdik vs. "Zevkler ve renkler tartışılmaz" cümlesini ilk kullananlara da söyleyeceklerim var ama, uğraşmaya değmez... Birinci argüman şundan geçiyor. Arzu diye güzel bir kavramımız var. Arzu, her ne kadar kendi başına pozitif bir ölçek olmasa da, kendisiyle ilişki içerisindeki arzulananla pozitif bir ilişki kurar. Arzu hep, farkın/aynılığın arzusudur. Kendisini sürekli bu çift-özellik üzerinden kurar. Farklı olanı arzularsın ya da (örneğin kendinle) aynı olarak farklı olanı arzularsın. Ve belki de demeye gerek yoktur ki, arzu olmadan hayat olmaz. Arzu bu noktada, iradeyle eşanlamlı olana kadar kendini nüksettirebilme becerisine sahiptir. Toplumsal cinsiyetten tutun kapitalizm altbaşlığında yer bulan liberalizme kadar hemen her toplumsal alanda geçerlidir bu. Futbolda da iyi futbol - kötü futbol ayrımı, basitçe, arzulanan değil, arzuyla ilişki içerisine girebilen futbolla (-) bu ilişkiye açık olmayan arasındaki ayrımdan geçer. Rehhagel'in Yunanistan'ının futbolu açık değildir mesela. Ama Inter fevkalade açıktı dün! Shelbyl'in yazısının da en kilit yanı buydu: "Ben bir futbol maçı izlerken kendimi bir takımı tutmamaya zorlayabildiğim, buna alışabildiğim gün önümde acayip kapılar açıldı."demiş Shelbyl. Bence bahsettiği basitçe, arzulanabilir olana açık olmaktı. Ama bunun için bir futbolun arzulanabilir olması gerekir. İyi futbol belki de budur. Rehhagel arzulanabilir bir yeni-futbol oynatmamıştı, ama öyle bir yeni-futbolun olasılık kapılarını açmıştı. Bunda Yunanistan milli takımının yaratıcı olmamasının da etkisi var. Buna saygı duyarım ancak. Mourinho'ya da benzer bir saygıyla yaklaşıyorum. Ama Inter takımı burada oldukça büyük fark yaratıyor. Zira o taktikleri uygulama biçimleri (Adamımsın Zanetti, canımsın Maicon) yaptıkları tüm işi ağzım açık izlememi sağlıyordu. Yer yer bana "Abi bunlar kaç kişi atak yapıyor?" diye sordurtan Barça futbolcularını öğüten harika bir makineye dönüşmüşlerdi dün. Barselona'yı da aynı eksende seviyorum ben. Elenmesi karşısında duyulan sevinç, bir yandan da insanevladının artık tanrılara olan kıskançlıklarının doruk noktasında olduğu son birkaç yüzyılın milyonlarca kıskançlık tezahüründen biriydi. Busquets belki de Guardiola-Messi-Xavi-Iniesta-... kombinasyonunun tanrısal bedeninde bulunan bir insaniyet belirtisiydi. Eh ve oh, evet! Nihayetinde Barselona da insanlardan oluşan bir takım diyebildik böylelikle. Zorla Barça sempatizanlığı dayatmaya çalışmıyorum anladığınız üzere. Maksat tavır analizi olsun! Messi'ye de zerre yüklenemeyeceğim açıkçası. Aynı o hep sevilen, lan noliy dedirten Messi'ydi; ve Arjantin'deki gibi kaybolduğunu da düşünmüyorum maçta. O top kaleye girmedi. Tek fark buydu Messi adına. Ha bir de faul alamadı. Bunun da hem sabrına, hem de konsantrasyonuna etkisi oldu. Son kertede, yakın zamanda öğrendiğim müthiş bir Bulgar atasözüne sığınacağım: Risk kazanır, risk kaybeder. İnsanların bu denklemde işi yok. Mamafih, futbol kazanır, futbol kaybeder. Ötesini düşünmek, ipe un sermekle bir. Saçma; ama o da olmasa arzu nerede, irade nerede, hayat nerede, what is the matrix ulan? Canınız/canımız ipi vermek istemiyor işte, kabul edelim bunu.

10 Aralık 2009 Perşembe

Puhahalefet

Uzun süredir böyle bir mantık felci, böyle bir saçmalama görmemiştim. ''Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Anamuhalefet Partisinin Genel Başkanı'nın 3.5 yıldır neden görüşmediği sorgulanıyor'' sözleri üzerine Baykal, ''Yaşananlar, geldiğimiz nokta, biz görüşmediğimiz için ortaya çıkmış değildir. Tam tersi, bu yaşananlar ve ortaya çıkan tablo görüşmenin engelleyicisidir. Yani, görüşmememizin sebebi değil, sonucudur bu durum'' dedi. Deniz Baykal diyor bunu. Kaynağım: http://www.ntvmsnbc.com/id/25030453/ Yok ama dedim okuyunca, yanlış yazmışlar... Ama bakın CHP'nin sitesinde de onay var: http://www.chp.org.tr/HaberDetayi.aspx?NewsID=533 Basitçe mantık analizi yapalım: 1- "Yaşananlar, geldiğimiz nokta" = A 2- "Görüşmemek" = B 3- İlk cümleye göre, B -> A değildir. 4- İkinci cümleye göre, A -> B dir. 5- A, B'nin sonucudur! Yani, B -> A dır! Mantık hatasına düşmeden üç cümleyi bir araya getirmeyi beceremeyen Sayın Deniz Baykal'ı kutlar, kafa karıştırma konusundaki üstün becerisiyle partisinin sitesine kadar herkesin körü körüne dediklerini uyuyarak dinlemesine neden olabildiği için ayrıca tebrik ederim. "Görüşmek" konusunda yine kayda değer hiçbir şey demedi ya, bravo. Yumurta mı tavuk mu? diye sordurttu ya, ona da bravo. "İnsanlar" ve "ölüyor" sözcükleri hiçbir şey ifade ediyor mu acaba kendisine? Aciliyetin içinden politika yaparak rezaletler çağımızı sürdürdüğü için aferin, hayatı boyunca aferin kendisine.

9 Ağustos 2009 Pazar

Kapışmalar Rejimi

Radikal'de Çin-Türkiye kapışması kaçınılmaz diyen bir yazı çıkmış. Yazının bilgilerini aktarmıyorum, linkten bakılmasına güveniyorum. Ben bu yazıyı geçen ay sonunda yazdığım Hırsız Yok başlıklı yazıyı tamamlayan niteliklere sahip olması açısından kayda değer gördüm. Ve şu üç kısmı kesip daha dikkatli okumak gerektiğini düşündüm:
"İki ülke iyi bir ekonomik ve siyasi ilişki geliştirdi. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Urumçi’de olaylardan sadece bir hafta önce Çin’e yaptığı resmi ziyaret bunun simgesiydi. Ziyaret Çin devlet başkanının davetiyle gerçekleşmişti. Davet Çin liderliğinin Türkiye’nin Pekin’le yapıcı diyalog geliştirme yönündeki olumlu çabalarını (sözgelimi Türkiye’nin Şincan’ın Çin’in ayrılmaz parçası olduğunu tekrar tekrar vurgulaması) takdir ettiğini gösteriyordu."
Bu son vurgunun nereye gittiğini görmek güç değil. "ayrılmaz parça" kavramı içpolitikaların vazgeçilmezi olan ve devletin (özellikle de egemenliğinin el değiştirmeye yüz tuttuğu zamanlarda) ihtiyaca göre kullanımını sıklaştırdığı bir terim. Ben bir hinlik yapıp google'dan gündemi takip etmeye giriş 'inseparable part of' (ayrılmaz parça-sı) diye arama yaptım. İlk sonuçlar hiç de şaşırtmadı: http://www.highbeam.com/doc/1P2-16554016.html http://english.peopledaily.com.cn/90001/90776/90785/6613215.html Bu iki haberde de Tibet meselesi var. Bakalım onla ilgili ne yazılmış ilk alıntıladığım yazıda:
"Çin 2008’deki Tibet tartışmasının hemen sonrasında Fransa’nın nükleer ve uçak sanayilerini sıkıştırmış ve Carrefour mağazalarındaki Fransız malları boykot edilmişti. Fransa Çin’in istediği tek taraflı özürü dilemeyi reddetti, fakat iki taraf ‘birbirlerinin iç işlerine karışmama taahhüdünü yineledikleri’ ortak bir açıklama üzerinde anlaştı ve Fransa Tibet’in bağımsızlığına her koşulda karşı olduğunu bir kez daha teyit etti."
Şincan meselesinde de benzer bir tutum olacağını kestirmek yine güç değil. Zaten yazı boyunca şu güç, ama şu güç değil deyip duracağım. Konuya dönelim. Bu 'mesele' teriminin kullanımı son derece önem teşkil ediyor. Ama o konuya şimdi girmeyelim. Yazıda riskler şöyle özetlenmiş:
"Türkiye’nin fazla bağnaz bir milliyetçi, hatta açıkça pan-Türkçü bir tutum almaktan kaçınması için üç güçlü neden var. Birincisi, tecrit riski söz konusu. Uluslararası toplum (ABD de dahil), küresel mali krizle ve iklim değişikliğiyle başa çıkmak için Çin’in işbirliğine ihtiyaç duyduğu bir dönemde Çin liderliğini kızdırmak istemiyor. En güçlü ülkeler, Çin’in istikrarını, demokrasiye doğru ilerlemesinin önünde tutuyor."
Minör bir anlatı çözümlemesine girmek elzem zaten. İstikrar kelimesini çekip çıkarmak istiyorum. Yerine Arendt'in bize hediye ettiği 'totalitarizm'i (Total Herrschaft) koyalım. Zira Arendt Totalitarizmin Kökenleri'nde net bir şekilde mantıktan önce tutarlılığa yol veren politikanın totalitarizmin en temel kurucu güdümlerinden olduğunu söyler. Tutarlılık karşımıza bazen istikrar, bazen de sözünü tutmak gibi tasvirlerle çıkar. Çin'in totaliter bir devlet olduğunu pek iddia edemeyeceğim açıkçası. Ancak totaliter jestleri/tavırları tanımakta fayda var. Küresel iktidarlar zaten eski usül totaliter rejimlere izin vermiyor. Ancak yeni bir mutlak iktidar arayışının olduğu da bir gerçek. Ve bir kez daha bir yer değiştirmeye gitmek istiyorum. 'İstikrar'ın yerine bu sefer o "yeni mutlak iktidar arayışı"nı koymak gerek. Serbest düşünmelerimi yazıya yedirerek sizi zorluyorsam özür diliyorum... Sanırım Dünya'daki son gelişmeler bizi şiddetle o "yeni mutlak iktidar arayışı"nı tanımaya ve tanımlamaya çağırıyor. Zira ben bu üç parçadan her şeyden önce 'küresel istikrarın' belirleyiciliğinin tanımlamaya yarayacağını ve yine buradan yola çıkarak ülkelerden bağımsız ama yine ülkelerden ayrılamaz 'küresel bir herrschaft'ı konuşmaya mecbur bırakıldığımızı düşünüyorum. Öte yandan bu mecburiyet tam da bulaşmamamız gereken bir yöne yönlendirildiğimizin göstergesi olabilir ve belki de Çin-Türkiye, ABD-Çin tarzı ilişki ağları konuşmak yerine yine en başa (19. yüzyıl?), kapitalist ekonomiyi konuşmaya dönmek gerekiyor. Birçok insan e ne sandın? diyebilir hazırcevaplılıkla. Ama bu kadar basit değil. Açıkçası bir prolegomena kıvamında giriştiğim bu fikirlenme halini şöyle toparlamak durumundayım: Bahsettiğim ilişki ağlarının içinde aramadan konuşulması gerek kapitalist ekonominin. Yani birbirini kuran, tamamlayan ya da oluşturan olgular olarak değil, birbirine hizmet eden ama birbirini tanımayan olgular olarak. Küresel dönüşümün kapitalist ekonomiyi zorladığı alan budur. Kültürler/politikalar ekonomi tarafından şekillendiriliyor değil, ya da tam tersi de değil. Her birinin kendi içinde bir ekonomisi var (ekonominin de bir ekonomisi var tabii ki); ve bunları birbirine önce bulaştırmadan, sonra da bulaştırarak okumak gerekli. Bu söylediklerim yazılmadık düşünülmedik şeyler değil. Negri'de, Derrida'da kimbilir nasıl sorgularda şu düşündüklerimin formülasyonlarını bulabiliriz. Ama ben yine mevcut metne/tartışıya sadık kalmayı tercih edeceğim. Son olarak, Şincan'la ilgili şu atıf yardımcı olabilir: Şincan meselesi - diğer başka "mesele"lerle beraber-, yeni-mutlak-iktidara tehdit olan açıkların (kapitalist) ekonominin reformu için ve kurtarılması adına, kimliklerin ve kimlik politikalarının, kimlikler adına ama onları umursamadan kullanılması rejimlerinin bir sonucudur. İçinde yaşadığımız ve alakadar olduğumuz "baskın" rejimler böyle bir karakteri benimsiyorlar artık. Bir amacın olduğunu söylemek ise güç. Zaten amaç aramak, anlamak yolunda yapılabilecek en büyük hatalardan biri olur. Pynchon'un kulakları çınlasın.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Bir Direniş Oratoryosu

Geçen Cumartesi akşamı Rumeli Hisarı'nda Jeanne Moreau'yu dinledik kız arkadaşımla. Yom Yom ve Kippur gibi filmlerini izlediğim, en son da Serbest Bölge ile artık kendisine iyice kızdığım Amos Gitai'nin yönettiği epik-trajik bir oratoryoydu bu. Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğulları'nın Savaşı adındaki oyuna açıkçası beklentisiz gittim. Çünkü bir önceki gün gitmiş olan bir arkadaşım beni minör bir Yahudi ajitasyonu izleyeceğim, Türk oyuncu Cüneyt Türel'in yetersiz olduğu ve Jeanne Moreau'nun yalnızca artık iyice zayıflamış sesiyle oyuna katıldığı konusunda uyarmıştı. [Bu arada hemen uyarayım, resimler Hisar'dan değil, dinletinin yer aldığı başka ülkelerden, fikriniz olsun diye koyuyorum. Ama sondaki resim ve video benim telefonumdandır - dinleti öncesi ve sonrasında uyarı görmedim, duymadım, almadım - yasaldır yani] Genel olarak bir oyuna ya da gösteriye gitmemde en çok bilet fiyatları belirleyici oluyor. Bu açıdan uzun süredir tiyatro izlemediğimi not düşmem gerek. Zira bir oyunu ya da filmi beğenmemde ve onunla ilişki kurmamda izleme sıklığımın çok etkisi oluyor. Festivallerde çok film harcarım mesela... Ve en son Bilgi Üniversitesi'nde Oyunbaz Tiyatro Topluluğu performansıyla izlediğim Peer Gynt'ten (bilmeyenler için: "per günt" okunurmuş - ben bilmiyordum :)) çok memnun çıkmış olduğum için açlığım katbekat artmıştı zaten. O yüzden belki de günler geçtikçe üzerimdeki etkisi azalacak bu oyunun. Bir olumsuz ve bir olumlu etken saydım. Ama ikinci paragraftan oyunu beğendiğim anlaşılmıyorsa, baştan söyleyeyim, gayet mutlu ayrıldım oradan. Beni uyaran arkadaşıma ise bir tek Cüneyt Türel konusunda katılıyorum. Ezberlenmemiş replikleri ve tamamen umursamaz tonlamalarıyla çıldırttı beni Türel. Örneği ileri bir noktada vereceğim. Oyun Flavius Josephus'un Yahudilerin Savaşı metnine dayalı. Milattan sonra 66-73 yılları arasında geçen savaş, Yahudiler'in Roma'lılara karşı gösterdikleri şok edici direnişi merkeze alıyor. 7 bölüm var. Birinci bölüm olan İsyan, Sema'nın ağıdıyla Türkçe başladı. Açıkçası duyduğumuz duru ses tatlı bir giriş oldu oyuna. Arkaplana kurulmuş olan asma kulenin tepesinden Kudüs'e bakan Shimon'un henüz anlam veremediğimiz tepkilerinin başlangıcına denk gelen bir bateri dinletisi başladı daha sonra. Bu kısım açıkçası oratoryonun en başarılı kısımlarından biriydi. Broşürden adının Shahar Even Tzur olduğunu öğrendiğim müzisyen(?), kurulu platformun metal çubukları, merdiven basamakları ve eklemleri üzerinde hayatımda duyduğum en vurucu ritmik cümleleri kurdu. Bu kısmı Rumeli Hisarı'nın rüzgarıyla beraber insanı baştan aşağıya titretecek bir etki bırakıyordu insanın üstünde. Biz henüz ürpertimizi üzerimizden atarken Jeanne Moreau en öne kurulmuş masasına geçip Josephus olarak tarih dinletisine başladı. Açıkçası öyküyü baştan aşağıya anlatmak anlamsız olur. Ancak Josephus-u Moreau'nun ağzından dinlediğimiz öykünün Yahudiler'in Romalılar karşısında önce iç çöküşünü sonra da gerçek yenilgisini anlattığını söylememde fayda var. İki kentin; Kudüs'ün ve Massada'nın yenilgileri anlatılıyordu. Kudüs'ün önce kendi iç savaşı, sonra da sonradan imparator olacak olan Romalı general Vespasianus'un oğlu Titus'un karşısında verdiği savaşı dinledik bu noktada. Titus karşısında açlıktan kırılan Kudüs halkının resminiyse en net Kudüs'lü Meryem'i canlandıran Sedef Ecer veriyordu. Bir noktada kendi bebeğini insanlara aş edecek kadar deliren Meryem'in Ecer elinden devlet tiyatrosu tadında yorumlanan portresi yerinizde kıvranmanıza neden oluyordu yer yer. Acıyı hissedememenin yarattığı bir kıvranmaydı bu... Öte yandan Titus'u Türel'in sesinden dinlemek ise en başta anlattığım üzere tam bir işkenceydi. Örneği de burada vereceğim. Çünkü en iyi bu örnek kalmış aklımda. Yahudilerin direnişi karşısında sabretmeye karar veren Titus'un şöyle bir repliği vardı: "Onların ne kadar kararlı olduklarını görmeye karar verdim." Türel bu cümleyi görece nötr ve kinayeli/aşağılayıcı bir tonlamayla vermek yerine tam da "ne kadar" kısmında belgesel dublajına kayan bir fazla-vurguyla tonlama yapmaya kalkınca sanki cidden Yahudilerin kararlılıkları hakkında bir fikri varmış gibi, her şeyi bilen bir anlatıcının mevkiinden konuşur gibi konuşuyor ve seyirciyle aynı yerden oyuna katılıyormuş izlenimi veriyordu... Hayır be adam! Sen orada bir karaktersin ve bizim "kaddar" bilmiyorsun ne olduğunu. O yüzden artık sesine güvenmeyi bırak da karaktere gir ama, değil mi? Oyunun genel akışına dönmek gerekirse: Jeanne Moreau en ortadaki masasında, soğuğa karşı önlem olarak bacaklarına örttüğü kırmızı battaniyesiyle ve kendisine göre solda kalan bacanın üzerine ve aynı anda kendi üzerine yansıtılan Türkçe konuşma metni çevirisiyle sesini bize sunarken, şömine önüne oturup anneannesinden tarih dinleyen çocuklara dönmüştük hepimiz. Olayı iyice romantikleştirmemek adına, bunun bir de eksisi olduğunu söylemeliyim. Jeanne Moreau'yu tanıyıp yalnızca sesini dinliyor olmak biraz rahatsız ediciydi. Oyuna dahil olmasını istemiştim açıkçası. Ancak L'Amant filmini yalnızca onun sesi için bile tekrar izleyebileceğimi düşününce (gerçi başka sebepten izlemem - sevmem zira o filmi), kendisinin ne kadar iyi bir ses olduğunu ve ne kadar iyi bir seçim olduğunu tekrar tekrar anlıyorum. Bu noktada da bu yazının tek -nasıl denir- dişe dokunur saptamasını sunabilirim herhalde. Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğulları'nın Savaşı tamamen seslere dayalı bir "gösteri"ydi. Bu açıdan bir dinletiydi pek tabii. Tüm gücünü seslendirenlerinden ve müzisyenlerinden alıyordu. İsyanı, açlığı, direnişi hep seslerde duyuyordunuz. Mekan olarak Rumeli Hisarı'nın seçilmesi de boşuna değildi tabii. Arkaplanda bazen Anadolu yakasından atılan havai fişekleri görüyor ve duyuyorken, bazen de öyküde/tarihi anlatıda bahsi geçen kalelerin, surların ve meydanların hissini başka nerede daha iyi alabilirdiniz ki? Gerçi Türel de, bir noktada 'surlar' derken hisarın surlarını göstermiş ve aslında gayet anlamlı olabilecek bu jesti kendi beceriksiz yabancılaşmışlığıyla piç ettiğiyle kalmıştı. Oratoryo'nun bölümlerinin adları sırasıyla şöyle: İsyan, İç Savaş, Kuşatma, Açlık, Kentin Düşüşü, Zafer Alayı ve Massada. Özellikle 3. ve 4. kısımları uzun sürüyorlar. Massada kısmıysa en vurucu olması düşünülen kısım. Bana Fritz Lang'ın 1924 yapımı Nibelungen'inin ikinci kısmı Kriemhild's Rache'yi (Kriemhild'in Siegfried'i öldüren akrabalarından Attila Han yardımıyla intikam almasını anlatır bu kısım) anımsatan bu son bölümde Massada'ya kaçan Eleazar, tüm halkı intihar etmeye ikna eder ve Romalılar'ın zaferini böyle engeller... Bu kısmı çok düşündürücüydü oyunun. Zira ülke ülke dolaşarak bu oyunu sergileyen Gitai'nin gerek direniş, gerek tırnak içinde olması son derece önemli olan "Roma", gerekse gurur ve kimlik adına söyleyecek şeyleri olmalıydı. 'Toplu intihar' hemen hep faşistik ideolojileri içinde barındıran ya da onu karşısında bulunduran bir kavram olmuştur. Zira "kimliğimizi ve yurdumuzu kaybetmektense" koşullarıyla başlar bu girişimler. Filistinli intihar bombacıları bu çerçeveye ne kadar girer mesela? Amerika nasıl bir yerde durur bu sanat eseri karşısında? Yahudilerin kendileri nasıl hissediyorlar bu oyunu izlediklerinde? Böyle sorular geeldi aklıma. Sonra tekrar Die Nibelungen geldi aklıma. Hitler'in favori filmi olması geldi. Filmin kendisi her ne kadar antifaşist ve insan merkezli politikanın karşısında olsa da, Hitler bu filmi Alman gururunun ve kararlılığının en saf örneği olarak görmüştü. yaklaşık 85 yıl sonra Yahudiler için de bu oyun öyle bir etki yaratıyor muydu? Bilemiyorum. Ama şunu biliyorum ki, bu oyun hiçbir zaman politikadan ayrı tutularak anlaşılamayacak. İçinde aslında direniş adına söylenen o güzel cümleler, "her şeyden önce varlığı unutuyoruz" diyen ağıtlar değil, küçük harflerle, yahudilik, romalılık, gurur, kibir, kararlılık, yücelik, kimlik, birlik, kardeşliksiz bütünlük gibi politik kirlenmelerle doldurulmuş kavramlar konuşulacak. Oyunun beni en çok sarsan kısımları tek kelimesini anlamadığım İbranice ağıtlardı. (Broşürden adını yanlış almadıysam) Menachem Lang'ın sesi ilk olarak acıyı unuttuğumuzu, ilk olarak savaşların acısını unuttuğumuzu düşünmeme neden oldu benim. Oyundan bunu aldım. Savaşlar kazanan-kaybeden, değişen-değişmeyen gibi ayrımlarla değil, acıyı çekenler üzerinden konuşulmalıydı. Yahudiler-Romalılar olarak değil, anneler, babalar, çocuklar, açlık, yokluk, insanlık üzerinden konuşulmalıydı. Lang orada kim bilir ne diyordu halbuki... Sonuna doğru kayıt almayı akıl ettim, o yüzden şu minnacık klibi de final niyetine buyrun dinleyin. Kalite hak getire tabii.

21 Temmuz 2009 Salı

Hırsız Yok

Bir süredir Armenian Weekly'nin newsletterlarını (postakutuma yolladıkları gazete özetlerini diyelim) alıp duruyorum. Başlıkların hemen hepsi ünlü Ermenilerin başarı ve hayatları ve Medz Yeghern üzerine; ve daha da ilginci, dünyanın bütün meselelerini yine bu iki "leitmotif"e bağlıyorlar. Öncelikle, neden üyeyim? Çünkü dediklerini merak ediyorum ve değer veriyorum. Bu yeterli tabii. Ama bir derdim de nasıl bir politika güttüklerini görmek. Zira Medz Yeghern konusunda benzer dertlerimiz olduğu halde politik bir kirlenmeye maruz bıraktıkları felaket konusunda fena halde ters kulvardayım Armenian Weekly yazarları ve kadrosuyla. Dünyayla "soykırımı tanıma" üzerinden kurulan ilişkinin hastalığından kurtulmak, Dink'in dava edilmiş mükemmel tanımındaki gibi, Türk kavramından kurtularak temizlenecek/kurtarılacak bir Ermeni kimliğine kavuşmak demek. Dünyanın tüm Ermenilerinin bunun farkına herkesten önce varması lazım aslında. En büyük rahatsızlığım da dünyanın çeşitli yerlerinde egemenin sesine sahip erk-şiddetlerin(gewalt) kendilerine kendi içlerindeki açıkları, çıkmazları(aporia diyelim) göstermek yerine, tam da politika olmadığı için politik olan hamlelerle, aralarında seçim yapmayı ve taraf tutmayı seçmeleri. Biraz zorlayan bir cümle oldu belki, ama şöyle somutlaştırayım: Eğer ki bir ülkenin iktidarı kendi içinde erk-şiddetle bastırdığı bir kitlenin gözü önünde başka bir ülkenin erk-şiddetle bastırdığı bir kitleyi savunuyorsa, bu ironiktir. Velhasıl, o ülkenin bastırılan kitlesi, "e bize yaptığının ne farkı var?" diyerek hatırlatmakta haklıdır, hatırlatmalıdır ve dikkate alınmalıdır. Öte yandan, o başka bir ülke çıkıp da "e siz de yaptınız" diyerekten politik bir stratejiyle kendi yaptığını haklı çıkarmaya kalkıyorsa, bu da ironiktir ve ironisi aynı ilk örnekteki gibi anımsatılmalıdır. Ancak... (Evet bu bir Milliyet Gazetesi'nde-bir-sayfaya-boşluklarla-çeyrek-sayfalık-yazı-yazarım-abi 'ancak'ıdır!) İki erk-şiddetin de ezileni bir olmak yerine, karşılıklı olarak o erk-şiddetlerin uluslararası politikalarına sakız oluyorlarsa, burada bir sorun var. Armenian Weekly'de okuduğum son haber tam da bunun örneği olarak beni sarstı. Çin'de Uygurlar'a karşı acımasız bir şiddet uygulanıyor. Tam da Benjamin-Derrida-Agamben tasvirine uygun olağanüstü hal koşulları söz konusu. Erk-şiddet, egemenin kendini açığa çıkarttığı bir yerden, tüm yasayı askıya aldığı bir alan açıyor ve yasa kağıtlarda değil uygulamalarda kendini gösteriyor. Uygurlar harcanabilir homo sacerler olarak yalnızca ve yalnızca uluslararası diplomasinin dünyasında kullanılabilirlikleri kadar varolabiliyorlar. Erdoğan'ın öne sürdüğü türden bir adeta-soykırımın olduğunu söyleyemeyiz belki. Hatta mümkünse soykırım kelimesini öyle hoyratça da kullanmayalım. Ama soykırım kelimesine takılmadan ve aynı erk-şiddette olduğu gibi güçten ziyade etkiye bakarsak, bu adeta-soykırım kavramı diğer şeyler arasında bize iki şey söylüyor: 1- Erdoğan soykırım kelimesi ve kavramını yoz-kullanıma sokarak mitleştiriyor. 2- Bu içini-boşaltma ya da anlam-bozum ile tüm egemen güçlerin suçlarının ortakpaylaşım alanını yeniden açarak "siz sesinizi çıkarmayın, biz de sesimizi çıkarmayalım"a oynuyor. Alın size yeni nesil denge politikası. Peki Armenian Weekly ne yapıyor? Diyor ki makalede, Erdoğan kendini küçük düşürdü. Diyor ki, 'soykırım' kelimesini böyle hoyratça kullanarak kendi anlayışına ve uygulamalarına nasıl ters düştüğünün farkına varmadı. Ve Çin basınında çıkanların kendi savlarına destek verdiğini düşünerek ekliyor yazıyı yazan Sassounian: Çin de Türkiye'ye bunu söyleyecek son ülke olduğunu anımsattı! Bir yandan ne bekliyordum ki, diyorum. Bir yandan da nasıl bu kadar kör olunabilir? diye sormadan edemiyorum. "Bakın bakın, Çin de öyle demiş" diyerek ne yaptıklarını sanıyorlar bilmiyorum doğrusu. En rahatsız olduğum noktalardan biri şuydu: "The People’s Daily also published several letters critical of Turkey, one of which stated: “The Kurdish massacres in Turkey were a kind of genocide and Nazism. Linking China to genocide is like a thief shouting ‘stop thief.’" [Halkın Günlüğü (Çin'in gazetelerinden biri- kabaca çeviriyorum), Türkiye'yi eleştiren bir kaç yazı yayınladı. Bunlardan birinde şöyle deniyor: "Türkiye'deki Kürt katliamları birer soykırım ve Nazizm örneğiydiler. Çin'i soykırımla itham etmek bir hırsızın 'Hırsız var' diye bağırmasına benziyor."] Bir hırsızın 'hırsız var' diye bağırmasında sorun görmüyorum ben. Argumentum ad hominem'i bilmeyen ve sıksık bu hataya düşen politikacılara aşinayım (ne yazık ki) ama yine de "eeh saçmalamayın lütfen" demekten geri durmayacağım. Pekala bir yalancı da doğruyu söyleyebilir. Ama o yalandan bizzat muzdarip kitlenin çıkıp da bir yalanın çürütülmesi için başka bir yalancının arkasına sığınmasından fena halde rahatsızım. Zira bu haklının hakkının haklıktan çıkarlığa dönüşmesine sebebiyet veriyor. Ve itham ediyorum bu durumda, Ermeni diasporası hakkını çıkara dönüştürmektedir. Aradaki fark, 'çıkar'ın otoritenin izini taşıması, ve egemenin sesini kullanmaya öykünmesi, bir egemencilik oyununa alet olmasıdır. Spivak'ın ezilenin konuşamamasından kastettiği buna yakındır (link tabii ki Can the Subaltern Speak? makalesi, ve indirmek içindir.). Aradak farklara şimdi giremeyeceğim. Ama şunu söyleyebilirim ki, sesin ve konuşmanın egemenle ilişkisini unuttuğunuz yerde, kimliğin ne olduğunu da unutuyorsunuz demektir. Öte yandan, The People’s Daily yazarı da "ayrıca biz hırsız değiliz" gibi bir şey diyemeyerek, "bu bizim içişimiz" diyerek de ayrı bir gafta bulunuyor; ama buna girmeye gerek bile yok - ya da giremeyeceğim diyeyim, zira Çin'de ne oluyor hiçbirimiz bilmiyoruz aslında. Bu bambaşka bir yazının konusu. Özetle, Armenian Weekly'nin düştüğü hata tam da Çin'in, Türkiye'nin, İsrail'in (one-minute vakası), Fransa'nın (Cezayir-Medz Yeghern atışması), A.B.D.'nin(ne istersen!) vs.'nin istediği türden bir ses kullanımında yaşanan ses kaybıdır. Çin'e karşı tek bir söz etmeyen bir yazıdan bahsediyoruz - aklım almıyor bunu. Burada savunulması gereken hem Çin'e hem de Türkiye'ye karşı bir tavırdır pek tabii. O yüzden Uygurlar'ın asıl muhattabı Türkiye'deki Kürtler, İsrail karşısında Filistinliler, Ermeniler'dir mesela; ama bunun nasıl da uzak gözüktüğünü/olduğunu biliyoruz. Ve şu anki durumda, tüm hırsızlar birbirlerine "hırsız yok" diyor aslında. Demem o ki, bir hırsız "hırsız var" dediğinde, önce var olduğu iddia edilen hırsıza bir bakmak lazım. Bir hırsız düşmeden başkası düşmüyor. Tarih bize şiddetle bunu öğretmemeye çalışıyor! Daha fazla yoruma girmeden, Armenian Weekly'nin yazısının sonunu şuracığa düşüvereyim: "The most effective measure China can take in response to Erdogan’s hysterical accusations is to have the Chinese Parliament adopt a resolution recognizing the Armenian Genocide." [Çin'in, Erdoğan'ın isterik suçlamalarına karşı alabileceği en etkili tavır, Çin Parlementosu'nun Ermeni Soykırımı'nı tanıyan bir yasayı uygulamaya geçirmesidir.]

18 Mart 2009 Çarşamba

Biopolitik Yoğurt

Yaz lann dedi Shelbyl insanı, ben de oh evet Musa'msın sen, dedim - yazayım madem. İçimin politikayla dışımdan bir adım önde ilgilendiği zamanlar bu sıralar. İç hesaplaşmalar desem değil, eyleme dökmekle sorunum var desem değil. Yalnızca sabrediyorum diyerek geçiştireyim. Yaklaşık iki haftadır benim gözlemlememe gerek kalmadan (o da ne demekse) gözüme sokulan bir çok gelişme oldu allaan belası İstanbul şehrinde. Her zamanki gibi, seçim geleneklerine, örf, adet ve hep-yutturduk-yine-yuttururuz'larına uyacak bir şekilde, şehir hooop diye değişmeye, eğilmeye ve bükülmeye başladı. Bir metrobüs hattı açıldı ki en azından benim dilime destan. Köprülü kavşaktan Söğütlüçeşme'ye uzanan bitmemiş bir yol, bitmemiş/girişi belirsiz duraklar (öyle ki akbilini nereye basacağın belli değil), rahatlamaktan zerre nasibini almamış bir trafik ve televizyonlarda, billboardlarda "Koduk mu? Bunu da bitirdik işte, süperiz." diyen kelleler... Onca zaman varken niye şimdi? sorusuna nanik yapıyorlar. Aynısı neredeyse-memleketim Adana'da da var. Neredeyse on yıllık yılan hikayesi olan metro hooop diye açıldı. O da rayların üzerinde göstermelik bir seferden ibaret. Yoksa istediği kadar kassın, Aytaç Durak o hattı bi dört sene daha yarım yamalak bırakır. Sonra bir hızlı tren vakası var tabii. İstanbul-Ankara arası "ışınla beni Scotty" kıvamında bir deneyim vadeden bu muhteşem hattın Eskişehir-Ankara arasında çalışmaya başlamasına ancak "beyler hızlı tren demişsiniz ama bildiğiniz hızlı banliyö bu" diyebilirim. Hayıf hayıf hayıflanmaktan başka bir şey yapmamaktan da hiç hoşlanmadığımdan, en azından şehir/ülke halete ve onun efendisi ruhiyeye ne yapıyor onu söyleyeyim istedim. Bunlar önsevişmeydi yani. Gelelim o halin ta kendisine. Tüm o medyatik faslın, ekonomik götünden sallayışın, politik kehanetçiliğin dışında bir iki zırvalamak istediğim şey var. Zamanın ruhunun arkadaş canlısı hayalet Casper'dan çıkıp yüz yıl öncemizin hayaletlerine -hem de ulusal devlet başlıklı rezaletler olarak- dönüştüğü son birkaç yılda önce Türkiye'nin 'mantık'ı dumura uğradı. Şöyle bir 40 yıl gecikerek yaşadı dumurunu ama olsun. Geç kalmanın da bir üstünlüğü var zira. Özgürleşme hareketlerini muhafazakarlar üstlendi yine. Lann, diyorsun böyle bir manzara karşısında. 80 yıllık "demokrasi" tarihinde niye hep böyle olageldi bu? Hayır edebiyata bakıyorum, sinemaya bakıyorum, coşagelip felsefeye bakıyorum, Türk-İslamcı denilebilen insanlar çalışıyorlar didiniyorlar tüm bir öğrenilecek üretilecek alanı yeniden ve yeniden köreltip 2 haftalık hafızaları inandırıyorlar tüm bir kurgunun doğruluğuna. Dahası, yüzyılların Kuran-ı Kerim'inin doğru düzgün okumasını yapmadan "Batı" teolojisinin/felsefesinin (iki kelime arasındaki yedi farkı bulun) altını üstüne getirip ümmetlerine bağlıyorlar ya, işte ben buna hayranlık duyuyorum arkadaş. Hayır olmuyor arkadaşlar ama, aferin. Sıçtıysam da en azından ıkınarak sıçtım, diyen herkese duyduğum bu hayranlığı hakettiniz. Mantık körelmesi de en basit haliyle tümdengelimlerin eşekten düşen karpuz metaforuna taş çıkartır parçalanmalar sergilemesi şu halde. Solcular derken "kimden bahsediyorum lan ben" diyorsun mesela. Başörtüsü mü türban mı, din özgürlüğü mü sömürü mü, vatanseverlik mi ahmaklık mı, milli mi etnik mi vs vs sorup dururken ben yine tek bir çıkış görüyorum bütün bunlardan. Edimsellik. Tüm bir muhalefet, tüm bir okumuş etmiş insanlar kitlesi, tüm bir "düşünüyorum öyleyse açım... hassiktir." camiası dönüp dolaşıp şöyle eylem, böyle görünürlük, şöyle proje, böyle kroşe diye dolanıp dururken egemenliğin ve hegemonyanın, burjuvazinin ve neoliberal sınıfsızların hepsinin kurulumundaki o basit olgunun nasıl yine unutulduğunu görüp görüp çıldırıyorum. Ha bu Heidegger'in ontik ontolojik ayrımıyla alakalı değildir, onu da ekleyeyim - bir ilgi var ama buraya böyle atılmaz tabii. Gerçi siz bunu bir de Hece dergisinden okuyun! Maşallah Sunay Akın bile haltediyor neyin neyle bağlanabildğini gördüğünüzde. Evet kültür, evet özdeşleşme, evet din, ahlak, bilim ve ekonomi. Bunların hepsi tamam. Ama insanlar - o seçmen kitlesi dediğimiz var ya, o- görüp de beğendiklerini alıyorlar. Onlara iyilik yapmakla olmuyor artık. Kötülüklerin en paşasını yapmak gerek. Şeytan nasıl farkındalık verdiyse o elmayla, öyle. Özgür bırakamazsın. O bambaşka bir otorite. Ama özgürlüğü tattırmakla başlar hepsi. Jean Valjean'ın ruhunu satın almakla, üç beş adamı Fransa'lara gönderip hoop Jöntürk diye başına geri bela niyetine getirmekle, yerinde duramayıp sağa sola yeni fikir sıçan insanlar yaratmakla başlar hepsi. Bu ülkenin başbakanından öğrenecek çok şey var. (Bayılırım böyle klişelere) "Güvenilir olmak" ya da "güven vermek"ten gelen otoritenin o bahsettiğim körelen mantığın -körelmeden hemen önce- karşısında durabilmesinin ayrıntılı özeti bir beden olarak başbakan insanında mevcut. Ve madem "farkındalık yaratalım arkadaşlar" muhalif örgüt toplantısı klişesi olmuş; kullanılan/tüketilen/tüketmeye ihtiyaç duyulan muhalefetler üretmekten başka ben bir çıkış görmüyorum. Gördüğüm diğer yollar 'çıkış' kelimesine küfrederler, o ayrı mesele. Ne idüğü belirsiz olan o 'toplum' için virüsler, matrixik deja vous'lar ve sarsıntılar olmadan nereye çıkıyorsun zaten? Devrim deyince Blanchot'nun anladığı da buydu zaten. ama ben piç ettim, kusuruma bakmayın. Edebiyat konuşamayacak kadar sakinim. Ne diyorduk? Ha evet, her yere giden yollarımızdan geçerek hiçbir yere gidemeyişimiz yine kutlu olsun. Kuru gürültü kuru da olsa gürültüdür; gürültü de olsa kurudur. Islatmak lazım. Bilmem sesimdeki Stavrogin duyuluyor mu?