2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Hiciv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hiciv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2012 Cuma

Beyzbol Sopası ve Anlattıkları

Obama'nın beyzbol sopası ile çektirmiş olduğu resim, büyük ilgi odağı oldu bunu dış politika, sembolizm, diplomasi vs. yönünden inceleyen çok sayıda yazı döndü. Ben de bu konuda fikirlerimi beyan etmek istedim.

Öncelikle beyzbol sopasını tutan adamın titrinden ziyade ismi önemli. Yapılan analizler genelde ABD Başkanı kısmına odaklansa da, hikayenin Barack Obama kısmına da bakmak lazım. Obama, başkan seçilmeden önce Illinois eyaleti senatörüydü. Mezkûr eyaletin en önemli şehri Chicago olup, iki adet beyzbol takımları mevcuttur. Bunların birisi Chicago Cubs , diğeri ise White Sox'tur. Buradaki subliminal mesajları dikkatlice irdelemek elzem. Birincisi, Obama Türkiye'ye "biz ayıyız, siz de yavrumuzsunuz, sözümüzden çıkamazsınız" mesajı vermekte. İkinci göndermedeki "beyaz çorap" metaforu da çok ilginç. Beyaz çorap ile özdeşleşmiş milliyetçi politikaların çıkar yol olmadığını beyzbol sopası ile hatırlatıyor bizlere bu resim.

Bir diğer atlanılan husus, beyzbol sopasının duruşu. Beyzbol sopasının yere 90 derece açıyla durması oldukça zor bir iştir. Bildiğiniz gibi beyzbol sopasının ucu düz değil, yuvarlaktır. Obama, bu sopayı kararlılıkla tutarak bir mesaj daha göndermiş oluyor. "Her ne kadar işler dengeyi kaybedebilir gibi dursa da, onu tutan bir ABD var."

Obama'nın beyzbol sopasını tutuş açısı da çok önemli. Eğer Obama beyzbol sopasını eliyle tutuyor olup sonra otursa ve sopayı yanına iliştirse, tutan eli içeriden gelmek zorunda olurdu. Halbuki resimde eli dışarıdan gelmekte. Elin ön plana konulması, ABD'nin "bu konuda elimiz açık" mesajı verdiğini göstermekte. Bir önemli ayrıntı da baş parmak. Baş parmak elin diğer parmaklarıyla bir bütünlük arz etmiyor, hafifçe sopanın başına doğru kalkmış durumda. Burada denmek istenen açık: "Her ne kadar birlikte gözüksek de, bu işin bir başı var ve o baş da benim."

Son olarak da Obama'nın telefonla konuşurken baktığı yere dikkat çekmek istiyorum. Her ne kadar önüne bakıyor ve düşünceli gibi gözükse de, koskoca ABD Başkanı'nın masasının boş olmasını bekleyemeyiz. Muhtemelen önünde bir Ipod/Ipad var. Fotoğrafın çekildiği zamanın gündüz olduğunu da düşünürsek, o sırada Obama'nın olimpiyatları takip ettiğini söyleyebiliriz. Gene haberin ajanslara düştüğü günden sonra oynanan ABD - Türkiye kadın basketbol maçı, ve bu maçta 3. çeyrekte sadece 5 sayı gerideyken adeta sihirli bir elin temasıyla maçı 31 sayı ile kaybetmemizi de bu fotoğraftaki mesaja bağlamak çok zor olmayacaktır.

Görüldüğü gibi "yahu adam telefonla konuşurken elinde sopa tutmuş, ne olacak ki?" deyip geçmemek, ve meseleyi enine boyuna irdelemek oldukça mühimdir.

24 Temmuz 2012 Salı

Eşcinsel Evlilikler Neden Yasak Olmalı?

Not: Bu bildirinin orijinali burada, ben sadece mütercimim. Ne demişler, yazı yazmıyorsan en azından gördüğün güzel metinleri Türkçeleştir ki daha çok insana yayılsın.


1. Eşcinsellik doğal değildir. İnsanlar her zaman doğal olmayan şeyleri reddederler, misal gözlük takmazlar, polyester kullanmazlar ve klima açmazlar.


2. Eşcinsellik serbest olursa insanlar eşcinsel olmaya teşvik olunacaktır, çünkü uzun insanların yanında takılan kısaların boyları uzamaktadır.

3. Eşcinsel evlilik yasal olursa her türlü çılgın evliliklerin yolu yapılmış olur. Mesela insanlar köpekleriyle evlenmek isteyebilirler, zira köpeklerin yasal yükümlülükleri vardır ve evlilik akdine imza basabilecek bilinçte varlıklardır.

4. Geleneksel evlilik, yıllardır süregelen, toplumsal varlığın dayandığı kutsal bir kurumdur ve tarih boyunca hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Bu yüzden kadınlar hala erkeğin malıdır, bir erkek dört kadınla evlenebilmektedir ve boşanmalar üç defa boş ol denmesi suretiyle gerçekleşmektedir.


5. Eğer eşcinsel evliliğe izin verilirse geleneksel evlilik manasını ve kutsiyetini kaybedecektir. Çünkü Seda Sayan'ın sayısız evliliğininin manası ve kutsiyeti toplum için çok mühimdir.


6. Geleneksel evlilik, meyve-i hayat üretebildiği için geçerlidir. Eşcinsel çiftler, kısır çiftler ve yaşlı çiftlerin evlenmelerine izin verilmemelidir, çünkü yetimhaneler bomboş durmakta ve dünyanın daha fazla çocuğa ihtiyacı var.

7. Eşcinsel ebeveynlerin çocukları da eşcinsel olacaktır! Çünkü görüyoruz ki heteroseksüel ebeveynlerin çocuklarının hepsi heteroseksüel.

8. Eşcinsel evlilik dinen caiz değildir. Çünkü teokratik ülkelerde bir dinin değerleri tüm ülkeye empoze edilir, ve ülkemizde bir tek din mevcuttur. (m.n. Amerika için geçerli olan bu maddenin bizim için meta-sarkastik kaçması oldukça hazin)


9. Çocuklar evde bir anne ve bir baba olmadan, onları örnek almadan sağlıklı büyüyemezler. O yüzden boşanmış çiftlerin, dulların vs. tek başına çocuk yetiştirmeleri şiddetle yasaktır.


10. Eşcinsel evlilik toplumun hamuruyla oynayacaktır, insanlık yeni sosyal normlara alışamayacaktır. Zaten arabalara, servis sektörüne dayalı ekonomiye ve daha uzun yaşam sürelerine de hala alışamadık.

16 Mart 2012 Cuma

Dikkat, örgütsel doküman çıkabilir!

Daha siz veya bir yakınınız TMK kapsamında tutuklanmadınız mı? “Yoksa muhalif değil miyim yahu?” diye kendinizden şüphelenmeye mi başladınız? Hiç meraklanmayın, çembere dahil olmanız an meselesi. Mesela ben, son aylarda yeni bir sıfat edindim: artık evi de polis tarafından aranmış bir 'tutuklu öğrenci yakını'yım. Ne yalan söyleyeyim, insan evinin her odasının emniyet güçlerince aranarak güvenliğinin sağlandığını bilince gerçekten çok rahatlıyor. Bir yandan da kitaplığının ve odasının düzenine aşırı düşkün birisi olarak, nelerin emniyet güçlerimiz tarafından özel bir dikkatle arandığını yakinen görme fırsatım oldu. Hangi kitaplara, dergilere ellenmiş, hangisi yerinden çıkarılıp bakılmış, hangisi bakılmaya değer görülmemiş de hiç dokunulmamış, bir bir inceledim. Bu vesileyle, sorumlu bir vatandaş olarak, sizlere evde aranabilecek, 'şüpheli' kitap, yazar ve dokümanlardan bir seçki sunmayı borç bilirim:

- Kitaplıktaki Lenin ve Marks tarafından yazılmış 6-7 adet kitabın tümü, Sol Yayınları'ndan (Ah bu sakallılar yok mu, bütün şerrin kaynağı onlar...)

- Komünist Enternasyonalde Faşizmin Tahlili - Lewerenz (Yine Sol Yayınları'nın epey eski bir basımı, içinde 1970'lerden kalma örgütsel doküman olabilir, ben de olsam kontrol ederdim tabii.)

- Türkiye'de Siyasal Gelişmeler ve Sosyalistler - Toplumsal Araştırmalar Vakfı Panel Dizisi (Sosyalistler, gelişme, toplum... hmmm... bence de sakat. Gelişip gelişip topluma zarar vermesin bunlar sakın?)

- İdeolojinin Yüce Nesnesi - Slavoj Zizek ('İdeoloji' filan diyen bir ecnebi, kökü dışarda…)

- Bir İdeolojik Seferberlik Deneyimi: Halk Evleri - Sefa Şimşek (Ben size bir daha ideoloji denmeyecek demedim mi!)

- ÖDP'nin Kimliği - Doğu Perinçek (ÖDP'li mi İP'li mi acaba arkadaş diye düşündürebilir. Neyse farketmez, her halükarda büyüyünce örgüt üyesi olur bu.)

- Nazım Hikmet'in Şiiri - Afşar Timuçin (Amirim, ortak bir noktamız olduğuna sevindim. Ben de şiir severim.)

- 62 Tavşanı ve Makiler- Sunay Akın (İçimdeki şiir aşkı bambaşka - İmza: polis teşkilatı?)

- Mayakovski - S. Vladimirov ve D. Moldavski (Bu kadar Rus'un adını bir arada görsem ben de işkillenirim. Şiir sevmek de bir yere kadar...)

- Kasabanın En Güzel Kızı - Charles Bukowski (Eh, soyadı Bukowski olunca Rus diye arada kaynaması normal bence.)

- Ekonomi Üzerine Hemen Her Şey (Valla bundaki şüphe unsurunu ben de anlayamadım. Ama itiraf ediyorum, kitabın kapağı kırmızıydı…)

- Gen Bencildir - Dawkins (Bunu anladım tabii ama anlamazdan geldim.)

- Agatha Christie çoğunlukta olmak üzere İngilizce ve Almanca birçok polisiye roman (Polisiye=polis=polise mukavemet? Yabancı dil=Türkçe olmayan herhangi bir şey=Türklüğe hakaret? Bence ikisi birden.)

- Avrupa'da Devrimler: 1492-1992 - Charles Tilly (Eeee, o kadar konuştuk, daha bir kere devrim demedik, olur mu hiç?)

Veeeee, gelelim kesin suç deliline:

- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Bunu karıştırırken bir yerinde 'ifade özgürlüğü' ile ilgili bir madde gördünüz mü memur bey? Ben hayal meyal hatırlıyor gibiyim de...)

Öğrenciyse, at sepete...

Adettendir, köşe yazarları arada bir 'bu memlekette iyi şeyler de oluyor' konulu yazılar kaleme alırlar. Herhalde her şeyin sürekli kötüye gitmesine alıştığımızdan, biz de bu yazıları neşeyle takip eder, yaşadığımız ülkeyle gurur duymak için önümüze çıkan ender fırsatları değerlendiririz. İşte ben de bugün köşe yazarlarına özendim: Türkiye'de güzel şeyler de oluyor!

Mesela, hepimizin bildiği gibi tutuklu veya tutuklu yakını olmak artık iyice kolaylaştı. Hele de bir üniversite kazandıysanız, hiçbir şey yapmanıza gerek yok, sadece gidip okul kaydınızı yaptırın ve tutuklanma sıranızı bekleyin. Güvenlik güçlerimiz, sizin tam teşekküllü bir cezaevine konularak güvenliğinizin sağlanması için gerekli bütün dokümanları temin edecektir. Eğer cezaevine giriş için doküman eksiğiniz varsa, bu konuda da sizlere sonsuz kolaylıklar sunuluyor: mesela eksikleri telefon yoluyla tamamlamak mümkün. Eşinizle dostunuzla yaptığınız telefon görüşmelerini sizler için dinleyen yetkililer, güvenliğinizi tehdit eden unsurları anında tespit edip cezaevi giriş evraklarınızı düzenliyorlar. O da olmadı kitap, dergi, afiş, poşu, şemsiye, boş soda şişesi gibi delillerin teminiyle size yardımcı oluyorlar.

Bu ve benzeri yollarla ulaşılmış ve tutuklanarak güvenliği sağlanmış öğrenci sayısı şu an 600 kadar. Neler yapmış peki bu çocuklar? Mesela Cihan Kırmızıgül, poşu takmak suretiyle büyük bir suç işlediği düşünülerek tutuklanmış bir öğrenci. Davası yaklaşık 2 yıldır devam ediyor, savcının tahliye talebine rağmen hakimler tutukluluğunun devamına karar veriyorlar. Mesela Ali Deniz Kılıç ve Baran Nayır, basın açıklaması yapmak istemişler, 2 yıldır tutuklular. 20 Aralık'ta yakınları tahliye beklerken, duruşmaları bir kez daha ertelenerek nisan ayına atılıyor ve tutuklu yargılanmalarının devamına karar veriliyor. Mesela Şeyma Özcan, staj başvurusu yapmak üzere bir avukatla görüştüğü için evinden apar topar yapılan bir baskınla alınıp, terör örgütü elemanı olma şüphesiyle tutuklanıyor. Aynı baskında göz altına alınan Deniz Küçükbumin, yasal olarak satılan bir derginin bir sonraki sayısını çıkarmaya teşebbüs etmiş. Bunlardan başka, eyleme katılma, kitap ve afiş bulundurma, telefon görüşmesi yapma gibi 'ağır suçlar' işledikleri gerekçesiyle terör örgütü üyesi olduğundan şüphelenilip tutuklanmış yüzlerce öğrenci var. İddianameleri aylarca hazırlanamıyor, neyle suçlandıklarını bile bilmiyorlar. İlk duruşmada serbest kalanları bile bu duruşmanın gelmesini 10 ay bekleyebiliyor.

E mecburen de, bu ülkede Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi gibi yapılar oluşuyor. 'Tutuklu öğrenci' diye ayrı bir kategori oluşturmak zorunluluğu, herhalde tarihimizde bir ilk olarak anılmalıdır. Yaşasın muhalefeti örgütlemek için elinden geleni ardına koymayan devletimiz! Siz olmasanız harekete geçeceğimiz yoktu valla...

15 Aralık 2011 Perşembe

Kişilik Testi: TMK'nın Neresindesiniz?

Güzel ülkemiz Türkiye demokratik prensipler doğrultusunda yeniden inşa edilirken, içimizdeki çürük yumurtaları elemek icap etmekte. Bunun için en geçerli yöntem de TMK. İşte bu test, sizin bu resmin neresinde olduğunuzu görmenize yardımcı olacak, gerekirse kendinize çeki düzen vermenizi sağlayacaktır. (Flash uygulamasını görmekte sıkıntı çekiyorsanız testi bu linkten de alabilirsiniz.) (Flash uygulamasını kullanıyorsanız, sorunun tamamını görmek için mouse imlecini sorunun üzerine getirmeniz gerekebilir.)



Quizzes by Quibblo.com | SnapApp Quiz Apps

4 Haziran 2011 Cumartesi

Özkök ile Muhabbet II

Son iki yazı ağır oldu, kafa dağıtalım. Başka bir blog'dan esinlerek yazdığım Özkök ile Muhabbet yazısının ikincisini de yazayım dedim, çünkü Özkök gene mükkemmel bir pas vermiş. Buyrun:

Halkın nabzını niye tutmuyorum
İstesen de tutamıyorsun be abim.
KENDİ kendime soruyorum.
Kendine sorduğunu bize de soruyorsun hep zaten.
“Ben tembel bir gazeteci miyim?”
Haşa, ülkeyi karıştırmak için az uğraşmadın.
Bakıyorum, bütün arkadaşlarım seçim meydanlarında, kasaba kasaba, şehir şehir dolaşıyorlar.
Geçen gün Şanlıurfa anlatan sen değil miydin yahu?
Bense oturduğum yerden ahkâm kesiyorum.
Sorun oturduğun yerden kesmen değil, sorun kestiğin ahkâm hocam.
Öyle yapıyorum ama bir yandan da yazdıklarını merakla okuyorum.
Bi'zahmet oku.
Yine de içimden seçim gezilerine katılmak gelmiyor.
Ödenek mi çıkmadı?
Böyle olunca da, insan kendi kendine gerekçeler buluyor, bulamazsa da yaratıyor.
Ne dedin şimdi yahu?
Bulduğum veya uydurduğum gerekçeler şunlar:
Hah, başladı durmaz.
¡ ¡ ¡
BİR: 
Bağırma.
21’nci yüzyılda, seçim mitingi denen propaganda biçimini köhne buluyorum.
Abi sorma, ABD'de de yapıyorlar.
Mekaniği çocukluğumdan beri hiç değişmiyor.
Halısaha maç mı yapacaklar, nasıl değişsin dinamik?
Her şehirde tekrarlanan basmakalıp yargılar; yerel birkaç motifle desteklenmiş aynı sloganlar; şehrin futbolkulübüne ve birkaç mahalli figürüne yapılan göndermeler...
Halk bidon kafalı ya, ondandır.
Yıllardır gördüğümüz şey bu.
Değişen sadece seçim otobüslerinin kalitesi, teknik donanım.
Abi katılmıyordun hani, nereden biliyorsun?
Bir de 70’li yıllarda Ecevit’in ceketi ve kravatı atıp, gömlekli kampanya dönemini açması.
Türk siyasi miting tarihini otobüs ve gömleğe sığdırdın ya, büyük adamsın.
İKİ: 
Bak gene bağırıyor.
Hafızamda seçim meydanları ile ilgili iki çok kötü hatıra var.
Kıyamam canım, anlat hadi.
1979 araseçimlerinde, Ecevit’in danışman kadrosundaydım.
Belli adamın niye kazanamadığı.
Beş şehirde yapılan seçim gezilerine katıldım.
Lütfetmişsin.
Hepsinde de meydanlar alabildiğine dolu, insanlar olabildiğine canlıydı.
Mitinge gelen adam put gibi durmaz herhalde dayı.
Sokak aralarında büyük ilgi vardı. Yani her şey, CHP’nin 1977 seçimlerinde aldığı yüzde 42 oyu yinealabileceğini gösteriyordu..
Beş şehirden yüzde 42 çıkarımını nasıl yaptın?
Ama CHP hezimete uğradı, Demirel 5 ildeki seçimlerin hepsini ezici şekilde kazandı. 
Danışmanı karga olanın...
¡ ¡ ¡
O gün anladım ki; sosyolog olarak, seçim meydanından zerre kadar bir şey anlamıyordum.
Abi şunu anlatamadık yıllardır: Sen sosyolog değilsin.
“Halkın nabzını tutmak” denen şeyi bir türlü öğrenemiyorum.
Her Pazar şarap yazarak tutulmuyor sanki nabız?
Ben öğrenemiyorum da, başka gazeteciler öğrenebiliyor mu?
Sen eziksin diye başkasına yansıtma hemen.
¡ ¡ ¡
2007 seçimlerinden önce “halkın nabzını tuttuğunu” sanan gazetecilerin yazdıklarına bir bakın.
Bak bak, ilkokul kompleksleri çıktı gene.
Bütün hayatım boyunca en anlamlı seçim yazısını o yıl yazmıştım.
Abi şunu da anlatamadık yıllardır: Sen anlamlı yazı yazmıyorsun.
“Arkadaşlarıma kefil değilim” demiştim.
Halbuki bizim bildiğimiz Özkök herkese kefil olurdu? Ehehe.
Seçim meydanına inmemiş, “halkın nabzını tutmamış olan ben” haklı çıktım.
Bravo.
AK Parti oyunu yüzde 47’ye çıkardı.
Peki sen kaç demiştin ki? Onu da yazaydın?
İşte o yüzden ben, “halkın nabzını tutmam”.
Tutamadığın için mi tutmuyorsun, yoksa prensip ayağına mı yattın kaşla göz arasında?
Çünkü tutamam.
Tutmaya kalksam elimden kaçar.
That's what she said?
Yıllar boyunca seçim kampanyaları değişmedi, gazetecilerin çalışma biçimleri de değişmedi.
Dur bir düşünelim: Evet, yıllar boyu Genel Yayın Ymnetmeni sendin.
Üç şey yapıldı:
Ne yapıldı?
Seçim otobüsünün üzerinden kalabalığa bakıldı.
Nereye bakacaklardı?
Otobüsten inilip, mitinge katılanların arasına karışıldı.
Ya ne olacaktı?
Bir de balkonlardan bakan insanların tepkisi ölçülmeye çalışıldı.
Abi seçim meydanını başka nasıl gözleyeceksin zaten?
Peki netice?
Evet?
Netice şu: Hepimize her gün okuyacağımız renkli gözlemler geldi.
E bunun nesi kötü?
Ama seçim sonucunu tahmin derseniz; benim gördüğüm masa başında oturanlarınkinden daha isabetli olmadı.
Tek partinin mitingine bakıp seçim sonucu tahmin edilir mi zaten yahu?
O zaman geliyorum asıl soruya: Seçim mitingleri halkın oy verme eğilimini etkiliyor mu?
Asıl soru demişsin de, şimdiye kadar bundan bir kelime bahsetmedin he.
Etkiliyorsa ne ölçüde etkiliyor.
Soru işareti koy sonuna.
Bu konuda ciddi araştırma var mı bilmiyorum, ama cüretkâr bir peşin hükümle şunu söyleyebilirim:
Hayatın cüretkâr peşin hüküm zaten, de hadi.
O araştırmaların sonuçlarının, seçim anketlerinden çok daha itibarlı olacağını sanmıyorum.
Çünkü onlar araştırma değil paşam, gözlem.
Yine de renk renktir, gazeteciler halkın nabzını tutmaya devam etmelidir.
Bi'dakika ya, niye yazdın o zaman bunca yazıyı?
Bense halkın nabzını uzaktan tutmayı tercih ediyorum.
Hani tutamıyordun alo?
Çünkü travmalarımı henüz atmadım, hayatımın sonuna kadar atabileceğimi de sanmıyorum.
Cezmi Ersöz'e bağladı bu hişt, travma falan, abov.

27 Mayıs 2011 Cuma

Geri Sayim - 26 Mayis 2011 (Bolum 4)


Gazeteye para veremeyen fakirin haber bülteni Geri Sayım'ın 4. bölümü.



Sesim yorgun geliyor diyen olursa söyleyeyim: Evet, yorgunum.

Afiyet olsun.

Transkript Göster

20 Mayıs 2011 Cuma

Özkök ile Muhabbet

Bu fikir benim değil, çok güzel ürünleri olan bir blog'un, canınız sıkkınken okuyun, çok iyi gelir. Lakin kendileri izinde galiba 3 aydır, o zaman sazı ben alayım elime dedim, zira bugün Özkök'ün yazısı paha biçilemez güzellikte.

GEÇEN salı günü Şanlıurfa çarşısında ilginç bir durumla karşılaştım.
Sana her şey ilginç be abim.
Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba ile kapalı çarşıda dolaşıyoruz.

He anlatacaksın illa, e hadi bakalım.
Belli ki muhafazakâr bir esnaf nüfusu var.

Adamı gözünden tanıyorsun valla.
Çoğu beni tanıyor.
Düşmanını tanıyacaksın tabii.
Tanımayanlara da belediye başkanı tanıtıyor.
Hödük değil herhalde adam, tanıtacak tabii.
Bakıyorum, hemen hepsinin yüzünde dost ifadeler var.
Adamlar surat mı asacaklardı yahu?
Sıcak bir misafirperverlik kendini açıkça hissettiriyor.
Allalla, yahu ne bekliyordun ki?
Dolaştıkça, kafamdaki bazı tereddütler azalıyor.
Haa, çıkar baklayı ağzından.
İtiraf edeyim, kendimi daha iyi hissediyorum.
Çaylardandır.
“Ne tereddüdün vardı ki” denilebilir.
Seni tanıyoruz yahu, niye soralım?
Tereddüt, ille de nesnel durumlardan kaynaklanmaz.
Abi gene psikolojiye başlama, girdi mi saçmalıyorsun.
Ülke kutuplaştıkça, insanlar “karşı taraf” diye algıladığı çevrelerde kendini rahat hissetmeyebilir.
Latent ırkçılık diyelim istersen ona.
Şanlıurfa bu bakımdan bana çok iyi geldi.
Yarasın.
* * *

Çarşı turunun sonuna gelmiştik.
Bitmedi mi yahu yazı?
Küçük bir dükkânın önündeydik... Başkan, dükkân sahibinin elini sıktı.
Allalla, sıkacak tabii, dedik ya adam hödük değil diye?
Ben de merhaba dedim.
Arkasından da "uzaylı, biz dostuz" diye ekleseydin.
Dükkân sahibi, düşmanca olmayan, ama nötr bir ifade ile ve üçüncü tekil şahıs kullanarak, şunu söyledi:
“Biraz da iyi yazılar yazsa...”
Esaslı adammış, helal.
Geriye dönüp, cevap vermek, sohbet etmek istedim.
Ehehe, gel itiraf edelim Özkökçüğüm, içten içe küfür ettin.
Niyetim kendimi anlatmak, onu ikna etmekti.
Hee.
Ancak genişçe bir grup içindeydik ve oradan ayrıldık.
Hani Fıkıbaba ile geziyordun, grup nereden çıktı yahu?
* * *

Şimdi Şanlıurfa’da karşılaştığım o esnaf arkadaşa, buradan açıkça seslenmek istiyorum:
Yüzüne söyleyemedin içinde kaldı tabii.
“Bak arkadaş; ben sizin zannettiğiniz gibi kötü bir insan değilim.
Arada Kardak krizi çıkarıyorsun ama olsun.
Yazılarımda, insanlara hakaret etmiyorum. İftira atmıyorum.
Ahmet Kaya'nın selamı var.
Buna karşılık, her gün onlarca köşe yazarından binlerce internet kullanıcısından ağır, hatta galiz küfürleryiyorum.
Üzülelim mi?
Kimseden şikâyetçi falan da değilim.
Ahaha, adamdan şikayetçi oluyorsun işte yahu?
Muhafazakâr bir aileden geliyorum.
Esnafın muhafazakârlığını nereden anladığın belli oldu.
Ama hayat tarzım, düşüncelerim sizinkiyle her konuda aynı değil.
İyi ki değil.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ı birçok konuda çok başarılı buluyor ve belki de sizden bile daha fazla takdirediyorum.
İhale var galiba ufukta?
Ama ona şiddetle itiraz ettiğim şeyler de var. Yaptığım onları yazmaktan ibaret.
Ve daha bir sürü şey.
Bazılarının sizlere sunduğu gibi, darbeci falan değilim. Hayatım askeri darbelere karşı mücadele ile geçti.
Oha oha oha! Sen bizi dünkü çocuk sandın galiba.
Ama darbecilerle mücadele sırasında yapılan hukuki hataları da elimden geldiğince eleştiriyorum
Onu Sedat Ergin yapıyor, seninkinin adı demagoji.
Bu ülkede size de yer var, bize de olmalı.
Ay canım lütfettin, çok sağ ol.
Belediye Başkanı’na söyledim, şimdi herkesin önünde size de söylüyorum.
Dur ağzını bozma dur.
Adınızı almayı unuttum.
Söyleyeceğin bu mu?
Ama mutlaka gelip, eğer ikram ederseniz, bir çayınızı içeceğim.
Sakın ikram etme esnaf kardeş, hazır adını da almamış...
Orada sizi dinleyeceğim, kendimi anlatacağım.
Bak gör, başladı mı susmuyor.
Anlaşamaz mıyız? Varsın anlaşamayalım.
En başta dedin "düşüncelerim aynı değil" diye?
Önemli olan konuşabilmek.
Bence de önemli, o yüzden öğrenmek lazım.
Bakarsınız, ortak çok konumuz varmış...
Kavgada söylenmez.
Sağlıcakla kalın...
Kalamıyoruz ki, yarın gene yazacaksın kesin.”

Geri Sayim - 19 Mayis 2011 (Bolum 3)

Konsantre haber bülteniniz Geri Sayım'ın 3. bölümü.



Afiyet olsun.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Geri Sayim - 18 Mayis 2011 (Bolum 2)

Konsantre haber bülteniniz Geri Sayım'ın ikinci bölümü.



Yorumlara yapacağınız geribildirimleriniz (varsa) önemle rica olunur.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Geri Sayım - 17 Mayıs 2011 (Bolum 1)


Bilenler bilir, bir ara Gündemden adlı bir hiciv programı yapmakta idim Youtube'da, fakat zaman/efor olarak fazla  uğraştırıcı olduğu için sürememişti.

Şimdi benzer ama yapması çok daha kolay bir işe yeltendim: Twitter'ın iletişimi devralmaya çalıştığı modern zamanda, kısa kısa, "tweet" tadında bir günün özetini geçen, 10 maddelik bir sesli haber bülteni. Bir deneyelim bakalım, eğrisini doğrusunu zamanla görürüz.

Buyrun efendim, ilk bölümü.


Transkript Göster

22 Aralık 2010 Çarşamba

Halka İnme Kılavuzu

CHP'nin esasen SODEP'e geri döndüğü yeni döneminde sıklıkla benimsediği bir yönelim var: "halka inmek". Lakin bu yolda tecrübesiz oldukları için kendilerine bir iki bir şey hatırlatmak isterim:

1. "Halka ineceğiz, halka ineceğiz" deyip durursanız halka inmezsiniz, halkın bilincinde o mesafeyi korumuş olursunuz. Halka inmek sessizce yapılan bir iştir.

2. Türkiye'ye gelmiş geçmiş en karizmatik liderlerden olan Erdoğan'ı alt etmenin yolu, sürekli onun gündemini konuşmak ve onun laflarını eleştirmeye çalışmak değildir. Erdoğan'ı aşağıya alamazsınız, siz onun yanına çıkacaksınız. Bu da alternatif söylem geliştirmekle olur.

3. "Halk dilini konuşmak" önemlidir, lakin siz parti adına en ciddi organizasyon olması gereken kurultayda parti programını açıklarken "Benim adım Kemal, o parayı bulurum" derseniz sizi kimse ciddiye almaz. Siz modelinizi açıklarsınız, ondan sonra seçim mitinglerinde "Ben o parayı bulurum" dersiniz. Yoksa halka değil Bakırköy'e inmiş olursunuz.

4. Halka inmek için önce parti içinde bir sağlamlık oluşturmak şarttır. Kurultayın üzerinden 24 saat geçmeden dava açar ve iç çekişme yaşarsanız halk sizin bir halt becereceğinize güvenmez.

5. Ecevit'i getiren koşullar günümüzde atıl kalmıştır. Karaoğlan bir esinlenme kaynağı olabilir, lakin günümüzde Türkiye'nin o zaman konuşulmayan öncelikteki sorunları vardır. Sadece ekonomik söylem ile olmaz bu iş, paşa paşa Kürt ve türban lafını ağzınıza alacaksınız. Zaten AKP fobili/alerjili kesim ne olursa olsun size oy verecek, korkmayın, biraz daha özgürlükçü olmaktan zarar gelmez.

Şimdilik bunlarla başlayın, eğer sizde bir ışık görürsek devamını getiririz.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Seçmece Arama Öbekleri Serisi #3

Bunu genelde sokaktaki adam yapar ama, o sallamayınca ben bir el atayım dedim.

1. "beylıkduzunden lıselı pasıf gey varmı" - Burada dehşete düşüren ayrıntılar lokasyonun ve de yaş grubunun özellikle belirtilmiş olması. Neden illa Beylikdüzü be abi, yani daha bir açılsan belki?

Bir de arkadaş bu arama öbeğini 2 defa aramış ve ikisinde de bizim blog'a gelmiş. Trajik.

2. "ebruavcininfeyisbuki" - Abi feyisbuk kasma, direkt al çiçekleri git kapısına bence, böyle sana iş çıkmaz. Bir de kelime arasında boşluk bırakırsan işin daha kolay olabilir bir dahaki sefere derim ben.

3. "holwud" - Acaba Afrika'da bir yer mi falan diye şüpheci yaklaşmaya çalıştım ama yemedi, arayıcı sinema endüstrisine yeni bir açılım getirmiş bu noktada.

4. "bayan eşekporno" - Eşeğin cinsiyeti mi bayan, yoksa bayan ile eşeğin mi ilişkisi aranıyor çözemeyen Google, çareyi bu arkadaşı bize yönlendirmekte bulmuş.

Aslında şimdi düşündüm de, "eşek gibi porno" da denmek istemiş olabilir. Çok mistik.

5. "ara http com gerçek atla sexk yapan kadınlar" - Yukarıdaki arkadaşın kuzeni. Bir de lisede bilgisayar derslerini ekmemiş ki arama öbeğinin başına "http" ve "com" eklemiş, takdire şayan. Sexk ne bilmiyorum ama abinin şüpheciliği de dikkat çekici: Gerçek at. Baba gerçek at olmayınca ne fark oluyor, bir daha bizim blog'a gelirsen anlatırsın değil mi?

6. "japonporno" - Ya bu adamlar niye bizim siteye gelip duruyorlar birader?

7. "arabesk rap dinle buragın sevdigine bakın" - Bu benim kişisel favorim. "Arabesk rap" adlı müzik janrının varlığını sorgulamaya fırsat kalmadan Burak'ın sevdiğine bakmamız tavsiye ediliyor ki bilemedim olay nedir, ben öyle şeyler de dinlemem aslında..

8. "biz 10 kasım’da herkes dururken yürümeye devam ettik" - Helal.

9. "yahukontrol" - Bunu çözmem zaman aldı. Arkadaş sanırım Yahoo Control tarzı bir yere gitmeye çalışıyor. Değişik fikirlere açığım.

10. "+shelbyl +london" - Bu beni bulmaya çalışmış ama lokasyonu tutturamamış, kısmet bir dahaki sefere.

Bizi aramaya devam edin anacım, baaay.

18 Kasım 2010 Perşembe

Madalyonun Öteki Yüzü: Holivud Filmleri

Böyle sanki 2000 kelimelik essaymiş gibi başlığı var yazının ama, benim burada dikkat çekmek istediğim şey algı yamulması denen olgu. (Aslında o olgunun adı tam o değil ama idare ediverin.)

Sağda solda hep duyduğumuzu laflardan birisi şudur: "Holivud filmlerinde hep alttan alta Amerikan propagandası var, hepsinde mutlaka bir kilise görüntüsü vardır kesin, böyle beyin yıkıyorlar işte" falan şeklinde. Ben ilk olarak ortaokuldaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi hocamdan duymuştum bunu. Bu ilk duyuşum son duyuşum olmadı tabii. (Bu cümleyle sanki Ümit Besen tadı yakaladım biraz: Bu ilk duyuşuuuuğuğuğuğum, son duyuşuğuğuumdu...)

Kilise resmi haricinde de çocukların beynini yıkama yöntemleri mevcut tabii.

Algı yamulması şu: Holivud sektörü Amerika'nın gizli silahı, kültür emperyalizmini dünyaya yaymak için kurulmuş şeytani bir imparatorluk.

Halbuki Occam'ın usturasını kullanırsak şu sonuca da varabiliriz:

Holivud bir endüstri. Endüstri ürününü satmak ister. Satmak için de öncelikli hedef kitlesine hitap eden filmler yapmak zorundadır. Holivud bir Amerikan endüstrisi olduğu için, Amerikan halkını okşayan filmler yapmalıdır. Böylece daha çok para kazanacak ve daha çok böyle film yapacaktır. Bu yaptığı filmleri daha da çok para kazanmak için uluslararası piyasaya da sürecektir ekonomik sebeplerden dolayı.

Şimdi bir Türk dizilerini ve filmlerini Ortadoğu'ya postalıyoruz ya, acaba orada da "Türk filmlerinde hep propaganda var, filmlerle kendi kültürlerini empoze ediyorlar" deniyor mudur?
Türkler gibi çakma kristal bardaktan çakma şarap içelim mi biz de anne?

Şimdi bir şeyi açıklığa kavuşturayım eleştiri gelmeden: Holivud gayet propagandist filmler yapmıştır, Amerikan mesajını böğrüne böğrüne vuran, gözüne gözüne sokan filmleri vardır. İlk aklıma gelenler Rocky, Rambo, Independence Day vs. Ama her sahnede bit yeniği arayıp, bunu böyle büyük bir komplonun ayağı olarak görmekten ziyade öncelikle ekonomik sebeplere bağlarsak sanki kafamız daha rahat eder gibi geliyor bana.

Bu da böyle "dam üstünde saksağan" tarzı bir yazı oldu biraz sanki, ama işte ben de propaganda yapıyorum esasında çaktırmadan. 

23 Ekim 2010 Cumartesi

"Uzun Etek" Mefhumu

Laikliğin ve cumhuriyetimizin dingil bekçisi Hürriyet gene üstüne vazife olmayan işlere atlamış, ama ne atlamak.

Efendim, Sakarya Valisi Mustafa Büyük, Cumhuriyet'in. 87. yıldönümü vesilesiyle bir resepsiyon düzenlemiş, o düzenlemenin davetiyesinde de kıyafet kurallarını (gavurun dress code dediği) yazmış. Bu kurallar arasında "uzun etek" de varmış, Hürriyet hemen "Şeriat gelüüüüü" diye ortalığı velveleye vermiş.

Tabii Hürriyet Gazetesi'nin atladığı miniminnacık bir ayrıntı var: Uzun etek, gavurun "full length dress" diye tabir ettiği gece elbisesidir, ve de böyle resmi resepsiyonlara gidilirken bunlar giyilir. Kimilerinde omuz dekoltesi bile uygun kaçmayabilir, o derece.

Ve bakınız elimizde laikliğin ve cumhuriyetimizin eski bekçisi Ahmet Necdet Sezer'in resepsiyon davetiyesi var:

Amanııııııın! Ahmet Necdet Sezer de şeriatçıymış! Dağılın şimdi.

Dipnot: Bir Hürriyet'i, bir de Vakit'i okuyanlara acıyorum cidden, yazık yahu. Adamların doğru yazdığı şey sayısı, yanlış yazdığından istikrarlı olarak fazla.

28 Eylül 2010 Salı

Bir İroni Abidesi: Hanefi Avcı

Bir Emniyet Müdürü profili: 1980 sonrasında Devrimci Yol sorgulamalarına katılıp işkence yapıyor bizzat. Aynı adam bugün Devrimci Karargâh örgütüne yardımdan tutuklanıyor. 1998 Şubat'ında, katıldığı bir programda MİT'in telefon kayıtlarını deşifre ettiğinden devlet sırlarını açıklamak suçundan tutuklanıyor. 2005 yılında, MİT Genel Müsteşarlığı için adı geçen isimlerden birisi oluyor. 1980'lerde JİTEM ile yakın ilişki içine giriyor, 90'larda Susurluk Soruşturması'ndaki ifadeleriyle bu konuda devlete yardımcı oluyor, 2000'lerde Ergenekoncu oluyor. Bir kitap yazıyor, kitapta ağır iddialar var ama ispat namına bir şey yok. Buna karşın yazdığı kitap kimilerince bir tehdit, kimilerince bir kıtab-ı mukaddes. Olaylar da o yönde gelişiyor zaten. Bundan sonra "Kurtlar Vadisi'nden memleket gerçeklerini öğrenen gençler" eleştirisi yaparsam iki olsun. Bazen akıl - mantık yetmiyor olan olayları açıklamaya, insanın komplo teorilerine sıcacık bir battaniyeymişçesine sarılası geliyor.

2 Eylül 2010 Perşembe

Ölü Eşek Mevzusu

Gün geçmiyor ki buluttan nem kapmayalım. Mevzu Danny Granger adlı ABD'li basketbolcunun yazdığı bir tweet. Radikal'ın haberine göre kendisi demiş ki: "Türkler ölü eşek gibi kokuyor!" Aman Tanrım, acayip ırkçı bir laf değil mi? Peki Granger hakikaten ne demiş, bir de bu link'ten bakalım: (resimli) "Ölüyorum. Avrupalılar neden deodorant kullanmıyorlar yahu? Duyuruyu okumamışlar galiba." "Şaka yapmıyorum, ölü eşek gibi kokuyor." "Ben de New Orleans'tanım, bizim orası da öyle kokuyor, rahat olun! Nereye gitti yahu laf?" Yukarıdaki üç cümlenin içinde "Türkler" bulana büyük ödül veriyorum. Ve tekrar fark ettim ki, bize bu milliyetçi ve zenofobik gazı böyle böyle çaktırmadan iteleyiveriyorlar. Büyük basın çok yaşa!

4 Mayıs 2010 Salı

Dez-misenformasyon

Twitter'da "Metin Özkan Vadisi" (tanıdık geliyor ama? kurt murt?) diye bir sitedeki videoya biri link vermiş, gittim baktım. Video Erdoğan 1990'daki söylediklerini bugün yaptıkları ile karşılaştırıyor. Artık bu furyanın bittiğini düşünüyordum, ama bitmemiş meğer.
Benim esas ilgimi çeken ise bir özel slayt oldu. Başlık şu: İşte AKP'nin AB uğruna 5 yılda verdiği tavizler. Buradaki "taviz" kelimesi, listeyi okuyunca daha bir önemli oluyor.
- Zinayı suç olmaktan çıkarttılar...
- Domuz etini kasaplık hayvan sınıfına aldılar...
- Eşcinsellere dernek kurma izni verdiler...
- Vakıflar Kanununu çıkarttılar...
- Binlerce kiliseyi restore ettirdiler...
- Yarım asırlık Kur'an Kursunu yıktılar...
- Ezanın sesini kısıp, ayetlere sansür koydular...
- AİHM'den başörtü yasağının devamını istediler...
- Misyonerlik faaliyetlerinin önünü açtılar...
- Kıbrıs'ı gözden çıkarttılar...
Şimdi buradaki maddelerin şaibeli olması bir yana (özellikle ayetler ve AİHM ile ilgili kısmı anlamadım), böyle bir listeyi bir arada görünce insan şaşırıyor "Oha lan AKP bu kadar iyi işler mi yapmış?" diye.
Bakış açısı enteresan bir olgu.

16 Nisan 2010 Cuma

Merak Ettim De... #10

"Adil ticaret" (fair trade) ibaresinin başındaki adil sıfatı neden var? Demek ki doğası itibariyle ticaretin adil olmadığını kabullenmişiz ki, bir de adil ticaret kategorisi açma zorunluluğu duyuyoruz. Starbucks'a gidip "fair trade" kahve siparişini veren her müreffeh vatandaş, diğer kahvelerin "aslında o kadar da adil olmayan" uluslararası ticaret sonucu bardağına dolduğunun bilincinde. Aferin ona! Kapitalizme yönelik eleştirilerin sistemin kendisini temize çekmesi, bir yandan da kar etmesi için kullanıldığı nicedir biliniyor (yoksa Michael Moore aç kalırdı). Biliniyor da, böyle açık açık yapılınca da tebessüm etmeden geçemiyorum.

Merak Ettim De... #9

Yurt dışında okuyan, araştırma yapan birçok Türkiyeli araştırmacının ve akademisyenin Türkiye hakkında yorum yaparken ve özellikle de tartışmaya çok açık, kolay bir cevabı olmayan hususlarda görüş bildirirken ülkesine objektif baktığını göstermek adına objektiflikten uzaklaşıp zorlama bir muhaliflik sergilediğini düşünüyor musunuz? Bu sadece bir arz talep meselesi midir? Yani daha da genellersek batılı olmayan sosyal bilimcilerin Amerika'da Avrupa'da yazıp çizdiklerinin oralardaki bilim camiasında kabul ve takdir görmesi bilimsel tarafsızlıklarından çok kendi ülkelerindeki diskurun ne kadar dışına çıktıklarına, kendi ülkelerindeki gerçekliğe ne kadar "eleştirel" yaklaştıklarına mı bağlı? Batı merkezli bakışın bizlere biçtiği rolün gereği veya yeni oryantalizmin akademideki tezahürü olarak görebilir miyiz bu meseleyi?