2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com

31 Temmuz 2009 Cuma

Gazap Trenleri

Delirmek üzereyim şu an... Yine devletin bir başka kurumu, yine devletin o başka kurumundaki enteresan sistem, beceriksizlik vesaire ile bir kez daha karşınızdayım sevgili İşkembe severler!
Bu pazar İstanbul'a gitmeyi planlıyoruz. Dedik gidelim şöyle bi', gezelim görelim ne var ne yok. Bunun için de en ucuz yollusu olacağından ve de Eskişehir'de 4 saatlik bir gezme süresi tanıyacağından sebep beceriksiz devletin beceriksiz demiryollarının yüksek hızlı tren + 4 saat sonraki aktarma ekspresini kullanalım dedik. Her şey tamam buraya kadar. Plan zaten süper değil mi?
Neyse, dün gece de alayım bari şu biletleri diyerek girdim TCDD'nin sitesine. Firefox'ta çalışmayan bir siteleri var, en başta onu söyleyeyim. Girdikten sonra pazar gününe baktım, istediğimiz gibi bir yer yok, o vakit bir gün geç gidelim ama istediğimiz gibi gidelim diyerek pazartesi aynı şekilde aldım bileti. Saat 11.10 Ankara'dan hareket, 12.40 Eskişehir'e varış, 4 saat gezmece tozmaca gülmece eğlenmece, 16:45 Eskişehir'den hareket, 20.40 civarı da Haydarpaşa'ya varış. Bunu ayrı ayrı buradan Eskişehir'e ve oradan Haydarpaşa'ya bilet almak şeklinde de yapabilirdik, ama kombine ile öğrenci 19.50, tam 24 TL! Pek güzel..
Neyse, akşam 7'de rezervasyon iptalleri oluyor sistemde otomatik olarak, onu düşünerek 7'yi biraz geçe Sincan tren istasyonuna vardım, ki pazar için şansımızı deneyelim hem, hem de pazar günü yer yoksa internetten satın aldığımız bileti teslim alalım.
Ve Kâbus Başlıyor!
Gişedeki hanım ablaya dedim ki, "Pazar günü buradan 11.10, Eskişehirden 16.45 trenine 2 kişilik yer var m'ola?". Önce bir baktı suratıma, "Öyle yapamazsınız ki? Buradan giden hızlı trenin karşılığı neyse, ona binmek zorundasınız." dedi. Şaşırdım... Kadının demek istediği şuydu, buradan Eskişehir'e her gün 4 hızlı tren seferi var ve her birinin Eskişehir'e planlanan varış saatinden 15-20 dakika sonra da İstanbul'a hareket eden bağlantılı seferi var. Bizim de biletleri o şekilde almamız lazımmış ama biz bir treni atlatıp, bir sonrakine alabildik gayet internet üzerinden. İnanmadı, "O zaman kombine almamışsınızdır, ayrı ayrı almışsınızdır biletleri?" dedi. "Hayır?" dedim, "Kombine menüsünden ve kombine fiyatına aldım. Bi' tam bi' öğrenci 43,5 TL.". Kadın "mümkün değil?" dedi ve sarıldı telefona.
Bu arada bir not, bizim buraya yaptıkları R.T.E. (55) bulvarı nedeniyle 2-5 Ağustos 2009 arası bir yapım çalışması olacağı, dolayısıyla da o tarihler arasında tren seferlerinin bazılarının yapılmayacağı yönünde bir bilgi var internet sayfasında. Ama bunu sizin arayıp bulmanız gerekiyor. Eğer ki doğrudan bilet satışa girip, oradan biletinizi alırsanız, gayet de alıyorsunuz. O alımları engelleyecek herhangi bir şey yapılmamış.
Ayrıca, bahsettiğim gibi doğrudan o satış bölümüne gitmedim. Şanslıyım ki gördüm ilgili ilanı. Ama şurada resim olarak bulabileceğiniz ilanda bakın ne diyor;
------- "YOLCULARIMIZA ÖNEMLE DUYURULUR Ankara Sincan Sanayi yolu 27.07.2009 (dahil)- 05.08.2009 (dahil) tarihleri arasında, Sincan- Esenkent arasındaki yol 03.08.2009 günü saat 17.00`dan 05.08.2009 günü saat 05.00`a kadar 36 saat süreyle tren trafiğine kapatılacaktır. Bu nedenle : 1- Yüksek Hızlı Trenlerden; - 03.08.2009 tarihli 91005, 91007, 91010 ve 91008 - 04.08.2009 tarihli 91001, 91002, 91003, 91004, 91005, 91006, 91007, 91008 ve 91010 nolu trenler Ankara- Eskişehir- Ankara arasında, (...) iptal edilmiştir." ------- Buradan ne anlarız? Eğer ki pazartesi günü saat 17.00'da kapanacaksa yol, o saatten önceki trenlerin iptal olmasına gerek yoktur teorik olarak. Ha, onlar pratikle teoriyi ayırabilir, ve diyebilirler ki "saat 17.00'da yol kapanacak ama 3 Ağustos gece 00.01'den itibaren 5 Ağustos gece 23.59'a dek hiçbir tren işlemeyecektir. Ama ne yapıyorlar? 4 Ağustos'taki tüm yüksek hızlı trenlerin iptal olduğunu söylerken, 3 Ağustos'ta yalnızca 91005, 91007, 91008 ve 91010 numaralı olanların iptal olduğunu söylüyorlar. Benim bilet aldığım trenin numarası kaç? 91003! Şimdi devam ediyoruz. Hanım abla telefonla konuştuktan sonra, bana dönüyor ve "böyle bir sefer yok beyefendi." diyor. Ben bütün iyi niyetimle, "Tamam o zaman, pazar günü aynı şekilde 2 bilet verip bunu iptal edebilirsiniz yer varsa?" diyorum ve benim aldığım şekilde kombine bileti onun oradan alamayacağını söylüyor. Telefonda öğrendi çünkü kombinenin farklı trenlerle yapılabileceğini. "Hamfendi, ben aldım bileti, aynı şekilde bu biletleri pazar gününe aktaramıyor musunuz?" diyorum, "Bunları iptal etmem lazım, sizin de gidip internetten almanız lazım. Bunları iptal ederken de kesinti yapmam gerekli." diyor ve işte o an ben delleniyorum! Olmayan Trene Biletler! Lan eşşoğlueşşeğin kurumu! Ulaaaaaaan! Olmayan trene bilet sat, paramızı çarp, yapılmış planların orta yerine s.ç, ondan sonra da biletimi iptal ettiğin yetmiyormuş gibi, bir de kesinti yap! Yeek yeaa! İptal ettirmedim biletimi, atladım bisikletime döndüm evime. O hırsla %70 eğimli yokuş çıktım tık demeden bu arada. Düşünün halimi... Şimdi bir sonraki aşamaya geçiyor ve TCDD danışmayı arıyorum. Eğer ki o seferin iptal olmayacağını söylerse ne ala, en mutlu bi' insan olurum. Yok eğer bileti iade alıp parayı da aynen, kesintisiz, kuruşu kuruşuna öderim derse, ona da eyvallah. Canım sıkılır ama hiç olmazsa yedikleri b.kun çilesini de bana çektirmedikleri için mazur görebilirim. Amaa... Bir üçüncü olasılık var ki, onu hiç anmak istemiyorum şu an! Gelişmelerle birazdan (yani yaklaşık 15 dakika sonra) -eğer hâlâ sinirden bilgisayarı kırmamış olursam- birlikte olacağız. Şimdilik esen kalın (Sen üzerine alınma TCDD, geber sen!)! (1. bölümü bitirirken saat 20:54) ------------------------------------ (2. bölüme başlarken saat 21:07) Evet sevgili İşkembeseverler, o hanım ablayı ben kesmez miyim! 2 saatte yaklaşık bir 2 yaş yaşlandırdı beni, o kadar sinir, o kadar dellenme boşaymış. Hanım ablanın kendisi bir şaşkınmış, aradığı danıştığı her kimse o da şıracının şahidiymiş. Demem o ki, o seferler varmış gayet, herhangi bir sorun yokmuş biletle ilgili. Ama eğer ki ben o kadına orada güvenseydim de bileti iptal ettirseydim, sonra da eve gelip tekrar kontrol edip dellenseydim dellenirmişim, şimdi biraz duruldum neyse ki. Özür dilemeli miyim bunca yaygara için? Bence hayır? Bu esnada da zaten kurcalarken bir de yeni bir duyuru buldum. 14 Temmuz'da güncellendiği söylenen bu duyuruda da şöyle bir şey diyor; -----------

14 Temmuz 2009 tarihinde güncellenmiştir.

Sincan İstasyon Caddesi Silolar Demiryolu Köprülü kavşağı inşaatı yapım çalışmaları için 03 Ağustos 2009 ( dahil ) ileri tarihli bilet satışı aşağıda belirtilen trenlere yapılmayacaktır.

YHT' lerden;91001, 91002, 91003, 91004, 91005, 91006, 91007, 91008, 91010

(...)

-----------

Tey allaam! Yahu bu kurumun bilgi işlemi mi işlemiyor, kurum çalışanlarını mı gerektiği şekilde eğitemiyor, yoksa başka bir yerlerde mi bir sıkıntı var? e) Hepsi! Gerçi kurumun geçmişi de zaten çok parlak değil ya, hak'katen yıprandım şurada 2 saatte, dermanım yok oralara girecek. Onun yerine kısa ve öz bir şekilde sözü Sakin'e bırakayım;

30 Temmuz 2009 Perşembe

Kolpa Spor Basını

Aynı günkü gazetenin taşra ve şehir baskısı arasındaki tek farkı bulunuz.
(artemiofranchi.blogspot.com referansıyla csyasoo.blogspot.com'dan alınmıştır. Bu tespiti için kendisini kutlarız.)

Sahte İneğe 25 Ay Hapis!

Kütahya'da kendisini inek ilan eden çifte 25'er ay hapis cezası verildi.
Bilindiği gibi, Adli Tıp'tan istenen raporda, çiftin inek olup olmadığının tespit edilemediği, hekimlerin "et sağlığı bozulmamış bunların, 3 defa muayene etsek ancak anlarız" şeklinde rapor vermesi üzerine ihtilafa düşülmüştü. Mahkemeye sunulan aşağıdaki delil ise konuya açıklık getirdi, ve çiftin inek olmadığı anlaşıldı.
Konuyla ilgili görüştüğümüz çiftin komşusu İsmail N. "Ümit'i her gördüğümde ben ineğim, bana tapın" diyordu. Ben ise "ben hindu muyum da sana tapayım?" diyordum. Bir süre sonra onu yemek isteği ile yanıp tutuşmaya başladım. Ümit'i inek gibi görüyordum. Ruh sağlığım bozuldu. Bir ineğe kul köle oldum." şeklinde dert yandı.
Konuyla ilgili açıklama yapan Ziyafet İşleri Başkanlığı "Sadece Emine Beder'in tefsirinde tasvir edilen inekler gerçek inektir. Sakın başka inekleri yemeye kalkmayın. Halkımızın, kendini otorite ilan eden bazı kişiler tarafından sömürülmesine izin vermeyiz" diye konuştu.
Çiftin avukatı ise tepkili. Erhan Karagöz, mahkeme çıkışında verdiği demeçte "Türkiye demokratik bir ülke. İsteyen istediğini der, istediğini yer. Yargı benim yediğime karışamaz" dedi. Altıncı hissi sayesinde olay mahalinde biten Kemal Kerinçsiz ise "Sen git domuz ye o zaman! Akıllı ol akıllı." diyerek demokratik tepkisini verdi.
Konuyla ilgili konuştuğumuz Adnan Oktar ise "Bir insanın inek olması saçmadır. Evrim yoktur. Bu tür sahte ineklerle mücadele edilmelidir." diye görüş bildirdi. Adnan Oktar, bilindiği gibi daha önce yasadışı restoran kurmak suçundan yargılanmış ve serbest bırakılmıştı.
(Orijinal haber için buraya tıklayınız.)

Bayrakları bayrak yapan üstlerindeki kanmış...

Türk milliyetçilerinin en çok dem vurduğu, şehit kanıyla sulanmasından girip, ay yıldızına başını koyduğu Türk bayrağının nasıl bulunduğu efsanesi herkesçe malumdur. Efendim, Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Meydan Muharebesi ardından, sözde gece vakti savaş alanını gezerken henüz pıhtılaşmamış bir kan gölü üzerinde hilal ayın ve bir yıldızın yansımasını görmüş, şehit kanıyla sulanmış bu toprakların simgesinin bu olacağını ilan etmiş.
İlkokul 3. sınıf bilgilerimiz Türkiye Cumhuriyeti bayrağının tarihinin bu şekilde olduğunu söylüyor. Fakat... Burada da görülebileceği üzere Sakarya Meydan Muharebesi'nden çok seneler önce bu bayrak Osmanlı Devleti tarafından kullanılmaktaydı. Resmi bayrak olarak kullanılması 1844, bu tarihten önce sekiz köşeli yıldız hali, Osmanlı donanmasında da kullanılmaktaydı. Demek ki, Atatürk'ün kan gölüne bakıp bayrak bulduğu bir yalanmış. Şimdi gelelim ikinci efsaneye, bu efsanede olaylar aynı, fakat kişi, zaman ve savaş farklı. Kişi I. Murad, zaman 1389, savaş da 1. Kosova muharebesi.
Atatürk'ün Türk bayrağını bulduğunu söylemekten daha az abes bir iddia olduğu kesin. Ancak bu iddiada da, (kan gölüne ay yıldız yansıması dışında) kafa karıştırıcı bir durum var: Osmanlı devleti 1453 yılına kadar kayı boyunun işareti olan bir sembolü veya düz kırmızı bir sancağı kullanıyor. 1389 tarihinden sonra değişmiş bir bayrak yok. Ay yıldızlı bayrak 1389 tarihinde bulunmuşsa kullanımı neden 1453'e kadar ertelenmiş?
Şimdi gelelim bir başka teoriye: Bu teoride ne bir kan gölü var, ne de Türkler! Efsaneye göre Byzantion (Şu anki İstanbul şehrinin M.Ö. 667'de kurulduğu ilk adı), o zamanki grek şehirlerinin geleneğine göre (Nasıl Atina şehri Athena'ya adanmışsa), Ay tanrıçası Artemis'e adanıyor. Byzantion'un da bayrağı bu minvalde kırmızı bir zemin üzerine Artemis'in sembolü olan hilal ay oluyor:
(Başka bir efsane de bayrağın Büyük İskender'in babası II. Philip'e karşı kazanılan zaferdeki payından dolayı Ay ve büyü tanrıçası Hecate'ye adandığını söyler.) Tamam ay var ama yıldız nerede? O da burada: Büyük Konstantin İstanbul'u başkent yaptıktan sonra, bakire Meryem'in işareti olan (ve ayrıca kendisi, ve Milvian köprüsü zaferi için son derece önemli olan) yıldızı Ay'ın yanına nazzar boncuğu gibi konduruyor! Sene kaç? M.S. 330. Kosova savaşına kaç sene var? 1000. Bayrak nasıl? Al buyur:
Eski bizans sikkeleri:
Bizans'ın ve Konstantinopolis'in bayrağının nasıl çıktığı elbette efsane. Efsane değil gerçek olansa, Konstantinopolis'in bayrağının kırmızı zemin üzerine hilal ay ve yıldız olması. Bu sembolün Türklerden 1000 sene önce kullanılmış olması. Fakat Türkler bu sembolü savaş alanındaki kan gölüne yansıyan hilal aydan mı yoksa Konstantinopolis'ten mi almışlardır, ben bilemem :D

Yeni İş Sektörü: İşe/Üniversiteye Alım!

Sanırım herkes farkındadır, son zamanlarda bir para kazanma yöntemi çağrıştırır oldu işe alımlar. Haberlerde de sık sık duyuyoruz, "330 kişi alınacak itfaiyeye 4000 kişi başvurdu", "26 personel alınacak, ilk gün 3000 kişi başvurdu" veya "40 gardiyan alınacak, 1070 işsiz başvurdu" gibi haberleri (daha fazlası için tıklayın). Sanırım iş başvurularından ücret alınmaması gibi bir kanun yok ama yine de alınmıyor? Tam bilemiyorum da ama... Neyse, eğer ki o yönde bir yasa yoksa, kamu kurumlarının yapması çok normal karşılanmayabilir, ama özel sektörde çok farklı şeyler yapılabilir!
Örneğin "10 kişi alacağım ulan işe!" desem, "maaşı dolgundur" deyip üstüne de "adayları da tombala usulü seçeceğim!" diye bir ilan versem, başvuru ücretini de 30 tl yapsam, helalinden bir 3000 kişi başvurmaz mı? Ben de 90000 TL'yi cebe atmaz mıyım? Sonra da asgari ücretten bu 10 kişiyi çalıştırsam, "E maaş dolgun işte, her gün ekmek doyurmuyo' mu?" deyip hem böylece işçilerin 1 yıllık maaşını çoktan çıkarmış, hatta üstüne kâr etmiş, bir başka deyişle kendi girişimciliğimle "karşılıksız bireysel kalkınma kredisi" yaratmış hem de işçilerin 1'er yıllık emeğini bedavaya getirmiş olmaz mıyım? Yılın işinsanı olmaz mıyım üstüne? Ya da daha iyi bir fikrim var (an itibariyle beyin fırtınası yapıyorum, biraz fikirler uçuşuyor, kusuruma bakmayın), diyelim ki 3000 kişi başvurmadı ve 2000 kişi başvurdu ve bizim kredi 60000 TL'de kaldı. O zaman da ben tek tek desem bu 10 garibana, "Bak hemşerim, seni işe almayayım, sen de al şu 3000 TL'yi, git bakkala çakkala borcunu öde, bu esnada da bir iş bul kendine, çalış, olma mı?". Hepsi kabul ederse (ki bütün süreç 1 hafta sürse) ayda 12000 TL kazandığı bir işte 1 hafta çalışmış gibi olacak her biri, toplam 30000 TL'yi alıp gidecekler ve bana da kalacak haramından bir 30000 TL! Nasıl ama? Kısa haftanın kârı! 3 ayda bir eleman alsam, 2 sene sonra başvuru ücretlerini yarıya düşürebilirim. Hadi yine iyisiniz... Kamu ve özel sektör şirketleri için bu duruma engel bir yasa mı var? Öyleyse çözümü de var: Üniversite Kurarım!
Tüm bunları oturup ben düşünmedim, bir yerlerde düşünülmüşü var. Hayır, bahsettiğim Kenan Şeranoğlu değil, beterin beteri var. Mevzubahis hırsız, burada adını açık açık anmak istemediğim H.Ü. (hayır, 77 yaşındaki değil, 42 yaşında, akademik ve kurumsal olan. Çok merak eden ve de anlamamış olanlar için cevabı yakın zamanda yazdığım şu yazıda gizli). Kişisel deneyimlerimden ve arkadaşlarımdan öğrendiklerimden yola çıkarak mevzubahis kurumun, Türkiye'deki en işportacı üniversitelerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kayıt dışı enteresan bir para akışının (şenliklerde kafasına karton şapka veya bileğine lastik bileklik geçirilenden makbuz falan olmadan para alınması, şenliklerde sponsorların bir kısmının yetkililere sponsor olmasının) yanında bir de resmi olarak, gözlere soka soka çarptığı bir miktar para vardır bu kurumun. Örneğin manasız bir "kırtasiye bağışı" tarzı bir şey alırlardı ben giderken ve bu "bağışı" yatırmadığınız takdirde ders kaydınızı yapamazdınız. Hâlâ vardır sanıyorum. Transkripti ve öğrenci belgesi kıymetli evrak statüsünde sayılabilecek başka devlet üniversiteleri elbette vardır ancak yanlışı başka devlet üniversitelerinin de uyguluyor olması onu doğrultmuyor tabii ki...
~Based on a Sad But True Story~
Yukarıdaki düşünceyi aklıma getiren, yaklaşık son 1 ay içinde yaptıkları yüksek lisans başvuruları ve mülakatlarıydı. Yüksek lisans başvurusu için yatırmak gereken miktar 75 (Yetmiş beş) TL idi! El insaf! Hayırdır? Mülakatlarda Johnnie Walker Blue Label mı ikram ediyorsunuz? Ya da çoktan içtiniz de, kafa güzel! Yazıktır günahtır yahu! Ankara Üniversitesi de şu sıra yüksek lisans için başvuruları kabul ediyor ve ücretsiz alıyor başvuruları! Siz her biri alanında 50 yıllık deneyim sahibi hiper uzman üst düzey akademisyen çalıştırıyorsunuz da Ankara Üniversitesi'nde asker mi çalıştırılıyor ücretsiz köle olarak?
Mesele sırf bununla da kalmıyor; 75 TL'yi bayılıp bir şekilde başvurabilen insanlar, sayılarına bakılmaksızın, aynı gün topluca mülakata alınabiliyor. Örnek vermek gerekirse, psikoloji bölümünde "klinik psikoloji" alanına başvuran arkadaşları ele alalım. Bölüme 4 (dört) kişi alınacak. Kaç kişi çağrılıyor mülakata? 81! (Bu ilk olarak öğrendiğim ama en son "70 küsura indirmişler" deniyordu, hangisi doğru emin değilim) Alınacak kişi sayısının 20 katı! Peki bu insanlar nasıl alınıyor içeri mülakata, nasıl bir sırayla? (KPDS+Lisans not ortalaması+ALES)/3. Bu ortalaması en yüksek olan ilk giriyor. Geriye doğru gidildikçe alınma olasılığı da, moral de düşüyor haliyle. E zaten 4 kişi alınacak bölümün en az 1 kişisi hocaların kafasında mevcuttur, kendi öğrencilerinden çok tuttukları biri mutlaka vardır (ki kazananlardan, mülakat öncesi 1'e 1.20 veren 2 kişi vardı). Kaldı 3. Ee?
H.Ü.'nün (42) vücuda gelmiş hali. Gözlerdeki sansür değil, orijinali öyle.
Peki, olmaz ya, hadi diyelim ki her şey tamam. 80 kişiden zorunlu olarak yüklü miktarda para toplanıyor. Tamam. Sonra 4 kişi alınacak yere aynı gün 80 kişi toplanıyor. O da tamam (Benim burada şu 'tamam'ları yazarken bile içim sızlıyor, siz nasıl yapıyorsunuz, hâlâ da anlamıyorum!). Peki bu mülakata alınan 80 kişiyle ne konuşuluyor? Bu mülakat ne derece işlevsel oluyor? Birkaç örnek vereyim: Bir öğrenciye "ne güzel" olduğu söylenir ve aralarında hangi öğrencilerine benzettikleri tartışılır; bir başka öğrenciye nereli olduğu sorulur, onun üzerinden biraz konuşulur. İki örnek yeterli sanırım durumun vehametini anlatması açısından. Madem konuşacaklarınız bunlardı, belgeleri alıp, mülakatı sırf insanlara işkence olsun diye yapacaktınız, niye yaptınız o zaman? Karşınızdaki öğrencinin Burdurlu olduğunu öğrenip, çok güzel teke zortlatması oynadığını öğrenip ne kazandınız?
Mülakatlarda harika teke zortlatan yüksek lisans adayları
75 TL hakikaten az bir para değil. Yüksek lisansa başvuran insanların, şansını yükseltmek için 1'den fazla yere başvurduğunu, özellikle her okulda bulunmayan bölümler için bunların farklı şehirlerde olabildiğini de bir düşünelim. Başvurmak istediği 3 üniversite, kendisinin yaşıyor olmadığı 2 şehirde olsun. 2 şehir için farklı zamanlarda ulaşım zaten bir mesele, bir de üstüne her biri için 75'er TL veriyor olsun. Etti sana asgari ücret. Başvurudan neden ücret alınır bu arada? Ek bir maliyeti olduğu için mi? Evrakları alan memur, maaşlı, her gün gelen memur, ek bir şey yok. Mülakata alan hocalar bölümün kadrolu elemanları, ek bir masraf yok. Mülakatlar sırasında hocalara hostluk/hosteslik yapan asistanlar bölümün "doktorası bitince atılacak" asistanları, ek bir masraf yok. Fotoğrafı zımbalamak için kullanılan 2 adet zımba teli, kimlik fotokopisini çektirmemiş olanlar için 2 sayfa (önlü-arkalı) fotokopi masrafı. Peki bizim 75 TL n'oldu? Üniversiteye tuğla oldu! O ücret alınmasa ne olur? Çok mu fazla insan başvurur? Hiç olmayacak insanlar mı başvurur? O zaman da hem genel olarak başvuruyu sınırlarsın, "hiç olmayacak" bölüm mezunlarını falan dışarıda tutarsın -ki bence gerek yok-, ve/veya madem ki not ortalamasının, ALES'in ve KPDS'nin bir ortalamasının çok etkili bir eleme yöntemi olduğu düşünülüyor, bunlara ilişkin zaten var olan sınırlar yükseltilir, belli bir sınırın altı başvuramaz. Böylece parası olmayanın değil, İngilizce'den, ALES'ten, not ortalamasından ya da hepsinden yana zayıf olanların başvurma şansı ortadan kalkar. Bunun da başka bazı sakıncaları olabilir, ama birilerini söğüşleyip başka birilerini/bir yerleri zengin etmek gibi art niyetli değildir en azından.
H.Ü.'nün (42), soygunun ardından medyada yer alan fotoğrafı
Çok özetle bu yapılan ne etiktir, ne mantıklıdır, ne de doğrudur İşportacı, kapitalist mantığın fakirden alıp kendine vermesidir, eğitimin elitleştirilmesidir. Sırf bir bölümün bir anabilim dalından 81x75=6075 TL! Ekstra hiçbir masraf yok ya (yukarıda hesapladık, kâr da dahil yaklaşık 15 Kuruş), hadi yine de 1075 TL çıkar masraf diye, 5000 TL cepte... Mis! Daha n'olsun!? Tekrar dikkat çekelim, kendi deyimleriyle "13 Fakülte, 13 Enstitü, 35 Araştırma ve Uygulama Merkezi, 1 Konservatuvar, 3 Yüksekokul, 6 Meslek Yüksekokulu" barındıran bir üniversitenin yalnızca bir enstitüsünün yalnızca bir bilim dalına bağlı bir anabilim dalı için bu söylediğimiz miktar. Çözüm? Sorun tam olarak nerede, bilmiyorum. Genel olarak üniversitede, bir kere o tamam. Bu ücreti belirleyen üniversitenin üst yönetimi olsa gerek. Daha özgül olarak sosyal bilimler enstitüsü de sanırım belli ölçüde sorumludur bundan? Son olarak da mülakat konusunda da, mülakatı yapan bölüm ve hocaları... Çözümü de onların hepsi benden iyi biliyor ya, yine de söyleyelim. Yüksek lisans başvurularında olağan koşullarda herhangi bir ücret talep edilmesi soygunculuktur, üniversitenin g.tünün keyfinin öğrenciye ödetilmesidir. Diyelim ki her şey öğrenciler için, bu para öğrencilerin iyiliği için alınıyor, e o başvuran insanların günahı ne? Sizi beslemek için mi başvuruyorlar? Bu gereksiz ücret alınmayabilir rahatlıkla. Diyorsanız ki "Yok, illa biz alacağız!", o zaman alırsın 3-5 TL sembolik bir şey. Bence ona da gerek yok. Veya ek herhangi bir masraf oluyorsa ona göre bir şey yaparsınız (ki bütçenizin kaldırmadığı bir şeyi, elzem olmadığı sürece yapmanıza gerek yok zaten). Hadi en en en kötü, alırsın parayı, başvuruların ardından tercihen kısmen, en kötü tamamen iade edersin. Kazananlara etmez, har(a)çlarının bir kısmına sayarsın falan. Böylece ilgili bürokratik işlemlerle uğraşmaktan imtina eden, laf olsun diye başvuracak insanlar başvurmamış olur. Bence yine çözüm olmadı bu sonuncusu çok, ama sizin için zorluyoruz koşulları işte, n'apalım... Hem bu sonuncuda parayı repoya yatırmak da mümkün olur? P.S. Diğer üniversitelerdeki durum hakkında fikir sahibi olan varsa not düşebilir mi buraya, bu işin piyasası hakkında biraz daha bilgilenelim?

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Ukala Dümbeleklerinin Moru Olmuş

Muhtemelen duyduğunuz gibi, Galatasaray futbol takımının yeni sezon formaları tanıtıldı. 3. formanın renginin mor olması da, toplumumuzda infial yarattı.
İlk önce bilemeyenler için bir şeyi açıklayalım: Her takımın 2 adet forması olur, evinde giyeceği ve deplasmanda giyeceği formalardır bunlar. Ayrıca bir de, genellikle deneysel tarzda dizayn edilen, renk çatışmaları olması halinde, ya da arada stil olsun diye tercih edilecek 3. bir forma vardır. Galatasaray'ın mor formaları bu kategoriye düşüyor.
Peki Galatasaray'ın derdi beni mi gerdi? Yoo. Bilakis, bir Beşiktaşlı olarak, Galatasaray camiasının bu tür gerilimler yaşaması beni mutlu etmeli. Ama olmuyor.
İnfial yaratan forma. (GS Store websitesinden alıntıdır.)
Milliyet'te, dün Melis Alphan tarafından kaleme alınmış bir yazı okudum. Alphan'ın sarkastik bir üslupla şu cümleleri sarf ettiğini düşünmekteydim ben:
"Lila renk en fazla balerin kostümüne yakışır. Çokça da baleyle özdeşleşir. Bu rengi tütülerden koparıp Cimbomlu futbolcuların sırtına taşıyınca yepyeni bir kodlama oluşturuyoruz kuşkusuz."
"Lila bunlar dışında lezbiyenlik ve biseksüel kadınlarla da özdeşleştirilen; zarafete vurgu yapan bir renk.Cinsiyet meselesini bir yana bırakırsak yine kurtarmıyor. Çünkü aynı zamanda lila huzurun ve ruhaniyetin rengi. Sahalarda huzurun ne işi var?" "Var mısınız Cimbomlu futbolcular lilanın rehavetine kapılıp balerin gibi parmak uçlarında zıplasın?"
Özellikle bold yaptığum yerlere takıldım ama. İnsanların olası seksist yaklaşımıyla dalga geçmek yerine, hedefin Galatasaray'ın renk seçimi olduğu bir yazı gibi geldi bana, özellikle haberin devamı itibariyle. Keza aynı haberin altında modacıların -ne hikmetse hepsi olumsuz- görüşlerine yer verilmiş. Ama modacılara hiçbir açıklama yapılmadan görüşleri sorulmuş olacak ki, Cengiz Abazoğlu şunu demiş:
"“Sarı-kırmızı akar kanımız” diyerek slogan yaptığımız iki rengi radikal şekilde, hiç yumuşatmadan değiştirmelerini çok yadırgadım."
Sanki kulübün arması değişti. Yahu 3. forma bu? 3. formanın rengi, sarı ve kırmızıdan farklı olmak zorunda! Real Madrid taraftarları "Biz mavi-beyazız, bu dışkı rengi ne böyle?" diye infial yaratmış mıdır acaba?
Tabii ki, tüm seksistliğimizle, internette şakalar yapmaya başlamışız bu formalar hakkında. Onu da Milliyet'in bugünkü haberinden öğreniyoruz. Hadi malzeme çıktı size, iyisiniz. En ucuz esprileri bulana gofret benden. (MORarmak tabii ki 3 boy farkla önde gidiyor)
************************************************************************************
Tabii siz hala daha diyebilirsiniz ki "La mor forma mı olur?" Hatta "O mor değil, bak Alphan demiş, Lila o, top rengi!" de diyebilirsiniz. Ben de size "ACF Fiorentina" derim mesela. Adamların lakabı "morlar" ya da "lililer". Formaları da mor. Sahada da balerin gibi zıplamıyorlar, zira kendilerinin 2 İtalya şampiyonluğu, 6 İtalya Kupası, 1 Kupa Galipleri Kupası var. Bir kez Şampiyon Kulüpler Kupası'nda, bir kez UEFA Kupası'nda final oynamışlar. Hem de mor formalarla!!!!
Mesela bir de, Emre Belözoğlu'nun eski takımı Newcastle United'ın geçen sene giydiği bir mor forma var:
Yetmedi mi? Arsenal'in 1982-83 sezonunda giydiği formaya bakalım, ki rivayetlere göre bu sezon da bu formayı giyecekler. Formanın gövdesi yeşil, fakat kolları ve de şort mor renkte!!!!
Parma FC ve de Werder Bremen takımlarının da zamanında mor forma giydiklerini not düşelim.
Oldu mu şimdi, Viagra'yı fazla kaçırıp da etrafı mor göresiceler sizi?..

26 Temmuz 2009 Pazar

Başbakana Selamlar Olsun!

Geçtiğimiz gün Radikal'in sitesinde yayımlanan habere göre bir rock festivali esnasında yoldan geçen başbakanın konvoyuna "metalci işareti" yapan üç tane genç 21 saat boyunca göz altına alındıktan sonra savcılık tarafından serbest bırakılmış. Haberden anlaşıldığı üzere gençler savcının karşısına çıkana kadar gözaltına alınma sebebini bilmiyorlarmış. Hâlbuki Adalet Bakanlığı'nın sitesinden aldığım bilgiye göre Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Altına Alma Yönetmeliği'nde şunlar belirtiliyor: "Muhafaza altına alınmak amacıyla yakalanan kişiler hakkında da bu maddenin ikinci fıkrası hükmü uygulandıktan sonra, yakalama sebebi, yakalamaya itiraz etme hakkı ve bu hakkı nasıl kullanılacağı derhâl bildirilir." Bu da ikinci fıkra: "Yakalanan kişinin kaçmasını, kendisine veya başkalarına zarar vermesini önlemek amacıyla kaba üst araması yapılarak, silâh ve bunun gibi unsurlardan arındırılması sağlanır." Devam edelim... En sonunda "Devlet büyüğüne karşı saygısızlık" suçuyla gözaltına alınan gençler savcının karşısına çıkınca, öncelikle politik görüşleri hakkında soru sorulmuş. Sonra da savcı her şeyin yolu yordamı var gibi anne-baba kıvamında bir nasihat vermiş ve serbest bırakmış. Ta ilk Türk devletlerinden gelen, yöneticinin Tanrı tarafından görevlendirildiği mantığıyla yasalar yazılınca malesef böyle absürd durumlarla karşılaşıyoruz. Daha biraz önce izlediğim The Daily Show bölümünde John Stewart, Barack Obama'ya gerizekalı dedi. George Bush'a ekranda ettiği küfürlerin haddi hesabı yok. Ama Türkiye'nin başbakanına (ki adamlar kimin geçtiğini bile görmemişler) metalci işareti yapınca (o da tam olarak neyse artık) suç işlenmiş oluyor ve 21 saat özgürlüğünüz elinizden alınıyor. Pek tabii "Hepimiz Metalciyiz!"

23 Temmuz 2009 Perşembe

Merkez Sağ Birleşiyor!

Türk siyasetinde "birleşme" çok hassas bir konudur. Memleketin kurtuluşu birleşmelere bağlıdır. Merkezdeki partiler, birilerine karşı birleşmezlerse olaylar çıkar, ülkeyi anarşikler, faşikler, komünikler basar. Aslında komikliktir bu en nihayetinde.
Merkez sağın birleşmesi çocukluk masalıydı mesela benim için. Her gece yatmadan önce dinlerdim tartışma programlarında. Önce Özal ile Demirel uzlaşmadı, sonra Yılmaz ile Çiller. Halbuki merkez sağ birleşse çok güzel olacaktı, çiçekler ayrı renklerde açacak, çocuklar şeker yiyebilecek, köçekler erkek gibi dans edecek, köpekler kırlarda meleşecekti.
O zaman olmadı, ama iş işten geçtikten (!) sonra oluyormuş. Radikal'in haberine göre; ANAP ile D(Y)P, DP çatısı altında, Hüsamettin Cindoruk'un başkanlığı altında (ki Cindoruk'un Çiller'e başkanlığı bırakışı da ayrı bir dramatik hikayedir) birleşeceklermiş. Birleşme Ekim ya da Kasım ayında olacakmış.
Bu birleşmede eşyanın tabiatına aykırı şeyler var sanki..
Biz erdik muradımıza, onlar çıksın kerevetine. Zor ama. Zira masalımızın ikinci ayağında, "merkez sol birleşsin" diye feryat figan edenler, bugün o birleşimin çocuğu olan Baykal'a giydirmekle meşguller. Baktılar birleşme olmuyor, "yenilik" demişler, içinde Derviş, Cem ve Özkan'ın olduğu hareketin de başını yemişlerdi. Şimdi SHP ile ÖDP birleşiyor, ama tabii o da birleştirici "ulema"nın gözünde "sol" değil.
Ne demişler; birlikten kuvvet doğar. Her doğum sancılı olur ama. Daha prematüresi var, organ yetmezliği var, ohoo..

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Komünal İşkembe'den Dev Hizmet: ÖSS Tercih Rehberi!

Liseden sonra gerek daha iyi bir iş edinebilmek, gerek askerliği kısa kesmek (gerçi bu sene girenler için artık bu geçerli olmayacak galiba ama?), gerekse sosyo-ekonomik statüde bir basamak daha atlayıvermek için üniversite eğitimi almak isteyen her Türkiyeli gencin çilesidir ÖSS. Öncesiyle, esnasıyla, sonrasıyla, tercihiyle, ıvırıyla zıvırıyla streslidir. Eskiye göre evrilip daha az aptal bir sistem olmuş olsa da (örneğin tercihler rastgele değil de, puana göre yapılabilse de) hala aptaldır. Yakın zamanda değişecek denip durmaktadır, ancak gelen gideni aratır sözünün tekrar ve tekrar doğrulanmış gerçekliğiyle birlikte AKP'nin de bize bunu türlü şekillerde kanıtlamaktan yorulmamış olması, hepimizin üstüne bir korku salmaktadır. Henüz Hüseyin Çelik'i aramadık ya, ben hala ona şaşıyorum bu arada.
Bugün (22 Temmuz 2009) tercih formlarının teslimi için verilen mühlet başlıyor ve 3 Ağustos 2009 Pazartesi günü de sonlanıyor. Bu rehberin amacı, geçmiş deneyimlerden yararlanarak, "Pişman mısın?" sorusuna "Hayır!" yanıtı verebilen insan sayısında bir artış sağlamaktır. Hiçbir şekilde bilimsel değildir, tamamen şahsımın ve çevremdeki bu acı deneyimi edinmiş onlarca insanın çektiği çilelerden yola çıkılarak hazırlanmıştır, bu rehbere göre tercih yapıp da pişman olan olursa -ki olmaz, merak etmeyin- müessesemiz sorumluluk kabul etmemektedir (yine de garantiye alalım kendimizi).
Madde madde buyrun rehbere (herhangi bir önem sırasına göre değil, aklıma geldiği sırayla yazıyorum);
1 - Aile baskısına direnin, gerekirse yalan söyleyin! Aileniz haliyle, eğer ki "fenci"yseniz doktor/mühendis/hipokrat; eğer ki "temeci"yseniz kaymakam/vali/bürokrat; eğer ki "sözelci"yseniz de anayasa mahkemesi başkanı/savcı/hakim/avukat olmanızı isteyecektir, önce bunda bir anlaşalım. Ailenizin çok istediği ve fakat sizin hiç istemediğiniz bir bölümü zorla okumak inanın sizin için işkence olacak. O durumda birkaç seçenek var; (şıklı yapayım da hepten ÖSS çağrıştırsın) a) -ki bu kimine göre en iyimser olasılık- bırakmaya cesaret edemez ve lanet okuya okuya bölümü bitirirsiniz, ilgili mesleği ömrünüz boyunca lanet okuya okuya yaparsınız; b) bölümü bırakır, tekrar ÖSS'ye girersiniz; c) yatay/dikey/diyagonal/helezonik geçiş yaparsınız; d) bölümü bitirip, hala yeterince şanslıysanız istediğiniz alanda yüksek lisans yapıp oradan devam edersiniz (ama bu koşul hiçbir şekilde istediğiniz bölümün lisansını okumuşçasına iş olanağı sağlamaz) veya tekrar girip en az bir 4 yıl daha lisans okursunuz (ki zor iş). Seçenekleriniz bu kadar, "oğlum/kızım bunu bitir, onu da hobi olarak yaparsın" asla ve kat'a bir seçenek değildir. Bu durumda diyeceksiniz ki, "onu bitireyim, bunu da hobi olarak yaparım, sıkmayın siz tatlı canınızı!". Kaymakamlığın veya doktorluğun hobi olarak yapılamayacağını söylerlerse, heykeltraşlığın veya sosyologluğun da öyle olduğunu söyleyin. Püf noktası: formların birer renkli fotokopisini alıp iki farklı form hazırlayın. Kendi tercihlerinizi gerçek forma yazdığınızdan emin olun. Onlara da kendi isteklerinizi alt sıralara, onlarınkileri üst sıralara yazdığınızı söyleyin, gösterin. Kendi istediğiniz olunca da "tüh, puanlar çok yükselmiş" deyin. İşbu yöntemin başarı oranı anne-babanın yaşıyla doğru, eğitim düzeyiyle ters orantılıdır.
Hobi olarak her daim şarlatanlık yapabilirsiniz! Eğitim de gerektirmez? Oh mis!
2 - Bırakın puanlarınız çıtır çıtır yansın! Daha düşük, hatta çok daha düşük puanlı bir yer gönlünüzde varsa ve "puanım yanar =(" diye düşünüyorsanız, bırakın yanan puanınız olsun! Çünkü ya puanınız yanacak, ya siz. Çok mu acımasız oldu? Bir kısım İşkembe insanının da tanıdığı "puanı yanmasın diye İTÜ Elektronik Mühendisliği'ne girip, ilk yılın sonunda bırakıp, tekrar ÖSS'ye girip İstanbul Üniversitesi'nde Tarih okuyup, Farsça çift anadal yapıp şu an tarihte yüksek lisans yapmakta olan" arkadaşım bilmem yeterli bir ibret olur mu? Herkes o kadar cesaretli/şanslı olmuyor. Misal ben! Ben de o kadar uç bir örnek olmasam da, vaktinde psikoloji isterken -bir ölçüde de- puanım yanmasın diye kamu yönetimi yazmış, ne yazık ki 'kazanmış' ve bitirmiştim. Sonra n'oldu, uzun yoldan dolaşarak geldim psikolojiye, sosyal psikolojide yüksek lisans yapıyorum şimdi. Dersimi de keyifle çalışıyorum, okumalarımı, tezimi de keyifle yapacağımı umuyorum.
3 - Mantıklı düşünün! An itibariyle, çok açık söyleyeyim, hükümetle çatışan bir konumdaysanız, namaz kılmıyor, oruç tutmuyorsanız, devlet kurumlarında birkaç adım geridesiniz. Pazar günleri kiliseye gidiyor, Noel'i kutluyor, Şükran Günü'nün gereklerini yerine getiriyor olmanız da sizi kurtarmaz. O patates dininin gerekleri çünkü. Devlet kurumlarında size ya yer yok, ya da olan yerler de olmasa daha iyi, o derece fena. Yine uç bir tablo oldu bu, ama "sınıf arkadaşlarının pek çoğunun hedefi türlü kamu kuruluşları olan" bir kamu yönetimi mezunu; bir memur çocuğu ve memur yarısı kardeşi olarak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim bunu. Kendi deneyimim olmasa da başkalarının deneyimlerini ödünç anlatıyorum bu maddede. Yani "vay ben cumhurbaşkanı olucam ulan!" diye yola çıkmayın, yavaş olun, saç baş dağılmasın. Aynı şekilde "vay ben şu kuruma şef/uzman/müfettiş olucam ulan!" diye de telaşlanmayın, zira şu an ezan okuyabilen herkes cumhurbaşkanı olabilecekken, yasal olarak cumhurbaşkanı olma yeterliğine sahip herkes en alt basamak memur bile olamayabilir.
4 - Bir şekilde fırsat bulup 3 Saat'i izleyin! Aile baskısıyla veya puana göre tercih yapan gençleri bir de oradan görün mesela. Belgesele ilişkin daha önce yazılmış bir İşkembe yazısı için buraya tıklayın.
5 - Aileden ayrılma/aile yanında kalma kararını düşünerek verin. Ailenizin ekonomik durumu nedir, başka bir şehirde sürünür müsünüz, aynı şehirde kalsanız sürünür müsünüz, hangisinde mutlu olursunuz, özler misiniz, alışır mısınız, hepsini iyi gözden geçirin. Aileniz elbette yanlarında kalmanızı isteyecek, siz ikinci olasılığı da düşünün. Paradan yana sıkıntı olacaksa şehrinizdeki, yakınınızdaki bir üniversiteyi mutlaka düşünün. Ayrıca yine işin ekonomik boyutuyla ilgili olduğu için buraya yazalım; burs arayın, bulun, gidin bir yerlerle görüşün! Pek çok belediye/dernek/vakıf karşılıksız burs vermekte, bunları araştırmanız çok hayırlı olabilir.
6 - Tercih etmeyi düşündüğünü okul/bölüm hakkında bilgi edinin. İmkanınız varsa doğrudan 'içeriden' bilgi alın. Bu 'içeriden'le hocaları kastetmiyorum, tabii ki bölümün öğrencilerinden. Çünkü o bölüme hoca olmaya değil, öğrenci olmaya gidiyorsunuz. Hoca olmaya giderken de gerçi yine hocalardan değil, öğrencilerden fikir alın bence zaten ama.. Örneğin İzmir'deyseniz ve İzmir tercihi yapacaksanız, gidin üniversitelere. Tanıtım günlerine gitmeyin sadece, yaz okulu var mı, devam ediyor mu bir bakın, varsa ve devam ediyorsa yaz okulundan öğrencileri yakalamaya çalışın. Çok zor geliyorsa bu söylediğim, hayatınızın kalanının -ne yazık ki- oraya bağlı olabileceğini düşünün.
7 - Hedefinize/isteğinize göre, üniversitenin olanakları hakkında (öğretim/yurt/burs/yemek/çalışma) bilgi edinin. Hedefiniz KPSS'ye girip memur olmak mı? O zaman mesela ben Gazi Üniversitesi'nin KPSS'de çok başarılı olduğunu, bir nevi KPSS dersanesi görevi de gördüğünü duydum. Ne derece doğrudur bilmem, ama bu tarz farklılıklar var. Bölümlere gidin, öğrencilerin KPSS başarıları hakkında bilgi edinin. Ya da "Erasmus'la yurdun en dışlarına bi' gideyim de bakayım" mı diyorsunuz? Onun hakkında ilgili Erasmus Ofislerinden bilgi edinin.
"Erasmus'a gidenler daha hızlı evriliyo'muş olm!"
8 - Kampüs ve kampüs hayatı hakkında bilgi edinin. Misal ben Beytepe'den (Hacettepe'nin pek güzel bir kampüsü) DTCF'ye (Ankara Üniversitesi'nin en küçük, 3 bina ve 1 orta(k) bahçesinden oluşan kampüsü) geçerek bir şaşkınlık yaşadım. Hacettepe'nin meğer ne kadar şahane bir kampüsü olduğunu fark ettim. Ama mesela Ankara Üniversitesi'nin de havuzu var başka bir kampüste. Pek sevmem yüzmeyi, ama kimilerini çok ilgilendirebilir bu. Ayrıca yeri gelmişken söyleyeyim, Hacettepe işportacıdır, en ufak bir fırsatta cebinden bir miktar parayı çarpar, Ankara daha devlet üniversitesidir. Birinde (AÜ) bu sene Sosyal Bilimler Enstitüsü yüksek lisans başvuruları için nal gibi yazarak "ÖNKAYIT ÜCRETİ ALINMAYACAKTIR" diye bas bas bağırırken, öbüründe (HÜ) 75 TL'yi çarpar, sonra 5 kişi bile almayacağı alan için 80 kişiyi aynı gün mülakata çağırır. Bak yine sinirlerim zıpladı, konu saptı. Özür diliyor ve konuya dönüyorum.
9 - Ola ki bu sene istediğiniz/gerekli puanı alamadıysanız ve "seneye yaparım ben bu puanı!" diyorsanız hiç tereddüt etmeden girin tekrar. Bu tekrar girme kararını verirken çok boyutlu bir şekilde düşünün tabii ki. Ama bu esnada da boş durmayın, seneye girecekseniz, hedeflediğiniz yerleri daha iyi tanıyın/öğrenin, gitme imkanınız yoksa hocaları/asistanlarıyla yazışın (öğrencilerine internet üzerinden ulaşmak zor olabilir diye bunu öneriyorum). Bu ya motivasyonunuzu artırır, hepten gaza gelmeniz suretiyle sizin için hayırlı olur, ya da bölüm hakkında olumsuz düşünceler edinmenizi sağlayarak hedef değiştirmenize yardımcı olabilir.
10 - Yetenek sınavları beni aşar, ama hocalarla önceden tanışıp bilgi/fikir edinmenin, istekli olduğunu göstermenin, yeri geldiğinde başvurmayı düşündüğünüz bölümün açtığı kurslara -genelde yazın oluyor bunlar sanırım- katılmanın çok hayırlı olduğunu da yine birkaç arkadaşımdan biliyorum. Yetenek sınavlarına girecekseniz mutlaka öğrenin ne olup ne bittiğini, neyin gerekip nasıl sınavlardan geçildiğini. Mevzubahis kurslar da bir miktar para çarpmaya dönük bir nevi umut tacirliği olabilir ama ben belirteyim yine de... Siz liberaller serbest rekabet mi diyor?
11 - Herhangi bir üniversitenin belli bir topluluğuyla/etkinliğiyle/yan kuruluşuyla ilişkili hayalleriniz varsa, yine içeriden bilgi edinmeye çalışın. Hayallerinizi bunun üzerinden kuruyorsanız, hayal kırıklığı yaşamanızı engelleyebilir.
12 - Haldır huldur ilk seneden ev tutmak için telaş etmeyin. Hele bir yurt görün, bakın nasıl bir şey, sonra eğer ki isterseniz eve çıkın ve hem de böylece evin kıymetini daha bir iyi anlayın. Tabii ki bu esnada "ev maddi olarak çok sıkıştırır mı?", "ne getirir?", "ne götürür?" gibi soruları da en azından 1 sene düşünür taşınır, ilk defa gittiğiniz bir şehri de iyi kötü tanıma olanağı bulursunuz. Henüz evden hiç uzak kalmadıysanız, çok süper anlaştığınız en yakın arkadaşınızla ortak bir ev hayatında çatışmanızın ne kadar olası olduğunu muhtemelen bilmiyorsunuz. Bunu deneyerek öğrenmeye çalışmayın, mümkünse önceden o en sevdiğiniz arkadaşınızla bir evi paylaşıp paylaşamayacağınızı düşünün.
Öğrenci eviyle örgüt evi arasındaki çizgi kıldan ince kılıçtan keskindir ve her an birinin bir başkasını kesmesinde araç olabilir. Sonra al sana 3. sayfa!
13 - Bir yandan çalışayım bir yandan ikinci öğretime devam edeyim diyorsanız, işi bırakıp örgün öğretime mi denir, işte ikinci olmayan öğretime (birinci?) geçin. Yeni gelen zamlardan sonra inanın daha kârlı olacak sizin için.
14 - "Altı üstü bir üniversite tercihi için bu kadar uğraşmaya değer mi?" demeyin, inanın; değer!
Neyse, sanırım bu kadarı biraz fikir verir. Dikkatinizi çekmiştir, bu rehberde yurt dışında üniversite eğitimine, taşra üniversitelerine, ikinci öğretime, yurt hayatına, aileden uzak yaşamaya dönük çok bir şey yok. Bu aklıma gelmediğinden değil, fazla bilgi/fikir/deneyim sahibi olmadığımdan. Bu konularda fikir sahibi olanlar yazının altına yorum olarak ekleyebilir, isteyene burada yeni madde açar 15, 16 diye devam ederiz veya katılmayan varsa "yamuluyorsun!" demek suretiyle düzeltebilir, açığız. Yurt dışı zaten ÖSS'yle ilgili değil diyenler olabilir, onun için ondan kastımın daha çok Orta Asya'daki ÖSS'yle girilebilen üniversiteler olduğunu belirteyim. Bir de öyle bir imkân var tabii. Kurban olduğum ÖSYM nelere kadir!

21 Temmuz 2009 Salı

Hırsız Yok

Bir süredir Armenian Weekly'nin newsletterlarını (postakutuma yolladıkları gazete özetlerini diyelim) alıp duruyorum. Başlıkların hemen hepsi ünlü Ermenilerin başarı ve hayatları ve Medz Yeghern üzerine; ve daha da ilginci, dünyanın bütün meselelerini yine bu iki "leitmotif"e bağlıyorlar. Öncelikle, neden üyeyim? Çünkü dediklerini merak ediyorum ve değer veriyorum. Bu yeterli tabii. Ama bir derdim de nasıl bir politika güttüklerini görmek. Zira Medz Yeghern konusunda benzer dertlerimiz olduğu halde politik bir kirlenmeye maruz bıraktıkları felaket konusunda fena halde ters kulvardayım Armenian Weekly yazarları ve kadrosuyla. Dünyayla "soykırımı tanıma" üzerinden kurulan ilişkinin hastalığından kurtulmak, Dink'in dava edilmiş mükemmel tanımındaki gibi, Türk kavramından kurtularak temizlenecek/kurtarılacak bir Ermeni kimliğine kavuşmak demek. Dünyanın tüm Ermenilerinin bunun farkına herkesten önce varması lazım aslında. En büyük rahatsızlığım da dünyanın çeşitli yerlerinde egemenin sesine sahip erk-şiddetlerin(gewalt) kendilerine kendi içlerindeki açıkları, çıkmazları(aporia diyelim) göstermek yerine, tam da politika olmadığı için politik olan hamlelerle, aralarında seçim yapmayı ve taraf tutmayı seçmeleri. Biraz zorlayan bir cümle oldu belki, ama şöyle somutlaştırayım: Eğer ki bir ülkenin iktidarı kendi içinde erk-şiddetle bastırdığı bir kitlenin gözü önünde başka bir ülkenin erk-şiddetle bastırdığı bir kitleyi savunuyorsa, bu ironiktir. Velhasıl, o ülkenin bastırılan kitlesi, "e bize yaptığının ne farkı var?" diyerek hatırlatmakta haklıdır, hatırlatmalıdır ve dikkate alınmalıdır. Öte yandan, o başka bir ülke çıkıp da "e siz de yaptınız" diyerekten politik bir stratejiyle kendi yaptığını haklı çıkarmaya kalkıyorsa, bu da ironiktir ve ironisi aynı ilk örnekteki gibi anımsatılmalıdır. Ancak... (Evet bu bir Milliyet Gazetesi'nde-bir-sayfaya-boşluklarla-çeyrek-sayfalık-yazı-yazarım-abi 'ancak'ıdır!) İki erk-şiddetin de ezileni bir olmak yerine, karşılıklı olarak o erk-şiddetlerin uluslararası politikalarına sakız oluyorlarsa, burada bir sorun var. Armenian Weekly'de okuduğum son haber tam da bunun örneği olarak beni sarstı. Çin'de Uygurlar'a karşı acımasız bir şiddet uygulanıyor. Tam da Benjamin-Derrida-Agamben tasvirine uygun olağanüstü hal koşulları söz konusu. Erk-şiddet, egemenin kendini açığa çıkarttığı bir yerden, tüm yasayı askıya aldığı bir alan açıyor ve yasa kağıtlarda değil uygulamalarda kendini gösteriyor. Uygurlar harcanabilir homo sacerler olarak yalnızca ve yalnızca uluslararası diplomasinin dünyasında kullanılabilirlikleri kadar varolabiliyorlar. Erdoğan'ın öne sürdüğü türden bir adeta-soykırımın olduğunu söyleyemeyiz belki. Hatta mümkünse soykırım kelimesini öyle hoyratça da kullanmayalım. Ama soykırım kelimesine takılmadan ve aynı erk-şiddette olduğu gibi güçten ziyade etkiye bakarsak, bu adeta-soykırım kavramı diğer şeyler arasında bize iki şey söylüyor: 1- Erdoğan soykırım kelimesi ve kavramını yoz-kullanıma sokarak mitleştiriyor. 2- Bu içini-boşaltma ya da anlam-bozum ile tüm egemen güçlerin suçlarının ortakpaylaşım alanını yeniden açarak "siz sesinizi çıkarmayın, biz de sesimizi çıkarmayalım"a oynuyor. Alın size yeni nesil denge politikası. Peki Armenian Weekly ne yapıyor? Diyor ki makalede, Erdoğan kendini küçük düşürdü. Diyor ki, 'soykırım' kelimesini böyle hoyratça kullanarak kendi anlayışına ve uygulamalarına nasıl ters düştüğünün farkına varmadı. Ve Çin basınında çıkanların kendi savlarına destek verdiğini düşünerek ekliyor yazıyı yazan Sassounian: Çin de Türkiye'ye bunu söyleyecek son ülke olduğunu anımsattı! Bir yandan ne bekliyordum ki, diyorum. Bir yandan da nasıl bu kadar kör olunabilir? diye sormadan edemiyorum. "Bakın bakın, Çin de öyle demiş" diyerek ne yaptıklarını sanıyorlar bilmiyorum doğrusu. En rahatsız olduğum noktalardan biri şuydu: "The People’s Daily also published several letters critical of Turkey, one of which stated: “The Kurdish massacres in Turkey were a kind of genocide and Nazism. Linking China to genocide is like a thief shouting ‘stop thief.’" [Halkın Günlüğü (Çin'in gazetelerinden biri- kabaca çeviriyorum), Türkiye'yi eleştiren bir kaç yazı yayınladı. Bunlardan birinde şöyle deniyor: "Türkiye'deki Kürt katliamları birer soykırım ve Nazizm örneğiydiler. Çin'i soykırımla itham etmek bir hırsızın 'Hırsız var' diye bağırmasına benziyor."] Bir hırsızın 'hırsız var' diye bağırmasında sorun görmüyorum ben. Argumentum ad hominem'i bilmeyen ve sıksık bu hataya düşen politikacılara aşinayım (ne yazık ki) ama yine de "eeh saçmalamayın lütfen" demekten geri durmayacağım. Pekala bir yalancı da doğruyu söyleyebilir. Ama o yalandan bizzat muzdarip kitlenin çıkıp da bir yalanın çürütülmesi için başka bir yalancının arkasına sığınmasından fena halde rahatsızım. Zira bu haklının hakkının haklıktan çıkarlığa dönüşmesine sebebiyet veriyor. Ve itham ediyorum bu durumda, Ermeni diasporası hakkını çıkara dönüştürmektedir. Aradaki fark, 'çıkar'ın otoritenin izini taşıması, ve egemenin sesini kullanmaya öykünmesi, bir egemencilik oyununa alet olmasıdır. Spivak'ın ezilenin konuşamamasından kastettiği buna yakındır (link tabii ki Can the Subaltern Speak? makalesi, ve indirmek içindir.). Aradak farklara şimdi giremeyeceğim. Ama şunu söyleyebilirim ki, sesin ve konuşmanın egemenle ilişkisini unuttuğunuz yerde, kimliğin ne olduğunu da unutuyorsunuz demektir. Öte yandan, The People’s Daily yazarı da "ayrıca biz hırsız değiliz" gibi bir şey diyemeyerek, "bu bizim içişimiz" diyerek de ayrı bir gafta bulunuyor; ama buna girmeye gerek bile yok - ya da giremeyeceğim diyeyim, zira Çin'de ne oluyor hiçbirimiz bilmiyoruz aslında. Bu bambaşka bir yazının konusu. Özetle, Armenian Weekly'nin düştüğü hata tam da Çin'in, Türkiye'nin, İsrail'in (one-minute vakası), Fransa'nın (Cezayir-Medz Yeghern atışması), A.B.D.'nin(ne istersen!) vs.'nin istediği türden bir ses kullanımında yaşanan ses kaybıdır. Çin'e karşı tek bir söz etmeyen bir yazıdan bahsediyoruz - aklım almıyor bunu. Burada savunulması gereken hem Çin'e hem de Türkiye'ye karşı bir tavırdır pek tabii. O yüzden Uygurlar'ın asıl muhattabı Türkiye'deki Kürtler, İsrail karşısında Filistinliler, Ermeniler'dir mesela; ama bunun nasıl da uzak gözüktüğünü/olduğunu biliyoruz. Ve şu anki durumda, tüm hırsızlar birbirlerine "hırsız yok" diyor aslında. Demem o ki, bir hırsız "hırsız var" dediğinde, önce var olduğu iddia edilen hırsıza bir bakmak lazım. Bir hırsız düşmeden başkası düşmüyor. Tarih bize şiddetle bunu öğretmemeye çalışıyor! Daha fazla yoruma girmeden, Armenian Weekly'nin yazısının sonunu şuracığa düşüvereyim: "The most effective measure China can take in response to Erdogan’s hysterical accusations is to have the Chinese Parliament adopt a resolution recognizing the Armenian Genocide." [Çin'in, Erdoğan'ın isterik suçlamalarına karşı alabileceği en etkili tavır, Çin Parlementosu'nun Ermeni Soykırımı'nı tanıyan bir yasayı uygulamaya geçirmesidir.]

İnsan Hayatının Değeri #2

Burada Türkiye'deki durumu sorgulamıştık. Çin'de de durum farklı değilmiş. Sun Danyong adındaki bir Foxconn çalışanı, İphone 4g prototipini kaybettikten sonra evi aranmış, rivayete göre şiddete maruz kalmış, sonra da kendisi camdan atlamak suretiyle canına kıymış. Tabii yeterli dozda İtalyan-Amerikan gangster filmi izleyenler camdan atlamanın nasıl gerçekleştiği konusunda bir paranoya sahibi de olabilirler. Haber metni ise burada.
Bir İphone 4g prototipinin maddi değeri nedir acaba? 6.9 milyon dolar eder mi? Etmezse ucuza gitmiş olur Sun Danyong. Gerçi durumu Türkiye'dekine göre çok daha iyi.
Not: Apple'dan istikrah etmemin, bu haberle hiçbir alakası yoktur.

17 Temmuz 2009 Cuma

Love and Tensor Algebra

Geeky kelamlar etmeye geldim, ama önce söyleyeyim normalde şiir seven-okuyan biri değilim. Gülün Adı'ndan hatırlarsanız bir diyalog var. Adso çingene kızla aşna fişnadan sonra William'a soruyor "Hiç aşık oldun mu?" diye. William da "Tabii ki defalarca, Ovidius'a, Aristo'ya, Virgilius'a..." diye cevap veriyor. Ben de geçen aşık oldum: Okuyacak yeni kitabım yoktu ve kütüphanenin "contemporary literature" kısmında gezintiye çıktım. Orada onu gördüm. Bir kitabını raftan aldım ve bir paragraf okudum. İşte bu kadar. Al sana ilk görüşte aşk. Daha elli sayfa okumamışım ki adam bir makineye dünyanın en güzel şiirlerinden birini yazdırdı gözümün önünde: Come, let us hasten to a higher plane Where dyads tread the fairy fields of Venn, Their indices bedecked from one to n Commingled in an endless Markov chain!

Come, every frustrum longs to be a cone And every vector dreams of matrices. Hark to the gentle gradient of the breeze: It whispers of a more ergodic zone.

In Riemann, Hilbert or in Banach space Let superscripts and subscripts go their ways. Our asymptotes no longer out of phase, We shall encounter, counting, face to face.

I'll grant thee random access to my heart, Thou'lt tell me all the constants of thy love; And so we two shall all love's lemmas prove, And in our bound partition never part.

For what did Cauchy know, or Christoffel, Or Fourier, or any Boole or Euler, Wielding their compasses, their pens and rulers, Of thy supernal sinusoidal spell?

Cancel me not - for what then shall remain? Abscissas some mantissas, modules, modes, A root or two, a torus and a node: The inverse of my verse, a null domain.

Ellipse of bliss, converge, O lips divine! the product o four scalars is defines! Cyberiad draws nigh, and the skew mind Cuts capers like a happy haversine.

I see the eigenvalue in thine eye, I hear the tender tensor in thy sigh. Bernoulli would have been content to die, Had he but known such a^2 cos 2 phi! Böyle işte, seviyorum ulan!!! Saygılar.

Atam Atam, Sen Kalk Da Ben Yatam!

Bu ülkede arzuhalciden overlokçuya, uzay mühendisinden manava, öğrenciden öğretmene, ev hanımından kahve adamına; arada sırada kimin canı sıkılırsa "Atatürk mezarından kalksa da..." diye bir iç çeker. Ulusça geliştirdiğimiz "boşa konuşma yeteneği"nin (literatürde bokye diye geçer) güzide örneklerindendir bu. Mesela bir "Burası Türkiye!" vardır ki, en güzide örneğini Teoman'ı kaportaya sokup dövme isteğini uzun uzadıya anlattıktan sonra "Burası Türkiye, bu ülkede iş bitmiş" diye hümanist bir çıkış yapıp izleyenleri yere düşüren Murat Özarı vermiştir. (1:31)
Atatürk'e geri dönelim. Atam kartını Recep Tayyip Erdoğan da oynamış en sonunda, gözümüz aydın. Demiş ki kendisi:
"Hani bunlar diyor Atatürkçüyüz-matatürkçüyüz... Atatürk kalksa bunların hepsini mezara gömer."
Hatta "madem bir klişe laf ettim, hazır gelmişken bir best of yapayım" demiş, şunları da eklemiş bu vesileyle:
"Üzerimizde tüyü bitmedik yetimlerin, yoksulların, kimsesizlerin, fakir fukaranın emaneti var." (Courtesy of Kerim Akbaş)
"Onlar yaptıkları karşısında milletin iradesini, tercihini, bizi buldular." (İradesiz biri olduğumun yegane kanıtı budur.)
"40 yıldır Türkiye'de bir tek metre ray döşenmemiş." (40 yıl yıllardır sabit yalnız, Planck sabiti gibi maşa'allah.)
"Aramıza nifak sokmaya, bizi birbirimize düşürmeye, altını çizerek ifade ediyorum aramızdaki uyumu, koordinasyonu bozmaya yeltenenlere karşı azami derecede uyanık olacağız." (Nifak tohumları ekilir aslında, Erdoğan'ın konuşma yazarı istifa etsin bence.)
Klişeler nasıl olursa olsun, sizin klişeniz iyi olsun. Çünkü burası Türkiye.

Modern Dünya Politikültürel Sosyoekonomik Tarihi

Konferansımızın konusu yeni bir dünya. Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz ama biz yeni bir dünyayı kurmaya neden mecburuz. Konumuz aslında budur. Bugünkü zulüm dünyasının bir sahibi var ve bizim uyumamızı istiyor. Düzen üzerine yapılan çalışmalar bu nedenle çok azdır. Biz bu işi yapmak zorundayız. Bu Siyonist düzeni yıkıp yerine yeni bir dünyayı kurmak zorundayız. Dünya nüfusu bugün yaklaşık 6 milyardır. Ancak 2 milyar insan açlık sınırının altında yaşamak zorunda. Susuz milyarlarca insan var. 100 milyon çocuk ölüyor her yıl. BM rakamları bile felaketi haber vermektedir. Dehşet rakamlar vardır ve sistemin iflas ettiğini göstermektedir. Sistem acımasızca bu durumun devam etmesini istiyor fakat biz buna isyan etmek zorundayız. Seyirci kalamayız. Gerçekler gözümüzün önündeyken başka işlerle meşgul olamayız.
******************************************************
Problem anlayıştadır. Hazreti Adem'den itibaren problemin kaynağında hep bu oldu. Eğer şerefli insanlar olmak istiyorsak bu mücadeleyi vermek zorundayız. Tarih boyunca bu mücadele verildi. Günümüze kadar hak ile batıl mücadelesi hep devam etti. Şimdi bir ayrım noktasında bulunmaktayız. Ya Batının egemenliği bir süre daha devam edecek, ya da Hakkın hakimiyeti egemen olacak. Bunun anahtarı bizde. Bizim mücadelemize bağlıdır. Osmanlı durduruldu ve Siyonizmin hakimiyeti başladı. Şimdi biz tarihi, aslolan yoluna sokmanın mücadelesini veriyoruz. Faizci kapitalist sistem yıkılacak ve yeni adil bir düzen gelecek. Üç kağıt ekonomisi ile dünyayı dolandırıyorlar. Yeşil dolar, Sarı Amerikan tahvili ve Beyaz Merkez Bankası kâğıtları ile 20 Trilyon dolar Amerika'nın elinde. Yeşil, Sarı ve Beyaz kağıtlarla üçkağıtçılık yapıyorlar. Dünya bu kapitalistlere çalışıyor. Hacca giden hacılarımız dahi bu adamlara çalışmak zorunda kalıyorlar. Aldığımız ekmeğin bir kısmını dahi Siyonistlere faiz olarak ödemek zorunda kalıyoruz. Bu inanılmaz bir sistem. Uyutuyorlar insanları. Bu düzene isyan etmemek mümkün değil. İnsanlara bir düdük çalmak zorundayız. Bu sistem bizi sadece köleler haline getiriyor. Bu tür konferanslar da insanlığın uyanması için çaldığımız düdüklerdir. Gençliği uyandırmak için buradayız.
******************************************************
Amerika'nın savaş gemisinden coğrafyamızı vurmak üzere fırlatılan füzeyi teknolojik gücümüzle geri çevirip o gemiyi vurduracağız. Çünkü Afrika'yı, Asya'yı, tüm masumları kurtarmak zorundayız. Tüm insanlığa yeni bir dünya düzeni temenni ederek hepinizi bağrıma basıyorum.
Necmettin Erbakan
--------------------------------------------------------------
Bir daha "Türkiye siyasetinde ironi kültürü yok." dersem dilimi eşşek arısı soksun.

Ruh Sağlığı #2

Demiştik ya, zırt pırt bozulur bu ruh sağlığı diye, gene bozulmuş. Anteni biraz sağa çevirince düzeliyormuş ama (yazar burada ideolojik gönderme yapıyor, tırınım tırınım tırınınııım.)
Ülkemizde, laiklik uyarınca misyonerlik suç olduğundan; misyoner faaliyetlerde bulunduğu tespit edilen Zirve Yayınevi'ne bir baskın olmuştu hatırlarsanız. İşte o baskındaki sanıklardan Varol Bülent Aral'ın (pek bir alliterasyonlu ismi varmış maşa'allah), Adli Tıp'tan gelen "sağlam"dır raporuna karşın ruh sağlığı bozulmuş, kendisi Adana'da tedavi görmeye başlamış. Şimdi dikkat çeken bazı noktalar var bu haberde:
1. Bu sıcak havalarda ruh sağlığı bozulan insanı neden Adana'ya yollarlar tedaviye?
2. Bir önceki duruşmaya "ödenek yok" diye getirilmeyen adam, Adıyaman'dan Adana'ya hangi ödenekle sevk edilir?
3. Ruh sağlığı bozuk mu değil mi diye 14 yaşındaki B.Ç'yi 3 defa muayene eden Türk hekimleri, V.B.A'nın ruh sağlığı konusunda nasıl bu kadar eminlerdir?
4. Tanıklardan biri (Burcu Polat), Temmuz ayında "öğrenci olduğu" gerekçesiyle neden mahkemede hazır edilmez? Kendisi bütünlemelere mi çalışmaktadır?
Bu soruların cevabını bulana tam on yüz bin milyon baloncuk vereceğim; serinletir.
Bir iki güne, yeni bir ruh sağlığı köşesinde buluşmak üzere.
shelbyl - fahri psikopat/çakma Mehmet Öz

Neo-Komünizmin Kozmopolit Konuşlanımı

Hava kirliliği ve küresel ısınma sorunlarının önüne geçme yolunda tartışılan bir öneri var. Bu sistemin adı "cap and trade", ya da "emissions trading"; Türkçesini bilen söylesin, ben kabaca "karbon emisyonu ticareti" diyeceğim.
Temel mantık şu: Küresel ısınmayı durdurmamız lazım, fakat gelişmiş ülkeler karbon emisyonlarını azaltma yanlısı değil, yan çizip duruyorlar. Ama sonuçta hava kirlenince hepimizin havası kirleniyor, küresel ısınma herkesi etkiliyor; ülke sınırları içinde kalmıyor karbon gazları. O halde, her sene atmosfere salınacak karbon gazı limitini belirleyelim, ülkelere bu hakkı paylaştıralım; daha fazla karbon salmak isteyen ülkeler, fakir ülkelerden bu hakları satın alsınlar. Hem fakir ülkelere gelir kaynağı olur, hem çevreyi kirletmek isteyen parasını vermiş olur, hem de gelişmiş ülkeler, karbon emisyonu azaltıcı teknolojileri geliştirene kadar, bu çevre dostu düzene "yumuşak geçiş" yapmış olurlar.
Kağıt üzerinde çok mantıklı bir sistem, fakat "etik", "çevre bilinci", "insanlık", "kardeşlik" argümanları ile eleştirilmekte bu sistem. Tabii bir sorgulanan yönü de, bunun verimliliği.
Ben onu bilmem arkadaş, bu sistem günümüzdeki işlerlik kazanmış başka bir sisteme göre hem etik, hem de verimli. Hangi sistem mi? "Keep and feed" ya da "adoptions trading." Kabaca Türkçesiyle "evlatlık bebek furyası." Temel mantığı şu; hepimiz dünya vatandaşıyız, sevgi pıtırcığıyız, çok yardımseveriz, öyleyse birbirimizin çocuklarını evlat edinip dostluk barış kardeşlik sevgi hede hödö.
Ama çok şekeeer... (ağzı yamultarak söylenecek)
Efendim; Kaygısızlar olma yolunda hızla ilerleyen, dünyanın ilk insanat bahçesinin sahibi Angelina Jolie ve de "50 yaşındayım ama hala karın kasım var, ne diye bozayım" felsefesiyle erkeklerin gönlünde taht kuran Madonna hanımlardan sonra, el emeği göz nuru Scarlett bacımız da evlat edinmeye karar vermiş. Kendisine, rekabet adına bir Eskimo ve de bir Latino bebek tavsiye ederim. Yakışır. Zaten o Ryan Reynolds zibidisiyle evlendiğinden beri küsüm kendisine. Hmpf. Zaten Adriana Lima da evlendi... Neyse.
Konuya dair son söz; çakma Yılmaz Güney Mahsun'dan geliyor. Unutmuştunuz değil mi? Ben unutmadım. Unutmayalım, unutturmayalım.
Aslında düşündüm de, son söz şu olsa daha güzel olur. Sahi, bir İzel vardı n'oldu ona?

15 Temmuz 2009 Çarşamba

İnek

Hani şu dağa kaçan, akabinde dağın yanıp bitip kül olmasına sebep olan hayvan. Pek bir halta yaramaz başka. Erkeği de hayırsızdır; ya trene bakar, ya da millet altında buzağı arar.
Tahmin ettiğiniz gibi, gene hayırlara vesile olmamış bu zoolojik oluşum. Vatan millet bilincinden yoksun bir Yunan ineği, Arda boylarında otlarken karşı tarafa geçmiş. (karşı taraf = Türkiye. Yazar burada gizliden gizliye vatan hainliği yapıyor. Kendisi de bir inek olabilir. Araştırılsın.)
Bu vakanın üzerine sahibi Vassilis gelip ineğini istemiş. Bizim yetkililer de "Yandı bitti kül oldu, ehuehe şaka lan, devletin gelsin, protokolle verelim" demişler. (Malumunuz, protokol inekler için vardır. Kendileri, tıpkı erkek olanlarının yaptığı gibi, protokole gömülüp tiyatro/konser falan izlerler. İzlerler derken, bakarlar. Öyle sanatın içine tükürenleri de vardır.)
Vassilis'in devleti de gelmemiş. Eh, devletlerle inekler sadece 2 adet inek olduğunda ilişkiye girerler. (bkz: iki ineğiniz varsa)
Canım benim, pek de masum.
Eğer Yunan tarafı gelip ineği teslim almazsa, bizimkiler satıp gelirini maliyeye bırakacaklarmış. Benim daha farklı bir önerim var. Bence "Benimle Çiftleşir Misin?" yarışmasına sokalım ineği. Ona yağız bir Türk sığırı bulup milli gururumuzu okşayalım. (Türk zürafası olsa daha iyi olurdu, daha uzun, okşanası bir gururumuz olurdu o zaman, tüh.)
Ha bir de unutmadan, benim yetkililerden bir ricam var. Sinan Çetin'i bu hikayeden uzak tutsunlar; sonra Propaganda gibi felaketler ortaya çıkabiliyor. İstirham ederim.
İneğimiz bol olsun.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Ruh Sağlığı

Kolay birşeydir bunu bozmak. Üst üste birkaç olumsuz olay yaşayın, ruh sağlığınız bozulur. Kimileri aylık gelir gider hesabını yaparken bozar ruh sağlığını, kimileri de "Ya inanmıyorum, o çizmelerin nasıl 38 numarası olmaz ya, ay her yere baktım psikolojim bozuldu yani" diye feryadı basar. Bu lafı duyanların da ruh sağlığı bozulur akabinde falan.
Öyle, pamuk ipliğine bağlı bir olgudan bahsediyoruz. Hele bir de sıcak havalarda, ohoo.
Peki ya 14 yaşında bir kızsanız, ve de gazetede, televizyonda sürekli sizin ruh sağlığınızın bozulup bozulmadığı tartışması yapılırsa ne olur? Hatta bu tartışmalar bir yıl sürerse, siz 14'ünüzden 15'inize girerseniz; ve hala daha ruh sağlığınız üzerine spekülasyon yapılıyorsa, nasıl hissedersiniz kendinizi?
Geçen ay 3. kez muayene edildi B.Ç. 1 yılda, o kadar afişe oldu, geçmişte o kadar tacize maruz kaldı, ve kendisini, Türk hekimleri, 3 kez muayene etme gereği duydular. Sonuç ne mi? 37 doktorun 24'ü "Bozulmuştur yahu bunun ruh sağlığı" demiş, 13'ü de "Bozulmuş ama tacizden olduğu ne malum?" Aslında şöyle demelilerdi; "Tacizden bozulmuş tamam da, kimin tacizinden?"
Ha, şu muhalefet şerhi koyan 13 doktorun, önce tacize uğrayıp, sonra da 1 yıl boyunca ruh sağlığının tartışma konusu yapılmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor içimden; bu da benim bozuk ruh sağlığımın sonucu.
15 yaşında çocuğa "İntihar etmeyi düşündüm." dedirtebilen herkesi tebrik eder, başarılarının devamını dilerim.
Eh, şu noktada sözü Beşiktaş tribünlerine bırakır ve kenara çekilirim ben.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Sana Numara Verdiler mi?

1 Temmuz itibariyle İçişleri Bakanlığı yeni bir ödüllendirme sistemine geçti. Artık eylemlerde hangi polisin hangi noktaya hangi şiddetle vurduğu tespit edilebilecek ve böylece en çok puanı toplayan elemana her yıl 1 Mayıs ertesi, 3 Mayıs'ta "altın kabza", "altın beylik tabanca", "altın cop" gibi enfes ödüller verilebilecek, yaşasın! Bianet'te konuya ilişkin bir yazı var bugün ve ben de o yazıya bir ek yapmak istiyorum. Yazı şöyle; - Polise Numaralı Kask Çare Olur mu Sanıyorsunuz? Yazıda bir dizi sosyal psikoloji araştırması var, görüyor ve 1 artırıyorum. Şöyle ki; Mann, 1981 yılında yayınladığı araştırmasında, köprüden, binadan veya başka yüksek bir yerden atlama girişiminde bulunan insanlara verilen tepkileri inceliyor. Hani böyle aşağıda kalabalık birikir, birisi bakar "Aman allaam! Bu benim kızım/oğlum!" der, öteki "Atlasana laaan! Sıkıyo'sa atla!" diye bağırır, öteki gözlerini kapatır bakamaz, beriki çarpıntı yaşar, birden beyaz Renault 9 polis arabası gelir falan.. İşte bu girişimlerde aşağıdaki enteresan kalabalığı izleyen Mann, iki sonuca varmış. Birincisi, bu kalabalık büyüdükçe, "Atlasana laaaaaayn!" diye bağıran insanların sayısının arttığı. İkincisiyse, havanın kararmasının ardından gerçekleşen olaylarda da yine "Atlasana lan sıkıyo'sa!" şeklinde bağıran insanların sayısında, gündüz gerçekleşen olaylara göre bir artış görülmesi. Bu veri tek başına bir şey ifade etmeyebilir ama yukarıdaki yazıyı okuduysanız daha net olacaktır her şey. Özetle kalabalık ne kadar büyürse ve insanlar kalabalığın içinde tanınmaz hisseder ve karanlık nedeniyle de kendini ne kadar "gizli" hissederlerse, o ölçüde olumsuz davranışlar sergilemektedirler. Ancak tabii ki T.C. kimlik numaramızla akşam ne yediğimizi e-devlet sisteminden sorgulayabilen devlet, burada da işi kılıfına uydurabilecektir ve yukarıdaki bobiler.örg montesinden çok farklı bir şeyle karşılaşacağımızı sanmamaktayım şahsen.

Kayıp

Yazarımız Shelbyl, kendisinden beklenmeyecek şekilde yazılarına ara vermiş durumdadır. Nerede olduğuna dair şüphelerimiz gittikçe artmakta. Kendisine ait en son görüntü şu:
Kanal Televizyon, bir bilginiz varsa lütfen bizimle paylaşın. Shelbyl'i özledik. Çocukları ağlıyor, karısı perişan.
Çarşı sodomiye karşı.

9 Temmuz 2009 Perşembe

Ebleh Reality Showlar - Benimle Çiftleşir Misin?

Bir önceki yazımda "Bu da oldu" demiştim, fakat onu geri alarak "Bu da oldu" diyorum. Kanal Televizyon (a.k.a Ajdar T.V.) bir grup hayvanın aynı ortamda kalıp çiftleşmesini konu alan bir televizyon programı yapmaya karar vermiş. Üstelik de "Türkiye’nin en ateşli hayvan hakları savunucusu Panter Emel" programın sunuculuğunu üstlenmiş. Ayrıca aramızdaki zoofiller için de bu program tamamen sansürsüz olarak yayınlanacakmış. Ki adamlar sıkılmadan yazmışlar: "Belki siz de bu programda olmak için yanıp tutuşacaksınız". Bakalım fil ile köpeğin medyatik çiftleşmesi programın rating rekorları kırmasını sağlayacak mı? Yeter artık.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Taşlayarak Öldürme

İlk defa Eski Yunan uygarlığında rastladığımız uzaktan taşlayarak öldürme idam cezasının alabileceği şekillerden biridir.

Komünaldır. Halktan herkes cezaya çarptırılan şahsa taş atmakta serbesttir. Hatta canının istediği adette taşı bile atabilir. Taşlama taşlayan insanda katarsise yol açar.

Tek kural: taşlar küçük olmalı ki taşlanan kişi daha uzun sürede can versin. Taşlanacak kişi erkekse beline kadar, kadın ise omzuna kadar kuma gömülür ki kaçacak yeri kalmasın, herkese de ibret olsun. Bir taşlama kişinin direncine bağlı olarak genelde on-yirmi dakika arasında sürer.

Peki ilk ne zaman ve neden başka bir canlının taşlayarak öldürülmesine karar verildi? İdam cezasına mahkum edilen şahıs elimizin değmesini istemeyeceğimiz kadar kirli olduğu için mi? Toplumun cezalandırma işlemine katılabilmesinin sebebi suçun topluma zararı olmasından mı kaynaklanır?

Angelo Hornak'ın fotoğrafı, St. George Şapel'inden detay

Mitolojideki ilk taşlayarak öldürme hadisesi tanrıların ulağı habercisi Hermes'in Zeus ile Niobe'nin oğlu Argos'u taşlayarak öldürmesidir. Yazıya aktarılmış tarihteki ilk örnek ise 479 yılında Lycides ve ailesinin bütün Yunan halkı tarafından taşlanmasıdır. Sebebi ise halka Mardonius'un barış çağrılarını dinlemeleri gerektiğini salık vermesidir. Yukarıdaki St. George Şapel'indeki detayda gördüğünüz Aziz Stephen ise başka bir dine (Yahudiliğe) küfretme suçundan dolayı taşlanır. Günümüzde ise sıkça olmasa da altı ülkede insanlar, genellikle de kadınlar, halen taşlanarak idam ediliyorlar. Bu ülkeler Afganistan, İran, Nijerya, Pakistan, Sudan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri. Mesela, 2004 yılında hatırlarsanız İran'da 13 yaşındaki Zhila Izadyar erkek kardeşi tarafından ırzına geçildiği için taşlanarak öldürülmüştü. (Bu da tabii uzmanların İslamiyet ve taşlama arasındaki ilişki hakkında araştırmalar yapmasına sebep oldu).


İşin komik tarafı bütün bu örneklerde taşlanacak kişiyi devlet veya bir otorite seçiyor fakat taşlama işi topluca yapıldığı için sorumluluk da dağılmış oluyor. Yani taşlayanın başkasına zarar verdiği için kendini günahkar hissetmesi de engelleniyor.

Vatandaşlarını öldürmeye teşvik eden bir devletten ne beklenir?


Not: Kömünal İşkembe taşlamak istediğinizi sadece sizin seçtiğiniz, kesinlikle öldürmeyen, ama yine de taşlayan da katartik etki yaratan toplumsal düşünce platformudur. İnsanın suya taş atmak ve sonra da dalgaların büyüyüp yayılmasını izlemekten aldığı hazza dayanır. İnsan daha ne ister?

Obama'nın Rusya Gezisi

World Public Opinion (Dünya Kamuoyu) adlı bir kuruluşun yaptığı ankete göre yirmi ülke arasından Obama hakkındaki en olumsuz değerlendirmeyi veren ülke Rusya. Rus halkının sadece yüzde yirmi üçü Obama'nın doğru adımlar atacağına inanıyor ve sadece yüzde onbeşi Amerika'nın dışişlerinde pozitif bir rol oynadığını düşünüyor. İki ülke arasında yıllardan beri süregelen gerginlik anket sonuçlarının insanı şaşırtmasına engel oluyor. Bu haftasonu Medvedev'i Moskova'da ziyaret eden ABD başkanı işte bu soğukluğu gidermek için kolları sıvadı. ABD'nin amacı START (Stratejik Silahlar İndirim Anlaşması)'ı yenilemek, Iran ve Afganistan için destek sağlamaktı. Uzmanlara göre ABD-Rusya zirvesi başarılı geçti; Hem Medvedev hem Obama silah kontrolü yolunda adımlar attılar. 5 Aralık 2009'da süresi dolan START anlaşması yenilenecek. Yeni anlaşmaya göre hem ABD'nin hem de Rusya'nın stratejik harp başlığı rezervlerini 1,700-2,200 adete indirmeleri gerekiyor. Zirve olumlu geçmiş ve anlaşmanın ana hatları oluşturulmuş olabilir. Ama bakalım bu ilişkinin sıcaklığını kaybetmesi ne kadar sürecek? İki taraf da sözlerinde durabilecekler mi?

Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı üzerine uzun eleştirel bir yazı hazırlıyorum. Çok titizlenerek yazdığım için yazım ne zaman biter bilmiyorum. Bu yüzden de kitabı dün bitirmişken sıcağı sıcağına sizlerle beğendiğim bir kaç cümleyi paylaşmak istedim. Bu arada hikayenin aslına dokunmadan basan, Türkçesi'ni "basitleştirmeye" kalkmayan YKY'na teşekkürler. "Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır." "Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?" "Bir insana bir insan herhalde yeterdi. Fakat o da olmayınca: Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya, tam bir vehim olduğu meydana çıkınca ne yapılabilirdi?" (Bu cümle bana "gerçeklik kavramının" ne kadar da bizden başka insanların var olmasına bağlı olduğunu düşündürdü. Sabahattin Ali'nin burada bahsettiği bir insanla yaşadıklarımızın o insan yok olursa veya o insanla bir daha konuşmaz isek sanki birden bire yok olması ve insanın kendine "ben gerçekten de bunları yaşadım mı" diye sormaya başlaması. Çünkü eğer bizden başka biri bizim gördüğümüzü görmez ise tanığımız olmamış oluyor. Buradan da tanıkları olmayan gerçeklik var mıdır sorusu çıkıyor. Bu aslında o kadar ilginç ki--bütün gerçeklik sistemimizin tanık üzerine odaklı olması.) "Bir kadın, trenin bahçesinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi......Göz mü mühim kömür parçası mı...diye düşünmek aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk."

İran Seçim Sistemi 101

İran'da kimin kimi seçtiğini veya atadığını gösteren bir grafik hazırladım sizler için. Aşağıda gördüğünüz seçimlerin nasıl olması gerektiği. Bir de hemen ilave edelim: Hem Bakanlar Kurulu hem de Parlamento Dini Lider tarafından seçilmediği halde O'nun onayını almak zorunda.

Sarah Palin Neden İstifa Etti?

Uzmanların söylediklerine bakılırsa Sarah Palin'in Alaska Valiliği'nden istifa etmesini aşağıdaki üç nedenden biri tetikledi: 1. 2012 ABD başkanlık seçimlerine hazırlanma isteği; 2. Medyanın ve siyasi görevinin kendisine, beş çocuğuna ve ailesine zarar vermeye başlaması ve Palin'in ailesini koruma isteği; 3. Pek temiz bir siyasetçi olmadığı anlaşılması ve yasal yoldan yüklü miktarda para kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalması. Cumhuriyetçilerin Palin'in bir daha Başkanlık seçimlerine katılmasına olanak vereceklerini hiç zannetmiyorum. Hadi diyelim olmadık şeyler oldu ve Palin aday oldu...Bu ancak ve ancak Obama'nın 2012 seçimlerini garantilemesini sağlar (eğer ikinci kere seçimlere katılırsa). Obama rahat bir nefes almış, Cuma akşamı içten içe gülmüştür.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Küçülme

Daha önce bu blog'da, IMF ile anlaşma yapılmamasını ve de artan işsizliğin "kadınlar da iş arıyor o yüzden" şeklinde yorumlanmasını eleştirmiş; krizin etkilerinin, bu önlemsizlik halinde, artarak geleceğine dikkat çekmiştik.
%13.8'lik küçülme rakamı yüzümüze acı gerçeği vurdu. İşsizlik oranında da, hemen hemen dengimiz ülkeler arasında İspanya'dan sonra, en büyük rakam gene bizde.
Peki ne olacak? Öncelikle, IMF ile anlaşma yapılıp para akışı sağlanmalı; ki bunun ehemmiyetini daha 3 ay önce vurgulamıştık zaten.
İkinci önerinin sebepleri, şuncacık bir blog yazısında uzun uzadıya irdelenemez; yorumlarda diğer ekonomist arkadaşların katkısını da beklerim o yüzden. Ben konu hakkında kısaca bilgi verip "Acaba?" sorusunu sormakla yetineceğim.
Para politikasındaki temel mantık şu şekilde işler: Faizleri indirirsiniz, piyasaya daha fazla para salarsınız, ekonomiyi canlandırmış olursunuz; lakin bu enflasyon artışına, ve de paranızın diğer para birimleri karşısında değer kaybetmesine neden olur. "Yok param değer kaybetmesin" derseniz, piyasaya kapital giriş-çıkışını limitlersiniz ki (uluslararası piyasalara entegrasyonu azaltırsınız), sizin paranız belli bir değerde kalsın. İşte bu sebepten; modern makroekonomide "üçlem" diye bir olgu ortaya atılmıştır. Bir ülke, aynı anda hem sabit kur, hem bağımsız para politikası, hem de sınırlamasız kapital akışına sahip olamaz; bunların ancak ikisi geçerlidir.
İçinde bulunduğumuz durumda Türkiye'nin önünde enflasyon, cari açık ve küçülme tehlikeleri var. Bu sebeple tam olarak bir sakal-bıyık ikilemi, hatta "üçlem"i içindeyiz. Cari açığın finansmanı için yabancı yatırıma ihtiyacımız var, ihracat desek Türk lirası değer kazanmamalı, ama özellikle şu küçülme ve kriz ortamında enflasyona da dikkat etmeliyiz vs.
Yukarıda değindiğim acaba sorusu şu: Kur rejimindeki bir değişiklik içinde bulunduğumuz durumdan çıkmamıza yardımcı olur mu? Cari açık finansmanını kolaylaştırmak için bir sabit kur ayarlaması iyi gelir mi? Dolar rezervimizin sağlamlığı, fakat önümüzdeki dönemde erime riski böyle bir politikayı teşvik eder mi? Bu hamle risk primini düşürüp güven tazeleme yolunda bir adım olarak gösterilebilir mi?
Düşünmekte yarar var sanki.