2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com

30 Ekim 2009 Cuma

Ebleh Facebook Gruplari #4 - Çok Fena

Grubun ismini başlığa koymadım, çünkü benim de bir edep sınırım var. Beyazıt Öztürk kadar olmasa da, ben de iyi aile çocuğuyumdur, ben de ideal damatımdır. (Birkaç aşağıda ikamet eden, meltem'in Türk annesi post'una selam duruyorum burada, evet.) Hani baştan uyarayım.
Efendim, grubumuza bu link'ten ulaşabilirsiniz. Ben birileri grubun ismini değiştirmeden, inceleme sırasındaki halini aşağıya alıntılıyorum.
OROSPU ÇOÇUĞU, TERÖRİST, APONUN BİLE 10 BİN HAYRANI VAR! TÜRKİYE'M YA ATA'MIZA KAÇ HAYRAN BULUCAZ! ATAMIZ İÇİN KATIL VE LİSTENİ DAVET ET! ATAMM...AŞKINAA.( COŞUYURUZZZ!!!...7. GüNde --->400BİN<--- OLUYORUZ..)NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE...
Öncelikle bu tür vatanını, milletini, kültürünü çok seven, Türkçeye aşık grupların Türkçeyi bir güzel katletmeleri fenomenine göndermede bulunalım.
1. Orospu çoçuğu: Kürt ya Apo, o yüzden normal insan gibi "çocuk" olamaz, "çoçuk" olması lazım.
2. bulucaz!: Doğrusunun "bulacağız" olmasının yanısıra, bu cümlenin ünlem işareti ile biten bir soru cümlesi olması fenomeni de ilginç.
3. Atamız: Grubu kuranın mezkûr kelimeyi bir önceki cümlede "Ata'mız" şeklinde doğru yazdığı göz önüne alınırsa, farklı bir kişinin onu klavyenin başından almak suretiyle müdahale ettiğini, ya da kurucunun şizofren olduğunu varsayabiliriz.
4. Atamm...aşkınaa.: Burada harflerin ikilenmesinden daha çok takıldığım bir durum var, o da üç noktanın gereksiz kullanımı. Bir insanı, sanki askeriyede "Sağa...dön!" komutu verirmiş gibi "Atamm...aşkına!" şeklinde konuşurken düşünemiyorum.
5. Coşuyuruzzz!!!: Aslında coşku halinden dolayı mazur görülebilir belki ama, gene de bu kitlenin coşuyor olmasını tercih ederdim.
6. diyene...: Bu coşku dolu, bağırarak söylenmesi gereken "Ne mutlu Türküm diyene!" sözünün, bir belirsizlik haliyle, üç noktayla söylenmesini bu gruba yakıştıramadım.
Efendim şimdi grubun diğer bölümlerine geçiyoruz. [Malumunuz, komünalin delileri sokaktaki adam ve ben, böyle grupların ıcığını cıcığını çıkarmaya bayılıyoruz. Bende insomnia var hadi, sokaktaki adamın derdini hiç bilmiyorum ama. Bir deli ile münasebetleri olmuş söylentiye göre...]
Öncelikle duvar yazıları, keza çok trajikomik eserler var. Ben kişisel top 3'ümü listeledim aşağıya:
3. pkk nın ölüsü leştir dirisi kalleştir anası beleştir gitte yerleştir!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!1: Daha önce de duymuştum bu manzum eseri, lakin sonundaki 25 ünlem işaretinden sonra gelen çok imalı 1 rakamı, imla hataları vs. ile tekrardan özel olarak takdirimi kazandı.
2. benim öğretmenin bile bu gruba girmiş ben de geldim: Resminden daha küçücük çocuk olduğu anlaşılan Can Arda Şenel kardeşimizin öğretmenini kınamaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Daha fenası ise, iki insan(?)ımızın bu yorumu "like" tuşuna tıklamak suretiyle
beğenmesi. Bu çocuk ileride kanıyla bayrak yapar, demedi demeyin.
1. BI KERE ATAMIZIN 1,000,000 USTU HAYRANI OLAN SAYFASI VAR! IKINCISI BU ORUSPUCOCUGU ATAMIZLA KIYASLANMAZ O ATAMIZIN BEDENSEL ATIGI BILE OLAMAZ! KURUCUNUN AMACI BENCE UYE REKORU KIRMAK ZATEN COKTAN KIRMISIZ! BUNDAN HABERI VARSA YAZIKLAR OLSUN HABERI YOKSA COK OZURDILIYORUM....yasasin kemalisim ne mutlu turkum diyene!: Ve işte 1.lik ödülünü sonuna kadar hak eden şaheser! Öncelikle yazarın gruba eleştirel yaklaşması, ne diyeyim, gözlerimi yaşarttı. Ayrıca kendisinin lafını sakımadan "oruspuçocuğu" diyebilip de, daha sonra "bok" yerine "bedensel atık" gibi bir tabir kullanması da, Kant'ı dahi ahlak standartları açısından tongaya düşürecek bir numara, takdir ettim. Fakat akacak kan damarda durmuyor, ve de sonra kendisi grubun kurucusunu "rekor kırmaya çalışmak" ile itham ediyor, hatta itham etmekle kalmıyor, "yazıklar olsun!" çakıyor. Sanki 1 milyon üyesi olan grubun nihai amacı rekor kırmak değilmiş gibi bir afra tafra. Tabii ki Mortal Kombat tabiriyle "Finish Him!" grubun kurucusundan, daha doğrusu kurucunun kardeşinden geliyor:
Kurucusu bnm abim adam akıllı konus almasınlar facanı karısma girdiysen bişiy yaz ve susss atatürkün 2 cisi 1 cisi mi olur
İşte Ata'mızı onurla ve gururla temsil eden, yüce Türk gençliği!!!1!!1
Videolara gelirsek, genelde milliyetçi tandaslı, her birine ayrı inceleme yazısı yazılacak kıvamda videolar var, lakin biri var ki kelimeler yetmez. Link burada. Kendisini dünyanın en gereksiz videosunu prodükte ettiği için kutluyorum.
Discussions kısmında ise, şu ana kadar rastladığım en başarılı komplo teorisine rastladım:
eger zamanında adolf hitler kınanmasaydı herkes tarafında sevılseydı su an dunyanın basına bela olan bır tane bıle yahudı kalmıcaktı hıtler i kım bıtırdı kızıl ordu acaba ruslarla ısraıllıler turkıye yı bolme konusunda ortakmı rusya da asırı hızla yayılan muslumanlık bızım zaferımızmı?ruslar bunun onune gecmek ıcın neler yapıyor ulkede muslumanların hızla artmasının suclusu tabı bunu onlar suc olarak goruyor acaba bızmıyız...
Acid 60'larda kalmamış, hala daha kullanan var demek ki.
Neyse efendim, bir incelememizin sonuna daha geldik. Yapımda ve yayında emeği geçen herkese teşekkür ederiz. Gruptan alıntılamam gerekirse:

♥ ♥ ♥ ♥ N€ mUtLu ♥ TÜRK ♥ ÜM dİY€n€.............

28 Ekim 2009 Çarşamba

Ülkeye Dönüş Planında Hükümetin Bir Eleştirisi

Not: Bu yazıyı aslında Natura'nın aşağıdaki yazısına yorum olarak yazmak istemiştim. Ama tahmin ettiğimden uzun oldu. Natura'nın gazlamasıyla yorumumu ayrı bir posta olarak koyuyorum.
Bence bu son PKK kafilesinin Türkiye sınırlarına girmesi ve arkasından gelişen olaylar hükümet için büyük bir başarısızlık örneği olarak görülmeli. Ülkeye dönüşün böyle aceleyle harekete geçirilmesi öncelikle bir kavram karmaşası yaşattı. Bu adamlar teslim mi oluyorlar? Yoksa PKK'nın mesajını daha açık bir şekilde anlatmak için görevli barış elçileri miydi? Sonuç olarak ortaya çıkan ikincisi oldu. Gelenler sınır kapısında örgüt tarafından verilen bir şablonu kullanarak ifade verdiler. Pişman olmadıklarını, önderleri Sayın Öcalan'ın isteğiyle geldiklerini söylediler. Bu dediklerimi tabii ki hepiniz yakından takip ediyorsunuz. Bu gidişatın hepsi tabii ki çok mantıklı: Bu kadar senelik direnişin sonunda ülkesine özgürce girebiliyorsa adam neden PKK'ya katıldığından pişman olsun ki. PKK'ya desteği demek ki işe yarıyor. Bunların hepsine eyvallah. Ama serbest bırakılma büyük bir hukuki skandalı açığa çıkarıyor. Sonuçta ceza kanunu böyle bir koşulda serbest bırakılmayı desteklemiyor. Pişmanlık yasasını kullanmıyorlar. Terör örgütü propagandası hala devam ediyor. Suçlu sayın ve önder kelimeleriyle övülüyor. Bu dediklerim bu yasaları savunduğumdan değil. Kanunlar bunu gösteriyor. Yasalar bazında altyapısal bir değişiklik olmadan, geri dönüşün başlatılması ve PKK üyelerinin serbest bırakılması insanların hukuka ve devlete olan güvenini azaltıyor bence. Bir başka problematik durum ise Avrupa'dan gelenlerin dönüşünün ertelenmesi. Sonuçta bu son gelenler serbest bırakıldıysa, Avrupa kafilesi de serbest bırakılmalı. Elimizde örnek teşkil eden bir tecrübe var. Yani bu geri dönüş ne zaman istenirse törenli ya da törensiz gerçekleştirilebilir. Bu konuda endişeli olması gereken PKK tarafı olmasına rağmen - sonuçta kendi adamları tutuklanabilir - bu geri dönüşün ertelenmesini direttiren hükümet oluyor. Bu da olayın çarpıklığını ortaya koyuyor bence. Tabii ki az önce bu olayların çok hızlı gelişmesini eleştirdim. Hükümetin ortamı yavaşlatmaya çalışmasını da bir yanlış olarak görmemin sebebi cinin lambadan çoktan çıkmış olması ve bu durumda hükümetin geri adım atmasının bir eksiklik, plansızlık göstergesi olarak görmemdir. Değinmek istediğim son ve en tartışmalı nokta ise PKK'nın topluma lanse edilmesindeki hükümetin başarısızlığı. Öncelikle tekrar belirteyim, ben bu yazıyı bir matematikçinin bir fikri benimsemeden ona göre hareket etmesi, Makyevel'in kişisel olarak katılmasa da diktatör bir hükümete başarı için danışmanlık yapması paralelliğinde yazıyorum. Konuya geri dönersek (ve konudan biraz da saparsak), öncelikle silahlı mücadelenin sonuç vermemesinden bahsetmek istiyorum. Bu olaya iki taraftan bakarsak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin silahlı mücadelesinin başarısızlığı, PKK'nın silahlı mücadelesinin başarısı demektir. Sonuçta PKK silahlı bir örgüttür. (Barış kelimesini artık sıkça kullanmaya başlasalar da bu kısmen barışa ve kardeşliğe gerçekten inanmaları kısmen de PKK'nın askeri gücünün etkinliğinin azalmasıdır. ) Yani PKK sempatizanı için silahlı direniş gerçekten de işe yarıyor. O nedenle de PKK'nın elemanı pişmanlık duymuyor. Devlet için daha da kötüsü, haklarına sahip olmak için silahlı mücadeleye girmek daha da mantıklı hale geliyor. Hükümet bu konuda da başarısız bir performans göstermiştir. İdeal olarak hükümetin geri dönüşler ile vermek istediği mesaj vatandaşların PKK'ya katılmasının hiçbir nedeni olmadığını göstermek, PKK'ya katılmış olanların korkmadan örgüt üyeliğini bırakmaya teşvik etmektir. Fakat tabii ki bu demokratik ve ekonomik zemin hala hazır değil. Ülkeye dönmüş olan PKK yandaşları insanları PKK'dan vazgeçirmek yerine insanlara PKK tarafından hazırlanmış yol haritalarını ve maddeleri okuyor. Sonuçta PKK'nın sunduğu 9 isteği Türkiye'deki tüm aydınlar yıllarca anlatmaya çalışıyor. Hükümet, PKK'nın tüm Kürtleri temsil etmediğini ön plana çıkararak ve demokratiksel süreci PKK'dan bağımsız bir platforma çekerek Kürt açılımını çok rahat bir şekilde yönetebilirdi. Fakat olaylar bu şekilde gelişmedi ve bence genel anlamda hükümete olan güven zedelendi.

Kürt Açılımı Üzerine

Tuhaf şeyler oluyor bu aralar memlekette. Ülke siyaseti ve siyasetçileri belki de tarihinin en kritik sınavlarından birini veriyor. Bunca gelişmeye kayıtsız kalmak olmazdı. İçinden geçtiğimiz sürece kimisi demokratik açılım diyor, kimisi Kürt açılımı diyor, kimisi de faşizanca bir tavırla PKK açılımı diyor. Ben umut diyorum. ‘70’lerin sonunda başlayan ama asıl kimliğini (kimlikten kasıt ‘savaş’tır) ‘83’den itibaren kazanan bu çatışmanın sonlanması için ilk kez siyasal anlamda bir şeyler yapılıyor. Bu siyasal çabaya, geleneksel olarak milliyetçi olan Türk milletinin (burada ‘millet’ kelimesi, ‘halk’ kelimesi yerine özellikle tercih edilmiştir) bazı kesimlerinden büyük tepki geliyor. Bunun değişik sebepleri var elbette; en temel sebebi yurdum ulusalcılarının (namely Kemalist), “ulus devlet” kavramıyla girdikleri yakın ilişkinin payı büyük elbette. Ulus devlet demişken Fransız İhtilali’nden söz etmeden olmaz elbette. “Yuh, o kadar geri gidilir mi?” demeyin. Gerçek tam da buralara dayanıyor. Batıdan doğuya doğru gelen milliyetçilik akımının etkisindeki isyanların kronolojik olarak son durağı bu topraklar. Önce Sırplar ayaklanır, sonra Yunanlar vs. Her halk bir şekilde kendi Kurtuluş Savaşı’nı verir; Türkiye de dahil. İşte Türkiye’nin verdiği bu Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlere otonom bir bölge sözü verildiğine basit bir Google aramasıyla ulaşabilirsiniz. Doğruluk payı nedir bu belgelerdeki bilemem. Sadece size okumanız için bir öneride bulunuyorum. Ayrıca buradan da kesinlikle desteklediğim anlamı çıkmasın. Nihayetinde Cumhuriyet dönemi sonrası, en azından Kürtlerin kendilerine verildiğine inandığı sözler tutulmayınca Şeyh Sait Ayaklanması patlar. İsyanın nasıl bastırıldığını hepimiz biliyoruz. Ayrıca Şeyh Sait’in de Kurtuluş Savaşı’nda oynadığı çok önemli rolü belirtmeden de geçmeyelim. Resmi tarih bu isyanı İngiliz kışkırtması olarak anlatır ve de dine dayalı bir ayaklanmaymış süsü verir. Aynı resmi tarih Dersim İsyanı’nı yok sayar. Bu isyanın kötü hatırasını silmek için de Dersim’in adını Tunceli olarak değiştirmişti devletimiz. Dersim isyanı koskoca bir şehrin (evet, bütün bir şehir; 40 günlük bebek de ölmüştür, 70 yaşındaki dede de), ait olduğu devletin uçaklarıyla bombalandığı bir ayaklanma olarak tarihe geçmiştir. Cesetlerle baş edilemeyince hepsi birden yakılmıştır. İlk kadın savaş pilotumuz Sabiha Gökçen’in de bu isyanda şehrin üstüne kimyasal silah içeren bomba attığı iddia edilmekte ve bu isyandaki üstün başarısından ötürü madalyayla ödüllendirildiği bilinmektedir. Aynı dönemde Cumhuriyet gazetesi konuyla ilgili manşetini “Tunceli’ye medeniyet geldi” şeklinde atmıştır. Aynı Cumhuriyet o dönemde nasyonel sosyalist bir çizginin peşinde, Kürtleri aşağılamaya devam etmiştir. Dersim’de öldüğü iddia edilen 90000 kişiden sağ kalan gençler de askeri okullara gönderilerek devlet ideolojisiyle harmanlanmış, asimile edilmiş, vatanına milletine yararlı gençler haline getirilmeye çalışılmıştır. Konuyla ilgili bilgilere Türkiye’nin yakın tarihini anlatan ve Talim Terbiye’nin denetimden geçmiş hiçbir kitapta rastlayamazsınız. Çünkü devlet tarihi, devlet tarihçileri tarafından yazılmaktadır (bkz. Şu Çılgın Türkler. Ayrıca yine senaryosunda Turgut Özakman’ın adı olan ‘Cumhuriyet’ isimli film). ‘60’ların sonu ve ‘70’lerdeki öğrenci hareketlerinin nasıl bastırıldığı, 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi’nde yapılanlar bilinen şeyler. Böylesine sancılı günler yaşamış Kürtler. Bunların hiçbirini PKK’yı ve/veya Kürdistan kurma emelini meşrulaştırmak için anlatmıyorum; sadece hepimizin empati kurabilmesini sağlamaya çalışıyorum. Sürekli aşağılanma, hor görülme duygularıyla yaşayıp, toplumdan dışlansam, elimdeki haklar alınsa, öldürülsem, köylerim yakılsa ben de aynı tepkiyi vermeyeceğimden emin değilim. Buradan şu noktaya gelmeye çalışıyorum: senin, benim için, Ahmet’le Mehmet için, Hale’yle Jale için PKK bir terör örgütü; ama bölge halkının çoğunluğu için Kuva-yi Milliye muadili bir yapılanma. Benim için 30 senedir insanların ölmesine sebep olan bir sorunun ana unsurlarından biri ve evet sonuna kadar terör örgütü. Ancak bununla tam tamına 26 senedir askeri yollarla mücadele etmeye çalışıyorsun. Özal döneminden itibaren Kuzey Irak’ta işbirlikçi olarak Barzani ve Talabani’yi de kullanmışsın. Yaklaşık son 20 senedir sınır ötesi operasyonlar yapıyorsun. Sonuç olarak bir arpa boyu yol kat etmemişsin. Artık yeni bir şeyler denemenin vakti gelmiş sanki. Bu yeni bir şeyin siyasal çözüm olduğu aşikar. Yıllardır bu sorunun cevabı belliydi zaten. Benzer sorunların çözümü dünyanın birçok yerinde siyasal süreçle oldu. Ulusalcıların model olarak aldığı İngiltere IRA’yla masaya oturduktan sonra terörü bitirdi, İspanya ETA’nın siyasal kanadının varlığını kabul ettikten sonra terörü bitirdi… Artık bizim de diplomasiye başvurma vaktimiz geldi sanki. 25+ senede on binlerce insan ölmüş her iki taraftan da. Gerçi bunun iki tarafı var mıdır bilemedim; “şehit oldu” diyerek gözyaşları içinde cenazesi kaldırılan da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, dağda “ölü ele geçirilen” de. Ece Temelkuran’ın dağdan gelenlerin teslim olduğu sırada konuştuğu bir Kürt kadının dediği gibi “Hepsi bizim evlatlarımız”. Mevzu oraya gelmişken, dağdan gelenlerin karşılanması mevzusuna gelelim. Öncelikle bu gelenlerin Mahmur Kampı’ndan geldiğini unutmayalım. Burası Saddam’ın saçtığı dehşet sonrası kaçanların oluşturduğu bir kamp. Halepçe mağdurlarının bir kısmı, ABD’nin taahhütlerinin gazıyla sınır kapısını açan Özal’ın yardımıyla Türkiye’ye kaçmıştı. Fakat bunlar daha sonra Irak sınır kapısını açmadığı için geri dönemedi. Tam tersi bir akım daha yaşandı ardından. İşte bu arada kalmışların bulunduğu kamplardan biri Mahmur Kampı. Gelenlerin hiçbirinin sabıkası yok, gelenlerin hiçbirisi aranmıyor. Ben bu karşılamayı bölge halkının barışa olan özlemi olarak yorumlamak istiyorum. DTP’nin gövde gösterisi olarak yorumlayanları da bu süreçte DTP’nin ne kadar çaba harcadığını bilmemelerine bağlıyorum. Ayrıca bunu başarabiliyorsa herhangi bir siyasi oluşumun gövde gösterisi yapmasını destekliyorum. Kimse başarısını kutlamaya dönüştürdüğü için onları suçlayamaz. Orada karşılamayı yapanlar artık gerçekten kan dökülmeyeceğine inandığı için seviniyorlar. Belki de artık kendi dillerini konuştuklarında aşağılanmayacakları için seviniyorlar, Kürt Dili ve Edebiyatı üniversitelerde okutulursa bir gün, birileri cıngar çıkarmaz belki diye seviniyorlar... Kendi dilini konuşmak isteyen bir halkın engellenmesinin ne demek olduğunu en iyi bizim bilmemiz lazım? Yıllarca biz bağırmadık mı "Bulgaristan'da, Batı Trakya'da, Yugoslavya'da yaşayan Türkler zulüm görüyor, kendi dillerini konuşamıyor" diye. Bir devlet ideolojisi çığırtkanı diyor ki farklı diller konuşursak birbirimize yabancılaşırmışız. Belçika'da 3 resmi dil var, Rusya'da federal anlamda resmi 1, bölgesel olarak resmi 27 dil var, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 11 resmi dil var, İsviçre'de 4 tane, yönetim modeli olarak aldığımız Fransa'da 1 resmi dil, 5 tane de devlet tarafından tanınan dil var... Bu örnekleri onlarca çoğaltabilirim. Belki de ilk kez bu insanların hak ettikleri hayatı yaşamaları için bir fırsat var ortada. 25+ yıldır bu süreci üretemeyen Türk Solu'na kızgınlığım, çözüm üretenlere gösterdiği tepkiyle birlikte II. Dünya Savaşı yıllarındaki çizgisine geri dönmesiyle daha da arttı. Eğer bu savaşın bitmesini sağlayıp, Kürtlerin de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmediği ve kendi haklarına sahip olduğu bir Türkiye yaratabilirse Tayyip'e ömrüm boyunca minnet duyacağım. Yıllar boyu kimsenin yapamadığını yapmaya cesaret ettiği için takdir etmemek mümkün değil. Dünyada insan hayatından daha çok değer verdiğim bir şey yok. Eğer daha az insan ölecekse Kürt açılımının arkasındayım, eğer daha az insan başını yastığa koyduğunda ölen oğlunu düşünecekse Tayyip'in arkasındayım, eğer bu savaş bitecekse bir sonraki seçimde oyum da Tayyip'e. Bu kadar da net söylüyorum. Belki ben fazla iyimserim, belki hayalciyim ama ben bir şeyler olacağına inanmak istiyorum. Bunun için üzerime yapıştırılacak olan yafta 'saflık'sa, varsın olsun. Ben inanıyorum.

Taraf - NTV Olayı

Ailenizin agresif hicivbazı olarak bu konuyu tabii ki es geçmedim, fakat farklı bir ortamda maruzatımı dile getirdim bu sefer.
Saygılarımla.

Türk Annesinin Evlenecek Yaşta Kızı Olmak

Türk annesinin oğlu olmanın da, ne bileyim, Brezilyalı annesinin çocuğu olmanın da anlatılacak yanları vardır elbet. Ben, yakın zamanlarda annemle konuşmadan önce neye nasıl cevap versem diye planlar yaptığım için, kendi bildiğim kadarını anlatmak istedim sadece.

Son zamanlarda benim annem, tabii ki kafayı hala bekâr olmama takmış durumda. Arkadaşlarının benim yaşlarımdaki kızları evleniyor yavaş yavaş, ve ben bu noktada sona kalmışlardanım. Söyle olaylar gelişmekte bir süredir:

Anne: Babaannenin yeğeninin oğlu vardı ya, doktor olmuş. Evi varmış, babası araba da almış. [Güzel bir reklamla giriş.]
meltem: Ne güzel annecim.
Anne: Çocuğun annesi seni çok beğenmis. [Benim bu işle bir alakam yok, ama tabi ya, benim kızım da beğenilmez mi!]
meltem: Anne yapma ama!
Anne: Kızım bana da babaannen söyledi. Çocuğun annesi "Meltem yabancıya giderse çok üzülürüm" demiş. [Beni az çok tanıyan annemin bunu bana neden söylediğinden emin değilim açıkçası. Temiz ikinci el bir araba muamelesi görmenin beni etkileyeceğini sanmış olabilir mi?]

Sonra, sözkonusu babaanne yeğeni, annem ve ben babaannemlerde karşılaşırız, hatta yeni vefat etmiş dedemin duası okunmaktadır.
Yeğen: Meltem ne kadar şekersin, ne güzelsin... Sen benim kızım ol. [!]
[Bolca yorumdan, geçiştirmeden sonra kendini tutamayan] meltem: Ben kimsenin kızı olmayacağım!

---

Güzel bir yaz günü, annem, annemin arkadaşı bir teyze, ben, benim bir arkadaşım, ve babam, plajda oturmaktayız. Teyzenin kızı yeni evlenmiş, kızını özlemekte. O yüzden de bir süredir bana, "Aman daha evlenme!" diye akıl vermekte. Bu yüzden, anlatacağım atak, çok beklenmedik oldu, beni adeta gafil avladı. Bu arada annem bir erkek arkadaşım olduğunu, uzun süredir birlikte olduğumuzu, ama daha evlilikten bahsetmediğimizi bilir.

Teyze: Meltem, benim böyle böyle bir tanıdığım var. Çocuk tam senlik. Ankara'da oturuyor, işi de çok güzel. Sen de orada iş bulursun, bak ne güzel olur!
anne: ... [Sessizce dinlemekte.]
meltem: Teyzecim, yok, hiç gerek yok. Hem ben taa Amerika'dayım. Nasıl tanışacağız ki zaten?
teyze: Msn'den konuşursunuz.
meltem: Ama ne konuşalım ki!
teyze: Aa, neden öyle diyorsun.. Sen ona boyunu kilosunu sorarsın, o sana sorar...

Sonra teyze denize girer.
meltem: Anne neden bir şey demedin?
anne: Kızım bir konuşsaydın...
meltem: Anne benim erkek arkadaşım var, biliyorsun.
anne: Sus, söyleme.
meltem: Nasıl yani? E var...
anne: Ama ortada bir şey yok daha...

---

Tatilde, erkek arkadaşımla Hindistan'a, onun ailesiyle tanışmaya gitme planları yapıyorum, ve saf olduğum için de, bundan anneme bahsediyorum.

Anne: Ee, nasıl, aranız iyi mi?
meltem: İyi annecim.
anne: Evlilik konuşmuyor musunuz?
meltem: Annecim hayır, söyledim ya sana.
anne: Kızım bir yüzük taksaydınız...
meltem: Anne söyle bunu nasıl anlatayım ben erkek arkadaşıma? Bak sen İngilizce'ye çevir, ben söyleyeceğim, söz!

Sonra baba devreye girer. Kardeşimin aracılığıyla konuşulanları öğreniyorum ben de. Son verilen karar, benim Hindistan'a gidemeyeceğimmis. Çünkü, oraya ne olarak gidiyormuşum?

Daha ne kadar savuşturabilirim, bilemiyorum. O yüzden buradan bütün bekâr kız arkadaşlarıma seslenmek istiyorum: Ne olur evlenmeyin! Bir de siz örnek olmayın!

27 Ekim 2009 Salı

İhbar Mektubu

Bence herkesin okuması gereken, içerdiği bilgiler açısından fazlasıyla göz açıcı nitelikteki "İrticayla Mücadele Planı"na dair ihbar mektubuna aşağıdaki link'ten ulaşabilirsiniz:

Öpme!

İlk olarak ABD'ye geldiğimde, insanların sürekli olarak dile getirdiği bir potansiyel sorun vardı: Kültür şoku. İlginç bir fenomen o, keza ne günlük konuşma diline hakim olabiliyorsun, ne insanlara nasıl yaklaşman gerektiğini biliyorsun, yemeği, içkisi, sportif faaliyeti vs. herşey farklı. Adaptasyon becerileri düşük insanlar için çekilir dert değil bu. Lakin belli bir süre sonra bu iş tersine dönüyor, bu sefer uzun bir süre sonunda Türkiye'ye döndüğünde bir kültür şoku yaşıyorsun. Mesela yaya geçidinin beyaz çizgilerinin, taşıtların tekerleklerini aralarından daha da hızlı geçirebilmeleri için yapılmış oyun platformları olduğunu unutuyorsun, adımını atar atmaz kulağında yankılanan "Vıııııın!" sesi seni kendine getiriyor. Etrafta elbise, parmak arası terlik, şort vs. giyen insanların azlığı seni şaşırtabiliyor, ilkokulda Hayat Bilgisi dersinde işlediğin "Yazın giyilen giysiler" ünitesini bir daha gözden geçiresin geliyor.
Bu kültür şoku ögelerinden biri de, her gördüğün tanıdığının "Ooo n'aber?" cümlesi eşliğinde seni tutup/elini sıkıp öpmeye çalışması. Kendini geri de çekemiyorsun, bu sefer "yabani" damgası yiyeceksin çünkü. Ama herkesin vücut ifrazatı ile ekstra bir tanışıklık hali de rahatsız ediyor seni. Kışın "hafiften hastayım da öpmeyeyim" bahanesi kurtarabiliyor da, yazın o da yemiyor.
İşte bu gereksiz örf ve adetimizden (ikisi arasındaki fark nedir? bunlar ayrılmaz ikili midir? yalnızca birini kullansak anlam bozulur mu?) kurtulmak için beklediğimiz fırsat ayağımıza geldi. Bakan Recep Akdağ demiş ki: "Domuz gribi sebebiyle 5 ay öpüşmeyin." Belki insanlar ciddiye alır, belli bir süre sonra da herkesi öpmenin gereksiz bir icraat olduğunu idrak ederler.
Kim ne derse desin, bence AKP hükümetinin şu ana kadarki en başarılı halka seslenişi budur. Ne gerek var yahu yalap şalap? Beyin göçünün, daha doğrusu göçen beyinlerin geri dönmemesinin sebeplerinden birisi bu bakın, demedi demeyin...

23 Ekim 2009 Cuma

Tek Satırda - 23 Ekim 2009

Atatürk'ü andıran Erdoğan afişine tepki - Atatürk'e hakaret suçundan dava da yakışır bence. Rahşan Ecevit DSHP'yi kuruyor! - İdealist insanlara "hep" saygı duyacağımı düşünürdüm, saflık etmişim. Gebze'de kentsel dönüşüm öfkesi - Gebze'yi dönüştürmek? Bir tane daha idealizm çöküşü. Demokratik açılımı protesto için kendini yakmak istedi - Budist rahip azınlık hakları uğruna kendini yakmıştı, bu arkadaş yanlış anlamış konsepti. NTV ile Taraf'ı birbirine düşüren komplo - Taraf tutacağı tarafı şaşırmış bu sefer. Ya da? Her şehit için beş DTP'li öldürülsün çağrısı suç değil - Adam sadece "5" istemiş, suç mu olacaktı? Bir Türk dünyaya bedel, bu cinayet değil, olsa olsa haşere avı olur. Mahkeme 8 sayfalık gazeteyi 9. sayfası yüzünden kapattı - Adamlar 8 sayfaya neler sığdırmışlar, bir de 9. sayfa olsa? Bence mahkeme kararı haklı, yılanın başını küçükken ezeceksin. Öcalan: Baykal'ın tespiti doğrudur - Baykal: Lan?!

Kolpa Basın Doğru Yolda

Bu post'u dün Ekşibeşiktaş'a attım. Konu şu: Beşiktaş'ın bir Alman takımıyla yaptığı maçtan sonra, sözde Alman gazetelerinin dediklerini derlemişler. Aynen alıyorum aşağıya: ********************************************************************* Milliyet Gazetesi'nde Wolfsburg - Beşiktaş maçı ile ilgili "Alman Basını Ne Dedi?" haberlerini okuyordum da, aklıma takıldı. İlgili haber burada. Aklıma takılan şey ise şu; haber metnindeki ifadeleri bir Alman gazetesi yazmış olamaz gibi geldi. Mesela habere göre Kicker şunu demiş: "Fink ve Ernst'in barutu yoktu. Ateşli taraftarlarıyla Wolfsburg karşısında Beşiktaş'ın iki Alman yıldızı fazla varlık gösteremedi. Takımlarını ateşleyemediler. Ernst vasat oynarken, Fink görevi sadece Wolfsburg'un oyun kurucusu Misimovic'i durdurmaktı." Şimdi Kicker'ın maç ile ilgili yorumları şu linkte. Üstteki yorumları bırak, Ernst ile Fink'in adı en başta, "İstanbul takımının başlangıç 11'inde ortada iki Alman vardı" tarzı bir cümlede geçmekte. Şimdi günahını almak gibi olmasın, bütün websitesini aradım, üstteki arama çubuğuna Ernst, Fink, Besiktas, Wolfsburg yazdım, yok, nafile, bu tarz ifadeler bulamadım. Gerçi fark ettim ki adamlar "Beşiktaş kazandı, ama Ernst uçtu." başlığıyla Kasımpaşa maçımızı haber yapmışlar, helal olsun. Geçelim Sport Bild'e. Mesela bu gazete de demiş ki: "Denizli korkak, defansif bir futbol oynattı." Bu gazetenin maç haberi de burada. İfade şu: "Türkiye Ligi'nde 7. sırada bulunan Beşiktaş, maça aralarında Ernst ve Fink'in de bulunduğu 8 defansif oyuncu ile başladı." İki ifade arasındaki farkı değerlendirmeyi size bırakıyorum. Neticede maruzatım şudur: Bu haberleri kim "sözde" Alman basınından toparlıyor? Bu haberlerdeki ifadeler birebir çeviri değilse - ki benim kısıtlı araştırmama göre değil, ama belki online değil basılı versiyonlarında böyle demişlerdir, bilemem - neden böyle kafadan sallanır? Ve de bu ifadeler sallamaysa, İsa Deveçeken'in aklından geçenler nedir? Yorum sizin. ************************************************************************* Bugün fark ettim ki, Milliyet aynı temalı başka bir haber yayınlamış. Bu sefer çeviriler doğru, ve de ilk haberle alakası yok. Şimdi, madem hatanızı anladınız, insan bir özür diler, bir düzeltme yayınlar falan değil mi? Gerçi olsun, bu da kârdır, adamlar en azından aynı konuda doğru bir haber yayınlamışlar. Gazeteci olmak zor iş hakikaten. Bu kadar yalan atmak zor yani..

22 Ekim 2009 Perşembe

Türk Ailesine Büyük Darbe!

Küçükken en sevdiğim anlardan biriydi bakkala gitmek. Yaşanış sıklığından dolayı unutamadığım bir anı, daha doğrusu bir ritüel şuydu çocukluğuma dair: Telefonun yanında, esas amacından farklı olarak kullanılmaya başlanmış kül tablasından madeni 2.500 TL (yüksek enflasyon nedniyle bu mebkağ sıklıkla değişti tabii) alıp bir kapı yandaki bakkala gitmek, "İki ekmek bir gaste" istemek, bakkalın hangi gazeteyi okuduğumuzu bildiğinden bu esasen "Hangi gaste?" diye devam ettirilmesi gereken ÖSS özürlü monologu anlamlandırması, gazetenin içine itina ile sarılan ekmeği alıp eve geri dönmem, dönerken ekmeğin başını koparıp yemem, sonra babamın "Gene fareler mi basmış Erdem Abi'nin bakkalını?" demesi. Bu görev hiç angarya gibi gelmez, aksine neşeme neşe katardı. Gavurun tabiriyle bir nevi "bonding experience"tı bu babam, annem ve ben arasında. Bu ritüelin bir de "upgraded" versiyonu vardı. Eve misafir geldiğinde, ya da biz teyzemlere vs. misafirliğe gitmişsek, bu sefer sigara almak ile de mükellef olurdum, çünkü koca enişteyi bakkala kadar yormak olmazdı. Yukarıdaki kadar neşeli olmasa da, bu aktivitede daha da bir görev bilinci vardı; sigara ve bira alıyorsun, boru değil. Nereden baksan büyümüşlük göstergesi. Alınmış ürünü geri götürdüğünde büyüğünün sana teşekkür etmesi de güzel bir histi, bir çocuğa güven pompalayn hislerden. Yaptığın işten dolayı takdir edilmek, işe yaramak... İşte bu yüzden, bu sabah okuduğum bir haber beni derin endişelere taşıdı. Haber burada. 17 yaşındaki kıza sigara satan bakkal 5 ay hapse mahkum olmuş. Bu hesaba göre Erdem Abi'nin sırf benim yüzümden müebbet yatıyor olması lazım, o derece. İşte Avrupa Birliği dediler, reform dediler, yasalara uyum dediler; dediler de ne oldu? Tek yaptıkları Türk ailesinin o eşsiz saadetini baltalamak, çocukları tembelliğe alıştırmak, büyüklerin sinirini bozmak. Kahrolsun yeni düzen.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Çaresizlik, Namus

Bu sabah merak edip izlediğim, Nefes filmine ait bir fragman,canımı çok sıktı. Film, anladığım kadarıyla, "2365 metre yükseklikteki Karabal Jandarma Komutanlığı'nı korumakla görevli olan 40 askerin hikayesi". Fragman da burada: Filmin tamamını izlemeden bir yorum yapmak zor, ama bu fragmanda beni en çok etkileyen, o askerlerin çaresizliği oldu. Öyle sahneler var ki, adeta 2. Dünya Savaşı ile ilgili bir filmin, toplama kamplarını gösteren bir bölümünden alınmış. Soğukta üstleri çıplak koşan askerler, saçları kazınan askerler... Oradaki çocuklar cesur birer kahraman gibi değil, korkmuş çocuklar gibi görünüyorlar. Belki de filmin amacı gerçekten budur. Dediğim gibi, filmin askerliğe ne kadar eleştirisel yaklaştığını anlamam zor. Bu çaresizlik, aklıma başka çaresizlikleri getirdi. Yaklaşık iki yıl önce, Filmmor "Namus için neler çektik?" başlıklı bir film ve fotoğraf sergisi düzenlemişti. Bu sergiden bir kısa film, "Namus Nedir?", oldukça çarpıcı. Bir kısım insan, bu soruyla karşılaşınca afallıyor, "Zor bir soru sordunuz." diyor. Namus aslında üzerinde o kadar düşünülmeyecek, o kadar içimize oturmuş bir kavram ki, insanlar pat diye cevaplayamıyorlar. Ya da, aslında içi o kadar boş, o kadar hoşumuza gitmeyene, gururumuzu, egemenliğimizi tehlikeye atan herşeye örtü diye kullandığımız bir kavram ki, önünde "kadın", "kız", "arkadaş" gibi isimlerle sıfat olarak değil de, öyle pat diye, tek başına, yalnızca bir isim olarak karşımıza çıkınca, ne cevap vereceğimizi bilemiyoruz. Namuslu olmak bir sıfat çünkü. "Bu kadın namuslu mu?" diye sorulunca peki? Röportajın ilerleyen dakikalarında görüyoruz bunu. "Namuslu kadının eteği uzun olur, altında da pijama olur." Açıkçası, anneannemden başka (o da üşüyor diye) eteğinin altına pijama giyip gezen bir kadın tanımıyorum. Yani bu anlayışın gözünde, ben ve tanıdığım tüm kadınlar, namussuz. Yani laf atılabilir, yanı taciz edilebilir. En genel ve zararsız haliyle birçok kadının çaresizliği de bu. Namus sıfatını taşımak.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Homofobi = İkiyüzlülük

Antalyaspor - Diyarbakırspor maçında Veysel, Necati gol attıktan sonra sevinirken onun penisini tutmuş. Haber burada.
Haberin sunumunda "Ben buradayım!" diye bağıran homofobiyi geçelim zaten.
Antalyaspor Başkanı "Tesadüfen olmuştur, yoksa Veysel düzgün, terbiyeli, prensip sahibi bir arkadaştır," demiş. Yani Veysel isteyerek Necati'nin penisini tutarsa düzgün değil, terbiyesiz ve prensipsiz olacak. Onu da geçelim.
Bu eleştirileri yapan toplumun erkekleri; çocuklarına "Göster amcana çükünü!" diyen, küçük çocukların çüklerini fiziksel espri malzemesi yapan, travestilerle ilişkiye girdiğinde dahi sapasağlam heteroseksüel olduğunu sanan erkekler.
Zamanında Serra Yılmaz şöyle bir şey demişti de millet erkekliğine laf sürdürmemişti gene. Hah işte, siz orada ikamet etmeye devam edin.

Yeter Oray Eğin!

Prikôşın: Bu yazı, Oray Eğin'e karşı uzun süredir beslenen derin duyguların, bu akşamki Medya Kralı programıyla tetiklenmesi sonucu patlamasıyla ortaya çıkmıştır. Oldukça ağır ve saldırgan olan bu yazıya yer yer çiğ bile denebileceğinin, yer yer abarttığının farkında olan yazar, yazıyı yayınlarken bunların farkında olmakla birlikte, her türlü görüşe elbette açıktır.  Oray Eğin utanmadıktan sonra sokaktaki adam niye utansın ki?
"İşkembe'ye yazdığım en dağınık ve saldırgan yazı." - Sokaktaki Adam (19 Ekim 2009)
-------------
İlkokul 2. sınıfta Artvin'de Oray adında bir zavallı arkadaşım vardı. Zavallılığının tek nedeni ise, anne-babasının çok başarısız bir tercih yaparak çocuklarına "Oray" adını vererek kendisini benim dünyamın en şanssız 2. yavrucağı yapmaları idi. 1. sıradaki ise, abisi Ozan'la uyumlu olsun diye adı "Oran" konan arkadaşımdı. Hey gidi...
Oray, abuk subuk şakalara, espirilere sonuna kadar açık bir isim malumunuz. 8 yaş çocukları olarak az çektirmedik Oray'a. Biri tuvalete gider gelir, "nereye s.çtın?" diye sorulur, "oraya, ekikiki" diye yanıtlar tuvaletten dönen çocuk. Bir başka danışıklı dövüş çalışması ise şöyledir; a kişisinin kalemi, kalem kutusu ne bileyim öyle bir eşyası Oray'ın sırasının altına konur, sonra eşyasını bulamayan A kişisi "kalemimi nereye soktunuz olm?" diye sorar, B, C, veya herhangi bir X kişisi, ya da koro halinde Oray'ın sırası işaret edilerek "oraya! ekikiki!" diye yanıtlar. Velhasıl, travmatik bir çocukluk geçirdi Oray.
Soyadını hatırlamıyorum yavrucağın. Yavrucak dediğim de, neredeyse 30 yaşına geldi, koca adam olmuş olsa gerek tabii. Adam derken, "yetişkin erkek" mealinde. Yoksa, kendisinin büyüyüp Oray Eğin olduğuna ilişkin bir kaygım, bir hipotezim var. Zira böyle bir saldırganlık, kendini bilmezliğin altında travmatik bir çocukluk yatıyor olabilir. Psikolog değilim, ama psikiyatrist hanım ablaya gıcık olması da belki yine bu travmalarına bağlıdır. Bilemiyorum. Tabii ki eğer o Oray bu Oray ise... Değilse de tek travmatik çocukluk geçiren bizim Oray değil gerçi elbet.
Bilmeyenler için tanıtalım; Akşam'daki köşesinde yazdığı saçma sapan şeyler bir yana (referans vermeye gerek duymuyorum, herhangi bir yazısına bakabilirsiniz), bu akşam Okan Bayülgen'in Medya Kralı programının da ilk ve en çok saçmalayan konuklarından biri Oray Eğin. Bir Türkçe (hem konuşma, hem yazma anlamında) engelli. Tek becerisi kendine -tercihen güncel- bir(kaç/çok) hedef seçip, saldırmak. O kadar gudik şeyler söylüyor ki, o kadar olur! Sinir stres sahibi yaptı beni de akşam akşam, elim kolum titriyor, yazamıyorum yahu. Bir de programı varmış cumartesi akşamları Star'da, neyse ki bugüne kadar denk gelmemişim. Gerçi bugünden sonra da kollayacağım bir yakalasam da ne yapıyor bu adam onu bir görsem diye. Yılmaz Özdil hiç olmazsa sadece gazetede, en fazla arada Uğur Dündar'ın yancısı yahu...
Kitabı varmış bir de "Bunları Kimse Yazamadı" adında. Kitabın tanıtım bültenine bakalım;
"Sekreterine bilgisayar aldıramayan yayın yönetmenleri, kapıyı vurup çıkamayanlar, maaş alabilmek için tetikçilik yapanlar, sınıf atlama çabasında gazeteciler, başka masaları dinleyip patronlarına yetiştirenler, meslektaşlarını hedef gösteren ve tutuklanmasını isteyen köşe yazarları, psikolojik harbin mimarları, aklı almadığı cehalet örneklerine imza atanlar, kitap satmak için zulüm gördüğünü söyleyenler, Amerika'dan misyonla Türk medyasına gönderilenler...
"Medyaya kavga etmek için girdim" diyen Oray Eğin'den Türk basını hakkında hiç kimsenin yazamadığı gerçekler...
Patronlar, yöneticiler, köşe yazarlarıyla medyanın önemli figürlerinin maskeleri teker teker düşüyor. İsim isim! Medyaya yön veren herkes bu kitapta."
Gerçekten merak ettim kitabın içeriğinin nasıl olduğunu. İtalik ve kalın yerlere dikkat edip, yazılarına bakın isterseniz. Duyacağınız rahatsızlıktan müessesemiz mesul değildir.
Kör Okan, Sağır Oray
Yani bir programdaki herkese daha en başta sataşıp da itinayla herkesten tek tek ayar almak kolay değil doğrusu. Kendisini şu hayatta bir şey için takdir edeceğim hiç aklıma gelmezdi. Tebrik ediyorum Oray!
Programın başından beri, programın başından beri dediysem de öyle 2 saattir sanmayın, Yaklaşık 10-15 dakikadır epey bir saçmaladı. Az zamanda çok ve büyük kütleler s.çtı. Örneğin Shakira ve Madonna'nın, erotiğin ötesinde gerçekten pornografik kliplerine dönük eleştirileri "ben bunlrrı, bu tartışmalrrı çok ortodaks buluyorum, çok muhafazakâr br tartışma yani" diye eleştirmesi, başta "Dede Hakkı" olmak üzere, sessiz sedasız psikiyatrist hanım da dahil bütün konukların ayarıyla karşılaştı. Daha sonra söylediği "tabuları yıkıyrrlar, güzel yapıyorlar" fikrini desteklemek için Özal'ın denizde görüntülenmesini, "onun, bunu yapan ilk lider" olmasını -ki olmadığını yine konuk başı birer örnekle gördük- ve tabuları yıkmasını ama bunun da vaktinde çok tepki çekmesini öne sürdü. Allasen Oray, yani şu söylediğini bir dandik yerde okumuş ve burada ortaya saçmış olduğun o kadar belli ki! Ezbere öne sürdüğü o cümlenin ardından gelenlere karşı hiçbir şey diyemedi.
Yanlış anlaşılmasın, "Nasıl itiraz eder buna!", "Doğrusu budur!", "Saygısız!" gibi yaklaşımlarım yok. Elbette itiraz edebilir, ama mantıklı olsun lütfen ya. Yani devamını getiremeyeceği bir ezber sürmesin öne itiraz niyetine. Seksin kliplerde nasıl ve neden kullanıldığını algılayamıyormuş, söylediklerinden onu gördük. "Laissez faireci" imiş meğer, ondanmış ama! Ondan sonra televizyonda yayınlanan başka bir şeylere lak luk etti, o an da "laissez faireci"likten çıkıverdi. Kenarımın git-gel laissez fairecisi seni! Sırf terimi kullanmak için öyle bir tutum sergilemediyse ben de n'olayım!
Artık her dakika bir şey yumurtluyor, takip etmekte güçlük çekiyorum.  En son kendisi çok çılgın laissez faireci özgür ve tabu deviren düşünceler ortaya attığını düşünürken Hakkı Devrim'in "dünyayı amuda kalkıp seyrediyorsun herhalde?" sözüyle hepimizin en içinin yağları eridi. Valla büyük adamsın be Hakkı Abi!
Şu noktadan itibaren işimi gücümü bırakıp olabildiğince "dakika dakika şimdiye dek oraya giren bir daha çıkamadı çetelesi" tutayım istiyorum. Mesele çok karışık, bir konuya giriliyor, bir daha çıkılamıyor. Öylesine kaotik program.
Bakalım, göreceğiz...
Yes, Orrayt
[01:42] Oray Eğin'in, psikiyatrist hanım için "ben onun hastası olsam, bir daha gitmezdim." demesi üzerine psikiyatrist hanımdan "hastalarım Oray Bey'den tavsiye alacak değiller" tarzı bir karşı atak geldi.
[01:45] An itibariyle psikiyatrist konuk hanım efendi programdan ayrılıyor ve giderayak Oray Eğin'e son bir laf sokmadan edemedi. Okan Bayülgen de buna karşılık "Oray'a sinirlenmenize gerek yok, ... o provokatör" demek suretiyle psikiyatriste hak verir gibi görünüp Oray'ı onore etti.
[02:05] Hakkı Devrim, gazetecilerin başka gazetelerin de sayfa düzenini bilmesini "hurufatı bilirler" diye ifade etti. Bunu diyene kadar Oray Eğin "ben hemen anlarım" diye 2 kere tekrarladı ve sonrasında da Hakkı Devrim'in "hurufatı bilirler" sözüne "biz yeni nesil layout diyoruz." diye yanıtladı. Mal adam seni. Eskiler ".rak hasan" der belki ama ben de sana "clever dick" diyorum o vakit. Gud for yu Oray.
[02:25] Tuvalete gitmek istiyorum, Oray Eğin benim yerime s.çıyor diye gerek duymuyorum.
[02:50] Oray Eğin'in programından görüntüler izletiliyor şu an. Zorunlu yola çıkış anonsunu yapan bir otobüs muavini soluksuzluğunda acemi ve yapmacık bir açılış yapıyor. Star'da dün değil geçen cumartesi imiş ilk programı. Okan Bayülgen stüdyoda 120 kişiye "Oray Eğin'in yazısını okumuş olan var mı?" diye sordu ve kimse okumamış. Diğer yazarlarla da test yaparak kimsenin aslında okumadığını ortaya koydu evet. Şu an da ev sahibi psikolojisiyle konuğunu yağlama halinde. Neymiş efendim az kalmış yazarlar gibiymiş, çok iyi yazarmış, düşüncelerini çok iyi toparlayan çok değerli bir yazarmış. Yapma gözünü seveyim yahu. Yani Okan Bayülgen muntazaman bir kısım "sağırları ağırlıyor", ama böylesine gerçekten hiç denk gelmemiştim. Genç yazarların en iyilerinden he mi? Televizyonda da gazetedeki kadar iyi he mi? Hani göz? Nerede izan?
[03:12] Ekonomi sayfalarındaki şarap haberlerine bayıldığını ifade eden (sokaktaki adam'ın notu - burayı alenen çarpıttım mesela. ama izleyen ne demek istediğimi çok iyi anlar) Oray Eğin'e Okan Bayülgen'in verdiği tepki ardından salonda biriken "Oray karşıtı alkış" patladı. 108 dakikada bir Okan Bayülgen o düğmeye basmazsa bu seyirci Oray Eğin'i döver.
[03:14] Okan Bayülgen ekonomi sayfalarına geri dönüp gönül alma çabalarında. Konuklardan biri ekonomi sayfalarının reklam odaklı olduğunu öne sürdü -ki katılmıyor değilim-, ekonomi sayfalarının pek leziz olduğunu düşünen Oray Eğin sessiz.
[03:18] "Ben de, tomarla gazete geliyor, hiçbrrini sevrrek okumuyorrm. Neffrret edrrek okuyrrum, küfrrderek okuyrrum..." Ben de seni Oray! Şu yazıyı yazarken bile yazılarını tararken okuduğum her karakter için ettiğim küfrün haddini hesabını bir bilsen...
[03:27] İlk programının kapanışını gördük. Açılışından daha iyi değil. Okan Bayülgen "ilk programım olsa, konuğu korkutacak/kızdıracak soru sormazdım" diyerek Oray Eğin'in cesaretini gözümüze soktu.
[03:32] Okan Bayülgen Oray Eğin'i yağladıkça, Hakkı Devrim gıcık oluyor ve hazır yağlanmış Oray'ı ite ekleştiriyor muntazaman, yine yükleniyor Oray Eğin'e. Oray Eğin "çanak soru sormayacağım" diyormuş program açılışında. Okan Bayülgen "ben hep yapıyorum." dedi, ki hakikaten de sürekli yapıyor, evet. Oray Eğin de "hayır, sen hiç yapmıyorsun ki?" diye karşılık verdi. Aferin, dersini iyi çalışmış. Birazcık kafası çalışsa, şu kadar bariz bir hata yapmaz. Bizim oğlan "çok zeki ama hiç çalışmıyor" ekolünün anti-tezi imiş meğer. Lan adamın her sorusu çanak? Yani sana "bildiğin yerden soruyor", üstüne "çok nitelikli, süper bir yazar" diyorsa, yaptığın televizyon programının rezilliğini gözümüze sokarken bir de "çok rahatsın, çok başarılısın" diyorsa utanmadan, senin "yapmıyorsun" dediklerini gani gani yapıyordur zaten?
[03:38] [Okan Bayülgen'e] "Ben seninle aşık atmıyrrum." Allasen kimsin ki kiminle aşık atacaksın?
[03:39] Hakkı Devrim, Eğin'in toyluğundan girip indirgemeciliğinden çıktı. Okan Bayülgen telaş içinde Özge'yle Berk'in Özge'sine döndü.
[03:47] Hakkı Devrim henüz çıkamamış, hala içeride. Az önce yanlış bilgilendirmişim, özür dilerim. Hala sözde "mülakatçılar"a giydiriyor, ama Oray Eğin'e de pek yakışıyor.
[03:49] Elvis has left the building.
[03:50] [Hakkı Devrim'e] "Biz de bu işe yeni başlamadık, yıllardır, şu an sizin yazdığınız gazete de dahil pek çok söyleşi yaptım. Sanıyorum bir şeyler öğrenmişimdir." dedi ve Hakkı Devrim "Ben sadece beğenmediğimi söylüyorum, o kadar hakkım vardır herhalde?" dedi.
[04:15] Özge ve Berk'in şarkılarıyla program sonlandı.
Böyle bir yazıya bir kapanış yazılır mı bilmiyorum. Ama gerçekten benim için terapötik etki yaptı. Yani bunları şu saatte konuşabileceğim kimse olmadığı için, yazmazsam çatlardım, içimde kalırdı. Birazdan da paylaşacağım ki, başka insanlar da belki "hah! ağzımdan aldın!" der, yalnız olmadıklarını hisseder diye.
Bir insan bu kadar antipatik olmamalı. Tanrının yokluğunun kanıtıdır Oray Eğin. Var olsa, yarattığı bir canlıya bunu yapmazdı. Daha kötüsü mü var? Kanser mi? AIDS mi? Yok canım...
Bu arada bu yazıyı sevgili Oray Eğin'in laissez faireciliğine sığınarak yazdım. Ben de 6 yaşımdan beri laissez faireciyim, o yüzden kendisini çok iyi anlıyorum. Hakkımda istediğini söyleyebilir/yazabilir. Bırakırım yazsın, bırakırım sövsün. Yeter ki haklı olsun. Oraycığım, mail adresimi, adımı sanımı Komünal İşkembe'ye yazarak öğrenebilirsin. Hiç çekinmem, veririm.
Son olarak da kendisine Hayko Cepkin'den bir şarkı armağan ediyor ve yazımı, kendi yazılarından birkaç alıntıyla sonlandırıyorum. [Frrnsa'da, Amerrka'da] Consume, obey [Aydın Doğan], die!
-----
-----
"Üzerinden epey bir vakit geçti ama içimden kaldı; söylemeden edemeyeceğim." - Oray Eğin (18 Ekim 2009 tarihli yazısının ilk cümlesi)
"Evet bu meslekteki başarı ölçüsü kendinden konuşturmaktır. Ama konuşturacak malzemen varsa..." - Oray Eğin (Aynı yazının son cümlesi. Ukalalık, iticilik, dünyanın en antipatik 2. gülüşü, cehalet vb. pek çok malzemenin kendinden konuşturacak gücü olduğunu benden iyi biliyor olmalı.)
"Birilerinin artık doğru bildiğimizi söylemekten vazgeçmemiz gerekiyor..." - Oray Eğin (9 Eylül 2009)
"Evet canım, çok haklısın, süpersin, senin gibisi yok." - Okan Bayülgen (19 Ekim 2009, Medya Kralı programı boyunca Oray Eğin'e. Gayet de ciddi.)

17 Ekim 2009 Cumartesi

Yetenek başka şey canım! - Kulak pası silmece

Yaratıcı insanlara her zaman büyük bir hayranlık beslemişimdir. Yaratıcı derken kastettiğim, bir şeylerle, bir alanla sınırlı bir yaratıcılık değil. En basitinden, birazdan aşağıda örneklerini paylaşacağım "müzikal" bir yaratıcılık da olabilir, tribünlerdeki tezahüratlar, pankartlar da olabilir, veya ne bileyim, türlü reklamlar da... Hatta ve hatta vakti zamanında bir Sprite reklamında mı geçiyordu neydi hatırlamıyorum ama "tembel insan yaratıcı olur" düşüncesine de can-gönülden inanan bir insan olarak, evde koltuğunda oturduğu yerden kıpırdamadan her türlü ihtiyacını giderebilen insanlara ve herhangi bir teknik/mekanik sorunu olağanın dışında yaratıcı yöntemlerle çözenlere de ayrı bir hayranlığım vardır mesela. Bu son cümlede bahsettiğim şeye bir kısım örnek için "there i fixed it!"i ziyaret edebilirsiniz. Gelelim beni bu yazıyı yazmaya teşvik eden iki videoya/şarkıya. 80'lerin sonlarının ve 90'ların başlarının çocukları, Müfettiş Gadget çizgi filmini hatırlayacaklardır. Hatta yaptığım ufak bir araştırmaya göre şu sıra da Yumurcak TV'de yayınlanıyor yamulmuyorsam. Birkaç bölümüne buradan ulaşabilirsiniz. Çizgi filmin açılış jeneriğini de kolaylık olsun diye buraya ekleştirivereyim:
-----
-----
Jeneriği izlediyseniz, şarkının farklı bir yorumunu izlemeye/dinlemeye hazırsınız. Yalnızca dinlemeye değil, çünkü bence görsel olarak da çok estetik, pek güzel. Hani bunu bu şekilde çalmak ne derece zordur, çok fikrim yok. Gitarı yalayıp yutmuş olanlar "ben de yaparım onu ne var ki?" diyebilir belki, ama ben de onlara "e sen yapmamışsın ama?" derim. Hem de zaten gitara başlayan Türk gençliğinin % 87,6'sının Akdeniz Akşamları'nda kaybolup gittiğini düşünürsek, genel için çok "ben de yaparım!"lık video olmasa gerek diye düşünüyorum. Bu esnada bu tarzın -tappingden öte- özel bir adı varsa da bir bilen söyleyiversin. Şöyle buyrun:
-----
-----
İkinci şarkımız da pek çok insan için tanıdık bir melodi. The Simpsons'ın müziği. Bilmeyenler, çok hatırlamayanlar için şöyle verelim:
-----
-----
Esas aradığım videoyu bulamadım. Simpsons'ın 80 tane açılış jeneriği varmış meğer. İzlemediğim için bilmiyordum. Ama onca jeneriğin içinden, eski olanını bulamadım. Dolayısıyla bu yukarıdaki şarkının ilk 1 dakika 10 saniyesine dikkat edin, yeter. Sonrası daha böyle cazvari bir şeylere geçiyor, ki orası şu anda bizi ilgilendirmiyor (Bu videodan daha uygun bir şey bulursam onunla değiştiririm.). Sonra da aşağıdaki abla ve abilerimizi dinleyelim/izleyelim yine:
-----
-----
Bilmeyenler için, herhangi bir enstrüman kullanmadan yapılan bu müzik tarzının adı a cappella ve şahsen kendisinin hastasıyım! Şimdi videoyu yüklerken bir kere daha izledim de, bir kere daha haykırmak istedim. Video sanırsam "Canvas" isimli bir gruba ait. Kimdir kendileri, kimlerdendir, bilemiyorum ama Amerika'da bolca bulunan üniversite a cappella gruplarından biri değiller görünüşe bakılırsa. Şarkının her bir ayrıntısını sesleriyle taklit etmelerinin ötesinde aslında jenerikteki hareketliliği de pek ala görüyorsunuz. Yukarıdaki "video"da sadece ses ve resimler olduğu, görüntü olmadığı için bunu göremeyebilirsiniz ama bence işin görsel kısmı da yine çok başarılı. Hepsini yanaklarından öpmek istiyorum.
Şarkıları/videoları beğendiğinizi umuyor, kendimi bir video-spammer gibi hissettiğimi itiraf ederek huzurlarınızdan ayrılıyorum sevgili işkembeseverler. Kendimi öyle hissetmem, bu yaptığımı tekrarlamayacağım anlamına gelmiyor, aman yanlış anlaşılmasın sonra.

15 Ekim 2009 Perşembe

Coen Kardeşler ve Ciddi Bir Adam

İtiraf ediyorum Coen Kardeşler'in yeni filmi Ciddi Bir Adam'a iki akşam önce büyük bir beklenti ile gittik. Kara mizah tadında olan film 1960lılarda Amerika'da bir Yahudi kasabasında geçiyor ve bir ailenin günlük yaşamını ele alıyor. Profesör bir baba, kocasını terketmek isteyen karısı, saçlarını sürekli yıkamak isteyen kızları ve gittiği Musevi okulunda canı sürekli sıkılan oğulları..
Buraya kadar herşey güzel ve açıkçası filmin ele aldığı karakterler (Amerikalı Yahudiler, çocukları ile bağ kuramayan baba, dini okullara gönderilen ama çağa ayak uydurmaya çalışan gençler, akademisyenlerin dünyası) mizah için size zaten bir sürü malzeme veriyor. Hepsi kendi başlarına karikatürler.. Ama filmdeki detayların ve bazı karelerin görsel açıdan güzel olmasına rağmen inanın bana koltukta zor oturdum ki benim sabrım (filme gelince) baya geniştir. İlk defa içimden salonu terketmek geldi. Filmin en beğendiğim yanı beklenmedik sonu idi fakat Ciddi Bir Adam cidden sıkıcıydı. Zaman geçmek bilmedi. Otobiyografik olan filmin tam olarak neden bu etkiyi yarattığını bilmiyorum ama hayal kırıklığına uğradığım kesin.

Yozdil üz're

1950, Yılmaz Özdil doğdu.
1951
1952
1953, konuşmayı söktü.
1954
1955
1956
1957
1958
1959
1960
1961
1962
1963
1964
1965
1966
1967
1968
1969
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009, yazmayı hala sökemedi gitti...

-----
Dipnot 1: Bu enfes yazının (harika yazarım!) ilham kaynağı kronolojik olarak eskiden yeniye şu üç yazıdır;
2 - Soğan
(Ekşi Sözlük'ten Solomon, "Soğan" başlıklı yazı için 12 Mart 2009'da demiş ki;
"toplam 249 karakter var. kelime değil, karakter. 9 tane 1 var... 17 tane 2 var... 25 tane sıfır var... diğer rakamların toplamı 12 19 tane de noktalama .... gerisi harf.)


Dipnot 2: Bu sürreal tarzı taklit etmeye çalışan tek zavallı ben değilim, Engin Ardıç da denemiş ama gerçeği gibi olmuyor elbet hiçbiri...


Dipnot 3: Aslında yazının estetiği bozulmasın diye dipnotları hiç  koymayacaktım, yorum olarak yazacaktım ya, dayanamadım koydum. Mazallah, gerçekten böyle yazıyorum sanar birileri falan... Dolayısıyla önlemimi alıp, Engin Ardıç'ın yazısını da oraya dipnot olarak koydum hazır dipnotlara girişmişken. Fazla uzatmadan son bir dipnotum daha olacak. 1950, tamamen benim kafadan salladığım bir doğum tarihidir. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, Yılmaz Özdil'in bir tane bile biyografisini bulamadım internette. epey aradım, biyografi sitelerini de kurcaladım, değişik arama öbekleri deneyerek de aradım, yok! Ondan sonra da düşündüm, dedim "zaten tam olarak bir Yozdil yazısı olabilmesi için sallama faktörünü elememek lazım." ve çektiğim kurada 1950 çıktı. Şimdi bunu burada açıklayarak da yine yazının ve tarzın özünü bozuyorum ama yüreciğim elvermiyor, ne yapayım...

yozdil için

   Adamcağız uzun uzun o kadar yılları yazıyor. Acıdım valla. Bu hediyemi umarım kabul eder...    public static void yozdil(int baslangic, int bitis, int artis)     {         for(int i = baslangic; i <= bitis; i = i + artis)         {             System.out.println(i);         }     }

Türkiye - Ermenistan Milli Futbol Maçı

Ne maç öncesi tatavası, ne "Serkisyan geliyor mu, gelirse ne olur?" tartışmaları, ne Azerbaycan bayrağı açılmasın krizi, ne de maçın skoru... Benim bu maçtan sonra aklıma takılan bir adet ayrıntı var, o da Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve de Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Serkisyan'ın refleksif gecikmeleri. Şimdi, maçı milliyet.com.tr'den takip eden birisinin gözüne şu iki enstantane çarpmıştır herhalde:
İki golde de, Cumhurbaşkanlarının iletişime geçmesi tam iki dakika sürmüş! Serkisyan'ın aklına Gül'ü tebrik etmek golden 2 dakika sonra geliyor. Haydi bir kere oldu diyelim, ya ikincisi niye?
Bence bu konuda bir komplo üretilmeli, ben üstüme düşeni yaptım.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Tek Satırda - 12 Ekim 2009

Zirve cinayetinde jandarma öldürülenleri "misyoner" diye takip ediyormuş: Türkiye laik bir ülkedir, ama misyonerler laikliğe layık değildir.
"Alevileri imam hatipe alalım, hacca yollayalım.": Bu da Alevi açılımı. Zaten aslında Alevi dediğin dağda ısınmak için alev yakan Sünni Müslümanlardır, ne sandın ya?
Sarkisyan Türkiye maçına geliyor: Merakımdır, Ermenistan ayağa kalktı mı acaba "Bizi katleden Türklerin ayağına mı gidiyoruz!!!!" diye?
Tevrat yanlış çevrildi: Tanrı dünyayı yaratmadı": Dan Brown yeni kitabını yazmaya başlasın tez elden.
Cinsel alışkanlıklarımızı maymunlardan mı aldık?: Evrim karşıtlarının argümanı hazır: "Madem maymundan almışız, neden bugün maymunlar gelip bizi ...miyor?"
Özcan, Kürt Dili ve Edebiyatı Enstitüsü'nü şarta bağladı: Önce çok güçlü bir Türkçe, Farsça ve Arapça Dil ve Edebiyatı Bölümü lazım: ve ekledi: "Latince bölümü güçlenene kadar bütün Fransız, İtalyan vs. dil bölümlerini kapatıyoruz."
"Hayvan kafalı insan vücudu fotoğrafları Türk insanına hakarettir.": Ben sana profesör olamazsın demedim sayın Ünal...

11 Ekim 2009 Pazar

Radikal'e Acik Mektup

(Konu ile ilgili onbilgi icin ahmetkizilay'in bir asagidaki post'una bakabilirsiniz.)
Sayin Ismet Berkan,
Adettendir, oncelikle gazetenize methiyemi duzeyim. Yurtdisinda ikamet ettigim icin Turkiye gundemini cogunlukla gazetelerden takip ediyorum, ve de bu minvalde okumaya deger buldugum 3 gazeteden birisi de Radikal. (Digerleri Birgun ve Taraf) Gunumuz yazili basininin icinde bulundugu vahim sartlarda, amiyane tabirle "adam akilli" sunumlar yapan bir gazetenin olmasi memnuniyet verici bir durum. (Hicvi sevdigimden Vakit, Hurriyet falan da okuyorum arada bir, ama sizi temin ederim o sirf gul(umse)mek icin.)
Buradan maruzatima yumusak gecis yapayim. Bugun Radikal'de beni gercekten sasirtan bir "kose yazisi"na yer verildi. Daha dogrusu kose "siiri"ne. Hem de "Kultur-Sanat" kosesinde, lakin yazinin ne kultur ile, ne sanat ile alakasi var. Hatta ifademi mazur gorun, bu bir "kultur" degil "kultursuzluk" ornegi dupeduz.
Girizgah: Obama'nin Nobel Baris Odulu almasi cogu insani sasirtti. Beni cok sasirtmadi aslinda, keza Henry Kissinger, taraflarin sadik kalmadigi, islevsiz Paris Antlasmasi'nin imzalanmasinda inisiyatif sahibi oldugu icin almisti bu odulu 1973'te. Baris Odulu insanlari hep sasirtmistir zaten; hatta odulu alanlara bakmak yerine, odulu almayanlara baksak, bu e-mail konudan iyiden iyiye sapar, siz de cok uzun oldugu icin okumazsiniz. Sadede geleyim: Nobel elestirisi, ya da Obama elestirisinin yapilabilecegi bir cok duzlem var.
Gelelim bu elestirinin en yapilamayacagi duzlemlere. Mesela ben, gecen gun Boston'da bir kafede yedigim kekten bocek cikmasini Obama'nin ABD'yi getirdigi duruma baglarsam, en hafif tabirle sacmalamis olurum. Bunu yapamayacagim gibi, insanligin ve bilimin ilerlemesi icin onemli bir adim olarak kabul edilen, amaci Ay'da su bulunup bulunmadigini tespit etmek olan "NASA'nin aya bir (1) adet fuze gonderme" eylemini, "ABD'ye Dunya yetmedi, Ay'da da savas cikaracak! Sen git bu ABD'nin baskanina Baris Odulu ver. Hem zaten ABD Ay'a da cikmadi ki, bunlarin hepsi komplo teorisi!" temali bir siirle, bilimsellikten koparip agresiflige goturen, bel alti vuran, populizm yapan, propagandist bir tavirla da elestiremem. Ben bu yaziyi blog'uma koysam utanirim, ama bu tur bir siir, Radikal gibi "iyi" bir gazetenin, kultur-sanat kosesinde yer bulabiliyor.
Gunduz Vassaf degerli bir insandir, ozgecmisinden, yazdiklarindan bu bellidir. Ya bu konuyla ilgisi hic yok, Ay'in niye bombalandigini bilmiyor; ya da "Obama'ya nasil giydirirsem kardir" diye dusundu ve bu siiri yazdi. Fakat, gene ifademi mazur gorun, Yilmaz Ozdil bile, yillardir denemesine karsin, bu kadar ici bos bir yazi yazamadi.
Bu siiri okudugumda, ictenlikle soyluyorum, sinirlendim. Kalitesizligin, bilgisizligin, ici bos populizmin yeri Radikal gibi bir gazete olmamali, bu tur bir yazi Gunduz Vassaf gibi bir yazarin kaleminden cikmamali. Umarim bu bir 11 Ekim sakasidir.
Saygilarimla,

Ayın bombalanması ya da gazetecilikteki bir popülarite ve kışkırtma örneği

Bildiğimiz gibi geçtiğimiz günlerde NASA Ay'da su bulmaya yönelik araştırmalarının bir parçası olarak Ay'a füze yollayıp Ay'ı bombaladı. Ne yazık ki gazeteler bu olayı tamamen faklı bir şekilde yorumladı ve gazetecilikten biraz daha nefret etmemi sağladı. Bu haberi duymamı sağlayan haber Radikal 'den geldi. Bu linkteki haberde zaten ilk göze çarpan haberin başlığının yanlış yazılmış olması ve bu kadar gün geçmesine rağmen hala düzeltilmemesi. Ama tabii ki haber başlığının dediği yapılan yazım hatasından çok daha vahim: NASA Ay'da savaş çıkaracak. Bu başlığın ne kadar saçma olduğundan bahsetmeme gerek bile duymuyorum. Internet gazeteciliği parasını tıklanan haberlerden çıkarıyor. Okurlara saygı göstererek, yanıltıcı bir başlık koymasaydı büyük ihtimalle aldığı tık sayısının yarısından azını alırdı.   Bugün de Radikal'de bu konuyla ilgili Gündüz Vassaf 'ın yazısını daha doğrusu şiirini görüyoruz. Gündüz Bey'in kim olduğunu bilmiyorum, kültürsüzlüğüme verin ama bu yazıdan anladığım kadarıyla Radikal'in Yılmaz Özdil'i olur kendisi (Evet, kavgada bile söylenmez). Şiirde Obama'nın Ay'a bombanın atıldığı gün Nobel Barış ödülü almasından bahsediyor. Hiroşima'ya ve Amerika'nın aslında Ay'a çıkmadığına yönelik komplo teorilerine gönderme yapıyor. Yani illa ki bir paralellik kuracaksan en azından Nobel'in parasının dinamitlerden geldiğini söyle ve aslında Nobel'in bu ödülleri dünyada barışın, teknolojinin ve medeniyetin yükselmesi için dağıttığını ama dinamitler yüzünden yılda kaç tane insanın öldüğünü söyle... Ay'da su bulma çalışmaları, bilimsel anlamda kazançların yanı sıra, uzayda insanların kolonileşme çalışmaları konusunda önemli bir adım. Bu kolonileşme insanların parazitler gibi her zaman yayılmak istediğininin de bir göstergesidir elbette. Fakat bu haberi gezegenler arası savaşların başlangıç noktası olarak göstermek, insanları korkutmaktan ve kışkırtmaktan başka bir şey değildir.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Bernard Lewis ve İslamiyet

Ünlü Ortadoğu uzmanlarından Princeton Üniversitesi profesörü Bernard Lewis'in geçen sene Buntzie Ellis Churchill ile birlikte yazdığı "İslamiyet" başlıklı kitabını gerçekten uzun zamandır okumak istiyordum.
Detaylara çok inmeyen kitabın amacı İslam hakkında pek bir bilgiye sahip olmayanlara İslamiyet'i kısaca tanıtmak...
Fakat, bir çırpıda okuyup bitirdiğim, çok da hoşuma giden çalışma "İslamiyet politik bir din midir? Günümüzde Müslümanlar ne gibi sorunlarla karşılaşmaktadır?" gibi tanıdık sorular dışında ilginç görüşler de içeriyor.
Mesela, yazarlara göre Hac dünyanın her yanından Müslümanları bir araya getirerek günümüzde dijital medyanın üstlendiği görevi yerine getirmiş oluyordu. Afrika'dan gelen bir Müslüman'ın Hindistan'dan gelmiş başka bir Müslüman'la konuşabilmesine, haber değiş tokuşu yapmasına olanak sağlıyordu. Bu o yüzyıllarda başka dinlerde, topluluklarda görülmemiş uluslararası bir iletişim ve avantaj sağlamış Müslümanlara..
Değinmek istediğim ikinci noktayı da tahmin ediyorum Ortadoğu tarihi okuyanlar az çok bilirler. Ortadoğu'da yenilgiler başlayınca ve Batı Avrupa da birdenbire atağa geçip ilerleyince Müslüman bilim adamları, din adamları, yazarlar hepsi düşünmeye başlarlar: Neden geriye gidiyoruz ve bunu nasıl durdururuz?
Bernard Lewis rekabet olmaması, yeni fikirler üretme eksikliği ve tabi ki günümüzde petrolün yeterli tekel gelir sağlaması gibi bilindik nedenler harici başka faktörlere de değiniyor. Mesela O'na göre en eski nedenlerden biri Ortadoğu'da ahşap olmaması... Ahşap az olduğu için gemi ve çekçek yapımında kullanılamaz. Bu taşımayı ve ticareti kötü etkiler...
İslamiyet dünyasında yenilgilerin başladığı sıralar genel görüş orduların yeterince güçlü olmadığı ve güçlendirilmesi yönündeymiş. Ordular güçlendirilmiş fakat bu sadece daha da büyük yenilgiler getirmiş.
O yıllarda (1867) bir Namık Kemal de radikal bir şekilde Batı ve İslam Dünyası'nın kadınlara bakış açısı farklılıklarının sorunun kaynağı olduğunu yazar...

8 Ekim 2009 Perşembe

Türkiye - Yunanistan Arasındaki (Sözde) Farklar

Yılmaz Özdil o keskin mizahi üslubu ile bizleri yine yeni yeniden aydınlatmış. Ben Özdil'in aydınlatamadığı yerleri biraz daha aydınlatmak için bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.
Lejand: İtalik yerler benim yorumlarımdır. Gerisini üsluptan anlarsınız zaten.

"Bizden banka aldılar. Biz onlardan babayı aldık. Bize pamuk satıyorlar. Eskiden biz onlara satardık. Şeftali ithal ediyoruz onlardan... En son sperm ithal ettik."

Özdil'in ima ettiği üzere biz Yunanistan'a hiçbir şey satmıyor değiliz ne yazık ki, keza bizden bol miktarda demir-çelik ve tekstil ürünü almaktalar. Zaten tekstil en önemil ihracat baremlerimizden biriyken komşuyu ıska geçmek olmazdı.

"İkimizin de üç tarafı denizlerle çevrili; dünyanın en büyük deniz taşımacılığı filosuna sahipler, biz hâlâ taka..."

(Bu konuda daha önce yanlış yorumladığım bir rapora istinaden eleştiride bulunmuştum, fakat yorumlardan da anlaşılacağı üzere benim yorumum yanlışmış. Düzeltir, özür dilerim. Darısı diğer veriler için yazının sahibinin başına...)

Yoksulu sıfır, bizde 4 kişiden 1’i yoksul... Açlık sınırı saçmalığı yok onlarda.

(Yoksulu sıfır değil, ama böyle bir data mevcut değil. [https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/gr.html] 0% ile NA (not available) arasında fark var. Mesela şöyle bir gazete haberi de mevcut: http://ipsnews.net/news.asp?idnews=40033 Diyor ki, Yunanların 3'te 1'i yoksulluk sınırına yakın ya da altında yaşamakta. Ben Özdil olmadığım için espri yapmıyorum tabii.

Bunun yanısıra, gelir dağılımındaki adaletsizliği gösteren Gini katsayısına baktığımızda 33 sayısını görüyoruz ki, dünyada 39. sırada demek bu. Yani süper mükemmel koşullar yok orada da.)

10 milyon nüfuslu ülkenin telefonunu 27 milyar dolara verdiler, 72 milyon nüfuslu ülkenin telefonunu 6.5 milyar dolara verdik.

(Özdil burada bir ikileme düşüyor. Kendisinin de anlattığı gibi ekonomik koşullar ve gelişmişlik harika ise Yunanistan'da, tabii ki daha pahalıya satacaklar. Telefon satışında nüfusa bakılsaydı 90 milyon nüfuslu Etiyopya'nın [Elvan'ın memleketi hani] telefon şirketinin 27*9=243 milyar dolar etmesi lazımdı bu mantığa göre..)

Suriye sınırını komple kiralamaya kalktık, adam bizim sınırda saksı bile vermiyor.

(Burada yazar elma ile armutu karşılaştırmış. Yunanistan bize saksı vermiyorsa, biz de Yunanistan'a saksı vermiyoruz. Yunanistan'ın sınırlar konusundaki tutumunu daha iyi anlamak için Arnavutluk, Makedonya ya da Bulgaristan ile ilişkisine bakmak lazım.)

Asgari ücreti 2 kat.

(Şimdi Özdil usülü bir hesaplama yapayım. Yunanistan'ın kişi başına düşen milli geliri bizim üç katımız, ama asgari ücreti bizim iki katımız. Demek ki bizim asgari ücretimiz daha iyi. Nasıl ama?)

Kıbrıs Rumu’nu AB’ye soktu, Kıbrıs Türkü’nü Rum’a sokmaya çalışıyoruz.

(Önemli not: Esasında Kıbrıs Türk'ü Rum'a girmek istiyor, ama biz engelliyoruz.)

Olimpiyat yaptı, yapamadık.

(Tarihi not: Olimpiyatları yaratan millet/kültür/uygarlık Yunanistan zaten!)

Erkeği, bizden 12 yıl fazla yaşıyor.

(CIA World Factbook'a göre erkeği bizden 7 yıl fazla yaşıyor. [https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/tu.html] (77.11 - 70.12 = 6.99))

Yüzde 82’si tuvalet kâğıdı kullanıyor, biz yüzde 8...

(Bu istatistiğin kaynağını çok merak ediyorum. Yani Türkiye'de sadece 5.5 milyon insan tuvalet kağıdı kullanıyor ha? Herhalde Özdil sadece CHP'ye oy verenler tuvalet kağıdı kullanıyor diye düşündü.

Tabii bir de bardağın boş tarafı var. Yunanistan'ın %18'i tuvalet kağıdı kullanmıyor. Vay cahiller..)

Onların nüfusu kadar işsizimiz var.

(Yunanistan'daki işsizlik oranı %11. Özdil burada rakam vermek yerine gene elma ve armutu karşılaştırarak işin içinden zeytinyağı gibi çıkıyor.)

Onlar zeytinyağı seviyor, biz yağcılığı... (Oeh.)

Seçim oldu, 3 dil bilen, hukuk ve ekonomi masterli başbakanlarını “Daha iyisini yapabilirdin, senin yüzünden geri kalıyoruz” diye sandığa gömdüler.
(Bizim master'ı bırak, doktoralı başbakanlarımız oldu sayın Özdil (bkz. Erbakan), ama onlara da siz küfrettiniz, üniversite bitirmemiş başbakanımızı (bkz. Ecevit) ise baştacı yaptınız. Hayır ben de Ecevit'i Erbakan'a 10 kere tercih ederim de, eğitim herşey değil, onu diyorum. Çok gözünüzde büyütmeyin. Mesela bir de ekonomist başbakan vardı (bkz. Çiller), onun döneminde olanları kimse hatırlamak istemez herhalde..)
Yaa, işte böyle sevgili okurlar. Yılmaz Özdil'in yazılarını "Aaa ne güzel yazmış adam" diye övmeden, karşısında şaşkolozlaşmadan önce iki defa düşünün derim ben, akıl sağlığınızın selameti açısından.

Kemal Kılıçdaroğlu

Her ne kadar Komünal İşkembe'de bahsi geçmemiş olsa bile (ben yazcaktım ama ne yazacağımı şaşırdım) geçtiğimiz Cumartesi günü (03.10.2009) Ak Parti Kongresi'nde Recep Tayyip Erdoğan tarihi bir konuşma yaptı. Kimileri söylediklerine inanmadığını iddia etse bile (velev ki inanmasın, bu ülkenin bir başbakanı bu sözleri de söyledi ya) Türkiye'de bugüne kadar horlanmış, vatandaşlıktan çıkarılmış, itilmiş kakılmış bunca ismi kucaklaması, baş tacı etmesi bende hayranlık uyandırdı. Ardından fıkra gibi bir olay cereyan etti. Erdoğan'ın bu sözleri karşısında Kemal Kılıçdaroğlu boş durmamış. Erdoğan'ın Türkiye'de hoşgörüyü, çokluk içinde birliği savunduğu bu listesinde sadece 14 isim olduğu için çemkirmiş. Listede Almanların ajanı ve silah kaçakçısı Parvus Efendi'nin ve ırkçı olduğu için Alparslan Türkeş'in bile yolunu ayırdığı Nihal Atsız'ın olmaması Kılıçdaroğlu'nun gücüne gitmiş: “Tarihsel derinlik içerisinde Türk kültürüne, romanına, bilimine ve sanatına katkı veren çok sayıda insan var. Bunları 14 sayısıyla sınırlamak doğru değil. Belki bunları saymaya kalkışsak yüzlerce binlerce isim saymak mümkün. Örneğin, bir Sebahattin Ali’miz var, Nihal Atsız’ımız var, Agop Dilaçar, Parvus Efendi gibi pek çok değerli isimler var. Bu isimleri sınırlamak doğru değil. Olmazsa olmazdan kastedilen ‘biz çok farklı kültürlerden gelen ama o kültürleri kendi içimizde yoğurup bir ulus yaratan bir milletiz’ deniyorsa bu doğrudur. Biz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak Türk milletinin bir parçasıyız. Bu bağlamda olaylara bakıyoruz ve değerlendiriyoruz.” Haber de burada: Kılıçdaroğlu'ndan vahim gaf! CHP sosyal demokrat bir parti he mi?

6 Ekim 2009 Salı

Sizce kime benziyor?

Resim, Radikal'in haberinden. Yani Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı bir Anadolu Lisesi'nin kravatına, işlense işlense kimin resmi işlenir? İnsanın aklına bir türlü gelmiyor. Ben mesela, Babaeski'de yaşayan Osman dayıma benzettim. Haberin yorumlarına bakacak olursak da sahan75 rumuzlu bir arkadaş Rus mizaçlı olduğunu söylüyor: "yok ya ben iyice baktim hatta mercek altina aldim baktim önce Lenin e benzettim daha sonra iyice inceledim Marx a benzettim yanimdaki arkadas ta tutturmus ille yok Staline benziyor diye gel de isin icinden cik" Ya sizce?

4 Ekim 2009 Pazar

Kitab-ı Bahriye

Piri Reis’in 1535 yılında bitirdiği ve Kanuni Sultan Süleyman’ın adına sunduğu Kitab-ı Bahriye’ye artık bedava olarak internetten bakılabilir. Baltimore’daki bulunan Walters Sanat Müzesi bu eserin 17. yüzyılda yapılmış bir versiyonunun tüm 73 sayfasını resmi websayfasına yeni yüklemiş. Her sayfada rengarenk, dünyanın farklı yerlerini gösteren bir harita görünüyor. Bence bakmaya değer.

2 Ekim 2009 Cuma

Ordular, öldürmeye yarar

Şu an, yazdığım bu cümleyle suç işleyip işlemediğimi bilmiyorum. TCK o kadar güzel, o kadar özenle hazırlanmış ki, yaptığınız herhangi bir şeyin suç olup olmadığından şüpheniz varsa, doğrudan yapmamaya teşvik ediyor sizi. Yani ortada "halkı askerlikten soğutma" diye bir suç -daha doğrusu bir suç mu, bir emir mi bilemiyorum bu haliyle- var TCK 318. maddede, ama sınırları belirsiz. Ben "ordu, öldürmeye yarar" dediğimde suç işliyor muyum, "halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunma veya propaganda yapma" suçu işleyip "altı aydan iki yıla kadar hapis cezası"nı hak ediyor muyum, üstüne üstlük bunu basın ve yayın yolu ile işleyip cezamı yarısı oranında artırıyor" muyum, bunu bilmiyorum. Dolayısıyla ne yapmam lazım? En ufak bir tereddüt halinde bile bu suçu işler gibi bile yapmayayım ki, suç işlemeyeyim. Bu belirsizlik hakkında gayet güzel bir yazıyı vicdani retçi Ersan Uğur Gör -ne acı bir tesadüf ki 2007'nin 30 Eylül'ünde- yazmış, Radikal 2 de suça iştirak etmiş. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.
Katil: ordu
Eğer ki halkı askerlikten soğutmak suç ise, ordunun eylemlerini olumsuz şekilde tanımlamak da suç olmalı. Haksız mıyım? Ben olsam, Türk Dil Kurumu'nun ilgili şahıslarını da içeriye tıkardım. Bakın katil nasıl tanımlanıyor:
"
1 . İnsan öldüren kimse, cani:
"Öldürdüğü güzele ağlayan bu katilin / Elleri kanlı fakat gözyaşları temizdi"- E. B. Koryürek.
2 . sıfat Öldürücü, ölüme neden olan:
"Katil kurşun."- .
"
Dolayısıyla, ordu öldürmeye yarıyor mu? Evet. Ordu, katil mi? Evet. Bunları ifade etmek suç mudur? Hayır. Neden olsun ki? Orduyu karalamaya da çalışmıyorum, orduya iftira da atmıyorum? Olanı söylüyorum, saklananları paylaşmak için vicdani yükümlülük hissediyorum.
Maktul: Ceylan Önkol
14 yaşında bir kız çocuğu. Her şeyden önce, bir insan. "İnsan" kelimesi genelde ordular için bir şey ifade etmiyor olabilir gerçi ama... Amerikan ordusunun, Vietnam savaşında Vietnamlılara "domuz", "hayvan" gibi 'insan olmadıklarını ifade eden' isimler takması ve askerlerin de Vietnamlıların gerçekten domuz olduğuna, insan olmadığına inandırılarak değersizleştirilmesi, savaşın çok önemli bir psikolojik kolunu oluşturuyordu. Bu sayede saldırı yaparken öldürülen insanlara karşı empati geliştirilmesi engellenmiş, ölümleri normalleştirilmiş oluyordu. Bugün Kürtleri de insan olarak görmeyenlerin, veya en azından kendini insandan, vatandaştan sayıp, Kürtleri de kendisiyle eşit görmeyenlerin sayısı azımsanabilir mi?
Bu yapılan, bir komutanın emri mi, canı sıkılan erlerin caniliği mi, havan topu eğitiminin bir parçası mı, yoksa bambaşka bir şey mi, şimdilik bilmiyoruz. Ceylan Önkol yarın öbür gün ordu için "eğitim zayiatı" olarak kayıtlara geçebilir, ya da belki çoktan geçmiştir bile, kim bilir? Gerçi insandan saymadıktan sonra kayıtlara geçirmenin gereği bile yok ya...
Tarihin tekerrürü
Savaş Karşıtları'nın (www.savaskarsitlari.org) arşivine bakınca, havan topunun bu şekilde ilk defa kullanılmadığını görüyoruz. 8 Temmuz 2008'de Birgün'de yer alan habere göre, "1992 yılında askerler tarafından yakılan ve AİHM'de Türkiye’nin mahkum edilmesine neden olan Bahri Menteş’e ait ev yine hedef" oluyor, tesadüf eseri ölen ya da yaralanan olmuyor.
Medyadaki yansımalar
Kızın ailesi önce yaygın medya kuruluşlarına ulaşmaya çalışıyor ancak başarısız oluyor. Konu, yine Taraf'ın haberi ve Ahmet Altan'ın iki gün üst üste yazdığı 2 köşe yazısıyla dikkat çekiyor (Ahmet Altan'ın yazılarına buradan ve buradan ulaşabilirsiniz). Derken, bugün Milliyet ve diğer pek çok yaygın medya kuruluşu da olaya yer vermiş/vermekte.
Sonuç olarak, daha önceki benzerlerinden yola çıkarak ne yazık ki bu olaydan da elbette çok şaşırtıcı bir sonuç beklemiyoruz. Zira Cumhuriyet başsavcısı, olayın gerçekleştiği yerin "teröre müzahir bölge" olduğunu söyleyerek ilk 'sözde hafifletici', daha doğru bir ifadeyle 'kaytarıcı' açıklamayı çoktan yapmış bile. Bu, daha önce de kullanılan ve ne yazık ki daha sonra da kullanılacak bir ifade. TSK da, Tuğgeneral Metin Güralp aracılığıyla, beklenen ilk açıklamayı haftalık basın bilgilendirme toplantısında yapmış bile;
"TSK olarak gencecik bir çocuğumuzun ölümünden son derece üzgünüz, olay hakkındaki soruşturma devam etmektedir. Ancak yapılan ilk incelemede, bölgedeki askeri birliklerden o saatte her hangi bir havan atışı yapılmadığı tespit edildi."