2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Eşcinsellik, homofili, homofobi üzerine:

Komünal İşkembe'nin liberal insanlarının çoğu için yeni şeyler olmayacak söyleyeceklerim ama geçmiş yazılar ve yorumlar göz önünde bulundurulunca bilgilendirici olduğunu düşündüğüm konuyla ilgili bir kaç örneği kişisel deneyimlerimle birlikte paylaşmak istedim. Yazıma başlamadan önce, içeriğe bakış açınızı ya da ilginizi etkiler mi bilemiyorum ama merak edenler için ben Müslüman bir aileden gelen, Türk, eşcinsel bi kadınım. Birçok eşcinsel dostu çok takdire şayan yazılarda konuyu kitlelere açtı ve insanları aydınlattılar, aydınlatıyorlar... Sağolsunlar. Fakat bir yanda da kimileri, tüm iyi niyetlerine rağmen, dilimizdeki yanlış kalıplarla farkında olmadan yanlış düşüncelere yönlendiriyolar toplumu. Bu konu üzerinde dört ana nokta var değinmek istediğim. Umarım söyleyeceklerim hem eşcinsel destekçilerinin fikirlerini daha net yaymalarına yardımcı olur, hem de açık fikirli homofobik insanların konuyla ilgili bir takım sorularını cevaplar. Öncelikle blogdaki yorumların içinde eşcinsellik ve homofilinin eş anlamlı kullandığını gördüm. Dilimizde homofili eşcinselleri seven (homo-seven, gay friendly ...) eşcinsellerden korkmayan yani homofobiğin tersi anlamında kullanılmakta, eşcinsel ile aynı anlamda değil. Hemcinsini seven, ve hemcinsini seveni seven şeklinde açıklamak daha doğru olur belki de. sevmekten söz açılmışken:
(1) Eşcinsellik sadece cinsellikle ilgili değildir. Eşcinsel insanlar hemcinslerine aşık da olmaktadır. Eşcinselliği cinsel sapkınlık, insanların eşyalarla ya da hayvanlarla cinsel ilişkiye girmesi gibi eylemlerle aynı kategoriye koyan insanların sevgi faktörünü de göz önünde bulundurmalarını önemle rica ediyorum. (2) Eşcinsellik kişinin doğuştan gelen bir özelliği, kimliğinin bir parçasıdır. Bir "tercih" meselesi değildir eşcinsellik, sonradan kazanılan bir özellik ya da bulaşıcı bir hastalık da değildir. Ve unutulmamalıdır ki eşcinselliğin doğal oluşunu kabul etmekte zorlanmak sadece toplumun belirli kesimlerindeki heteroseksüellere özgü değildir. Eşcinsellerin içinden bizzat kendi kimliğini kabul etmekte zorlanıp bu sebeple acı çeken bir çok insan mevcuttur. Bir çok eşcinsel toplum tarafından kendilerine empoze edilen değerlere ters düşmeyi kabullenmekte zorlanır. Ve yaşadığımız dünya göz önünde bulundurulduğunda, kendi eşcinselliğini kabul edemeyip canına kıyan onlarca insana sorulsa, "tercih" etme şansları olsa heteroseksüel olup herkes gibi yaşamayı tercih edeceklerini söylemeleri muhtemeldir, ne yazık ki.... Kişinin kendi benliğinin toplumun ve dinin ona öğrettiği değerlere ters düştüğünün farkına varması ve buna rağmen kara kası kara gözü olması kadar doğal olan eşcinsel kimiliğinden de onur duymayı öğrenmesi uzun zaman alan bir süreçtir, kendimden biliyorum. Onur haftası yürüyüşleri ("pride parade"ler) bu amaca da hizmet etmektedir. Bu konuyla ilgili Sigourney Weaver'in başrolünü oynadığı gerçek bir hayat hikayesinden alınan "Prayers For Bobby" filmini öneriyorum ilgilenenlere. Aşırı dinci Hristiyan bir anne (Mary Griffith) eşcinsel oğlunu tedavi ettirmeye çalışır ve başarılı olamayınca da oğlunu reddeder. Oğlu dayanamayıp kendini öldürdüğünde anne hatasını anlar ve hayatının geri kalanını yaptığı yanlışı başkalarının yapmaması için insanları eğitmeye adar. (3) İslam ve eşcinsellik üzerine: Kişisel olarak bu konuda çok çalıştım hala da çalışıyorum.... Eşcinsellik üzerine Kuran'ın Yaşar Nuri Öztürk tarafından yorumu, Elmalı'lı Hamdi yorumu, ve Diyanet Işleri Başkanlığı internet kaynağından ayrı ayrı baktığımda çok çelişkili çeviriler okudum. Dinin tamamiyle kişisel bir konu olduğunu düşündüğüm için, kelimelerle oynamak yerine size konuyla ilgili kendi görüşlerinizi daha objektif oluşturmanıza yardımcı olacağına inandığım bir kaç örnek/kaynak önermek istiyorum. (3. a) Eşcinsel olduğunu açıklayan imam: Güney Afrika'da içinde bulunduğu Müslüman cemaatine eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra cemaat tarafından önce reddedilmiş fakat sonra Müslüman eşcinsel gençlerin intiharları göz önünde bulundurulunca cemaat tarafından göreve -müslüman eşcinsel gençlere yardım etmesi amacıyla- geri getirilmiş Muhsin Hendricks'in hikayesi hayli ilginçtir. İlgilenenlere konuyla ilgili bir haber. (3. b) Eşcinsel, Müslüman, Hindistanlı film yapımcısı Parvez Sharma'nin Müslüman ülkelerdeki eşcinsellerin hayatını konu alan belgeseli de gayet bilgilendirici örnekler sunmuş. İstanbul'dan şeker bir lezbiyen çiftimiz de belgeselde Türkiye'deki durumu gözler önüne seriyor. (3. c) Ekonomi doktorası yapmak için Kanada'ya gelen ve eşcinsel olduğunu anlayınca doktorasını yarım bırakıp kendini bu konuda araştırma yapmaya adayan koyu Müslüman Junaid Bin Jahangir'in hikayesi ve çalışmaları da bir hayli bilgilendirici. (4) Eşcinselliği normal bulanların eşcinsel çocukları olması üzerine: Fikirlerimi içtenlikle anlatmak için eşcinselliği normal bulan bir ailenin eşcinsel çocuğu olarak kişisel deneyimimi paylaşmak istiyorum. Annem, babam, ablam, ve yakın ailem Türkiye Cumhuriyeti insanları, devleti ve toplumuna kıyasla bu konuda cidden çok açık fikirli insanlar. Söylediklerine göre de ben 3 yaşımdayken Şirinler çizgi filminden çok Samantha Fox videolarını izlermişim, o zamandan başlayan delillerle kafalarında kendinlerini hazırlayan ailemin karşısına ergenlik çağlarımda çıkıp lezbiyen olduğumu söylediğimde hiç şaşırmadılar ve tahminimden daha olaysız oldu "come out" etme deneyimim. Fakat hiç beklemediğim şekilde annem beni ilk kız arkadaşımla gördüğünde dayanamayıp oturup ağladı. "Anne neden ağlıyorsun?" dediğimde, "çok zor olacak hayatın evladım, ne yapayım elimde değil" dedi... Ben de çok ağladım... Ama sonra ailem de ben de ağlamanın yersiz olduğunu gördük ve gurur duymamız gereken şeyler olduğunun farkına varıp konuyla ilgili hem kendimizi hem çevremizi bilgilendirmeyi görev bildik o gün bugündür. Bu yazı da o girişimlerden biridir. Sürç-i lisan ettiysem affola. Sevgilerimle, İlke

15 yorum:

shelbyl dedi ki...

Bizim icin malumu ilam zaten.

Ama daha onemlisi, bilmeyene sivrisinek, hem bilmeyen hem de anlamak istemeyene ise davul zurna niteliginde bir yazi. Ellere saglik.

natura horror vacui dedi ki...

Enfes bir yazı olmuş. Elinize sağlık.

Annenizin ağladığını anlattığınız kısım, birkaç gün önce Shelbyl'in yazdığı yazıya yaptığım yorumda tam olarak anlatmaya çalıştığım şey. Benim de eşcinsel bir oğlum ve/veya kızım olsa, benim de ilk aklıma gelecek olan -ve dolayısıyla beni üzecek olan- şey, özellikle bu ülkede çok zor bir hayatının olacağı gerçeği. Daha dün "The L Word"de 5-6 eşcinsel kadının "come out" hikayelerini izlerken "acaba bir Türk ailesinde nasıl anlatılır bu deneyim?" diye geçirmiştim aklımdan. Elbette gerçek bir öykü kurgudan daha etkileyici duruyor.

Her yönüyle çok aydınlatıcı bir yazı olmuş. "İçerden" bir bakış açısı empatideki eksikliğimi(zi) göz önüne sermiş sanırım. Hepsinden daha vurucu ve doğru olanı, hatta ve hatta zaman zaman bizim de atladığımız ilk madde ve hatırlattıkları. Ama yine de bu maddeye itirazım var. Bu maddeyi okuyunca sanki eşcinseller aşık olmazsa sevişemezmiş gibi bir anlam ortaya çıkıyor. Elbette amacınız bunu söylemek değil, farkındayım. Ama şunu da belirtmek lazım bence söylediklerinize ek olarak: eşcinsellerin yaşadığı cinselliğin aşkla meşrulaştırılmaya ihtiyacı yok, zira cinsellik -yaşayanların rızası dahilinde olduğu sürece- zaten meşru bir şey.

meltem dedi ki...

ellerine saglik ilkecim! simdi tekrar okudum, tekrar cok sevdim yazini. "hah! tam da benim demek istedigim sey.." diyerek okudum, aklimdan gecenleri benim asla soyleyemeyecegim kadar guzel acik soylemissin.

ictanrik dedi ki...

Senin bakis acindan bunlari dinlemek cok guzel gercekten, eline saglik.

Her yorumda yaptigim gibi oyle konuya teget gecen biseyler soyleyecem simdi:
Gecen hafta escinsellik uzerine yaptigimiz tartismalar sirasinda isi gucu birakip okudum bi suru sey, etrafimdaki insanlarla konustum sonra konu hakkinda. Ve etrafimdaki gay-friendly insanlarin cogunun da escinselligin ya sosyal bi bozukluk, ya da genetik bi hastalik oldugu kanisinda olduklarini gordum. Bi taraftan ikisinin de dogru olmadigini bilsem de, diger bi taraftan da bunun dogustan gelen bi "hastalik" oldugu kanisinin yayginlasmasinin belki de iyi bisey olacagini dusunmeden edemedim. Sanki insanlar bunu dusunse "bizim oglani/kizi gay-rehab'a yolladik, duzelip gelecek" gibi seylere inanmazlar, daha kolay kabullenirler heteroseksuel olmayan insanlari.

(daha da teget:
Oglum/kizim gay olsa ne hissederim sorusunu ilk kez kendime sormama sebep olan gecen sene dinledigim bi radyo programi burada. Sekizer yasinda olan iki trans-gender cocugun hikayesi, "ACT TWO: Tom Girls," 30. dk gibi basliyor. Bi bos vaktiniz olursa dinleyin derim.)

meltem dedi ki...

@ictanrik

This American Life'in o bolumunu ben de dinledim. Oldukca sasirtici, enteresan bir hikaye. Benim kafamdaki kadin, erkek, cinsellik vs. kavramlarini oldukca zorlamisti.

kesik dedi ki...

İşkembe'de üstünde pek durmadığımız bir mesele olduğu için toplumsal cinsiyeti ve özelinde eşcinselliği ele almış olman öncelikli olarak beni mutlu etti. Yazının hemen her noktasına katılıyorum. Bir tek ikinci maddede ciddi şüphelerim var: Eşcinsellik kişinin doğuştan gelen bir özelliği, kimliğinin bir parçasıdır?
"Eşcinsellik kişinin doğuştan gelen bir özelliği" argümanı 90larda medikososyal tabanlı homofobiye bir cevap olarak oldukça tutulmuştu. Hala da tutuluyor. Doğuştan olunca sonradan gelen bir hastalık olmuyor çünkü... Ama bu argüman bilimsel meşruiyet iddia ediyor. Ama benim bildiğim kadarıyla (ki genetik ve psikoloji adına oldukça çok makale taradığıma inanıyorum) bu biyolojik argümanı kanıtlayamazsın. Ben daha ziyade cinsellik ve aşkın doğuştan gelenle öğrenilenin bir füzyonu olduğunu düşünüyorum. Kimisi genetiğinin çevresiyle olan karşılıklı ilişkisi sonucu cinselliğine sahip oluyor, kimisindeyse öğrenme prosedürleri daha ağır basabiliyor ve/ya genetiğinde belki de "izi" bulunmayan eşcinselliğini bir insan olarak tercih edebiliyor. Ayrıca bunu da bir biseksüel (iğrendiğim bir kelime - sanki yalnızca iki yol varmış gibi) olarak söylüyorum, "doğuştan gelme bir özellik" tabanlı argümanlar biseksüelliği açıklamakta ayrı bir sorun yaşar. Çünkü o zaman a genine sahipler eşcinsel, b genine sahipler karşıcinsel, ikisine de sahipler de çiftcinsel gibi abidik gubidik argümanlar peşinde buluruz kendimizi. Bilime bel dayamak yerine olayı sosyopolitikte tutmakta fayda var. Günümüzde psikoloji-psikiyatri dünyasının başı zaten bu "doğuştan eşcinsellik" meselesiyle dertte. Çünkü bu argüman eşcinselliğin sonradan düzeltilebilir bir hastalık olduğu iddiasından bizi kurtarsa da, bu sefer de, biyolojik bir norm olarak (toplumsal) cinselliği biyolojik cinselliğe indirgiyor. Peki sorun ne burada? Şu: o zaman bir klinikte, tutucu ailenin tutucu psikoloğu (evet, ne yazık ki) oğlunuzun biyolojik olarak eğilimi heteroseksüellik (kıstas olmadığı için uyduruyor pek tabii), o yüzden onu tedavi edicez diyor. Ve bu zaten Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders'da "Gender Identity Disorder" başlığı altındaki utanç verici maddeyle haklı çıkartılıyor. Bu yüzden ben oldukça başarılı bulduğum şu makaleden alıntı yaparak asıl derdimi anlatayım: "Removing Gender Identity Disorder from
the Diagnostic and Statistical Manual of
Mental Disorders: A Call for Action"

Alıntı da şu:
"G(ender) I(dentity) D(isorder) should be challenged because its symptoms primarily embody
a conflict between individuals and their society—a violation of APA's own standards for diagnosis"

Adı üstünde toplumsal cinsiyet gibi birey-toplum ilişkisine dayanan bir meselenin tıbbın ve özellikle de psikolojinin/psikiyatrinin çarkları arasında öğütülmesini istemiyorsak biyolojik argümana sığınmamalıyız diye düşünüyorum. Sığınmak diyorum, çünkü argüman bilimsel değil, çürütülebilirliği yok... Bu arada burada öğrenme teorisine bel bağlıyorum ben de - ve uyarmalıyım ki, "cinsellik öğrenilir" derken biological constraint parantezi genetiğin önemine dikkat çeker ve öğrenmenin hem biyolojik hem de sosyal olduğunu belirtir.

mesnetsiz dedi ki...

Çok güzel bir yazı olmuş gerçekten. Hem teorik noktalara değinilmiş, hem de çok içten bir üslup kullanılmış. Ama ben gerçekten artık içeriklerin de söz konusu edilmesini istiyorum. Lütfen eğer fırsat bulabilirseniz din-eşcinsellik ilişkisiyle ilgili görüşlerinizi de bizimle paylaşın. Belki böylelikle konuyu "müslüman", "seküler" gibi tektip kimlikler üzerinden değil de, bu kimliklere zemin oluşturan içerikler üzerinden yaparız.

shelbyl dedi ki...

@kesik

Biraz kafa daginik, yanlis okumus olabilirim dediklerini fakat su var: Escinselligin biyolojik oldugunun onkabulu, toplumsal cinsiyet kavramini illaki otelemez. Yani escinsellikten bagimsiz olarak bile erkek ve kadini tartisabiliyorsak, ki hatta literaturun cikis noktasi da bu ise; escinsellige bu acidan yaklasmak sorun yaratmaz.

Su konuda haklisin: biyolojiklik kanitlanabilir degil, salt o da degil zaten cinsiyet dedigimiz olgunun gelisi. Lakin eger dogustan escinsellik gozlenebiliyorsa, ne bileyim hayvanlar aleminde de buna rastlaniyorsa vs. bu arguman cok da gecersiz degildir.

Ve hatta toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyet ile el ele de yuruyebilir. Biyolojik olarak escinsellige yatkin bir insan, toplumsal olarak sahip oldugu cinsel organa gore sekillendirilmektedir de denebilir. Bir nevi "fight fire with fire" durumu.

"Escinsellik kisinin dogustan gelen bir ozelligi" ifadesi fazla olabilir, bence burada da haklisin; lakin "insan dogustan ya erkektir ya kadin" diyen adama da "toplumsal cinsiyet" anlatamazsin zaten.

mesnetsiz dedi ki...

Hilal Kaplan-Yıldırım Türker tartışmasıyla ilgili görüşlerimi şurada ifade etmeye çalıştım:

http://dostlarcemaati.blogspot.com/2010/05/seylestirmenin-mantg-ve-escinsellik.html

kesik dedi ki...

Mesnetsiz'e,

Öncelikle mahlasını kullanırken kendimi yabancılaşmış bulduğumu söyleyeyim. Küfreder gibi başlamak ve bir de yazdığına tezat bir mahlas kullanıyor olman ezberimi bozdu sanırım.

Kaplan-Türker atışması (doğru adı bu bence!) konusunda biraz da şaşırarak Hilal Kaplan'a yakın hissettim kendimi. Ama şöyle:

Kaplan'ın ilk yazısı oldukça oturaklı olmuş. Ancak çok ciddi bir politik manevra söz konusu. Zira "günah" İslam'ın barışık olduğu bir kavram. İslam'ın -Bataille'cı okumasını temel alırsam- mevcut ekonomik ve politik sistemlere kendini uyarlayan karakterinin açık kapısıdır resmen. Bu açıdan da "günah mübahtır"a uzanan yeni İslami liberalizmin örneği bir yazı yazmış Kaplan. Oldukça tutarlı.

Gelgelelim Yıldırım Türker -öyle gözüküyor ki- o kadar hiddetlenmiş ki, kavramlardan insanlara kaymış ve acil durum anında ortaya çıkan önyargılara kapılmış. Yazısını oldukça talihsiz buluyorum. Çünkü saldırıları arasında kaybolmuş fikirler.

Ancak Kaplan'ın yanıta yanıtı daha da talihsiz. Bunun analizini de sen yapmışsın zaten. Neredeyse yapısöküm yapmışsın hatta şu kısımda: "Hilal Kaplan eşcinselliğe dair görüşlerinde genel insan kavramını üreme işleviyle kaim bir tür olarak ele alarak, kategori dışı her tekil varoluşu bu normun içine hapsediyor. Sonra da bu normun tam da iktidarın işgal ettiği yeri doldurduğunu fark etmeden, konuştuğu yerin içeriğinden bağımsız bir tanınma talep ediyor." Hak veriyorum. Ama zaten Hilal Kaplan'ın kendini yerleştirdiği noktanın aynı anda en büyük kozu ve sorunu bu. Din, zaten öz-şeyleştirmeye itaat sonucunda din olur. Tanrı karşısında hepimiz "şeyler"iz. Bunu görmemesi de, bunu göremeyecek olmasıyla aynı sebepten. İnanç bu olguyu görmemek ve görememek sayesinde kendini gerçekleştirir. Tanrının şeyleştirmesini (ne çelişki!) görmek inanmamak demektir çünkü. O yüzden Kaplan'ı buradan eleştirmek hem mümkün hem mümkün değil. İlk yazı için değil, ikinci yazı için fevkalade mümkün. Uzlaşması neredeyse imkansız iki alanın(İslami fıkıh ve sosyal-bilimlerin nesnesi olarak din?) arasında sıkıştığını umarım görür bir gün...

Ancak Foucault alıntısına(?) referansı olan son paragrafını oldukça değerli buldum o yazıda: "Bugün yapılması gereken eşcinsellik günah mı hastalık mı diye tartışmak değil, böyle bir tartışmanın kendisinin iktidarın yeri olduğunu, Honnethçi tabirle söylersek, derin ve toplumsal bir patolojinin ta kendisi olduğunu fark etmektir. Ancak böylelikle “kendimizi mahkumları halinde bulduğumuz gizli sistemleri” tanımlayabilir, “farkında olmadan uyguladığımız dışlama ve sınırlar sistemini” kavrayabiliriz (12)."

Bu Kaplan'a getirilecek asıl eleştiriydi sanırım. Türker tamamen kaybetmiş kaleminin ucunu.

Ve belki de şunu eklemek lazım: İslam'ın hukuki/etik/normatif ekseni toplumsal değişimlerden en çok yara alan alandı. Laiklik de temelinde İslam'ın hukuki gücünü kırdı. Şu anda Türkiye'de "Müslüman'ın verdiği en büyük imtihan" da bu: Hukuki uzvu ve işlevi olmayan bir İslam'ı kabul etmek.

alper dedi ki...

Allah için güzel yazı.İçten yazılmış.Samimi yazılmış.Tebrik ederim.

Bu ince üsluba uygunmudur değilmidir bilmem ama aklıma 2 şey takıldı yazıyı okuyunca.
1-Benim bu yazı veya bu gibi yazılar okusamda,anlamya çaılşsamda fikrimin değişmemesi ön yargılı biri olduğumu mu gösterir?
2-3 yaşında şirinler yerine başka şey izleyen sizi (ki başka delillerde olduğunu söylemişsiniz) aileniz elinziden tutup yönlendirseydi parmak çocuk ,voltran,he-man falan seyrretirseydi durum değişirmiydi acaba?Hiç düşündünüz mü?Ya da yeni doğmuş erkek çocuğuna ısrarla pembe elbise,saç tokası makyaj malzemesi alan bir aile olsa sizce bu durum normalmidir?

mesnetsiz dedi ki...

Şimdi aslında başka bir yazının yorum kutucuğunda kendi yazımı yorumlamayı pek doğru bulmuyorum. Bu yüzden hemen 1-2 şey söyleyip kaçıcam. Ama önce şu teknik meselelere bir açıklık getireyim:

1. "mesnetsiz" nikini ilk aldığımda Kantla biraz fazlaca haşır neşir oluyordum. Transandantal falan derken pratik aklın temelciliği beni fazlasıyla rahatsız etmişti. Sonra gündelik dilde, siyasette birbirini "mesnetsiz" olarak itham edenlerle karşılaştıkça, referans verilen temellerin ne kadar tartışmalı olduğunu düşündüm. "mesnetsiz" kelimesinde konuştuğumuz yerin meşruluğunu sorgulamaya dönük bir ima sezdim. Kravatlı amcaların basına verdikleri kendinden emin beyanatlar hatırlansın!

2. Foucault'nun ilgili alıntısını Butler'ın referans verdiğim kitabında görmüştüm. Yanımda Dit et Ecrits olmadığı için tam metni kontrol edemedim. İlgili kitabın Türkçe çevirisinde de yoktu. Eğer bulabilirsem yazarım.


Aslında tam da benim giriş yapmaya çalıştığım konuyu yakalamışsın. Eğer inanç kendini meşrulaştırmak için gerçekten de Kierkegaard'ın dediği gibi bir nesneye ihtiyaç duymuyorsa, o zaman nasıl olacak da onun ürettiği yaşam tarzı, o varoluş biçimi rasyonel bir siyaset kurumunda kendine yer bulabilecek? Eşcinsellik meselesinin türban tartışmasından bir farkı var. Türbanlı kişi mahrum bırakıldığı koşullara itiraz ediyor ve bir hak talebinde bulunuyordu, bu anlamda bir yere kadar olumlayıcı bir siyaset üretiyordu. Bu hak talebi bence siyasal alan açısından da rasyoneldi. Oysa eşcinsellik üzerine geleneksel islami söylem bir varoluş biçimini
tamamen yadsıyarak dışlayıcı bir siyaset üretiyor, eşcinsellerin görünür olmasını kabullenemiyor, belli bir yaşam tarzını kısıtlayacak yasalar üretmek istiyor. Bu anlamda bu söylem ve ondan türeyen siyaset pratiği ne rasyonel ne de meşru.

Tabii bir de senin de biraz değindiğin teolojik metinlerin ontolojisi sorunu var. Dinin de dahil olduğu bazı söylemler bütününün belli koşullarda bir araya geldiği gösterilebilirse , ki Foucault biraz da bunu yapıyor, o zaman mesela özgürlük, hakikat, iyi-kötü gibi bazı temalar üzerinden inancın aslında öyle pek de iddia edildiği gibi katı bir kabuğunun olmadığı da görülebilir.

Aslında ana yazının başında kastettiğim "eşcinsellik tartışmasına bir giriş" de biraz buydu.

"İslamın Bataillecı okuması" hakkında bir fikrim yok. Bilgilendirirsen sevinirim.

Burayı bu kadar işgal ettiğim için tekrar özür dilerim...

kesik dedi ki...

Merak eden olduysa diye söylüyorum, benim bu konuya özel ilgi göstermem ayrı bir yazı konusu. Basitçe cinselliğin en etkin politika alanı olduğunu düşündüğüm için olabilir...

Alper'cim:

1- Tuzak soru. Önyargı, önyargılı tutumda ortaya çıkar. Benim belirli estetikten birine (atıyorum punk giyinimli birine) yumruk atmak istemem, daha küçüklükten polis kıyafetine koşullandığım için (gerçekten) görünce korkmaya başlamam vs önüne geçilemez şeylerdir. Birini öldürmek istemem doğaldır. Ama öldürmem sorundur. Ayrıca evet, koşullanma ters çevrilebilir, o ayrı mesele. Fakat dediğim gibi önyargıyı ancak ve ancak tutum ekseninde değerlendirebiliriz. Fikirlerinin ne olduğunu bilmiyorum. Ama değişmediyse, önyargılısın diyemeyiz. Ayrı şeyler.

2- İlk soruyu şöyle yanıtlayabilirim. Sözcükleri değiştirmekle dil değişmez. Yani voltran izleyen kız çocuğu için bir şeyler kırılacak diye bir şey yok. Belki ileride "aa ben de çok severdim" deyip en yaygın başa çıkma yöntemine yatıp gülüşürdü arkadaşlarıyla. Tomboy hissedeerdi kendini - kimbilir. Daha büyük bir resim var. O da senin son sorunda. "Normal" yok. Mesela şöyle ki bizim hakkını savunduğumuz geylerin bir adım ötesinde kullandığımız argümanları kullanabilmek için yanıp tutuşan bir pedofil cemaati de var. Ve bu yüzden bilimi normatifmiş gibi kullanarak normlar üzerinden argüman üretemeyiz - zaten üretmemeliyiz. Bilim felsefesi üzerine harcadığımız bir-iki haftada, Gürol Irzık adlı hocamız şu mükemmel soruyu sormuştu: "Bilimsel yöntemlerle beyazların zihinsel ve fiziksel olarak siyahlardan üstün olduğunu kanıtlamış olsak, bundan yola çıkarak beyazlara ayrıcalık mı yapacağız?" Hayır. İnsan farklı bir şey. "Normlar"ı darmaduman edebilmesinde insanlık var zaten.

Bilime çok fazla sırtımı yaslamıyorum demek için söyledim bunu.

Son soruna dönersek... "yeni doğmuş erkek çocuğuna ısrarla pembe elbise,saç tokası makyaj malzemesi alan bir aile olsa sizce bu durum normalmidir?" Hayır normal değildir. Ama anormal de değildir. Normla alakası yoktur. Bu, çocuğun estetik yargılarını etkileyecektir son kertede. Ve psikolojisini düşünecek olursam, şunu bile söyleyebilirim: Bu toplum içerisinde senden benden ve toplumun çoğundan daha heteroseksist, daha homofobik, daha seksist, daha misojenist bir insan çıkabilir ortaya. Çünkü kendine bir yer bulamayabilir ve bunu ters yönde bir tutumla kompense etmeye çalışabilir. Hatta iyice abartayım kurguyu. Bir gün Tarlabaşı'nda geneleve gidip, "ah, evet kocacığım" diye çığlıklar atarken kendini travesti seks işçilerinden birine kırbaçlatan, ama oradan çıktığında allaan maçosuna dönüşen bir şizoya dönüşebilir (böyle bir adam varmış; Esmeray 'Cadı'nın Bohçası'nda anlatmıştı bunu). Olasılıklar, olasılıklar vs. Önemli olan çocuğun kendini güvende hissetmesi, kendine güven duyması gibi şeyler aslında. Yoksa pembedir mavidir, voltrandır barbiedir, bence önemli değiller. Sonuçta biz de geçtik o ayrım(cılık)lardan. 4 yaşında kendisine pipisi gösterilen çocuğu saçları uzun diye kız olarak nitelendirmeye ısrar eden, yine aynı sıralarda "bacaklarım görünüyor, ben kız mıyım?" diyerek şort giymeyi reddeden biri olarak söylüyorum bunu.

Ve son olarak, son sorundaki "ısrarla" kelimesinden yola çıkarak, evet sanırım önyargıların var diyebilirim :) Israrla ne be?! Olsa olsa şöyle kullanılabilir o kelime: "Çocuğuna ısrarla sen erkeksin/kızsın diyen bir aile normal midir?"

kesik dedi ki...

@ Mesnetsiz

İslam'ın Bataille'cı okumasından kastım, Lanetli Pay'da İslam'a ayrılan 7-8 sayfadan türettiklerimdir. Kendisine göre, ekonomi, kaybetme/feda etme/harcama prensibine dayalı bir alan. Bu prensibe göre harcama, kişinin ya da topluluğun otoritesinin temelini verir. "Harcayabildiğin mal/can/varlık/şey kadar güçlüsündür/otorite sahibisindir" gibi güdük bir özet yapabilirim.

Öte yandan İslam tanrıyı ve kanununun mistik temelini insanlardan olabildiğince uzaklaştırarak ekonomiyi kanunundan yalıtmıştır. Daha basitçe söylemek gerekirse, cennet için yapacaklarımız bizimle-Allah arasında olduğundan ve kitabın mutlak buyruğu aynı zamanda mutlak kanun olduğundan, yerel ekonomiler ve yerel ekonomik pratiklere dair net buyruklardan kaçınır Kur'an ve İslam. Parayı veren üretimden daha fazla pay alma hakkına sahiptir demez mesela! Ama buna sesini de çıkarmaz. Çünkü ilgilenmez. Ahlak ve şeriat üzerinden ilgilenir ilgilense de. Bununla bağlantılı olarak Bataille da şu yoruma gidiyor: İslam ümmetleri, yerleştikleri yerlerin ekonomilerine ve ekonomik sistemlerine adapte olurlar. Kapitalizm'e protestan ahlak gibi rahatça adapte olabilmesi de bununla ilgilidir.

Ben de günahın, İslam ümmetinin "hoşgörüyle" yaklaşabildiği alanlardan biri olarak, ekonominin alanıyla uzlaşabilecek bir ortam yarattığını düşünüyorum. Zira günah kişiyedir ve suçtan bağımsız olarak da varolabilir. Örneğin çalmak hem günah hem suçtur. Ama biri hakkında yalan konuşmak günah olmasına rağmen suç değildir. Vs vs. Bu noktada ekonomi ve hukuk alanında İslam'ın mevcut toplumsal dinamiklere günah gibi, sünnet gibi kaygan zeminlerin zorlanmasıyla ayak uydurabileceğini ve Hilal Kaplan'ın da bilerek ya da bilmeyerek bu amaca hizmet ettiğini düşünüyorum. Doğru mu, yanlış mı, orasına şimdilik karışmıyorum :)

natura horror vacui dedi ki...

http://www.facebook.com/#!/event.php?eid=115215698517494