2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Ordu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ordu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2010 Cumartesi

Geçen Hafta Ne Oldu?

Şöyle bir okuduğunuz gazeteleri tarayın bakalım hafızanızda. Ne hatırlıyorsunuz? - Rıdvan'ın da dahil olduğu telefon dinleme skandalı, Rıdvan'ın sevgilisi vs. - CHP'ye atılan yumurtalar - Anayasa değişikliği paketi hakkında herkesin görüşleri - Bir sürü foto galeriler, ayrılıklar... Peki arada şunu yakalayabildiniz mi? Önce hafıza tazeleyelim, Çukurca'ya bir gidelim, bir yıl öncesine... (video) İzlediniz mi teröristlerin hainliğini? Hah, tamam. Şimdi şu habere bakalım: Hakkari'nin Çukurca ilçesinde, 7 mehmetciği şehit eden mayınların TSK'ya ait olduğu ortaya çıktı. Soruşturmayı yürüten savcılık, mayınların MKE yapımı olduğu ve komutanın emriyle döşendiği sonucuna vardı. (haber linki) Bu bomba gibi haberi hangi gazetenin manşetinde okuyabildiniz? Soru budur. Cevap süreniz 30 yıl.

20 Mart 2010 Cumartesi

Katolik Kilisesi ve Anımsattıkları

Papa 16. Benedict, İrlanda Katolik Kilisesi mensuplarından gerçekleşen çocuk tacizi olaylarından ötürü özür dilemiş.BBC bu olaydan sonra bir tartışma başlatmış, sorulan sorunun Türkçesi şu şekilde: "Sizce Katolik Kilisesi bu çocuk tacizi skandalları hususunu yeterince ele alıyor mu? Papa'nın mektubu yeterli midir? Konu hakkındaki tutumu nasıl?" Sorunun sorulma sebebi şu: Son olaylar ışığında ortaya çıktı ki; Katolik Kilisesi, "kurumun saygınlığını" korumak için bu çocuk tacizi olaylarını sümenaltı etmeye çalışmış. Tacizci papazlara karşı yeterince sert bir tutum oluşturulmamış, kilise içinde bilinen bu olaylara karşı mensuplar ses çıkarmamış ve aktif bir suçlama-yargılama yaşanmamış. Tüm bunların sonucunda ise kamuoyunda "Bütün papazlar tacizcidir." gibi bir imaj oluşuyor ister istemez. Şimdi son paragrafı papaz ile asker, taciz ile darbe kelimelerini değiştirerek bir daha okuyun. Yaşadığımız sürece az çok ışık tutacaktır.

4 Mart 2010 Perşembe

Merak Ettim De... #3

Birkaç sene öncesine kadar mensuplarını açıkça "irticai faaliyetler" sebebiyle atan bir kurumun, İrticayla Mücadele Eylem Planı hazırlaması çok mu inanılmaz bir durumdur?

8 Ocak 2010 Cuma

Altmetin Okuyucu

Mehmet Ali Birand, ordu ve AKP ilişkilerini değerlendiren bir yazı yazmış. Link'i burada. Güncel süreci kendince özetlemiş orada. Ben iki lafına takıldım. 1. "Atatürkçü, laik kesim adına TSK ile büyük bölümü dindar, ve pragmatik muhafazakar, diğer bir bölümü de dinci karışımı olan AKP" Laiklik nedir? Türkiye'de laiklik şu ana kadar tam anlamıyla var olmuş mudur? Birand'ın algısında laiklik sadece "din ve devlet işlerinin ayrılması" mıdır? AKP'nin tabanı sadece dindar ve dincilerden mi oluşmaktadır? Bu nasıl bir yüzeyselliktir? 2. "Eğer AKP kaybeder ve yerine ya tek başına laik bir parti veya laik bir partinin katılacağı bir koalisyon gelirse..." Mecliste, ya da şu an meclis dışında olup da seçilme potansiyeli olan hangi parti tam anlamıyla laiktir? Laiklik sadece AKP karşıtlığı mıdır? AKP'nin laiklik ile alakası olan hiçbir politikası yok mudur/olamaz mıdır? Birand'ın, Türkiye'de 1950 - 1980 arasını en iyi anlatan belgesellere imza atmış bir insanın, bilgi birikiminin bu tür bir analiz yapacak kadar sığ olduğuna inanmıyorum ben. Bu yüzden aklımda, üzerinde büyük harflerle "ART NİYET" yazan bir ampul yanıyor. Herkes kendi zihninde milleti bölerek milleti bölücülükle itham ediyorken, Birand da nehre uygun bulduğu bir yerden atlamış gibi duruyor. Hayırlısı olsun.

7 Ocak 2010 Perşembe

Avrupa'da Öyle Mi Abi?

Bu Avrupa örneklemesi ile çok karşılaşıyoruz. İki tipi var bunun beni çok sinirlendiren. Birincisi, gündelik yaşama dair şehir efsanesi niteliğinde olanlar. "Abi Almanya'da yere çöp at, polis gelip popondan sokup ağzından çıkarıyormuş, yaa yaa", "Hoca Fransa'da herkes ağzından nefes alıp burnundan veriyormuş ki küresel ısınma olmasın, tabii tabii" falan türü laflar bunlar. Sorsan herkes düzenli, bütün ülke 8'de kalkıp 10'da yatıyor, sürekli çalışıyorlar, ekonomileri mükemmel durumda falan. İspanya, İtalya, Almanya falan hepsi bir bu insan için, Avrupa ya...
İkincisi ise daha vahim. Avrupa ile Türkiye'yi Venn şemasında birebir eşleştirip statükoyu haklı çıkartma çabası. "Abi öyle diyorsun da Fransa'da da üniversitelere türbanla girilemiyor," "Abi Fransa'nın resmi dili Fransızca, anayasada öyleymiş," "Abi 301'in aynısı bütün ülkelerde var" falan gibi, çeşitli akademisyenlerce bilgili belgeli açıklanmasına karşın hala daha kafada resmi tarih güdümlü kalan bilgi kırıntıları. Hadi birinci gruba güldük geçtik de, buna gülüp geçince kendimizi mahkeme kapısında bulabilme riski var.
Lafı getireceğim yer basit aslında: Madem Avrupa'nın herşeyi örnek alınası, İtalya'daki Gladio operasyonunu da örnek alalım, ne dersiniz? Ne demiş Gladio'yu bitiren hakim:
"Devlet sırrı diyerek hadiselere bir perde çekmek, anayasal güvencelerin riske atılması demektir. Başbakanın bu gerçeği unuttuğunu düşünüyorum. Yüzlerce insanın yasa dışı yöntemlerle fişlenmesi gibi karanlık olaylar mutlaka aydınlığa kavuşturulmalıdır. Devlet sırrı, yargının önünü kesme ve işini engelleme aracı haline gelmemelidir."
Bir zamanlar bu Temiz Eller Operasyonu'nu gündeme taşıyan "güvenilir" gazetecilerin şimdi takındığı tutum benim bu yüzden garibime gidiyor. "Kurumlar arası uyum", "ordunun mahremi" vs. geçiniz bunları. Bana demokratik olup da Başkan'ının ordusunu denetleyemediği bir tane ülke söyleyin, ya da düpedüz "Ben yarı-askeri rejim istiyorum abi, öylesi daha güzel" deyin. Demokrasi maskesi arkasına bir zahmet saklanmayın, rica ederim.

29 Aralık 2009 Salı

Kedidir Kedi

Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi'ne ulaşan ve Genelkurmay Başkanı namına Ceza Hukuk İşleri Şube Müdürü Hakim Albay Orhan Önder imzalı yazıda, “Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde kurulmuş (JİTEM) adında herhangi bir birim mevcut değildir” denildi.
Haberi Hürriyet Gazetesi'nde okudum. Alta Ali Bayar adlı okuyucu yorum olarak eklemiş:
Bu kadar da yalan olmaz ben d.bakırda askerlik yaparken 5 katlı alAy binasının 2. ve 3 katlarında hep jitem büroları vardı g.k kimden neyi saklıyor bizi kimler koruyor yazık.
Bence bu adamın kimliği tespit edilip "halkı askerlikten soğutma" suçundan içeriye alınmalı.

17 Aralık 2009 Perşembe

İlker Başbuğ Strikes Back

İlker Başbuğ bir basın açıklaması yapmış. Nerede? Trabzon'da. Ne için?
"Basınla olan bu görüşmeyi uzun süredir yapmayı arzu ediyordum. Ama özellikle basınla olan görüşmeyi -ki uzun süreler basınla görüşme yapmamıştık- herhalde niye Trabzon’da yaptığımın da özel bir anlamı var. Onu da sizlerle paylaşmak istedim. Herhalde anladınız. Trabzon çünkü önemli. Bu görüşmeyi, bu ifadeleri Trabzon’da yapmanın en uygun olacağını düşündüğüm için biraz önceki basınla görüşmeyi Trabzon’da yaptım" diye konuştu.
Herhalde anladık. İlker Başbuğ'un mesajı şu sanırım:
Ülkenin birlik ve bütünlüğü için papaz, Ermeni ne varsa öldürecek yiğitleri çıkaran tek kent Trabzon'dur. Ogün'ler, Yasin'ler bitmez Karadeniz'de. Plan yapmayın plan.
"Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler" lafı için hep uygun bir örnek arardım, bugün buldum. Mutluyum.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Kürt Sorununa Makyavelist Bakış: DTP'nin Kapatma Davası

Sırf ilgi çekmek için başlığı böyle attım. Popüler bir laf "makyavelist". Machiavelli "ölümümden 500 yıl sonra beni Türkiye'de meşhur eden herkese teşekkür ederim." diye telgraf çekse mezarından yeridir. (Cıvıtmadan konuya geleceğim hemen. Böyle biraz neşelimsi bir giriş yaptım ki sonradan toparlaması kolay olsun.)
Şu yazıyı okumadan önce sizden 3 adet varsayımı kabul etmenizi rica ediyorum:
1. Para insanı değiştirecek kadar güçlü bir olgudur.
2. Çoğu insan statüsünü, rahatını vs. toplumun iyiliği için feda etmeyecek kadar bencildir.
3. Siyaset kirli bir ortamdır.
Eğer bunları kabul ediyorsanız, yazının mantığında hiçbir yerin sizi rahatsız etmemesi lazım.
Kürt sorununun 4 adet temel oyuncusu var. Sivil, rütbesiz Türkler ve Kürtleri geçiyoruz, onlar çoğunlukla güdülen, sivil toplumun etkisizliğinden dolayı pek de sesi çıkmayan insanlar. Oyuncular o yüzden PKK, DTP, Türk ordusu ve AKP (hükümet olması itibariyle). Muhalefetin zaten çıkan bir tane sesi var, o yüzden onların oyuncu olacak kalibrede olduğunu dahi söyleyemeyiz.
Şimdi en başta değindiğim üç prensip açısından bu oyunculara bakalım.
PKK: Öcalan'ın yakalanması ile örgütün ciddi bir liderlik sorunu ile başbaşa kaldığını söyleyebiliriz. Çokbaşlılık ve çok seslilik oluştu, Avrupa kanadı olan KADEK daha bağımsızlaştı vs. Örgüt zaten hiçbir zaman için "nihai amacı"nı netlikle belirtememişti. Türkiye'den ayrılmak, demokratik kazanımla yetinmek, federasyon kurmak... Herhangi biri olabilir. Bunun yanısıra, son 25 yıldır Kürt halkının tek "mücadele" kaynağı olan bu örgüt, DTP'nin meclise girmesiyle, demokratikleşme adımları atılmasıyla vs. eski tekliğini, yani otoritesini kaybetme aşamasına geldi.
Bu durumda örgüt liderleri ne yapmak isterler prensiplerimiz doğrultusunda? Gücünü tekrar geri kazanmak. Bunun için demokratikleşme süreci baltalanmalı, halk bu tür barış rüzgarlarının sahte ve geçici olduğuna inandırılmalı, zaten ateşli Türklerin kitlesel olarak gaza gelmesi ve de Kürtlere saldırması, bu sebepten şiddetin meşru görülmesi sağlanmalı. Nihayetinde silahlı mücadelenin, ve de dolayısıyla gelen "yardım"ların, maddi desteğin vs. kesilmemesi sağlanmalı.
Son terör olaylarını bu ışıkta değerlendiriniz.
DTP: Bu partinin meclise girmesiyle Türk siyasetinde yeni bir dönem başladı. Lakin, DTP hiçbir zaman bahsettiğimiz "sağduyulu", "çözüm için olgun adımlar atan" parti hüviyetine tam olarak bürünemedi. Terörü reddedemediler, Öcalan'dan bağımsızlıklarını kabul ettiremediler ve yahut ettirmeye çalışmadılar vs.
Neden? Birincisi, AKP'nin Güneydoğu'daki oylara göz dikmesi, attığı tüm adımları oradaki seçmenin gönlünü kazanmak için atıyor olması (yukarıdaki prensiplerimiz doğrultusunda). İkincisi, PKK'nin ne olursa olsun silahlı güce sahip olması, ve de DTP'nin, Kürt halkının PKK'ya olan gönül bağı sebebiyle, tam olarak bağımsızca, uzlaşmacı tavırla hareket edememesi. Zira AKP'nin her adımını alkışlasalar, kırmızı çizgileri biraz aşsalar; ya tabanları parti değiştirir, ya da tavanları müdahale eder. Kendi bekaları için bu "arada uzlaşan, arada bozan" tutumu sürdürmek zorundalar.
Kürt açılımı sürecindeki tercih edilen üslubu ve de negatif beyanatları bu ışıkta değerlendiriniz.
AKP: AKP'nin kaybeder gibi olduğu gücünü sürdürebilmesi için neler yapması gerek? 1. AB yolunda daha güçlü adım atması. 2. Tabanından kopan milliyetçiliği muhafazakarlığının üstüne çıkmış seçmeni ikna ya da telafi etmesi. Bu iki madde de Kürt sorunundan geçmekte. AB yolunda ilerlemek için "açılım" şart, ama milliyetçi kesimin tepkisi sebebiyle Güneydoğu'daki Kürt seçmeni kazanmak da elzem.
AKP bu durumda DTP ile ciddi bir iktidar çatışmasına girmekte, ve de yukarıda DTP maddesinde değindiğimiz sorunlar oluşmakta. Ama şu doğru: AKP, Türkiye'nin selametinden önce kendi bekasını düşünür, o yüzden AB - seçmen ekseninde karar almaktadır, çok özgürlükçü olduğundan değil.
Kürt açılımının yönetilme sürecini bu ışıkta değerlendiriniz.
Ordu: Ordu, kendisine belki de yıllardır yapılmayan yatırımları PKK örgütü sayesinde kazandı. Çevik Kuvvet olsun, OHAL olsun inanılmaz yetkilerle donandı; statükoyu devam ettirebilmek için "Ordu tek güvence" mesajını iyiden iyiye vurgulama şansı buldu. Yeri geldi sınır ötesi, yeri geldi sınır içi güç gösterileri.
Fakat AB sürecinde ordunun siyasetteki pozisyonunun gittikçe zayıfladığı malum. Eğer bir de barış sürecine girilirse, ordu bütün ehemmiyetini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Ordunun bütçesi azalacak, manevi olarak zayıflayacak, yetkileri daralacak vs. Bu konumunu kaybetmemek için de, PKK ile mücadelenin, ne çapta olursa olsun, devam etme mecburiyeti var.
Ordunun 25 yıldır "mücadele" yöntemini ve söylemini değiştirmemesini, düzenlediği "sahte PKK operasyonları"nı vs. bu ışıkta değerlendiriniz.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Şimdi bu oyunu değiştirebilecek önemli bir hamle gelmekte: DTP'nin kapatma davası.
Eğer DTP kapatılmazsa, Kürtlerin gözünde bazı şeylerin "eskisi gibi" olmadığı tescillenecek, demokratik mücadelenin işe yarayabileceği umudu yeşerecek, ordunun ve PKK'nın otorite kaybı olacak, içinde bulunduğumuz süreç daha ciddi bir şekilde devam edecek.
Ama DTP'nin kapatılması bu statükonun devamı olacağı için, bir anlamda bu yüzden herkesin işine gelir. PKK güçlenir, ordunun düşmanı devam eder, AKP milliyetçi kesim ile barış imzalar, bir yandan da "Elimizden geleni yaptık" der, DTP ise mağdur rolünde bir dahaki seçimde başka bir türlü meclise girer, ulusalcılar zaten sabit konumda.
DTP'nin kapatılmaması, bu bağlamda, büyük bir devrim olacaktır. Ama, tam da bu sebepten, benim hiç ama hiç umudum yok. Bu dengeleri değiştirecek bir dış faktör gelmedikçe de, bu sorun çözülmez.

13 Kasım 2009 Cuma

Çırpınırdı Karadeniz

10 Kasım'da Onur Öymen mecliste konuştu. Daha doğrusu ağzını açarak kimilerine göre anlamlı sesler çıkardı.
"Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehit vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp ‘bu savaşı bitirelim’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok."
Öymen'in başkanı bugün ne dedi peki?
"Meclisin kapısına gelen şehit ailelerine bayrakları bırakmaları söylendi. Hani anaların gözyaşları dinecekti. "
Karar ver CHP, analar ağlasın mı ağlamasın mı?
Not: Okuduğunu anlamayacaklar için söyleyelim. Öymen'in dediği ne demektir? Bu, dış güçlere karşı verilen bir savaş ile halkın kendisiyle çatışmayı aynı kefeye koymak demektir. Bu, Kurtuluş Savaşı'nı Dersim İsyanı'na eş görmek demektir. Bu, yabancılaştırma demektir. Bu, Kürt sorununu açılımla değil, kanla çözmenin daha geçerli, daha haklı olduğuna inanmak demektir.
Öymen yalnız değil tabii, eski bir albay Erdal Sarızeybek buyurdu ki:
"Ben inanıyorum ki bizim ordumuz Kuzey Irak’a girsin 1 milyon 2 milyon 3 milyon vatan evladı şehit olmaya hazırdır."
Bugünkü kur değeri nedir peki Sn. Sarızeybek? Kuzey Irak 3 milyon şehit eder mi yani? Kurban Bayramı geldi diye cümlenizin tümlecini mi şaşırdınız yoksa?
Çırpının bakalım, nereye kadar.

27 Ekim 2009 Salı

İhbar Mektubu

Bence herkesin okuması gereken, içerdiği bilgiler açısından fazlasıyla göz açıcı nitelikteki "İrticayla Mücadele Planı"na dair ihbar mektubuna aşağıdaki link'ten ulaşabilirsiniz:

2 Temmuz 2009 Perşembe

Rejim Bekçiliği

Malumunuz, Başbakan Erdoğan Emniyet Teşkilatı'nın kuruluş yıldönümünde "Türk polisi rejimin güvencesidir" dedi. Sonra, tabii ki, gelsin tartışmalar.
Ülkemizin önde gelen "demokrat" kesiminin aldığı tutum muhtelif. Kimisi diyor ki "Olur mu öyle iş yahu! Rejimin bekçisi ordudur." Diğeri de diyor ki "Başbakanımız doğru söylemiş, eleştirenler hep zaten ordu şakşakçısı, darbeci!"
Sonra sözde uzlaşmacılar var; diyorlar ki "Rejimin bekçisi bir tane mi olur? Bir sürü bekçi vardır, boşuna tartışmayalım."
Ben de diyorum ki; "Ulan rejimin bekçisi mi olur? Rejim halk ile, halk için vardır. Polisi, orduyu bekçi tayin edersiniz; sonra da statükocu diye ötersiniz, demokrasi tehlikede dersiniz."
Kim daha demokrat, onu siz seçin.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Türkiyede Eşcinselliğe Bakış - Bir Örnek

Türkiye'de eşcinselliğe bakışın acınası komik hali HaberTürk'te yayınlanan şu haber ile tekrar gözler önüne seriliyor. Habere göre, eşcinsel bir bireyin hakemlik başvurusu yürütmelikteki "Sağlık sorunları nedenliyle askerlikten muaf tutulanlar hakemlik yapamaz" kuralı sebebiyle reddedilmiş. TSK'nın eşsiz uygulaması sonucu eşcinsel gerekçesiyle çürük raporu almış bu kişi şu an hakkını aramak için olayı yargıya taşımış. Ayıkla pirincin taşını... Bununla birlikte haberin başlığı "Eşcinsel hakem düdüğünü istiyor" tam Daily Show'a yakışır bir başlık olmuş. Tabi HaberTürk'teki (ya da haber ajansındaki) cin fikirli çalışan/editör bu başlıkla kafamdaki homofobi çanlarını çaldırdı. Son olarak haberin resmindeki FIFA kokartlı hakemin yüzünün kapatılması da ayrı bir komedi. Acaba resimdeki şahış tarafından "Ben eşcinsel değilim, bu bana hakarettir" diyerek dava açılmasından mı korkmuşlar... bir de ne habersin ne türksün diye bir şey vardı...

30 Nisan 2009 Perşembe

Düşünmek Taraf Olmaktır

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Ergenekon soruşturması konusunda değerlendirmelerde bulunurken demiş ki:
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin medyaya yönelik akreditasyon uygulamasını koz olarak, sopa ve araç olarak kullanma düşüncesinin olmadığını, bu konuda değişiklik olabileceğini söyleyen Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un bu sırada kullandığı cümleler dikkat çekti.  Başbuğ “TSK olarak hiçbir şeyden çekincemiz yok. Her şeyi yasa ve emirler neyse ona göre yapıyoruz. Her konuda açık ve samimiyiz. Karşı taraftan da aynı açıklığı bekliyoruz’’ dedi.  Başbuğ’un bu sözleri üzerine gazeteciler “Karşı taraf kim” diye sordu. Duraksayan Başbuğ bir süre sonra gülerek “Boğazın karşı tarafı” diye yanıt vermekle yetindi.
TSK, ülkenin kamplaşmasını engellemek için elinden geleni yapacaktır.

16 Nisan 2009 Perşembe

TSK'dan Türkiye Halkı Vurgusu

İlker Başbuğ'un Harp Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı ‘Yıllık Değerlendirme Konuşması’ndan bazı alıntılar oldukça ilginç. Konuşmada Başbuğ demokrasi savunuculuğu kisvesi altında TSK'yı yıpratmaya çalışan çevrelerin varlığından, bu çevrelerin orduyu din karşıtı olarak göstermeye çalışmasından yakınıyor, Türk ordusu "halktır, halktandır, halk içindir" söylemini vurguluyor. Bütün bunlar pek de sürpriz sayılmaz. Bence dana önemlisi Başbuğ'un Türkiye halkı vurgusu idi. Türk kelimesinin sıfat değil isim olarak algılanmasi gerektiğinin altını çiziyor Genel Kurmay Başkanı. Milliyet gazetesinden doğrudan alıntı yaparsak: [Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ ] Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun bir devrim, devrimin amacının ise bir ulus devletin yaratılması olduğunu kaydetti. Bu düşünceden hareket ederek Atatürk’ün, Türk milletini "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Türkiye halkına, Türk milleti denir" şeklinde tanımladığını anımsatan Orgeneral Başbuğ, "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kimdir? Cevap, Türkiye halkıdır. Görüldüğü gibi buradaki halk ifadesi, sınırları çizilen bir coğrafyada - ki burası Türkiye’dir - yaşayan halkın bütününü, yani hiçbir dini ve etnik ayrım yapılmaksızın, Türkiye halkını işaret etmektedir. Aynı ülkü etrafında toplanmış ve Türkiye sınırları içinde yaşayan Türkiye halkının, siyasal ve sosyolojik bir olgu etrafında kendi rızası ile birleşmesiyle bir milletin oluşacağı ve bu millete ise Türk milleti denileceği, Atatürk’ün ’Türk milleti’ tanımında açıkça yer almaktadır" diye konuştu. Peki bu açıklamaları nasıl okumak lazım? Türk halkı ifadesinin 'etnik bir tahayyül olarak Türk milletini değil, aynı coğrafyayı paylaşan ve ortak bir ülkü etrafında toplanmış bireyler bütününü vurguladığını, zaten ordunun bunu önceden beri bu şekilde gördüğünü duyuruyor Başbuğ. Açıklamanın tonundaki "Bu söylediklerim zaten hepinizin malumu" tarzı bir doğallaştırma çabasını pek inandırıcı bulmadım açıkçası. Gerek ordunun gerekse siyasi erkin Türklük kavramına ezelden beridir (hatta halen bile) böyle bakmadığını, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan günümüze izlenen politikaların yukarıda ifade edilen anlayışla zaman zaman çeliştiğini biliyoruz. 'Türk etnik kimliğinin' geçmişte topluma dayatılmadığını ima etmek, geçmişi inkar etmek olmuyor mu? Bu görünürdeki inkar şaşırtıcı değil. Tabi ki gerek ordu gerek siyasi partiler bir açılım yapacaklari zaman bunun fikirsel ve ideolojik bir değişim veya dönüşüm olduğu izlenimini veremezler, vermek de istemezler. Açıklamanın TSK'nın üst düzey mercileri tarafından gerçekten bu şekilde görülüp görülmediğini, veya ne kadarının bu görüşe katıldığını tartışabiliriz. Fakat bu o kadar da önemli değil. Önemli olan nokta benim bildiğim kadarıyla Türk milleti yerine Türkiye halkı vurgusunun TSK tarafından ilk defa yapılıyor olması. Zamanlama tesadüfi olmadığına göre sorulacak soru şu: Bu Taha Akyol'un iddia ettigi gibi TSK'da Org. Özkök'le başlayan ve Org. Başbuğ ile devam eden bir zihniyet değişimine mi işaret ediyor yoksa TSK etnik ve dini eksenli kutuplaşmanın aldığı boyuttan duyduğu endişe ile bu adımı zorunlu mu gördü?