2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

Ergenekon kararları üzerine

Önsöz

Herhalde uzun zamandır yazmakta en çok zorlandığım yazı bu oldu. Ergenekon sürecinin 5 yıllık süre içinde kutuplaşma ile başlayıp daha çok kutuplaşma ile sonuçlanması, davanın kapsamı sebebiyle iki kutbun da tezini destekleyecek bulguların olması hakkâniyetli olmak isteyen biri için konuyu çetrefilli bir hâle getiriyor. Bunun yanısıra, bu husustaki bir yazının orijinal olma iddiası da zor zira o kadar çok şey söylendi ki, hatta denebilir ki orijinal bir yazı bu çok söylenenler arasından seçicilik ile mümkün mertebe minimal ama tutarlı bir tez anlatabilendir.

Kararlar açıklanınca şöyle bir analoji kullanmıştım: "Gökdelen yapma iddiasıyla işe başlandı ama ikinci katı inşa ederken o kadar çok balkon yapıldı ki 'tamam ya yeter oldu bu' sonucuna varıldı." Bu benzetmeyi kusursuzluğundan değil, benim davaya dair algıladığımı net anlatmasından ötürü tekrar ediyorum.

Bu yazıda, Ergenekon'dan yola  çıkarak "derin devlet" denen olgunun ne olduğuna ve nasıl işlediğine, dava süreci değerlendirirken yapılan anakronik hatalara, davadaki usulsüzlüklere ve de haklılıklara vs. değineceğim. Başta da dediğim gibi, yazının kapsamı -umarım ki- bir mantık örgüsü oturtup o örgü ile sürece başka renk bir ışık tutabilmesi ile teşkil olacak.

*     *     *
Tarihî bağlamı oturtmak

"Derin devlet" kavramıyla tanışma konusunda her neslin bir miladı var: Yeni nesil Ergenekon'u duydu, ondan öncekiler için Susurluk idi (ve öncesinde özellikle bugün yarısı hükümlü olan Aydınlık ekibinin yaptığı JİTEM haberleri), daha kıdemliler Ecevit'in kontrgerilla tabiri ile şaşırdı, daha öncesinde kurulmuş Özel Harp Dairesi (ÖHD) tanıştı, tabii hiçbiri yokken Teşkilat-ı Mahsûsa (TM) ve Karakol Cemiyeti vardı... Bunları saymamın iki sebebi var:

*Türkiye'de "derin devlet" denince akla gelen "devlete rağmen, devlete karşı kötü işler yapan birkaç çürük elma" intibasının eksikliğini vurgulamak.
*Türkiye'de daha devlet-i aliyye geleneği, "halk devlet için vardır ve devlet görevlilerinin birinci vazifesi devleti idame ettirmektir" zihniyeti ve bu doğrultuda işlenmiş geçmiş suçlar ile esaslı bir hesaplaşma yaşanmadığı için devlet pratiğinin önemli bir kısmının (gizli cemiyetler, vatandaşların fişlenmesi vs.) hafife alınıyor olunuşunu eleştirmek.

Daha geçenlerde, devletin neredeyse 100 yıldır tüm gayrimüslim vatandaşları kodladığı ortaya çıktı mesela. Bahsettiğimiz gelenek, böyle saman altından şelaleler akıtabilen bir gelenek. Örneğin TM'nin yapılanması hususunda gerek Meclis-i Mebusan'da yapılan tartışmalar, gerekse 1. Dünya Savaşı sonrası kurulan Divan-ı Harb-i Örfî zabıtları gösteriyor ki Ermeni Kırımı esnasında iki farklı TM oluşturulmuş, emirler ekseriyetle şifahen verilmiş, Talat Paşa kendi evine de telgraf hattı çektirip aynı husus hakkında hem resmî, hem de gayrıresmî emirler vermiş...1 Örneğin Ecevit, ÖHD'nin varlığını örtülü ödenek adına neden yüklü bir miktar para istendiğini sorguladığında kazara öğrenmişti. Bunu kamuya açıkladıktan 3 yıl sonra kendisine yapılan suikast girişimi de, tıpkı Özal'ınki gibi aydınlatılamayacaktı. Örneğin Susurluk kazası olmasa, o zamana kadar alternatif kaynaklarda dile getirilen, yer yer çıtlatılan İçişleri-Emniyet-mafya-milletvekili-kumarhane-uyuşturucu-JİTEM vs. bağlantıları bu kadar açıklanamayacaktı ki zaten konu hakkında yazılan raporun bile belirli sayfaları kamuya açıklanmadı.

Son olarak, devlete dair bu yapılanmanın kapsamının abartılıp abartılmadığına dair bir izlenim oluşturması için, Ecevit'in ÖHD'nin sırrına erdiği sırada kurumun başında olan Kemal Yamak'ın şu sözlerini alıntılayayım:

"Sayın Ecevit’in inandırıcılığına dayanarak alevlenen ve Sayın Ecevit’in zaman zaman medyanın ilgisi için bizzat öne çıkarak söyledikleriyle devam eden bu iftira kampanyası sürdürülürken, bu teşkilatın içinde o zaman kendi partisinden ne kadar personelin, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde birbirini hiç tanımayan kaç milletvekilinin bulunduğunu ve bunun sadece kendi partisine ait bir durum olmadığını, birisi söyleyiverseydi ne olurdu? (...) Aslında onlar milletvekilliği dönemlerinde değil, daha genç yaşlarda bölgesinde güvenilir, saygın, sözü geçen ve gerektiğinde halkıyla bütünleşerek, milleti ve vatanı için yapılacak mücadelede önder olabilecek niteliklere sahip oldukları için seçilmişlerdi. Milletvekili oluşları da bu seçimin doğruluğunu göstermiyor muydu?"2

Bir sonraki kısma geçmeden şunun altını çizeyim: Burada tümevarım yapmaktan imtina ediyorum. Yani bu tür örgütlerin geçmişte kapsamlı bir şekilde var oldukları, bugün de var olmaları gerektiği anlamına gelmez. Fakat işaret ettiğim şey, Türkiye devletinin başlangıcından ve hatta öncesinden beri var olmuş, Ermeni Kırımı, başka gayrimüslim katliamları, 6-7 Eylül Olayları, 70'lerdeki politik cinayetler/katliamlar, suikast girişimleri, 90'lardaki özellikle Güneydoğu'daki operasyonlar vs. her şeyde parmağına bir şekilde rastlanmış bir devlet yapısı ile hiçbir şekilde hesaplaşılmadığı. Buradan "kim, neden, nasıl" sorularına kesin cevaplar olmaksızın bir takım mantıkî çıkarımlar yapmak güç değil. Bu yapılanmanın kendini belli ederek, her yere iz bırakarak çalışmadığı, organizasyonel yapısının gizlilik esasına dayalı olduğu da değerlendirmeler esnasında unutulmamalı.

Ergenekon davası başladığındaki ortam

Dava çok uzun sürdüğü için, alınan kararları güncele bakıp değerlendirmek ve 2007 yılındaki ortamı unutmak doğal bir refleks oluyor. O yıllarda rastladığımız ve fakat bugün olmayan bazı önemli gelişmeler vardı: Ergenekon davası kapsamında da değerlendirilen Danıştay baskını, Cumhuriyet gazetesine atılan bomba, Kuva-yı Milliye'nin yemin töreni, Şemdinli'de askerlerin kitapçıyı bombalaması, Zirve Yayınevi cinayeti... Bir türlü örgüt kapsamına giremeyen ve içinde polis muhbirlerinden jandarmaya, MİT'e elemanların bulunduğu Hrant Dink cinayetini de unutmamalı.

2007 yılındaki e-muhtıraya kadar gündeme darbe vuran bu ve benzeri olaylar (özellikle Hıristiyanlara yönelik saldırılar dikkat çekici) Ergenekon tutuklamaları başladıktan sonra kesildi. Bunun salt bir tesadüften ibaret olmadığı da dava sürecinde hazırlanan iddianameler ve sanık itiraflarına bakıldığında anlaşılabilir.

Bu fenomene dair farklı açıklamalar getirilebilir:

*Ergenekon tutuklamaları, bu olayları organize eden grubu hedef aldığı için durdurmada etkili oldu.
*Ergenekon süreci, her ne kadar bu olayla ilişkili insanları tutuklamasa da, organizatör kişilere bir mesaj verdiğinden durdurmada etkili oldu.
*Bu tür cinayetler Ergenekon tutuklamalarına ortam hazırlamak için yapılmış "sahte bayrak" operasyonları idi.

Sürece baktığımızda, makul cevabın birinci ile ikinci seçenek arasında bir yerde olduğunu görüyoruz. Danıştay saldırısı faili Alparslan Aslan'ın Veli Küçük ve Muzaffer Tekin gibi isimlerle bağlantısı net. Gayrimüslim cinayetlerine yönelik Ergenekon'la bağlantı kurmak da zor değil.

Buraya kadarı özetle, Ergenekon süreci, bir kısım insanın inanmak istediği gibi bir "oyun"dan ibaret değil, zira somut kazanımlar ve olgular var. Gene bu tür yapılanmalarda bağlantılar resmî formatta olmayacağı için, şüphelerden yola çıkılarak sonuçlara varılması, şifahî işleyiş göz önünde bulunarak özellikle ifadeler ile kanaate varılması da yadırganacak bir yöntem değil.

Fakat bütün bunlar, Ergenekon davasının çok temel iki sıkıntısını gözardı etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.

"Derin devlet"le ne kadar hesaplaşıldı?

Davaya dair total bir inkâr içinde olmayan çoğunluğun rahatsızlığının başladığı yer burası, ve bu rahatsızlığın yadsınamayacak temelleri var. Bir önceki kısımda belirttiğim gibi, gayrımüslim cinayetleri konusunda polis ve Emniyet'in rolünün es geçilmesi bu sıkıntının bir yönü. Davanın "Fırat'ın doğusu"na geçmek için uzun süre beklemesi ve daha sonra da Cemal Temizöz ve Cizre davası, Musa Anter davası gibi butik davalar ile başlayıp büyük ölçekli ve kurumsal bir girişimde henüz bulunulmaması, üstüne üstlük Arif Doğan'ın evinden çıkan bir çuval belgenin açıklanmaması ve de Veli Küçük'ün delil klasörlerinde deşifre edilmeyen 19 adet ses kaydı gibi ayrıntılar3, beklenen hesaplaşmanın seçicilikle gerçekleştiğine dair şüpheler yaratıyor. Yıldıray Oğur'un, benim yapmaktan imtina ettiğimin aksine tümevarıma gittiği yazısının sonunda sorduğu soru da, bu açıdan manidar aslında:

"Ama esas eleştiriyi yüksek sesle henüz dillendirmedik. Bu davalar altı yılda karşımızdaki karanlığı ne kadar aydınlatabildi?

Devletin karanlık resmi tarihine giriş kitabı olan iddianameleri merak edip okumayanların, sadece iki yıl ceza alacak kadar bu işlere karışmış bir akapunkturcu doktorun hikayesinden ortalığa dökülen cerahate bakıp esas bu soru üzerinde düşünmesi gerekir. Hemen ardından gelecek soru da şu olmalı: Acaba karşımızdaki bu karanlık ağı aydınlatmak gerçekten mümkün müydü?" 

"Bu hesaplaşma niye gerçekleşmedi?" sorusuna komploist cevaplar vermek mümkün ve gani gani var zaten. Özne kimi zaman Ak Parti, kimi zaman cemaat, kimi zaman dış mihraklar oluyor bu cevaplarda. Fakat bu tür spekülatif yaklaşımlardan kaçınarak da bu soruya cevap vermek mümkün aslında.

Altyapısal yetersizlik ve davanın algoritması

Ergenekon davasının hukukî altyapı itibarıyla en temel sıkıntısı, bu yapılanmanın "terör örgütü" olarak yargılanması idi. Bu suçlama, Ergenekon örgütünü hem belli bir çerçeveye alıp dışsallaştırdığı, hem de hukukî olarak devletin karşısında konumladığı için, devlet mekanizmasının suçlarının yargılanması mümkün olamazdı bir yerde. En başta da değindiğim "derin devlet" intibasının eksikliği, Ergenekon davasını baştan engebeli bir araziye sürüyordu zaten.

Buna dair bir açık gösterge, Ergenekon örgütüne yönelik 1. iddianamedeki suçlamalardaki ifadeler olabilir: Ergenekon örgütünün faaliyetleri arasında "TSK içine sızarak örgütlenme" ve "devlet içine sızarak örgütlenme" yer almakta. Ergenekon'u bu şekilde tanımlarken, örneğin JİTEM'e dair bir yargılama yapmak da mümkün olamıyor doğal olarak.

Savcılar, önlerindeki yasaya bakarak yargılama yapmak zorunda oldukları için, davayı da belirli bir algoritmaya oturtmak zorundalardı. Mesela 1. iddianameye temel belgelerden birisi "Lobi" dokümanı, ve bu dokümana göre Ergenekon örgütü sivil toplum kuruluşlarının (STK) içine sızmaya çalışacak. Terörle Mücadele Kanunu'nun verdiği "gevşek ilişkilendirme" imkânından yararlanarak, herhangi bir Ergenekon zanlısı ile irtibat halinde bulunan bir şahıs, bir STK'ye, siyaset kurumuna vs. girmeye çalışırsa bu faaliyet "Ergenekon adına yapılmış" diye etiketlenebiliyor.4

Sadece Ergenekon değil, diğer davalarda da -Devrimci Karargâh, KCK gibi- kullanılan bu algoritma, davalara dair en büyük itiraz kalemlerinden birisini oluşturuyor. Eğer bir zanlı ile tanışıyorsanız, o zanlı ile iletişiminizden "terör örgütü adına talimat alma" çıkabiliyor. Özellikle 1. iddianameden sonra sıklıkla görülen bu durum -ki OdaTV iddianamesi ağırlıkla bu ithamlardan oluşuyor, siyasî amaçla dezenformasyon dahi örgüt suçu haline gelebiliyordu- davayı zayıflatan etkenlerden birisi.

Onbinlerce sayfanın, yüzlerce duruşmanın ayrıntılarına bu yazıda girmek zor, lâkin bu temel sıkıntının üstüne Özel Yetkili Mahkeme yargılaması prosedüründe görülen avukatların dosyalara erişiminin kısıtlanması, gizli tanık ifadelerinin şaibesi (ya da mesela dava sanıklarından Osman Yıldırım ve Ümit Sayın'ın daha sonra gizli tanık olduğunun ortaya çıkması), mahkemeye getirilen tanıkların dinlenmemesi gibi usûlen soru işareti yaratan durumlar da davaya dair diğer sıkıntıların ana kalemleri olarak sayılabilir.

İstihbarat savaşları ve tasfiye?

Bu bölüm, diğer kısımların aksine, Ergenekon iddianamesinin kurduğu türden ilişkilerin varlığına vurgu yapıp konunun spekülatif boyutunu gösterirken, bir yandan da bu iddiaların neden sonuçsuz kalacağını gösteren bir meta bölüm olacak.

Başlamadan önce, daha önce yazdığım bir yazıya link vermeliyim. Türkiye'de istihbarat kurumları arasındaki rekabetin bir dışavurumunun anahtarı o yazıda var, ve de içinde geçen isimlerin bugün Ergenekon tutuklamasında aldığı/almadığı roller de ziyadesiyle ilginç.

Türkiye'de istihbarat kurumları arasındaki rekabet yeni bir olgu değil, basında da karşımıza çıkmakta. Reyhanlı'dan sonra da Cüneyt Özdemir bu bağlamda bir yazı kaleme almıştı mesela. Ya da Haziran ayında, Taraf gazetesinde çıkan haberler üzerine yazılan şu haberde de ilginç anahtarlar var. Ya da şu tasfiye temalı habere de bakabilirsiniz eğer kafanızı daha da bulandırmak istiyorsanız.

Başka bir çağrışım oyunu oynayalım ve bu süreçte aldığı cezanın şaşırtıcılığı hakkında en çok konsensus olan isim Hanefi Avcı'ya bakalım: Kendisi Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede JİTEM'in varlığını kabul etmiş; Mehmet Ağar, Mehmet Eymür, Korkut Eken, Veli Küçük gibi isimleri suçlamıştı. Avcı, gene 28 Şubat sürecinde darbe çalışmaları yapan Batı Çalışma Grubu'nun belgelerini Emniyet İstihbarat'a sızdırdığı için kızağa çekilmiş, daha sonra da MİT aleyhine açıklamaları sebebiyle açığa alınmıştı ve yargılanmıştı. Avcı'yı tutuklama kararı veren Tanju Güvendiren5 de Ergenekon'dan yargılandı. Avcı ise daha sonra beraat etmiş ve hizmete geri dönmüştü ki son davada tekrar hapse mahkûm edildi.

Gene 90'lara geri dönersek, o yıllarda daha Susurluk skandalı patlak vermeden Perinçek ve Aydınlık ekibi sürekli Mehmet Ağar aleyhine yayınlar yapmakta, Öcalan ile arası bozulana kadar Güneydoğu'daki JİTEM cinayetlerini yazmakta, daha sonra gene Hizbullah cinayetlerine eğilmekte. Susurluk kazasından hemen sonra "Çiller-Ağar iddianamesi" başlıklı bir rapor hazırlayıp bu "derin devlet" örgütünü deşifre eden de gene Perinçek ve Aydınlık ekibi. Doğu Perinçek'in geçmişi hakkında şöyle bir özet de geçmek mümkündür ve bu doğrultuda onun da hikâyeyi eksik anlattığını söylemek fazla uçarı bir yargı değildir.

Son bir karaktere değinmek istiyorum şimdi de: Türk Solu dergisinin başyazarı, 1994 yılında daha 19 yaşındayken Perinçek'in İşçi Partisi'nin Merkez Komitesi'nde görev alabilen yetkinlikte bir isim. Şu anda Ulusal Parti'nin başkanı. Kendisinin yayın organında "Ordu Göreve" manşeti atılmış, "Biz Kaç Kişiyiz?" eylemlerinde aynı şekilde bir pankart açılmış, fakat Ergenekon iddianamesinde de yer alan bu duruma dair cezaî bir takibat yapılmamıştı.

Hasıl-ı kelam eyleyeyim: Ergenekon davasında yargılanan kimi isimlerin geçmiş suçları ve bağlantıları malûm olduğu kadar, yargılanmayan, tanık olarak dahi dinlenmeyen kimi isimlerin bağlantıları da ilgi çekici. Zaten davanın yetersizliğinin en büyük sebeplerinden birisi de bu: İstihbaratın bütün kalelerine girilmedi, ÖHD gibi yapılanmalar, ortaya çıkan belgeler tam olarak açıklanmadı, belli bir yerden sonra, o meşhur tabirle, "tuğla çekilemedi." Bu ağda devlete rağmen iş yapmaya çalışan bir klik tasfiye edildi, orası kesin, fakat yoğun şüpheler var ki onun yapılmasıyla kalındı.

Sonuç

Şurası net: Ergenekon sürecinin tamamen bir kurmaca olduğunu iddia etmek, ya da davanın ilk gününde ne deniyorsa karar gününde de aynısını söylemek (olumlu olumsuz fark etmez) geçersiz bir duruş.6 Dava sürecinde ortaya saçılan bilgiler az değil. Bu yüzden, bütün duruşma kayıtlarına da hakim olan kimse olmadığı için, davanın gerekçeli kararını görmeden böyle total nitelikli yargılarda bulunmak sağlıklı değil.

Gene de, şu hâlde dahi bilinen gerçekler var: Yargılama esnasında usulsüzlükler yapıldı, cezalarda adaletsizlikler var (özellikle de daha düşük cezalar alanlar ayrıntılı incelenmeli), altyapı yeterli olmadığı ve dava doğru formüle edilmediği için beklentiler karşılanamadı. Köklü bir devlet yapısıyla hesaplaşma, devletin orijinal günahlarına soğukkanlı ve cüretkâr bir şekilde bakmadan da gerçekleşmeyecek muhtemelen. Fakat davanın aldığı en son hâl uyarınca dahi darbeye kalkışmanın, bu yönde hazırlıklar yapmanın ne kadar ciddi bir suç olduğuna dair emsal bir dava var elimizde, ve Türkiye için ne kadar çarpık da olsa bu bir kazanım.

Bundan sonra yapılması gereken önce gerekçeli kararı beklemek, sonra da temyiz sürecine bakmak. Unutulmamalı ki, Tuncay Özkan'ın AİHM'ye yaptığı başvuru sonrası AİHM haklı olarak "adil yargılama ve deliller konusunda bir şey demek için henüz erken" demişti, zira suçlamalar ciddi idi. Bu esnada, bu davanın ne olursa olsun açtığı yola bakıp bir "başarmışlık" hissi yerine, daha çok hesaplaşma, daha çok gerçeklik talep etmek gerekiyor. Ona da Fırat'ın doğusuna güç bela geçebilmiş davalara destek olarak başlanabilir, hukukî altyapıdaki bariz sorunlarla ilgili düzenlemeler istenebilir, TMK gibi "doldur çuvala" algoritmasını teşvik eden mevzuata dair tepki gösterilebilir. Her davada olduğu gibi bu davanın da mağdurlarının sesini yükseltmek ve de bundan sonrası için, daha hesaplaşılmamış isimler için adil (her anlamda) bir yargılama istemek ile mesulüz.

-------------------------------------------------
1 Bu konuda Taner Akçam'ın Tehcir ve Taktil: Divan-ı Harb-i Örfî Zabıtları ve İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu kitaplarındaki belgelere başvurulabilir.
2 Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler kitabından.
3 Bu bilgiler Ahmet Şık ve Ertuğrul Mavioğlu'nun Kontrgerilla ve Ergenekon'u Anlama Kılavuzu kitabının ilk cildinin 110-113. sayfalarında mevcuttur.
4 Bu durumdaki hükümlülerden birisi Utku Gümrükçü, iddianamede kendisine atfedilen suçun afakî niteliği şu linkin e maddesinden anlaşılabilir.
5Tanju Güvendiren'in Melih Gökçek ile yakın dost olması, firarî Turhan Çömez'in bilgisayarından Tayyip Erdoğan'ın önünün kesilmesi için Gökçek'in desteklenebileceğine dair notlar çıkması da iddianamenin ilginç kısımlarından.
6 Bu tanımlama Twitter'dan @hicisleri'ne ait.

20 Mart 2013 Çarşamba

AİHM'nin Balyoz kararı gerçekten ne diyor?

Deveye "boynun neden eğri" diye sormuşlar, "Türkiye medyasının özellikle beynelmilel husuları aktarmalarına güvenmediğim için her haberi ya Google'dan iki defa kontrol ediyorum, ya da gidip orijinal kaynağı buluyorum, bilgisayar başında canım çıkıyor" demiş.

Bu sefer mevzu Balyoz kararı, ya da resmi adıyla Çakmak v. Türkiye. Emekli Tümamiral Cem Aziz Çakmak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne tam 6 konuda başvurmuş, bunların 4'ü mutlak, 1'i şartlı olarak reddedilmiş, 1'i de henüz hükme bağlanmayıp Türkiye'ye bildirilmiş durumda. Nereden biliyorum, çünkü kararın orijinalini okudum, özet geçeceğim (hukukî lingoda sıkıntılar olabilir, ben sadece okuduğumu anlatıyorum):

1. Çakmak'ın "tutukluluğa karşı etkili olarak iç hukuk yollarını kullanamadığı" yönündeki şikayetini mahkeme "halihazırda karar verecek bilgimiz yok" deyip Türkiye'ye bildirmiş, yani henüz hükme bağlamamış. Kararda yargı erkinin kendisinin salıverilme taleplerini savunma makamını dinlemeden reddetmesi konusunun açıklığa kavuşturulması isteniyor.

2. Çakmak'ın "tutukluluğunun iç hukuka ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı olduğu" şikayeti reddediliyor. Mahkeme, tutukluluk için gerekli deliller ile hüküm için gerekli delillerin farklı nitelikte olacağına, Çakmak'ın tutukluluğu için yeterli şüphe olduğuna, delillerin hem sahte, hem de gerçek olduğuna dair raporlar olduğuna fakat bunun tutukluluk aşamasında çok manidar olmadığına dikkat çekiyor. 

Esas dezenformasyon bu hususta yapıldığı için tekrar yazayım: Mahkeme "deliller gerçek, kesin, müthiş" falan gibi bir yorum yapmıyor. Mahkeme sadece delillerin yarattığı şüphenin tutukluluğa yeterli olduğunu söylüyor. Çünkü Batı standartlarında "darbe teşebbüsü" çok ciddi bir suç, bizdeki gibi öğle arası atıştırması değil.

3. Çakmak'ın "tutukluluk süresinin uzunluğu"na yönelik şikayeti reddediliyor. Mahkeme, davanın özel niteliği ve ciddiyeti göz önüne alınırsa 20 ay tutukluluk süresinin kabul edilebilir olduğunu söylüyor.

4. Çakmak'ın "yargı sürecinin uzunluğu"na dair şikayeti de reddediliyor. Mahkeme, davanın boyutunu göz önüne alıyor ve yargı makamının üç yıllık süre zarfında "boş durmadığını" belirtiyor.

5. Çakmak'ın "adil yargılanmama" şikayeti reddediliyor, fakat tekrar başvuru yapma hakkı saklı tutuluyor. Mahkeme, şu an gerekçeli kararın hazırlandığını ve de daha temyiz sürecinin var olduğunu belirterek, iç hukuk yolları tükenmediği için şu noktada "adil yargılama" konusunda bir hükme varamayacağını söylüyor.

İkinci dezenformasyon da burada geliyor: Mahkeme "Balyoz davası yargılaması adil yapılmıştır" hükmüne varmıyor. Eğer yargı süreci nihayete varınca hala daha bu adaletsizliğin devam ettiği kanısı varsa tekrar başvuru yolunu, aynı Çetin Doğan'ın kararında olduğu gibi, açık bırakıyor.

6. Çakmak'ın "masumiyet karinesinin ihlali" şikayeti, bu konuda hiç delil sunulmadığı için reddediliyor.

Şimdi buradan ne çıkar? Balyoz davasına dair en sağlıklı itiraz, yargılama sürecinde delillerin değerlendirilmesi gibi mühim bir aşamanın atlanması idi. Bunun yanısıra hem deliller, hem tanıklar hususunda da soru işareti yaratacak işler yapıldı. (bkz: Doğan Akın'ın bu yazısının 25. maddesi) 

Eğer ki bu sakıncalı durumlar temyiz sürecinde açıklığa kavuşturulmazsa, AİHM'ye tekrar yapılacak bir başvuruda hükümlüler hem delillerin sahihliği, hem de yargılama sürecinin adilliği konusunda gayet sağlam itirazlarda bulunma şansına sahipler. Şu an AİHM sadece iki ciddi sanığın "tutukluluk" sürecine odaklanıyor, ve o yüzden bütün bir dava sürecini onayladığı gibi bir kanaat ziyadesiyle eksik kalır. 

Son 5 yılın en büyük 3 davasının en çok kredibilite sahibi olan Balyoz'un adaletli bir şekilde sonlanması için bir kez olsun kamplaşmayı, dezenformasyonu, "adamın gol diyor" muhabbetini bırakıp, bu dava sürecini hakkaniyetle irdelemek şart. 

Olmayacak duaya amin demekten kim ölmüş.




24 Eylül 2012 Pazartesi

Muhalefet Sıkıntısı II

Senenin başında bu yazının ilk kısmını yazmıştım, devamı olacağını da hiç düşünmemiştim zira orada derdimi yeterince anlattığım kanaatindeydim. Fakat muhalefetin geldiği nokta değişmekten ziyade, devam eden KCK tutuklamaları sürecinde ve Balyoz davası kararlarının sonucunda daha da kötü bir yere geldiği için düşüncemi derli toplu anlatma ihtiyacı duydum.

Şu an ÖYM'lerde süren davalar özelinde baktığımızda muhalefetin iki sıkıntısı var: 1. Enerjisini anlamsız yere tahliye sürecine odaklaması. 2. Bütün muhalefetin davalarda sembolik isimler üzerinden yapılması. İkisini de açıklayacağım.

Kısım I: Tahliye Odaklılık

Artık hukuk bilmemekten mi, istatistikleri önemsememekten mi, post-12 Eylül devletinin keyfekeder işleyişinin içselleştirilmesinden mi bilmiyorum, günümüzde tutuklamaların ve tahliyelerin neden olduğuna kafa yorulmuyor. Bu uğurda mücadele etmenin -belki tutuklu yakınları haricinde- büyük resimde hiçbir anlam ifade etmeyeceği ve kitlesel enerjinin buraya harcanmasının boşa olduğu da bu yüzden göz ardı ediliyor.

ÖYM sürecinin en kıdemli örneği olması dolayısıyla bakmak istediğim Ergenekon davası. 1. iddianameyle yargılanan sanık sayısı esasen 86, fakat bunların ikisi vefat ettiği için 84 diyelim. Bu sanıkların 35'i ya çok kısa bir süre tutuklu kalıyor, ya da tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor. Bunun haricinde tutuklanıp datahliye olmuş sanık sayısı 34. Bunların 1 yıl içinde tahliye olanları 12, 1-2 yıl arasında tahliye olanlarının sayısı 14, daha uzun sürede tahliye olanlarının sayısı ise 8. Halen tutuklu bulunan 15 sanık var, ve bu sanıkların ortak bir kaç özelliği var: Ya "yönetici" olmakla suçlanıyorlar, ya silah sağlamak ile, ya da yargılandıkları suç sayısı 4'ten fazla. Bu isimler zaten en medyatik, geçmişi en faaliyet dolu isimler. (Küçük, Tekin, Perinçek vs.)

Buradan varacağımız bir sonuç şu: Eğer bir tutuklu sadece "silahlı terör örgütü üyesi olmak" suçundan yargılanıyorsa, er ya da geç tahliye ediliyor, çünkü teamül bunu gerektiriyor. Fakat tahliye hiçbir anlama gelmiyor, bunu da çok yakın zamanda gene isim üzerinden hareket edilen bir mücadelede gördük: Cihan Kırmızıgül ve poşu davası. Kırmızıgül, savcının isteğine karşın tahliye edilmezken bir kamuoyu yaratılmış, ve de kendisinin tahliyesiyle ciddi bir sivil toplum zaferi kazanılmış sanmıştık. Gelgelelim kendisi 11 yıl hapse mahkum edildi, ve karar temyizden dönmezse ne yazık ki kendisi hapse girecek.

Yani hem tahliyeler kısa vadeli bir mutluluk haricinde hiçbir anlama gelmiyor, hem de zaten isnat edilen suçun niteliğine göre er ya da geç gerçekleşecek bir şey için ziyadesiyle enerji harcanıyor. Şu durumda şu iki sorunun sorulması elzem:

- Madem muhalefetin bu mücadele enerjisi vardı, neden tutukluluk süresini maksimum 10 yıl olarak düzenleyen CMK 102. madde hakkında hiçbir şey yapılmadı, hem de bu 2011 yılının başında hazır gündemdeyken?

- Madem muhalefet TMK ile suçlanan bireylerin yargılanmasında bu kadar mücadele enerjisine sahip, neden Bülent Arınç "TMK'da ne değişsin istiyorsunuz, söyleyin" diye açık çek verdiğinde bir sivil toplum kuruluşu bile bu konuda çalışma yapmadı? Neden köşe yazarları bu konuyu gündemde tutmak için ısrarcı olmuyor?

Muhalefetin amacı sadece Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakolu, Ahmet Şık vs. gibi isimler ortalama 15-20 ayda tahliye olacaklarken bunu 7 aya mı çekmek? Türkiye'de sivil toplumun kazandığı zafer sadece teamüllerin uygulanmasını birkaç ay kısaltmak mı? Bu konuda yaşanan hayalkırıklıkları hiç mi ders olmayacak?

Kısım II: Politik Mağduriyet vs. Sistem Mağduriyeti

Yazının başında, ikinci rahatsızlığımı "bütün muhalefetin davalarda sembolik isimler üzerinden yapılması" diye açıklamıştım. Zaten ilk kısmın sonunda buna değindim (ve daha önce de yazmıştım), fakat bu hareketin Balyoz konusunda ön plana çıkan ikinci bir dezavantajını da gördük: Sistemden dolayı mağdur olan bireylerin mücadelesinin ötelenmesi.


Balyoz konusunda konuşmalar ya Dani Rodrik'in kayınbabası Çetin Doğan, yahut MHP milletvekili Engin Alan üzerinden dönüyor. En çok resmi kullanılan, en çok satırbaşı işgal eden isimler bunlar. Özellikle Doğan üzerinden Rodrik ve Emre Uslu iki cephe oluşturmuş, delillerin sahihliğini tartışıyor ve fakat bunu bir isim üzerinden bütün davaya yansıttıkları için tartışma politik bir kimlik kazanıyor. Bu durumda haklılık ve haksızlıklar da şekillenirken garip bir hal alıyor.

Halbuki bu davadaki aksaklıklar hem ÖYM'nin (eski DGM) bütün davalarda var olan "gizli tanık-gizli delil" sistemi yüzünden oluşuyor, hem de astlardan su götürmeyecek bir şekilde mağdur olmuşlar var. Mesela şurada anlatıldığı gibi, Faruk Yarman isimli Havelsan Genel Müdürü, tek bir sahte olduğu ispatlanmış ve öyle olmasa bile yetersiz nitelikte delille 16 yıl cezaya mahkum ediliyor.

Eğer ki tartışma sadece generaller üzerinden yapılacaksa, onların gerçekten seminerde Genelkurmay'ın da bilirkişi raporuyla belirttiği üzere darbe planladığı ve yetki aştığı gerçeği ile delillerin yetersiz olduğu gerçeği çatışıyor. Halbuki bu davanın "toplu yargılama" niteliğinin yanlışlığı ve sahteliği bir yana konsa bile yetersiz delillerle nasıl ceza verilebileceğinin tartışması yapılsa, varılacak sonucun daha somut olması işten değil. Tanık ve deliller hususunda her zaman sergilenen usulsüzlüklerin, bunun ne ilk ne de son olduğunun vurgulanması sisteme daha derli toplu bir eleştiri olacakken, tartışma zemini öğle gongunda meydana çıkmış iki kovboyun düellosuna dönünce kayıp olunuyor.

Sonuç

İki yazıdır aynı şeyleri dediğim için lafı fazla uzatmayacağım. Sivil toplum hareketleri ve muhalefet, artık kişi ve dava bazlı düşünmek yerien hukuk sistemine kapsamlı eleştiriler getirmek, enerjisini daha odaklı kullanmak mecburiyetinde. Hele ki tahakküm mekanizması güçbirliği etmişken bu elzem. İnsana "acaba devlet ile sivil toplum önderleri arasında 'bizim eş-dosta dokunma da, gerisinde takıl sen' gibi bir yazılı olmayan anlaşma mı var?" diye komploist bir şekilde soru sordurtacak bu yaklaşımı geride bırakmalıyız.


İktidarın yargı reformu yapmak için yargının kendisine dokunulacağını hissetmesini beklemek lüksüne sahip değiliz ne yazık ki. Korkum odur ki her olayla "amaaan, birkaç isim salarız, nasıl olsa susuyorlar" diye düşünmeye sevk ediyoruz muktedirleri.

Yorumlar Üzerine Önemli Not: Bu yazıda eleştiri getirilen kesim anaakım medyada muhalefet titriyle bulunanlar veyahut kitlesel örgütlenme gücü olmasına karşın TMK ve ÖYM karşısında ses çıkarmayanlardır. Bu yazıda bu konuda kısıtlı erişim gücüyle mücadele veren hiçbir STÖ eleştirilmemektedir, onların çabaları haikr görülmemektedir.

Ayrıca, tahliye odaklılık kısmında insanların bireylerin tahliyesi için çalışması, onların hayatlarından birkaç ay daha kurtarmak için çaba göstermesi de eleştirilmemektedir, o şerh düşülmüştür. Bu tabii ki herkesin yapacağı bir şeydir, en doğal tepkidir. Gene o kısımda eleştirilen, sadece tahliye odaklı çabaların anaakımda medyatikleşmesidir. 4 no'lu yorumda da açıklandığı gibi, görülen birçok terör davasında tahliyeler veyahut tutuksuz yargılamalar gerçekleşmektedir, fakat bir büyük sorun da sistemin atıl kalması/yavaş işlemesi, bazı suçlar için "tahliye" vermenin yargının işine gelmemesi ya da elinde olmamasıdır.

Arz ederim.

19 Haziran 2012 Salı

Arşivden: Cezaevleri Genelgesi (23 Ağustos 1996)

(90'lı yılların ikinci yarısı büyük ölçekte cezaevi eylemlerine sahne olmuştu. Bu eylemlere müdahaleler, "Hayata Dönüş Operasyonu" ile son bulacak ve akıllara kazınacak kadar sert idi. Eylemler sürerken Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın verdiği "erkekler kadın koğuşuna girmiş ondan", "açlık grevi yapmıyorlar, gizli gizli yiyorlar" gibi demeçleri, cezaevi eylemlerinin medyada eksik ve yanlı yansımaları vs. akıllarda kalmıştı. Bu süreçte "devlet aklı"nın nasıl çalıştığını gösterecek bir genelgeyi buraya alıntılıyorum. Bu genelge Aydınlık tarafından 13 Ekim 1996 tarihinde haber yapılmış, Google taramalarıa göre 1998 yılında -yani 2 yıl sonra- Nazım Alpman tarafından Milliyet Pazar'a konu edilmiş, daha da imaresine rastlanamıyor arşivlerde. Devlet, nasıl propaganda yapılacağından medyanın nasıl kontrol edileceğine dair oldukça kapsamlı bir mücadeleye girişmiş, bu anlaşılıyor. Kimi uygulamalar ise bugün dahi hiç yabancı değil.)


Cezaevlerindeki Eylemlere Karşı Uygulanacak Faaliyet Programı



İcra Edilecek Faaliyetler


Acil Tedbirler

1. Cezaevlerindeki eylemler ve bu eylemler ile ilgili son durum hakkındaki resmi açıklamaların yapılması;
    a. Cezaevlerindeki eylemlerin gerçek yüzünü ortaya koyan basın açıklamaları yapılmasına devam edilmesi, bu meyanda;
    (1) Türkiye'yi içeride ve dışarıda güç durumda bırakmak istedikleri,
    (2) Cezaevindeki eylemlere adli suçluların katılmadığı, ölüm orucu eylemlerinin insani istekler değil, ideolojik amaçlı olduğu ve terör merkezi haline gelen cezaevlerinin bugünkü halinin muhafaza edilmesi amacıyla terör örgütleri tarafından organize edildiği,
    (3) Terör örgütlerinin cezalandırmak istediği militanları ölüm orucuna başatarak cezalandırdığı hususlarının açıklanması,
    b. Cezaevlerindeki örgütlü isyan ve ölüm orucu gibi eylemlere karşı diğer ülkelerin aldığı tedbirlerin açıklanması.
    c. Terör örgütlerine taviz verilmemesi ve aksi halde arkasından karşılanması mümkün olmayacak isteklerinin geleceğinin belirtilmesi,
    d. Bayrampaşa ve Diyarbakır Cezaevlerinin terör örgütleri için ideolojik bir eğitim merkezi haline getirilmiş olduğunun ifade edilrek buralarda devlet hakimiyeti sağlanacağının ve cezaevlerinde görevli personelin arasında terör suçlarına iştirak edenlerin tespit edilerek, haklarında yasal işlemlerin başlatılacağı hususunun vurgulanması,
    e. Bu eylemlere karşı Devletin kararlı bir şekilde mücadeleye devam edeceğinin açıklanması,
    f. Eylemler sebebiyle terör suçlularına genel af gibi bir tavizin verilmeyeceğinin vurgulanması,
    g. Cezaevlerinde bu eylemlere girişenlerin siyasi veya düşünce suçlusu olmadığı, polis-asker ve masum vatandaşları katleden terörist olduklarının unutturulmak istendiğinin açıklanması,
    h. Cezaevlerindeki açlık grevi ve ölüm orucu gibi eylemlerde bulunan tutuklu ve hülümlülere, Sağlık Bakanlığı'nın da gerekli tıbbi müdahelede bulunmaya hazır olunduğunun açıklanması. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, Koordine Makamı: MGK Gen. Sek. İçişleri Bakanlığı, Düşünceler: Bu açıklamaların TRT'den sağlanacak Sinevizyon görüntüleri ile desteklenmesi)

2. Avrupa ülkelerindeki cezaevlerinde devlet kontrolü ve iç denetimin nasıl sağandığını, ayrıca toplu isyan, açlık grevi ve ölüm orucu gibi eylemlere karşı alınan tedbirler ve yapılan uygulamaları gösteren bir TV programının hazırlanması. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: TRT Kurumu Gn. Md.lüğü, Koordine Makamı: Adalet Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı)

3. Öncelikle eylem yapılan cezaevlerinde devlet kontrolünün mutlaka sağlanması, Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanlığı arasında gerekli koordinenin yapılarak, cezaevi iç denetimiyle ilgili mevzuat düzenlemesinin sağlanması ve diğer fiziki tedbirlerin alınması. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Koordine Makamı: MGK Gen. Sek.liği, Düşünceler: Gerekli mevzuat düzenlemelerine gidileceği ve fiziki tedbirkerin alınacağı hususlarının kamuoyuna açıklanması.)

4. Terörle mücadelede görülen yasal boşlukları gidermek amacıyla hazırlanan ve TBMM'ne sevk edilen 1774 sayılı Kimlik Bildirme Kanunu, 3419 Sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun (Pişmanlık Yasası), 2886 Sayılı Devlet İhale Kanunu ve 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nda değişiklik öngören kanun tekliflerinin bir an önce çıkarlması. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, Koordine Makam: İçişleri Bakanlığı, Düşünceler: Adalet Bakanlığı'nca konunun Sn. Başbakan'a iletilerek sözkonusu kanun tekliflerinin Meclis gündemine alınmasının sağlanması.

5. Cezaevlerinde benzer eylemlerin tekrarlanması ihtimali dikkate alınarak, Bayrampaşa Cezaevi başta olmak üzere terör örgütlerinin kontrolünde bulunan cezaevlerinde, lider konumunda olan suçluların bu cezaevlerinden alınarak Eskişehir Cezaevi gibi müsait olan cezaevlerine nakillerinin sağlanması. (Faaliyet Zamanı: Gerektiğinde, İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, Koordine Makamı: İçişleri Bakanlığı, MİT Müsteşarlığı)

6. Ölüm orucu eylemlerine yeniden başlanması halinde, durumu ağırlaşanların tıbbi müdahale amacıyla cezaevlerinden uzaklaştırılması. (Faaliyet Zamanı: Gerektiğinde, İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Düşünceler: Sağlık Bakanlığı'nca tıbbi müdahale yetkisi konusunda -Tokyo ve Malta Bildirimler çerçevesinde- kamuoyuna açıklamalarda bulunulması.)

7. Cezaevlerinde eylemlere katılan suçlular ve ölüm orucu gibi eylemlerle militanların ölümlerine sebebiyet veren lider konumundaki teröristler ile, dışarıda izinsiz gösteri yapanlar hakkında yasal işlemlerin yapılması. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Koordine Makamı: MİT Müsteşarlığı)

8. Cezaevlerinde yürütülen örgütlü eylemler ve ölüm orucu gibi menfi propagandaların medyada (TV, Radyo, Gazete ve Dergilerde) kontrolsüz bir şekilde haber konusu yapılmasının önlenmesi amacıyla, mevcut yasaların (RTÜK Yasası dahil) ihtiyaca cevap verir hale getirilmesi. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, BYGM.lüğü, TRT Kurumu Gen. Md.lüğü, Koordine Makamı: Dışişleri Bakanlığı, Düşünceler: Konuya ilişkin olarak ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, İtalya vs. ülkelerde uygulanan Radyo-TV ve basın yasalarının incelenmesi.)

9. Cezaevlerindeki eylemler ve muhtemel gelişmeler hakkında iç ve dış kamuoyunu doğru bilgilendirecek basın bürolarının ilgili Bakanlıklar bünyesinde kurulması, ya da kuruluşu bulunan basın bürolarının işler hale getirilmesi. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Koordine Makamı: Dışişleri Bakanlığı)

10. Cezaevlerinde bulunan terör suçlularının eylemlerinden zarar gören mağdur ailelerin ve bu amaçla kurln Dernek, Cemiyet ve Vakıf gibi organizasyonların, yürütülen eylemler ve bunlara destek vere odaklara karşı bir tepki olmaküzere gösteri yapmalarının (Uluslararası kuruluşların Türkiye temsilcilikleri önünde vb.) sağlanması. (Faaliyet Zamanı: Gerektiğinde, İcracı Makam: İçişleri Bakanlığı, MİT Müsteşarlığı, BYGM.lüğü, TRT Kurumu Gn. Md.lüğü, A.A.Gn.Md.lüğü, Düşünceler: Muhtemel çatışmaları ve kutuplaşmaları engelleyecek tarzda hazırlanacak uygun bir plan çerçevesinde; mümkün olduğu ölçüde şehit aileleri, muharip gaziler ve adli suçlu ailelerinin birlikte yönlendirilmesinin sağlanması.)

11. Cezaevlerindeki eylemler sebebiyle suçlu aileleri ve diğer örgütler marifetiyle yapılan gösteriler esnasında cezaevlerine ve çevreye verdirilen zararın kamuoyuna gösterilmesi. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, TRT Kurumu Gn.Md.lüğü, Düşünceler: Konuya ilişkin hazırlanacak programda; Belediye Başkanları, Bölge sakinleri ve meslek kuruluşlarının temsilcileriyle röportajlar yapılarak, eylemlerin İnsan Haklarına ve kamu düzenine aykırı olduğu hususunun vurgulanması. Yapılan röportajların spot filmler haline getirilmesi.)

12. TRT ve Özel TV kanallarında; eylemlere katılan suçluların psikolojik yapılarını ve eylemlerin Psiko-Sosyal açıdan değerlendirmesini yapabilecek uzmanlar ile (Psikolog, Sosyolog, Hukukçu) ikili programların yapılması. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: TRT Kurumu Gn.Md.lüğü, Koordine Makamı: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Düşünceler: Program içerisinde aynı zamanda; terörle mücadelede görev alan güvenlik güçlerinin karşılaştığı zorluklar -basın yayın organlarının maksatlı baskıları, göstericiler tarafından yapılan saldırılar, hakaret ve suçlamalar vb.- ve bu zorluklar karşısındaki psikolojik etkilenmelerinin de dile getirilmesi.)

13. Toplumsal olaylara müdahaleye yetkili polis ve jandarmanın, görev azmini ve yetkilerini zedelemek maksadıyla yürütülen menfi propagandanın, etkisini kıracak ve güvelik güçlerini onore edecek açıklamalarda bulunulması. (Faaliyet Zamanı: Gerektiğinde, İcracı Makam: İçişleri Bakanlığı)

14. Cezaevlerindeki örgütlü eylemler ve eylemcilerin asıl amaçlarını kamuoyuna yansıtacak özel Televizyon Programlarının yapılması ve bu meyanda;
     a. Açlık grevi ve ölüm orucu gibi eylemlere katılan ve bilahare bu eylemlerinden vazgeçerek Devletten yardım isteyen (Gebze Cezaevindeki gibi) teröristlerle röportaj yapılması ve özellikle terör örgütünün cezalandırma şeklini ortaya koyan itirafların kamuoyuna yanısıtılması,
     b. Eylemler sonrasında elde edilen delil ve görüntülerin yayınlanması,
     c. Açlık grevi ve ölüm orucuna katılanlardan hastaneye sevk edilen tutuklu ve hükümlülerin; tıbbi tahlilleri neticesinde, açlık grevinde olmayanların tespiti halinde konunun kamuoyuna açıklanması,
     d. Cezaevlerindeki örgüt hakimiyetinin nasıl meydana getirildiğinin kamuoyuna yansıtılması,
     e. Cezaevlerindeki terörist eylemleri çarpıtarak örgütlerin bir nevi propagandasında alet olan bazı basın-yayınn organlarının olumsuz tutumlarını ortaya koyan yayınlar yapılması,
     f. Eskişehir E Tipi Kapalı Cezaevi'nin çağdaş bir yapıya sahip olduğunu belirtecek yayınlara öncelik verilmesi,
     g. Cezaevlerindeki eylemlerin gerçek yüzünü ortaya koyan devlet yetkilileri ve görevlilerin (Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Emniyet Genel Müdürü, İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Müdürü, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, İstanbul Belediye Başkanı ve Cezaevi Müdürleri gibi) beyanlarının kamuoyuna yanısıtılması,
     h. Cezaevlerindeki terörist eylemlere karşı Adalet Bakanı ve diğer Devlet görevlilerinin kararlılığını destekleyen siyasi parti ve diğer teşekküllerin temsilcilerinin beyanatlarını yayınlanması. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: TRT Kurumu Gn.Md.lüğü, Koordine Makamı: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, MİT Müsteşarlığı, Düşünceler: TRT Kurumu Genel Müdürlüğü'nün yapacağı bu programlara ilave olarak 8. maddede belirtilen spot programların da yayınlanması. Eskişehir Cezaevinde TRT'nin yapacağı özel TV çekimleri için Adalet Bakanlığı'nca gerekli imkan ve fırsatın tanınması.)

15. Cezaevlerinde yürütülen organize terör eylemlerinin asıl amaçlarını açıklayan yazı, makale, haber ve yorumların yapılmasını sağlamak amacıyla sağduyulu köşe yazarları ve özel TV yetkililerinin teşvik edilmesi. (Faaliyet Zamanı: İvedi, İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, BYGM.lüğü, A.A.Gn.Md.lüğü, Koordine Makamı: MGK Gen.Sek.liği)

16. Cezaevlerindeki eylemler sebebiyle dış kamuoyundan Türkiye'ye yöneltilen/yöneltilebilecek eleştiriler ve tepkilere karşı gerekli açıklamaların yapılması. (Faaliyet Zamanı: Gerektiğinde, İcracı Makam: Dışişleri Bk.lığı, Koordine Makamı: Adalet Bakanlığı, Düşünceler: Dış temsilciliklerimizin konuyla ilgili olarak bilgilendirilmesi ve Bakanlığın haftalık basın toplantısında gerekli açıklamaların yapılması. Bu maksada yönelik olarak Adalet ve İçişleri Bakanlığı'nca, Dışişleri Bakanlığı'na sürekli bilgi akışının sağlanması)

Uzun Vadeli Tedbirler


1. İhtiyaca cevap verecek yeni tip cezaevlerinin inşaa edilmesi ve bunun için gerekli kaynağın sağlanması. (İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, Koordine Makam: İçişleri Bakanlığı)


2. Cezaevlerinde iç denetimin yapılmasını sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması. (İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Koordine Makamı: MGK Gen.Sek.liği)

3. Cezaevlerinde personel ihtiyacının karşılanması ve personelin özlük haklarının iyileştirilmesi. (İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, Koordine Makamı: İçişleri Bakanlığı, MİT Müsteşarlığı)

4. Özel TV ve basın-yayın organlarının Devlet aleyhinde olan konuların istismarını önleyecek yasal düzenlemenin yapılması. (İcracı Makam: Adalet Bakanlığı, Koordine Makamı: İçişleri Bakanlığı)

Adnan Yılmaz
Pl. Bşmüşv.V. 

14 Mart 2012 Çarşamba

Taha Akyol'la Hukuk -101

Geçenlerde Mahçupyan bize kelime oyunları ile nasıl tarihsel tez yaratılabileceğini kanıtlamış, ufkumuzu açmıştı. Bugün Taha Akyol onu görmüş ve arttırmış, dünya hukukunu yeniden yazmış.

Akyol'un yazısı aslında Türkiye için geçerli olabilecek bir durumu irdeliyor, ve Türkiye'deki mevcut hukuk ile "insanlığa karşı işlenen suç"un geriye doğru işletilemeyeceğini, zamanaşımı kavramının yeni bir kanunla sadece geleceğe dönük suçlara karşı geçerli olacağını söylüyor. Buraya kadar doğru. Lakin boyunu aşan kısım, uluslararası hukuka dalıp şunları demesiyle başlıyor:

"Hukuken geçmişe yürüyen ceza mümkün değildir; hiçbir hukuk siteminde yoktur, modern hukukta hiç düşünülemez. Sadece sanık lehine olan ceza hükümleri geçmişe yürür.

Bizim tarihimizde İstiklal Mahkemeleri ve Yassıada Mahkemesi, dünya tarihinde çeşitli ihtilal (halk) mahkemeleri geçmişe yürüyen ceza uygulamaları yaptılar. Fakat evrensel hukuk bakımından bu savunulamaz.

‘Ben yaparım olur’ derseniz, hem Anayasa Mahkemesi’nden hem AİHM’den döner üstelik."


Akyol'un burada söyledikleri de hukuken yanlış değil, ama eksik ve güzelce kılıfına uydurulmuş konumda. Çünkü "insanlığa karşı suç" kavramının doğuşuna ve işleyişine hiç değinmiyor bile, bu da ya sinsilik, ya cahilliktir.


- İnsanlığa karşı suç kavramı, Nürnberg Yargılamaları sırasında gayet geriye doğru uygulanmıştır. London Charter'da, bu suçların ülkelerin ulusal yasalarında tanımlanıp tanımlanmamasının önemi olmadığının altı çizilmiştir. Bu yargılamaların bir emsal teşkil edip etmediği de tartışılmaktadır.

- 1968 Konvansiyonu ile, insanlığa karşı suçlara "zamanaşımı" kavramının uygulanamayacağı vurgulanmıştır. Bu konvansiyonu imzalayan ülkeler bunu taahhüt etmiştir.

- Ocak 2006 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına göre, Estonya'da 1949 yılında Sovyetler Birliği'nde gerçekleşmiş sınırdışı uygulamalarından sorumlu tutulan kişilere 2003 yılında ceza verilmesi "cezanın geriye doğru uygulanamayacağı" prensibini ihlal etmez, çünkü 1949 yılında bu suç zaten tanımlanmıştır ve de bunun sadece bazı ülkelere uygulanması evrensellik prensibine aykırı olur.

Yani Taha Akyol üç paragrafa üç vahim hata sığdırmayı başarıyor: Bu durum evrensel hukuk açısından savunulabilir, geçmişe yürüyen ceza sadece bazı halk mahkemelerine özel değil, karar AİHM'den dönmeyebilir.

Ah referanssız köşecilik, sen ne güzel mesleksin.

7 Mart 2012 Çarşamba

Mahçupyan'la Tarih Yazımı 101

Türkiye'de köşe yazarlığı yapmanın en güzel yanlarından birisi, belirli bir karizma seviyesine ulaştıktan sonra referanssız dipnotsuz güzel güzel tezleri ipe dizebilmek herhalde. Ama işte arada okuduğu metinlerdeki referansları iki defa kontrol eden manyaklar çıkıp da bu kıymetli yazarlarımızın hatalarını buluyorlar, üzücü oluyor.

Etyen Mahçupyan, 7 Mart 2012 tarihli köşe yazısında devletin kendi memurlarını koruma mekanizmasını nasıl oluşturduğuna dair tarihi br inceleme yapmış. İlgili paragraf şu:

"Devlet ele geçirildikten sonra ise bu çeteciler devlet memuru haline geldiler ve 1913'te meşhur Mukavvat Kanunu, yani memurları 'güçlendirici' yasa çıkarıldı. Bu yasa memurları hukuk karşısında koruyordu ve zaten bir süre sonra da, Ermeni tehciriyle birlikte, Memurin Muhakemat Kanunu haline gelecekti. Kısacası devlet kendi memurlarının yasa dışı iş yapmasını normalleştirdi, onları bu yönde teşvik etti ve korudu."

Pek güzel, pek mantıklı bir çıkarım değil mi? Yalnız tek bir sorun var: Kanunun adı "Memurîn Muhakemâtı Hakkında Kânun-i Muvakkat." Mukavvat değil.

Anlaşılacağı gibi mukavvat kwy kökeninden gelen bir kelime, kuvvet, takviye, kuva gibi kelimelerle eşkökenli. Lakin kanunun gerçek adındaki muvakkat wkt kökünden gelen, "zaman" kavramı ile alakalı bir kelime. Muvakkat, "belirli bir zamanda olan" demek, yani uzun lafın kısası, bu bir "geçici kanun", "güçlendirici kanun" değil.

Peki niye çıkarılıyor bu kanunu muvakkatlar? Meclisin toplanamadığı zamanlarda, daha sonra meclis onayına sunulmak üzere. Bir nevi KHK.

Bu, kanunun içeriğini değiştirir mi? Hayır. Lakin Mahçupyan'ın özensizliğini, bilgisizliğini gösterir, ve de yazısının etkisini zedeler. Dikkatli okuyucu da der ki, "Demek ki Mahçupyan tarih ile ilgili yazılarını Vikipedi'den bakarak yazıyor."

Yazıyı Mahçupyan'a bir öneriyle bitireyim: Aynı yıl çıkarılan "Tedrisat-ı İptidaiye Kanun-i Muvakkat" (İlköğretim Geçici Kanunu) var, ona da bir kelime oyunu yapıp "28 Şubat döneminde 8 yıllık eğitim dayatan zihniyetin temelleri 1913'te atılmıştı, işte o kanun!" diye bir yazı yazabilir. Hani gündemde hem "4+4+4", hem "28 Şubat" varken iyi gider. Saygılarımla.

7 Mart 2011 Pazartesi

Gizli Delil

Bir önceki post'ta, savcı Zekeriya Öz'ün "gizli delil" diye ortaya koyduğu fenomeni incelemiş, "bu deliller sanıklardan, avukatlarından ve de yargıçtan da gizlenmiş midir?" diye sormuştuk. Sorumuza kısmen yanıt aldık sanırım:

Şu linkte, Ahmet Şık ve Nedim Şener'in sorgusunun tam metnine ulaşabilirsiniz. Bugüne kadarki yorumlarda, Ahmet Şık ve Nedim Şener'in gazetecilik faaliyetleri ve yazdıkları ile ilgili tutuklandıkları yorumu yapılıyordu. Savcı ise "Hayır, bildiğiniz gibi değil" demişti. Sorulan sorulara bakıyoruz, Şık ve Şener'in de bildiği gibi değil zira sadece kitapları, yazdıkları ve OdaTV'den çıkan notlar ile alakalı sorular var.

Hadi diyelim biz göremiyoruz bu "gizli delil"i, Şık'ın avukatı da "Savcının söylediğinin aksine bir delil yok, varsa da bize göstermeyerek savunma hakkımızı ihlal ediyorlar" diyor.

Yargıç da bilmiyorsa bu delilleri -ki bilip bilmediği tutuklama gerekçesinin açıklanmasıyla ortaya çıkacak- gerçek anlamda bir hukuk trajedisi ile karşı karşıyayız demektir.

Sanırım "geçmişme hesaplaşma" denirken İstiklal Mahkemeleri'nin intikamının alınmasından bahsediliyormuş...

5 Mart 2011 Cumartesi

Bellek Yitimi

Hani her toplumda hafıza yitimi gerçekleşir, özellikle de bilginin su gibi aktığı bu teknoloji çağında bilgi kirliliği yaşamak ve bu yüzden önemli ayrıntıları gözden kaçırmak mümkündür, lakin bazen öyle şeyler unutuluyor ki aklım hayalim duruyor.

- Daha düne kadar "yargının bağımsızlığı"nı tartışmıyor muyduk, yargı reformu istemiyor muyduk? Ne zamandan beri yargıya kayıtsız şartsız güven duymaya başladınız?

- Mirgün Cabas'ı, olay o kadar tartışıldıktan ve açığa kavuşturulduktan sonra, hala daha "Yazıcıoğlu'nun helikopter düşürmek" ile itham ederek fezleke hazırlayan DGM kokulu Özel Yetkili Savcıların bulunduğu bir memlekette, iddianameler ve fezlekeler ne zaman bu kadar "katiyetli" oldular?

- Daha düne kadar Erdoğan'ından Kılıçdaroğlu'na herkes yargı kararları için fikir belirtmiyor muydu? Ne zamandan beri "yargı konusunda bir şey diyemeyiz" demeye başladınız?

- Daha düne kadar Ergenekon konusundaki sivil iradesinden dolayı Erdoğan alkışları toplamıyor muydu? Şimdi niye "Bizimle alakası yok bu işin yahu?" deniyor?

- Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek zamanında "yazılı emir hakkı"nı, yani olağanüstü hallerde kanun yararına karar bozma itirazı hakkını, Susurluk mahkumu Korkut Eken için kullanmamış mıydı? Derin devletle böyle mi savaşılıyor?

- Daha geçenlerde tutukluluk süresinin yasal olarak 10 yıla kadar çıkarıldığını unuttuk mu? Bu durumda "Bekleyelim görelim, hem suçsuzlarsa salıverilirler zaten" demek biraz fazlasıyla genişlik olmuyor mu?

- Susurluk davasının nasıl sulandırıldığını unuttuk mu? Aynı sürece doğru gittiğimizi hissettiğimizde sesimizi çıkarmak, Ergenekon'un gerçekten def edilmesi için mücadele etmek ne zaman damak çıklatılacak bir aktivite oldu?

- Ergenekon'u sulandırmak için en başından beri pusuda bekleyen adamların eline koz vermek midir Ergenekon sürecini selamete ulaştıracak tutum? Seçim öncesi mağrur pozisyonu ne zaman bu kadar mühim oldu?

- Gerçekten bu kadar partizan mı olduk biz? Gerçekten ideolojimizi ve partimizi bilakaydışart aklımızın, vicdanımızın ve şüpheciliğimizin önüne koyamıyor muyuz artık?

Offf offf.

Dipnot: Bu arada muhteşem yargımız İsmail Beşikçi hocayı yüzbininci defa hapse mahkum etti. Ergenekon toz toprağında gözden kaçmasın bu.

Gerçi artık Beşikçi'nin hapse girmesi değil, hapse girmemesi haber niteliği taşıyor.

25 Ocak 2011 Salı

Hakaretin Bu Mu Dünya?

Bu hakaret davası mefhumu artık bıkkınlık verici duruma geldi. En son Melih Gökçek, Tansel Çölaşan'dan 5 bin lira kazanmış. Dava ise ortaoyunu kıvamında.

Tansel Çölaşan; "12 Eylül referandumunda ''evet'' oyu kullananların ''gaflet, dalalet ve ihanet içinde olduklarını'' söylemiş. Bu kadar. Saçmasapan bir laf, ama bir laf yani. Olayın içinde hakarete dair hiçbir şey yok. Peki karar ne? "Milletin iradesini tahkir ve hakaret" etmiş bu sözler. Bu ülkenin politikacıları her gün birilerini ihanet ile suçlarken, sapkınlık (dalalet) içinde olduklarını söylerken hakaret yok da, birden şimdi mi aklınıza geldi milletin iradesini korumak? Millet verdiği oydan dolayı bir kamptan "bidon kafalı", "göbeğini kaşıyan", "kendini kömüre satan", diğer kamptan "bu ülkenin değerlerine sahip çıkmayan", "dini elden götüren" falan olurken iradenin tecellisine zeval gelmiyor muydu?

Hadi onu kabul edelim, sıfırdan bir hakareti yaratalım. Bunun Melih Gökçek ile alakası ne?

"Gökçek'in, referandumda ''evet'' oyu kullandığı ifade edilen dilekçede, Çölaşan'ın her ne kadar genelleme yaparak konuşmuş olsa da, ilk etaptaki muhataplarından birinin Gökçek olduğu savunulmuştu."

Bu ne ya? Buluttan  nem kapmak değil mi bu? Yargı ne zamandan beri aşırı alınganlığı ödüllendirmeye başladı?
*   *   *
Ha, diğer yandan ne olmuş? Erdoğan'ın "Hayır diyen darbecidir" sözlerinde hukuka aykırı bir durum bulunmamış.

Ya bu milletin iradesi değil mi o zaman? Darbecilik yasalara göre bir suç iken, ve de "gaflet içinde bulunmak" diye bir suç yok iken; bir kişiyi bir suçla itham etmek mi iftira ve hakarettir, yoksa gaflet ile itham etmek mi? Türkiye ne zaman eyalet sistemine döndü de, Ankara'nın hukuku ile İstanbul'un hukuku farklı oldu?
*   *   *
Hayır esas üzüldüğüm, anaakım medya bu kararların saçmalığına ve tutarsızlığına, hakaret kavramının cılkının çıkarılmasına odaklanmaz da, gider "yandaş yargı/candaş yargı" kavgası çıkarır buradan. Bahse girerim yarın bu temada bir yazı yazılacak. Favorim Yozdil, plase Mengi.

23 Ocak 2011 Pazar

Kafa Atmak Serbesttir

Hatırlar mısınız Akın Birdal'a kafa atan şuursuzlar kralını? Yalnız da değildi hani, zira haberi veren ultra duygusal gazete Hürriyet, şu başlıkta eleştirdiğimiz güzide bir metin kullanmıştı: "BDP mitinginde olay çıktı: Kafa atan genci linç ettiler." Adam sanki kafa atmamış da peynir almaya gitmiş gibi...

Bu kafası güzel arkadaşın tek yanında olan bazı medya da değilmiş, adalet sistemi de yanındaymış kendisinin. Zira kendisi daha ilk duruşmada tahliye edilmiş.

Peki biz şaşırdık mı? Hayır. Zira bu memlekette Ahmet Türk'e yumruk atan şahıs da serbest bırakılmıştı. "Her şehit için 5 DTP'li öldürün" diye yazan yazarın söyleminde bir "suç unsuru"na rastlanmamıştı. (TCK 216 da nedir ki?) Tabii bu arkadaşların en büyük avantajları Türkçe savunma yapmaları, yoksa Lozan'ın kendilerine verdiği hakka dayanarak Kürtçe yapsalar neler olur kim bilir...

Eh, zaten artık hükümetimizin değerli ögeleri Arınç ve Eroğlu da "kızıl elma" demeye başladıklarına göre, gideceğimiz yol belli:

Ötügen yolu yokuştur, kafaları tokuştur.

Haydi Türk genci, kafatasına kuvvet! Belki öyle öyle neslin tükenir de kurtuluruz.

16 Aralık 2010 Perşembe

Yumurta Davası

Egemen Bağış, kendisine yumurta atan Nihal Çarıkçı adlı öğrenciden şikayetçi olmuş. Gerekçe: Ceketinin sol üstünün kirlenmesi. Mizah yapmıyorum, Bağış'ın şikayet gerekçesi cidden bu. Peki bu dava sürecine nasıl yansıyor? "Kamu görevlisine görevinden dolayı alenen hakaret", ve de 2 yıl hapis cezası istemi.

Buradan birisinin ceketinin sol üstünü yumurta ile kirletmenin alenen hakaret olduğu sonucuna varmamız gerekiyor sanırım. Ya da bir kamu çalışanını bir sebepten yumurta ile protesto etmek, ona "görevinden dolayı alenen hakaret" olmakta. Bundan sonra bana çamur sıçratan arabaların hepsine "yaya kişiliğime hakaretten dolayı" dava açmayı planlıyorum, Türk adaletine bu konuda güvenim sonsuz.

*   *   *

Bu arada Sevahir Bayındır ismi size bir şey çağrıştırdı mı? Dün mecliste koltuk değneği ile gelip ilgi çekici bir konuşma yapmış. Neden koltuk değneği ile yürüdüğünü biliyor musunuz? Haziran ayında, Şırnak'ta KCK operasyonlarını protesto için düzenlenen gösteride polis müdahalesi ile kalça kemiği kırılmış kendisinin. Bu olayı hatırlamadım, hatırlamayı bırak gazetelerde okumadım bile. Herhalde benim cehaletimdir. Kendisi de dava falan açmamış herhalde o emniyet teşkilatına ki olayın sonrasını da okumadık hiç.

Neticede polis müdahalesi ile bir milletvekilinin kalça kemiğinin kırılması, yumurta ile bir milletvekilinin onurunun zedelenmesinden daha önemsiz bir vukuat. Bir ceketin değerinin yanında kalça kemiği nedir ki?

Not: En fazla Egemen Bağış'ın ceketinin kirlenmesi sebebiyle açtığı davadaki kadar demagoji barındırmakta bu post. O açıdan bakarsanız bu yazının derdini anlarsınız.

23 Eylül 2010 Perşembe

Ben Sana Barrister Olamazsın Demedim

Can Yeğinsu. Akademik kariyerini altın yaldızlarla süslemiş, Harvard Hukuk Fakültesi'ni birincilikle bitirmiş, İngiltere'de barrister (yüksek mahkeme avukatı) olmayı başarmış, etkileyici bir CV'ye sahip bir insan.Gelgelelim, kendisinin NYR'a yazdığı bir yazı, o etkileyiciliği alıp götüren cinsten.

Yeğinsu referandum sürecini bu blog'a değerlendirmiş. Lakin yazısında, eksik alıntılamak ve de üstünkörü geçiştirmek suretiyle inanılmaz boyutta olgusal hatalar yapmış. Hem de bir değil, iki değil...

FDR ve New Deal çalışmalarına bağlayarak etkileyici bir giriş yapan Yeğinsu, aynı etkileyiciliği Erdoğan'ı o konuyla ilişkilendirirken sürdüremiyor:

To this end, he put to referendum an amendment to Article 146 of the 1982 Constitution which, if passed, would raise the number of members of the Court from eleven to seventeen, such members being appointed by the President (a founding member of the AKP) and by simple majority in Turkish Grand National Assembly (where the AKP holds a strong majority). It was Prime Minister Erdoğan’s court-packing plan.

Yukarıdaki paragrafta birçok eksik ve yanlış var. Birincisi, Anayasa Mahkemesi'nin üye sayısı 11'den 17'ye çıkarken, 6 adet yeni üye atanmıyor. Yeni üyelerin dördü zaten halihazırda yedek üye olarak görev yapmakta. İkincisi, Anayasa Mahkemesi'nin üyelerini zaten önceki düzenlemede de Cumhurbaşkanı seçmekte idi, yani "AKP'nin kurucu üyesi olması" bir yenilik değil. Üçüncüsü, sanki yeni düzenlemede Cumhurbaşkanı ve Meclis kafasına göre üye seçecek gibi duyuluyor, lakin işin gerçeği bu kurumlara adli merciilerin bir aday listesi sunacağı, ve seçimin o adaylar arasından yapılacağı. Dördüncüsü, Almanya'dan Fransa'ya, İspanya'dan ABD'ye her ülkede zaten bu kurumun üye seçimi meclis, senato, Cumhurbaşkanı, Başkan, Meclis Başkanı vs. tarafından gerçekleştirilir, yani çok acayip bir şey de yok ortada.

Devam edelim. Yeğinsu yazısının başka bir bölümünde referandum oylamasının toplu halde yapılmasını eleştiriyor (ki haklı bir noktada). Fakat bu savını haklı çıkarma yolu Venedik Komisyonu'nun referandum düzenlemeleri ile ilgili kılavuz metnine eksik bir şekilde atıfta bulunmak:

And this was in spite of the clear guidance issued in this area by the Venice Commission, an advisory body to the Council of Europe of which Turkey is a member: “electors must not be called to vote simultaneously on several questions without any intrinsic link.” 


Görüldüğü gibi kendisi sadece "oy verenler bağlantısız maddelere aynı anda oy veremezler" ifadesini almış. Lakin o maddenin tamamını okuduğumuzda şunu göreceğiz: (komisyon dökümanı, sayfa 13)

- unity of content: except in the case of total revision of a text (Constitution, law), there must be an intrinsic connection between the various parts of each question put to the vote, in order to guarantee the free suffrage of the voter, who must not be called to accept or refuse as a whole provisions without an intrinsic link; the revision of several chapters of a text at the same time is equivalent to a total revision;

Maddenin başında bir istisnai durum tanımlanmış: bir metnin total revizyonu (gözden geçirmesi). Maddenin sonunda da total revizyon hali "bir metnin birkaç maddesinin aynı anda revize edilmesi total revizyona denktir" şeklinde açıklanmış. Yani anayasanın tam 23 maddesinin oylandığı bir referandumun, şu istisnai duruma girdiği net bir şekilde söylenebilir, en azından Yeğinsu'nun dediği gibi "açık" bir ihlal yok.

Gelelim Yeğinsu'nun bu hatalarının iyi niyetli değil de ideolojik olduğunu gösteren pastanın kremasına. Kendisi yazının 5. paragrafında, türban kararının Anayasa'nın 2. maddesine ithafen iptalini açıklamasına.

According to this key provision, “[t]he Republic of Turkey is a democratic, secular and social state governed by the rule of law […]” (emphasis added). Moreover, Article 4 provides that amendments to Article 2 cannot be proposed, much less implemented (this is a standard entrenchment clause, rather like Article 89 of Title XVI of the French Constitution which prohibits any constitutional amendment that seeks to change the republican form of government in France).


Kendisi 2. maddenin başını alıntılayarak ve de 4. maddeyi de "standart bir sağlamlaştırma" maddesi olarak görerek "bunlar normal yahu" diye bir açıklama getirmeyi tercih etmiş. Yazısının bütünlüğü açısından bunu yapması doğru, ama etik değil. Hepimizin bildiği gibi, Anayasa'nın ikinci maddesinde, Anayasa boyunca tanımlanmayan bir "Atatürk milliyetçiliğine bağlı" ifadesi var, ve de normalde sadece usulen denetleme hakkı olan Anayasa Mahkemesi artık esasa da girdiğinden, kafasına eserse azınlık hakları ile ilgili değişiklikleri silme hakkını saklı tutmakta. Ya da gene ikinci maddede devletin "insan haklarına saygılı" olduğu belirtiliyor, ama "toplumun huzuru" ve "milli dayanışma anlayışı" içinde bu saygının limitlerinin nereye kadar çekildiğini Yargıtay sayısız defa kanıtlamış halde zaten.

Gelelim sonuca: Elimizde bir adet hukuk bilgisi tartışılmaz düzeyde olan avukat var. İstese Anayasa Mahkemesi Başkanı bile olabilir, lakin kendisinin değerlendirmelerini nasıl yaptığı ortada.

Biz "yargı tarafsız olmadan bağımsız olamaz!" diye bağırırken tam da bundan bahsediyorduk işte. Yargı önce gerçekleri ideolojik gözlüklerle eğip bükmeyi bırakacak, ondan sonra bağımsızlığının kavgası verecek. Herhalde malumatımız daha iyi anlaşılmıştır şu halde.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Danıştay'ın Yıldönümü

Güzel bir şey tabii, ama Danıştay Başkanı Mustafa Birden'in 35 sayfalık konuşmasındaki şu lafını duyduktan sonra hala daha güzel diyemiyorum:
"... 1982 Anayasasının, yüzde 90’ın üzerinde bir oyla kabul edildiği gerçeği gözlerden uzak tutulmamalıdır."
Yoksa siz hala Danıştay'ın derdinin yargı bağımsızlığı mı olduğunu düşünüyorsunuz? Vah vah.
Ekleme: Bu post'un yazarı olarak bir özür borçluyum. Bu konuşma metnini ilk okuduğumda takıldığım nokta, Birden'in bu cümlenin hemen ardından gelen şu cümlesi idi:
"... yargı bağımsızlığını hakim ve savcı teminatını doğrudan etkileyen, yargının etkinliğini sınırlayan düzenlemeleri temel hak ve özgürlükler gibi referanduma sunulacak bir konuda olmadığı görüşündeyiz"
Anayasa paketinde yargının etkinliğini sınırlayan bir tek düzenleme var, o da parti kapatmanın zorlaştırılması. Yargının bağımsızlığı konusuna gelirsek, pakette yargıyı mevcut anayasadan daha kötü bir hale sokan bir düzenleme yok; ve hatta HSYK'ya daha çeşitli yargı kurumlarından katılım sağlanıyor, bunu daha önce tartıştık zaten. Hal bu iken, Danıştay Başkanı'nın "temel hak ve özgürlükler referanduma gider ama yargı gitmez!" demesi beni rahatsız etmekte idi.
Ben bu cümleye takılıp, yargı bağımsızlığı üzerine tekrar aynı şeyleri tekrar etmek yerine bir kısa alıntı ile bu duruma vurgu yapayım istemiştim. Lakin bir akıl tutulması yaşayıp, Birden'in sözlerini tamamen "out of context" yorumlar hale düşmüşüm. Birden'in sözlerinin doğru yorumuna bu post'un yorumlar kısmından erişebilirsiniz.
Bu büyük misenformasyonumdan ötürü okuyuculardan özür dilerim.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Kanadoğlu Üz're

Sabih Kanadoğlu, Kemal Kerinçsiz'den sonra bu ülkenin gördüğü en fenomenal hukukçu desem çok kişinin itirazı olmaz herhalde. Mesela kendisi sayesinde Lost dizisindeki sayılar gibi bizim de duyunca fenalık geçirdiğimiz bir sayı var artık. Yatağa küçük gelen çarşaf misali, nereden çeksen başka bir yeri açıkta kalan Anayasamızın, akıl ve mantık değil, sadece ideoloji yoluyla anlaşılabileceğinin kanıtı olan 367 kararından sonra gündeme nasıl olduysa "bilirkişi" olarak düşen Onursal Başsavcımız - ki ünvanı Başsavcıların bu memlekette ne işe yaramaları gerektiğinin en güzel, en yüce kanıtıdır- gene açmış ağzını ve bizleri aydınlatmış: ''Geçici 15. Maddenin Anayasa'dan çıkarılması mutlak gerekir. O hükmün yer alması çağdaş bir demokrasi için ayıptır, utanılacak bir olaydır. Ancak geçici 15. madde Anayasa'dan çıkarılarak 12 Eylülcülerin yargılanmasının önünün açılacağı düşüncesini aşılamaya çalışıyorsanız bu da ayıptır. Çünkü halkımız yüzde 91 küsurla Anayasa'ya evet dedi. O darbeyi yapanların tüm sorumluklarını, hem cezai, hem idari, hem mali, hem hukuki olarak ortadan kaldıran bir hüküm haline geldi. Hukuk devleti bir afta dahi zaten bunu yapamaz. Yani 'Ben seni affetmiştim ama bugün vazgeçtim, seni yargılayacağım' diyemez.'' Kısacası "Sonuçta Anayasa kabul edildi, halk darbecilerin yaptığını onayladı, bu af gibidir, bir daha geri dönüp o insanları yargılayamayız." demiştir bu hukukçu. Bu hukukçu, "Eğer darbe yaparsanız hemen bir Anayasa çıkartın, kurtulursunuz" diyerek yol göstermiştir belki de. Şimdi diyeceklerdir ki "Ama hoca sadece bu Anayasa'nın yürürlükte olmasından bahsediyor." Sanki her yeni Anayasa lafı ortalığa düştüğünde itiraz eden benim ya! Kanadoğlu'nun bilirkişi ve Onursal Başsavcı olduğu bir memlekette "yargının bağımsızlığı" vs. tartışması yapmak sadece abesle iştigaldir. Eğer "yargının önünü tıkıyorlar!" diye aklınızda şüpheler var ise, o yargının kendisinin nasıl bir tıkaç olduğunu bir daha düşününüz.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Asker vs. Sivil

Müjdeler olsun! Anayasa Mahkemesi memleketi bir kez daha iç mihraklardan kurtardı ve askerin sivil mahkemede yargılanabilmesini sağlayan kararı iptal etti. Siviller ise hala daha askeri mahkemede yargılanabiliyor. Demokrasimiz emin ellerde, korkuya mahal yok.

7 Ocak 2010 Perşembe

Avrupa'da Öyle Mi Abi?

Bu Avrupa örneklemesi ile çok karşılaşıyoruz. İki tipi var bunun beni çok sinirlendiren. Birincisi, gündelik yaşama dair şehir efsanesi niteliğinde olanlar. "Abi Almanya'da yere çöp at, polis gelip popondan sokup ağzından çıkarıyormuş, yaa yaa", "Hoca Fransa'da herkes ağzından nefes alıp burnundan veriyormuş ki küresel ısınma olmasın, tabii tabii" falan türü laflar bunlar. Sorsan herkes düzenli, bütün ülke 8'de kalkıp 10'da yatıyor, sürekli çalışıyorlar, ekonomileri mükemmel durumda falan. İspanya, İtalya, Almanya falan hepsi bir bu insan için, Avrupa ya...
İkincisi ise daha vahim. Avrupa ile Türkiye'yi Venn şemasında birebir eşleştirip statükoyu haklı çıkartma çabası. "Abi öyle diyorsun da Fransa'da da üniversitelere türbanla girilemiyor," "Abi Fransa'nın resmi dili Fransızca, anayasada öyleymiş," "Abi 301'in aynısı bütün ülkelerde var" falan gibi, çeşitli akademisyenlerce bilgili belgeli açıklanmasına karşın hala daha kafada resmi tarih güdümlü kalan bilgi kırıntıları. Hadi birinci gruba güldük geçtik de, buna gülüp geçince kendimizi mahkeme kapısında bulabilme riski var.
Lafı getireceğim yer basit aslında: Madem Avrupa'nın herşeyi örnek alınası, İtalya'daki Gladio operasyonunu da örnek alalım, ne dersiniz? Ne demiş Gladio'yu bitiren hakim:
"Devlet sırrı diyerek hadiselere bir perde çekmek, anayasal güvencelerin riske atılması demektir. Başbakanın bu gerçeği unuttuğunu düşünüyorum. Yüzlerce insanın yasa dışı yöntemlerle fişlenmesi gibi karanlık olaylar mutlaka aydınlığa kavuşturulmalıdır. Devlet sırrı, yargının önünü kesme ve işini engelleme aracı haline gelmemelidir."
Bir zamanlar bu Temiz Eller Operasyonu'nu gündeme taşıyan "güvenilir" gazetecilerin şimdi takındığı tutum benim bu yüzden garibime gidiyor. "Kurumlar arası uyum", "ordunun mahremi" vs. geçiniz bunları. Bana demokratik olup da Başkan'ının ordusunu denetleyemediği bir tane ülke söyleyin, ya da düpedüz "Ben yarı-askeri rejim istiyorum abi, öylesi daha güzel" deyin. Demokrasi maskesi arkasına bir zahmet saklanmayın, rica ederim.

17 Aralık 2009 Perşembe

Bir Garip Adalet

"Are You Smarter Than a 5th Grader?" diye bir yarışma programı var yayınlanan. Anlamı şu: "Bir 5. sınıf öğrencisinden akıllı mısınız?" Adından da anlaşılacağı gibi, bu programda yarışmacılara 5. sınıf müfredatından sorular soruluyor, ve katılanlar seçilmiş 5. sınıf öğrencileri vasıtasıyla birbirleriyle yarışıyorlar.
Bu programa çıkmaya değer bir sorum var, hatta 5.yi bırak, 1. sınıf ancak, belki:
A kişisi B kişisine silahla ateş ediyor. Polis önce kimi tutuklar?
Cevabınız B mi? Tebrikler, Türkiye şartları için doğru cevabı verdiniz.
Haber burada. İstanbul Dolapdere'de DTP'lilerin protesto gösterileri sonrasında olaylar çıkmış, 3 kişi kalabalığa silahla ateş açarken görüntülenmişti. İlk etapta, açılan ateşle yaralanan, ve de onu hastaneye kaldıran iki kişi "terör örgütüne üye olmak ve mala zarar"dan tutuklandı. Aslında yapılan açıklanabilir, zira gösteride olaylar çıktığını biliyoruz. Peki bu suçlamanın kanıtı neydi? Zanlının yerde yatarken ve de hastanede kaldırılırken çekilmiş fotoğrafı!
Sonuç: Eğer Dolapdere'de biri size ateş ederse; hem vandalist, hem de terörist olursunuz.
Peki ateş edenler? Önce bu kişiler "panik yaratacak şekilde silah kullanmak" suçundan tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar. Sonra, NTV'nin haberine göre, şu açıklamaları üzerine bir daha tutuklandılar:
"Geçimini çöpçülük yaparak sağladığını söyleyen T.G., göstericilere karşılık vermesi için kendisine 500 TL verildiğini iddia etmiş ve, "Bana verdikleri parayı sen de ver, istediğin adamı rehin alayım. Ben ekmeğime bakarım. Gerginlik varmış, yokmuş bana ne... Para verdiler, dediler git, sık... Ben de gidip kuru sıkı attım" demişti."
Bu duruma uygun bir atasözü vardır kesin, bilen yazsın, benim beynim durdu.

15 Aralık 2009 Salı

Zaman Herkes İçin Farklı Akar

Marmara Depremi'nde yıkılan binaların müteahhitleri yargılanırken zaman aşar gider. Dava düşer. 17 bin kişi aslında hiç ölmemiş gibi.
Hayata Dönüş Operasyonu'ndan hayatına bir daha geri dönemeyenlerin failleri yargılanırken zaman aşar gider. Çocuklar "Aaa isme bak ne güzel operasyonmuş" diye düşünsünler diye.
İşkenceci polisler için zaman su gibi akıp gider mesela. Gazete küpürleri bile yetişemez bazen.
Güzel şeydir zaman aşımı; Örtülü Ödenek'in üstünü iyice örter, Susurluk davasındaki kayıp silahları ebediyete kadar kaybettirir, hayali ihracatlar hayallerde kalır, ihaleye fesat karıştıranlar hukuka da fesat karıştırır, Bahçelievler'in sanığı yakalan(a)maz, Kemal Türkler'in katili yakalansa da zaman akıp gider.
Her zaman böyle değildir bu fakat. Eğer adınız Dev Sol ise, zaman aşmak bilmez, 29 yıl sonra size müebbet hapis verirler. "Bari avukat tutsaydık, bari delilleri görseydik, hiç olmadı biz kendimizi savunsaydık!" diye boş yere bağırırsınız. Türkiye bir hukuk devletidir, ve hukuk devletindir. Hukuk Alaatin Çakıcı, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı, Veli Küçük, İbrahim Şahin ve diğer nice isimsiz kahramanlar, şerefli kurşun atanlar, para hortumlayanlar için akıtır durur zamanı. Mazlumun saati bile yoktur zaten zamanı bileceği.
12 Eylül hukuku ve 12 Eylül öncesi hukuksuzluğu! Düşün artık yakamdan. Nefesiniz iyice kokmaya başladı artık.

13 Aralık 2009 Pazar

Batasıca Batasuna

İspanya Mahkemesi Batasuna'yı kapatmıştı! O yüzden bu karar bize emsaldir. DTP'yi de kapatırız, her türli terörle ilişkisi olan partiyi de kapatırız!

- Dünyanın en yüzeysel mahkemesinin karar gerekçesi. İtirazım var!

1. Batasuna'yı emsal alan mahkeme, Sinn Fein'ı neden emsal almaz? O parti neden kapatılmamıştır?

2. Batasuna'nın baz alındığı Bask bölgesi; kendi parlamentosu olan, kendi dilini konuşabilen, her türlü demokratik hakka sahip bir bölgedir. Bu demokratik haklara karşın bir partinin terörle ilişkili olmasıdır sebep. DTP'nin demokratik hakları elde etmesine fırsat verilmiş midir? Bir halkı temsil eden parti, o halk hak elde edemeden, o halkın mücadele zeminini oluşturan yasadışı örgüt ile bağlarını koparabilir mi?

3. Bask bölgesinde ayrılıkçı olup da teröre karşı olan partiler de vardır. Aralar gibi. Türkiye'de bir Kürt partisinin meclise gelir gelmez terörist damgası yediğini göz önüne alırsak, tam bir paralellik kurulabilir mi?

4. Emsal gösterilen İspanya'da, Başbakan çıkıp Katalanlara "Sizin ayrı bir millet olduğunuzu kabul ediyorum" açıklaması yapmıştır. Türkiye bu açıklamayı kaldırabilecek bir siyasi zeminde midir?

5. Sui misal emsal olmaz diye ben mi dedim? İşine gelen emsal, işine gelen emsal değil; nasıl bir hukuktur bu?

İtirazim bitmez.

Kaynakça: Sağduyu, google ve Oral Çalışlar'ın yazıları: bir, iki.

4 Kasım 2009 Çarşamba

Güler Zere serbest kalıyor

NTV'nin haberine göre, Güler Zere'nin serbest bırakılmasına çok yaklaşılmış. Öldürmek için elinden geleni ardına koymayan hükûmet, ölümünün, kendi üzerine kalmaması için sonunda lütfetmiş. Yakalandığı kanser, Türk Tabipler Birliği'nin de açıkladığı üzere, artık geri dönülmez bir noktada. Ancak yasalara göre, devletin çoktan harekete geçmiş ve tedavi için gerekli kolaylığı sağlamış, tedavinin de ötesinde, hastalık bu noktaya gelmeden salıvermiş olması gerekliydi. Suçu ne olursa olsun, "hukukun üstünlüğü" ve "kanun önünde eşitlik" denen nanelerden yararlanmış olması gerekiyordu ama... Sonra da "bana sağcılar insan öldürüyor dedirtemezsiniz.". S.ktir ordan! http://www.gulerzere.net http://twitter.com/gulerzere