2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2014 Cumartesi

2014 ve 2009 yerel seçimlerinde Ankara'da hile yapıldı mı? Mevcut analizlere bir katkı

Gelen talep üzerine bir süre önce 2009 ve 2014 Ankara yerel seçimleri ile ilgili kendi bloğumda yayınladığım iki analizin sadeleştirilmiş bir özetini buradan sizlerle paylaşmak istiyorum. Her iki analizin de İngilizce olarak ve biraz daha detaylı ve teknik dille yazılmış versiyonlarını buradan ve şuradan okuyabilirsiniz.

Analize başlamadan önce biraz ön bilgi: 


30 Mart 2014 seçimleri sonrasında en çok tartışmaya neden olan konu Ankara büyükşehir belediye başkanlığı yarışında kimin daha çok oy aldığıydı. Henüz YSK kesin sonuçları ilan etmediği için tam resmiyet kazanmamış olsa da AKP'nin adayı Melih Gökçek ilk açıklanan sonuçlara göre tüm oyların sadece %1.1'ine denk gelen, 32,000 oy civarı bir farkla zaferini ilan etmişti.

CHP kendi yaptığı takip ve topladığı bilgiler ışığında açıklanan sonuçların yanlış olduğunu, seçimi Mansur Yavaş'ın kazanmış olması gerektiğini iddia etti. Önce İl Seçim Kurulu'na gidildi. Oyların yeniden sayılması, iptal edilen oyların da tekrar değerlendirilmesi istendi. Ayrıca birleştirme tutanaklarında yapılan şaibeli hatalara da itiraz edildi. Ana muhalefet partisi, bu talepler reddedilince YSK’ya başvurmuş ama oradan da olumlu cevap alamamıştı.

Önceki analizler neye işaret ediyor?

Hile tartışmalarının da etkisiyle sosyal medyada muhtelif analizler yapıldı. Bu analizler CHP'nin bir girişimi olan Yerel Seçim 2014 Sandık Takip Sistemi sayesinde toplanan seçim sonuçlarını kullanarak yapıldı.

Bunlar arasında Stockholm School of Economics'de öğretim üyeliği yapan Erik Meyersson'un ortaya çıkardığı bir ilişki özellikle ilginçti. Meyersson ilk yazısında (İngilizce) hem Ankara hem de İstanbul'daki büyükşehir belediye başkanlığı (BBB) seçimlerinde geçersiz oyların oranca çok olduğu sandıklarda AKP'nin sistematik olarak daha çok, CHP'nin ise sistematik olarak daha az oy aldığını gösteriyordu. Bu sonuç, birçok sandıkta CHP'ye atılan geçerli oyların bir kısmının geçersiz sayılmış olabileceğini ve bu yüzden de AKP'nin bu sandıklarda CHP'ye nazaran daha yüksek oy aldığı şüphesini doğurdu. 


Fakat tek mantıklı açıklama tabi ki bu değil. Belki de bahsettiğimiz ilişki AKP'nin zaten güçlü olduğu ilçe ve seçim bölgelerindeki seçmenin, CHP'yi destekleyen bölgelerdeki seçmenden demografik olarak farklı olmasından kaynaklanıyor. Örneğin AKP seçmeninin ortalama eğitim seviyesinin daha düşük olduğunu hesaba katarsak tabi ki hatalı kullanılan ve dolayısıyla geçersiz sayılan oyların AKP'nin yüksek, CHP'nin daha düşük oy aldığı yerlerde kümelenmesi normal diyebiliriz.

Ancak ortada bir başka sorun var. Meyersson geçersiz oy oranları ile AKP-CHP oy farkını her ilçenin sadece kendi sınırları içindeki sandıklar arasındaki farklılıkları kullanarak analiz ettiğinde hala istatistiki olarak anlamlı ve pozitif bir ilişki buluyordu. Bir adım daha öteye giderek sadece ilçelerin kendi iç dinamiklerine değil de her ilçenin altındaki farklı seçim bölgelerinin (voting station) kendi iç dinamiklerine odaklandığında yine istatistiki olarak benzer ölçüde anlamlı ve pozitif bir ilişki ortaya çıkıyordu.

Buradan çıkan mesaj net: Seçmen davranışına dair (demografik) faktörlerin, belirli bir ilçe veya seçim bölgesi içindeki sandıklar arasında sistematik olarak farklılık göstermesi düşük bir ihtimal. O halde geçersiz oylarla AKP-CHP oy farkı arasındaki pozitif ilişkinin de seçim hilesinden kaynaklanma ihtimali o ölçüde yüksek demektir.

Eğer bu ilişkiyi seçmen davranışları ile açıklayamıyorsak, hile dışında başka ne gibi alternatif hikayeler olabilir? Belki de AKP'nin kuvvetli olduğu yerlerde CHP yandaşı sandık görevlileri ile AKP yandaşı görevliler arasındaki gerginlik ve tartışmalar normalden daha çok geçersiz oy çıkmasına sebep oldu. Fakat bu hikayede tutarlı olmayan bir nokta var. Zira CHP'nin kuvvetli olduğu yerlerde de benzer gerilim ve tartışmaların olmasını ve bunların geçersiz oy oranını yükseltmesini bekleriz.

Diyebilirsiniz ki AKP seçmeninin çok olduğu yerlerde hatalı pusulaların oranı daha yüksek olduğu için gerilim her iki tarafta da aynı bile olsa sonuca yansıması farklı olabilir. Ama bir dakika. Daha biraz önce seçmenlerin demografik farklılıklarının sonucu etkilemesini engellemek için ilçe ve hatta seçim bölgelerine odaklanmıştık. Yani bu alternatif hikaye de bulunan ilişkiyi açıklamakta yetersiz duruyor.

Bu ilişkinin hile tezi ile tutarlı olduğuna dair ek kanıtlar da var. Örneğin Meyersson şuradaki yazısında (İngilizce) benzer bir ilişkinin Adana, İzmir ve Manisa gibi illerde de gözlemlendiğini ortaya koyuyor. Daha da ilginci, geçersiz oyların oranı ile AKP-CHP oy farkı arasındaki ilişki AKP'nin açık ara üstün olduğu illerde çok daha zayıf duruyor. Bu önemli bir kanıt çünkü şayet ortada bir hile varsa,
 parti örgütlerinin stratejik davranarak kazananı kendi lehlerine değiştirebilecekleri illere yoğunlaşırlar.


Son olarak Meyersson, bu son seçimlerde Ankara'da CHP'nin ortalamanın --daha doğrusu ilçeler bazında aldığı oy oranlarının medyanının-- üzerinde başarı gösterdiği yerlerde kuvvetli bir ilişki bulurken, daha düşük oy aldığı yerlerde ise aynı ilişkinin oldukça zayıf olduğunu gösterdi. Gerçekten de eğer AKP örgütleri hile çabalarını CHP'nin daha güçlü olduğu ilçelere yoğunlaştırarak sonuçlara daha çok etki edeceklerini hesaplamışlarsa tam da bu tarz bir sonuç beklerdik.

Mevcut analizlere katkı: 2009 sonuçları ışığında son seçimlerde ne oldu?

Bu özetten sonra gelelim yaptığım analizlere. İlk analizde Ankara'daki son yerel seçimlere odaklanıyorum.

Soru şu: AKP şayet hile yaptıysa acaba gerçekten hilenin daha çok ekstra oy getirebileceği yerlere mi odaklanmaya çalıştı? Tabi bu bölgeleri belirlerken objektif kriterlere ihtiyaç var. Parti örgütleri bunun için muhtemelen yaptırdıkları anketlere ve önceki yerel seçimlerdeki performanslarına bakıyorlar. Anket sonuçlarına dair elimizde bilgi yok ama 2009 seçimlerinde hangi partinin hangi ilçede en çok oyu aldığına ve ikinci sıradaki partiye ne kadar fark attığına bakarak Ankara'yı farklı kısımlara ayırmak mümkün.

TUİK'in online veritabanından indirdiğim mahalli idareler seçim sonuçlarını kullanarak 2009 yılında Ankara büyükşehir belediye başkanlığı için oy kullanan tüm ilçeler arasından 4 farklı grup oluşturdum: (1) CHP veya MHP'nin en yüksek oy oranına ulaştığı ilçeler, (2) AKP'nin en yüksek oy oranına ulaştığı ilçeler, (3) AKP'nin birinci olduğu ilçeler arasında AKP'nin ikinci sıradaki partiye %10'dan daha az ve (4) %20'den daha çok fark attığı ilçeler.

Amacım geçersiz oy oranları ile üç büyük partinin (AKP, CHP ve MHP) sandık bazında aldıkları oy oranları arasındaki ilişkiyi yukarıda bahsettiğim ilçe grupları için ayrı ayrı incelemek.

Aşağıdaki iki grafik bulduğum sonuçları özetliyor. Resmi daha büyük görmek için üzerine tıklayabilirsiniz.


Önce soldaki grafiğe odaklanalım. Yatay barların her biri, geçersiz oy oranı ile belirli bir partinin aldığı oy oranı arasındaki ilişkinin şiddetini gösteriyor. Pozitif değerler bu iki değişkenin aynı yönde hareket ettiğine, negatif değerler ise ters ilişkiye işaret ediyor. Sarı, kırmızı ve yeşil barlar sırasıyla AKP, CHP ve MHP'nin oy oranlarına dair sonuçları gösteriyor. Peki bu ilişkilerin istatistiki olarak anlamlı olup olmadığını nereden biliyoruz? Bunun için barların üzerindeki siyah renkli ince çubuklara bakmalıyız. Bu çubuklar %95'lik güven aralıklarını ifade ediyor. Yani %95 olasılıkla bu iki değişken arasındaki ilişkinin kuvveti siyah çubuğun içerdiği değerler arasında bir yerde. Eğer bu aralık sıfır değerini kapsıyorsa o zaman ortada anlamlı (duruma göre pozitif veya negatif) bir ilişki olmadığı savını %95'lik bir kesinlikle iddia edemeyiz. Bu durumda iddiamızı ancak daha düşük (örneğin %90 veya altı) güven seviyelerinde savunabiliriz.

İlk önce genel resmi görmek için hem 2009 hem de 2014'de büyükşehir için oy vermiş 18 ilçenin tamamına bakalım (tam 7 ilçe bir önceki BB seçimlerinde kapsam dışındaydı). Bu sonuçlar grafiğin en üst sırasında ("All Districts") yer alıyor. Daha önce ortaya konan sonuçlarla tutarlı olarak, geçersiz oyların oranca yüksek olduğu sandıklarda CHP oy oranlarının daha düşük AKP'ninkilerin ise daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu ilişki güven aralıkları sıfırı dışladığı için istatistiki olarak da anlamlı.

Bu genel trend kendi içinde sistematik bazı farklı trendleri saklıyor olabilir. Örneğin ikinci sıradaki sonuçlar CHP veya MHP'nin 2009'da en başarılı olduğu ilçelerde söz konusu ilişkinin hem nicel olarak hem de istatistiki olarak daha kuvvetli olduğunu gösteriyor. Şayet AKP bu ilçeleri daha çok hedef aldıysa bu sonuç gerçekten de anlam kazanıyor.

Üçüncü sıraya bakarsanız AKP'nin en başarılı olduğu ilçelerde ise ilişkinin hem nicel olarak belirgin şekilde zayıfladığını hem de istatistiki olarak kısmen anlamsızlaştığını görebilirsiniz. Peki neden AKP'nin 2009 seçimlerinde en yüksek oyu aldığı ilçelerde hiç hile çabasına girmediğini düşünelim ki? Örneğin AKP'nin muhalefet partileri ile daha yoğun şekilde çekiştiği ilçeler ile açık ara önde olduğu ilçeler arasında hiç mi fark yok? Bunun cevabı için son iki sıraya bakmamız lazım. AKP'nin %10'dan daha az farkla birinci geldiği ilçelerde (Etimesgut, Kalecik and Mamak) kuvvetli bir ilişki varken, AKP'nin %20'den daha çok farkla birinci geldiği ilçelerde (Sincan, Altındağ, Pursaklar ve diğerleri) işe benzer bir ilişkiden eser yok. Son sıradaki güven aralıkları sıfırı içermekte.

Benzer bir analizi bu sefer her ilçenin sadece kendi içindeki dinamiklerine odaklanarak yaptığımızda ise sağdaki grafiği elde ediyoruz. Gördüğünüz gibi niteliksel olarak sonuçlar önceki analizle çok benzer. 

2009 yerel seçimlerinde de hile şüphesi var mı?

2009 yerel seçimlerinde de Ankara'da yarış oldukça çekişmeli geçmişti. AKP, CHP ve MHP sırasıyla %38.5, %31.9 ve %26.9 oy almıştı. Şayet AKP karşıtı oylar daha az ölçüde bölünmüş olsaydı yarış çok daha yakın ve hatta CHP'nin galibiyeti ile bitebilirdi. Yani Melih Gökçek ve ekibinin hile yapmak için oldukça geçerli sebepleri vardı. Ayrıca şayet 2009'da sistematik bir seçim hilesi söz konusu olmuşsa bunun nihai sonuçlara anlamlı bir yansıması da olmuş olabilir. O zaman gelin 2014'te gözlemlediğimiz bu şüphe uyanduran ilişkinin 2009'da neye benzediğine bakalım. 

İlk etapta 2009 yılında Ankara ilçe belediyeleri için atılan oyları analiz edeceğim. Aşağıdaki figür sandık bazında AKP-CHP oy oranı arasındaki fark (akpchpdiff) ile geçersiz oy oranları (invshr) arasında nasıl bir ilişkisi olduğunu gösteriyor.




Bu ilişkiyi daha belirgin bir şekilde ifade edebilmek adına her sandıktan çıkan sonuçların (AKP-CHP oy oranı farkının ve geçersiz oy oranlarının) il ortalamalarından sapmalarını hesaplayıp bu sapmaları birbirine karşı çizdirdim. Bu yüzden yukarıdaki resimde negatif [pozitif] değerler il ortalamasının altındaki [üzerindeki] gözlemleri ifade ediyor. Mavi noktaların her biri bir sandığı temsil ediyor. Burada önemli olan akpchpdiff ve invshr değişkenlerindeki ortalamadan sapmalar birbirleriyle ilişkili mi değil mi sorusu. Figürde gördüğünüz kırmızı doğrusal çizgi işte bu ilişkinin kuvvetini ve yönünü gösteriyor. Tabi bu ilişkinin doğrusal olması şart değil. İşte etrafında gri renkli güven aralığı ile çizilmiş ikinci eğri ise doğrusallık varsayımı yapmadığımız taktirde akpchpdiff ve invshr arasındaki ilişkinin nasıl gözüktüğünü gösteriyor. Her iki yöntem de ilişkinin pozitif ve istatistiki olarak anlamlı olduğuna işaret ediyor.

Bir sonraki adım olarak deminki analizi bu sefer her ilçenin sandık sonuçlarını etkileyebilecek, kendine has özelliklerini dikkate alarak tekrarlıyorum. İlçeler arasındaki sistematik farklılıkların bizi ilgilendiren ilişkiye olan etkisini arındırdığımızda ortaya işte şu aşağıdaki figür çıkıyor.


Son olarak analizimizi her bir seçim bölgesine has etkilerden arındırılmış şekilde yaptığımızda aşağıdaki ilişkiyi elde ediyoruz. Bu ilişki beklendiği gibi öncekilerden daha zayıf ama hala pozitif ve istatistiki olarak hayli anlamlı.



Aslına bakarsanız Meyersson'un 2014 için bulduğu ilişkilerin kuvvetine çok benzer sonuçları 2009 için de gözlemliyoruz. 

Kısaca özetlersek ortaya çıkan tablo şu: Eğer 2014 seçimlerinde gözlemlediğimiz ilişki bir seçim hilesine işaret ediyorsa o zaman benzer şekilde bir hilenin 2009 yılında da yapılmış olması çok muhtemel gözüküyor. Sanırım birçoğumuz için bu çok da şaşırtıcı bir çıkarım değil.

İkna olmadım, ek delil istiyorum diyorsanız Meyersson'un konuyla ilgili yazdığı şuradaki makaleye de (İngilizce) bakabilirsiniz. Kısaca özetlemek gerekirse bulduğu şey şu: Üzerinde resmi damga bulunmayan sandık tutanakları sistematik olarak AKP'nin CHP'den daha çok oy aldığı sandıklarda yoğunlaşıyor. Aynı ilişki, geçersiz pusulaların sayısının düzgün bir şekilde rapor edilmediği sandık tutanakları için de geçerli. Ayrıca problemli sandıklardaki (damgasız tutanaklar ve geçersiz pusulaların yanlış kaydedildiğine dair şikayet içeren tutanaklar) oy oranlarının dağılımı ile problemsiz sandıklardakini kıyasladığımızda problemli sandıkların problemsizlerden belirgin şekilde daha fazla AKP'ye yaradığını ve CHP'nin oy oranına zarar verdiğini görüyoruz.

Sonuç

Şu vakte kadar anlamışsınızdır ki tüm bu bahsettiğim analizler ve sonuçlar kesin hile var anlamına gelmiyor. Sadece diğer olasılığı, yani ortada hile dışında daha masum başka bir şeylerin döndüğü ihtimalini zayıflatıyor. Eğer AKP'nin her iki seçimde de hile yapmış olduğuna inanmıyorsanız, o zaman hem 2009 hem de 2014'de bulduğumuz bu şüphe uyandıran ilişkinin daha mantıklı bir açıklamasını yapabilmeniz lazım. Ayrıca neden AKP'nin hileden muhtemelen daha çok getiri sağlayacağı bölgelerde daha kuvvetli bir ilişki olduğunu ve neden AKP'nin üstün olduğu yerlerde damgasız ve itirazlı tutanakların daha yoğun olduğunu da anlatabilmeniz gerekir.

YSK eğer itiraz dilekçesindeki iddialar seçimin kazananını değiştirebilecek kadar fark yaratacak gibi duruyorsa ancak o zaman yeniden incelemeye karar veriyor. Tabi burada neyin geçerli delil olarak kabul edildiği ve bu delillerin oy oranlarında yaratabileceği farkın nasıl tahmin edildiği çok önemli. Maalesef seçim verileri üzerinde yapılan istatistiki/ekonometrik analizlerin ortaya koyduğu anormallikler bu tarz kararlarda çok etkili olamıyor. Bu analizler doğası itibariyle kesinlik arz etmediği için delil olarak kabul görmüyor. Sadece değişkenler arasında sistematik olarak bir seçim hilesi yapılmış olabileceğini gösteren ilişkileri ortaya çıkarmaya yarıyor. Bu yüzden, bu analizlerin seçimlerde makul bir hile şüphesi var mı yok mu bunu anlayabilmek ve vatandaşları bu konuda bilgilendirebilmek açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu analizler şayet kuvvetli hile şüphesini destekliyorsa bir sonraki seçimlerde ne gibi önlemler alınabileceğine dair de önemli dersler çıkarılabilir.

Gezi Direnişi demokratik sivil toplumun dirilişine yadsınamaz bir katkı yaptı diye düşünüyorum. Bu dirilişin önemli bir ayağını da yerel seçim süreciyle yaşadık. Ankara'nın Oyları , Oy ve Ötesi , Oyumu Çaldırtmam gibi sivil insiyatiflerin, @sandikbuglari gibi twitter gruplarının, Erik Meyersson, Murat Eren ve @erenyanik gibi seçim verilerini inceleyen ve sorgulayan kişilerin artmasını bu yüzden önemli buluyorum. Daha şeffaf, daha adil ve şaibesiz seçimler ancak tabandan gelecek daha kuvvetli tepkilerle mümkün. Muktedire bu şaibelerin farkında olduğumuzu, bunları umursadığımızı ve bu iddiaların takipçisi olacağımızı göstermeliyiz.

20 Mart 2014 Perşembe

Yerel seçim tahmin oyunu

Kişi başına düşen barut fıçısı sayısının tavan yaptığı şu günlerde seçim sözcüğünü gerginlikten bağımsız dile getirmek, hafife almak mümkün değil, fakat spor turnuvalarından Oscarlara her şeyin bir tahmin oyununun olduğu modern zamanlarda yerel seçimlere böyle bir dokunuş olmaması da eksiklik olur. Hem günde iki anketin yayınlanmaya başladığı bir süreçte, en muteber analizin "ben demiştim" formatında geldiği bir memlekette tahmin yarışması yapmayacağız da ne yapacağız?

Lütfen soruları cevaplamadan önce aşağıdaki açıklamaları, puanlama kurallarını vs. okuyun ki sonra "aaa ben bilmiyordum :(" falan olmasın ^.^



Genel açıklama:

* Oyun dört sorudan oluşuyor. İlk soru partilerin Türkiye genelinde alacakları oy oranı, ikinci soru üç büyükşehrin belediye başkanlıkları, üçüncü soru geçmiş seçim sonuçları ve şu anki adaylar ışığında bakıldığında çekişmeli geçecek 10 nispeten büyük ve önemli şehrin belediye başkanlıkları ve son soru da dört büyük partinin Türkiye çapında toplam kaç ilin belediye başkanlığını kazanacağı hakkında.

* İlk iki sorunun tamamen cevaplanması zorunlu. Son iki soru ise tercihe bağlı, zira kimseyi Balıkesir'deki seçimlerle ilgili benim kadar heyecan duymaya zorlamak istemedim. Eğer son iki soruyu cevaplamazsanız, sadece ilk kategoriyi kazanma şansınız olacak.

* Oyuna Twitter kullanıcı adınız ile katılıyorsanız isminizin başına @ koymalısınız. Eğer seçim gecesi öncesi yapılacak analizde/sonrasında sonuçlar irdelenirken kullanıcı isminiz bulunamazsa tahminleriniz mükerrer/geçersiz sayılacak.

* Seçim öncesi yapılacak analizle kast ettiğim de şu: Oyuncuların tahminlerini toplamayı bıraktıktan sonra, insanların seçimlerden beklentilerinin ne olduğunu göstermek adına ortalamaları vs. gene bu bloga yazacağım. Ümidim "strawpoll"lardan daha isabetli sonuçlar ortaya koyması ama bakalım, kısmet.

* Oyunun sonunda hem en iyi genel oy oranı tahmini, hem de tüm kategorilerde en çok puanı almış olan seçilecek. Münferit tahminlerin enteresanlığına göre ayrıca ödüller de dağıtabilirim. Büyük ödül bragging rights sadece maalesef, ama yarışmaya çok takipçili katılanlar olursa rica ederiz #ff verirler ^.^

Kurallar ve puanlama:

Birinci soru (oy oranı tahminleri): Tahmininizi tek haneli ondalık sayı olarak girmelisiniz (mesela 30.6) Eğer oy oranını ±%0.4 hata payına kadar bilirseniz 10 puan kazanırsınız. ±%0.5-±%0.9 aralığı 8 puan±%1.0-±%1.4 aralığı 6 puan alır. Bundan sonra her %0.5'lik aralıkta alınacak puan birer birer azalır. ±%4 üzeri tahminler puan alamaz.

Örnek: X partisi %23.6 oy aldıysa, sizin de tahmininiz %21.2 ise, 4 puan alırsınız. %21.1 diyen ise 3 puan alır. %24 10 puan, %24.1 8 puan getirir.

İkinci soru (üç büyükşehir): Her doğru tahmin 4 puan değerindedir.

Üçüncü soru (10 çekişmeli büyükşehir): Her doğru tahmin 2 puan değerindedir.

Dördüncü soru (toplam il sayısı): Puanlaması en karışık olan bu olacak. Dört temel verimiz/varsayımımız var: 1. Dört büyük partinin katıldığı belediye başkanlıkları neredeyse zero-sum oyuna dönüştü. Yani toplamanız varsa, bir partinin kazandığı belediye başkanlığı sayısında yaptığınız yanlış tahmin başka bir partiye de yansıyor. 2. Dört partinin de kazanacağı belediye başkanlığı sayısını tam bilmek, bir partinin oy oranını tam bilmek kadar zor. 3. Partilerin kazanacakları başkanlık aralıkları farklı ve bağıntılı olduğu için, her bir tahmini ayrı ayrı puanlamak sıkıntılı. 4. Diğer sorular bu sorunun biraz içinde olduğu için puanlama "oyunun kaderini değiştirecek" düzeyde olmamalı, fakat oyuncunun alacağı puan sarf edeceği efora da değmeli. Bunlar ışığında:

Oyuncular 10 puan cepte olarak bu soruya başlarlar. Dört parti için teker teker tahminlerinin ne kadar saptığı "hata puanı" olarak toplanır, sounda 0.5 ile çarpılır ve 10'dan çıkarılır.

Örnek: Geçen seçimlerde AK Parti 45, CHP 13, MHP 10, DTP 8 belediyeyi kazanmıştı. Tahminlerini 48, 12, 11, 9 olarak yapmış bir oyuncu 10 - (6*0.5) = 7 puan alacaktı.

Tiebreaker: Puan eşitliğinin olduğu durumlarda bakılacak kategorilerin önem sırası, soruların sırasıyla aynıdır.

Sonsöz:

* Formun sonuna "tahminlerinize ne kadar güveniyorsunuz?" sorusunu da koydum. Bunu dürüstlükle cevaplarsanız sevinirim. Amacım Dunning-Kruger deneyini tekrarlamak değil, fakat siyasete hakimiyet zannı ile hakimiyet arasında nasıl bir ilişki var merak ediyorum.

* Eğer formda bir hata, puanlama sisteminde bir sıkıntı vs. görürseniz çok geç olmadan bir ses edin de gerekli düzenlemeleri yapabileyim.

* Bu formu elden ele dolaştırmaktan imtina etmeyin, yani sadece sosyal medyada olanlar değil, başka insanlar da katılabilirler/katılsınlar (gerçi bragging rights ve #ff ödülleri pek bir manasız kalıyor böyle bir durumda ama yaratıcı bir çözüm önerisi olan varsa süper olur)

2 Haziran 2011 Perşembe

Aydının İkilemi

Seçimler yaklaşırken, bir kampa dahil olmamak için çırpınan kişiler de "fikir beyan etme" derecesinde mahalle baskısını üzerlerinde hissetmeye başladılar. Normal olan da bu.

Lakin Türkiye'de hiç bu kadar garip bir seçim ortam oluşmamıştı şimdiye kadar. Seçmen genelde ya partizandır, ya da "hepsi kötü" deyip kötünün iyisini arar ve bulur da. Türkiye'nin seçim dinamikleri böyle şekillenegelmiştir. Bu sene ise elimizde öyle bir şema var ki, akıl durur. BDP ve MHP gibi aslen önemli aktörlere girmeyerek (girersek çıkamayız) duruma bir göz atalım:

AKP, 2002'den beri Türkiye'de değişimin dinamosu olmuştu. Lakin referandum kampanyası sırasında ve de sonrasında adeta bir metamorfoz geçirdi. AB süreci eğimli bir yokuştan yukarı çıkmaya çalışan cift çekerli araba gibi hararet yaptı, kenara çektik soğutuyoruz. Milliyetçi ve muhafazakâr söylem zirve yaptı.

Diğer yanda ise CHP var: SHP ile birleşip SHP kadrosunu tasfiye ettikten sonra ülkeye sadece kötülüğü dokunmuş bir parti. Lakin "acayip" bir şekilde genel başkanı değiştikten sonra, AB söylemine sarılmaya çalışan, 2 sene önce söylense "Baykal'ı uzaylılar kaçırmış" dedirtecek vaatlerde bulunmaya başlayan bir parti oldu CHP. Kılıçdaroğlu, seçmeni ürkütmemek için iki ileri bir geri gitti, ama son gelinen nokta cidden şaşırtıcı.

Bu iki parti özelinde 4 adet görüş belirtilebilir. Birincisi, AKP'nin aslında sadece milliyetçi gözüktüğü, ve de seçim sonrası liberal çizgisine geri döneceği. İkincisi AKP'nin liberal rüzgardan yararlanmayı bıraktığı, Erdoğan'ın yeterince güç kazandığı için artık kendi bildiğini okuyacağı. Üçüncüsü, CHP'nin sırf AKP'nin rolünü çalmak için özgürlükçü gözükmeye çalıştığı, "demokrasi gelirse biz getiririz" ayağına yattığı. Dördüncüsü, CHP'nin eski SHP çizgisine geri dönmeye çalıştığı, fakat seçmenine yabancılaşmamak için işi ağırdan aldığı.

İkilem ise şurada başlıyor: Bu söylemlerin hepsi "niyet okuma" üzerine kurulu.

Tutarlı bakış açısı nedir? Sadece söyleme bakarsanız, CHP'ye daha çok kredi vermeniz lazım, sadece eyleme bakarsanız AKP'ye. Partilerin çelişkilerini ön plana çıkarırsanız ikisinden de kaçmalısınız, fakat ikisinin de iyi niyetine inanırsanız ikisini de beğenmeli... Çıkar yol, mutlak doğru yok yani.

Ben ikisinden de uzakta durmayı seçtim mesela. Herkes kendince bir yol seçecek, bu ikilemde de kimseyi seçtiği yol itibariyle suçlayamayız. Fakat diğer bir trajedi de tam bu noktada ortaya çıkıyor: aydınlar kendi ikilemlerini, başka kampta gördüklerinin "hatalı" seçimleri üzerinden değerlendirip birbirleri ile çatışıyorlar.

Dediğim gibi, buraya MHP ve BDP'yi de kattığımızda olay karman çorman bir hal alıyor. Türkiye'de daha önce de çetin seçim dönemleri oldu, ama hiçbiri bu kadar çelişki, bu kadar güvensizlik, bu kadar şüpheden ileri gelen suçluluk hissinin maddi/manevi şiddete dönüşümünü barındırmamıştı.

Az kaldı. Dişimizi biraz daha sıkabilirsek hakikaten güzel olacak.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Halka İnme Kılavuzu

CHP'nin esasen SODEP'e geri döndüğü yeni döneminde sıklıkla benimsediği bir yönelim var: "halka inmek". Lakin bu yolda tecrübesiz oldukları için kendilerine bir iki bir şey hatırlatmak isterim:

1. "Halka ineceğiz, halka ineceğiz" deyip durursanız halka inmezsiniz, halkın bilincinde o mesafeyi korumuş olursunuz. Halka inmek sessizce yapılan bir iştir.

2. Türkiye'ye gelmiş geçmiş en karizmatik liderlerden olan Erdoğan'ı alt etmenin yolu, sürekli onun gündemini konuşmak ve onun laflarını eleştirmeye çalışmak değildir. Erdoğan'ı aşağıya alamazsınız, siz onun yanına çıkacaksınız. Bu da alternatif söylem geliştirmekle olur.

3. "Halk dilini konuşmak" önemlidir, lakin siz parti adına en ciddi organizasyon olması gereken kurultayda parti programını açıklarken "Benim adım Kemal, o parayı bulurum" derseniz sizi kimse ciddiye almaz. Siz modelinizi açıklarsınız, ondan sonra seçim mitinglerinde "Ben o parayı bulurum" dersiniz. Yoksa halka değil Bakırköy'e inmiş olursunuz.

4. Halka inmek için önce parti içinde bir sağlamlık oluşturmak şarttır. Kurultayın üzerinden 24 saat geçmeden dava açar ve iç çekişme yaşarsanız halk sizin bir halt becereceğinize güvenmez.

5. Ecevit'i getiren koşullar günümüzde atıl kalmıştır. Karaoğlan bir esinlenme kaynağı olabilir, lakin günümüzde Türkiye'nin o zaman konuşulmayan öncelikteki sorunları vardır. Sadece ekonomik söylem ile olmaz bu iş, paşa paşa Kürt ve türban lafını ağzınıza alacaksınız. Zaten AKP fobili/alerjili kesim ne olursa olsun size oy verecek, korkmayın, biraz daha özgürlükçü olmaktan zarar gelmez.

Şimdilik bunlarla başlayın, eğer sizde bir ışık görürsek devamını getiririz.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

SHP Kürt Raporu

Dün Kılıçdaroğlu'nun retoriğine değinmiştik, ama öncelikle türban sorununa odaklanmıştık. Bugün ikinci aşamaya geçelim: Kürt Sorunu.
Öncelikle şunu belirtelim, 90'lı yıllar sosyal demokrasisi için bir Kürt sorunu yoktur, bir Güneydoğu sorunu vardır. Bu sorun da azamiyetle ekonomiktir. Gene Ahmet Taner Kışlalı'dan alıntılayayım kısa kısa:
"Devletin sunduğu hizmetlerden kamuda görev almaya ya da o görevlerde yükselmeye kadar, insanlar etnik kökenlerine göre bir ayrıma uğramazlar. Kürt kimliği sebebiyle bir sorun ortaya çıksaydı, bu sorunun kimlik çatışması olan İstanbul, Ankara gibi yerlerde ortaya çıkması lazımdı, Güneydoğu'da değil. 1991'de HEP ile işbirliği yapan SHP, 13 seçim çevresinde tek milletvekili çıkaramamıştır, HADEP düş kırıklığı yaşamaktadır..."
İşte bu ve bunun gibi sebeplemelerden ötürü, soruna bu yıllarda hep ekonomik gözden bakılmıştır. Temel mantık şudur: Eğer oranın ekonomisi güçlü olursa, oradaki halk asimile olmaya ses çıkarmaz. Ulus-devletçi yapı itibariyle, oradaki kimliği kabul edebiliriz, ama o kimliğin güçlenmesine asla izin veremeyiz.
İşte bu noktada, SHP'nin 1990 yılında hazırladığı Kürt raporu (resmi ismiyle: SHP'nin Doğu ve Güneydoğu sorunlarına bakışı ve çözüm önerileri) önem kazanıyor. Bu önemin birkaç sebebi var:
1. CHP'nin yeniden hazırlayacağı rapor öncesi mantaliteye ışık tutması.
2. Baykal'ın o yıllardaki söylemi ile son söylemlerini karşılaştırıp, CHP'nin Kılıçdaroğlu ile girebileceği rotanın tahmini.
3. Türkiye tipi sosyal demokrasinin yaşadığı hayalkırıklığının analizi.
Raporda da yukarıda bahsettiğim ekonomik söylem ağırlığı var, lakin günümüzde söylenenlerden önemli farklılaşmaların olduğu noktalar da mevcut. Bu farklılığın en önemlisi demokrasi ve insan hakları vurgusu. Bu hususta, OHAL yönetimi fazlasıyla eleştirilmekte, devletin yurttaşına bakışının sorunlu olduğu söylenmekte. Şöyle bir ifade mevcut mesela:
"Olağanüstü yaşam koşulları ve yıllardır süren uygulamalar, bölgede yaşayan insanlar için bir kimlik bunalımı doğurmuştur. Bunalım devletin yurttaşlara bakışı ile ilgilidir. Yanlış yönetim anlayışının yarattığı tepki sonucu olarak yurttaşlar bir yabancılaşma içine sürüklenmektedir. Yörede ciddi bir güven bunalımı yaşanmaktadır.
Silahlı mücadelede doğrudan taraf almayan yuttaşların, kitlesel soruşturmalarla, tutuklamalara karşı karşıya bırakılması, haksızlıklarla birlikte yaşamaya mahkum edilmesi, yurttaşları resmi otoritelere karşı tepki gösterme konumuna getirmiş, bir takım kışkırtma ve zorlamalarla da olsa kepenk kapatma ve başka direniş eylemleri meydana gelmiştir."
Tabii CHP'nin bugün bu tepkilerin kökenini unutmuşçasına söylemde bulunması bir yerde trajik.
Rapordan diğer bir ilgi çekici nokta da terörle mücadelenin eleştirilmesi. Bölge insanına potansiyel suçlu gibi bakılması eleştiriliyor, koruculuğun kesinlikle kaldırılması gerektiği söyleniyor, "devlet terörü" tabiri kullanılıyor. Terörle mücadeleye söylem bazında getirilen eleştiri ise çok yerinde:
"Ancak terör örgütünün silahlı mücadelesi ileri sürülerek halka yapılan baskı haklı gösterilemez."
"Silahlı eylem tek başına önemli bir şekilde tehdit değildir ve etkinliği sınırlıdır. Önemli olan silahlı eyleme karşı, “en kısa zamanda sıfırlayacağız”, “kökünü kazıyacağız”, “bu Devlete meydan okumadır”, “imha edeceğiz”, iddialarının halka yönelik olarak zorunlu kıldığı olumsuz ve hatalı uygulamalardır. Bu uygulamalarla eğer bir kısım yurttaş eylemlere sempati duymaya başlıyorsa, silahlı eylem amacına ulaşması, devlet de tuzağa düşmüş demektir. Oysa Devlet, “terör tuzağına” düşmemenin yollarını bulmalıdır.
Teröre karşı olgun, soğukkanlı, kendine güvene, halka güvenen, hiçbir zaman temel ilkelerden, temel ölçülerden sapmayan anlayışı ve politikayı Devlete egemen kılmak gerekir. Kısaca olaylara demokratik bir anlayışla, demokratik kuralların zorunlu kıldığı politikalarla yaklaşmak esas olmalıdır."
CHP'nin zamanla daha militerleştiğini bu paragraflar doğrultusunda söylemek mümkün.
Raporda CHP adına oluşmuş iki temel ironi ise şöyle:
1. Öncelikle CHP, anadil konusundaki duruşunu çoklukla değiştirmiş değil. Her ne kadar raporda anadil yasağı ağır dille eleştirilse de, devletin eğitim dilinin Türkçe olması gerektiği söyleniyor. Kürtçe eğitim-öğretim özel kuruluşlara bırakılıyor.
Değişen ise anadil ve diğer demokratik haklar konusundaki söylemler. Mesela şöyle bir pasaj var:
"Demokrasinin doğal gereksinimi olan düzenlemeleri bir lütuf, bir özveri bir zamanlama şeklinde görme anlayışı yanlıştır. Belirli kesimlerde hala geçerli olan bu anlayışın aşılması gerektiğine inanıyoruz. Ana dil yasağı ile ilgili düzenlemeyi “taviz”, “zamanlama”, “teslimiyet” mantıkları ile kaldırmayı reddeden düşünceye kesinlikle karşı olduğumuzu belirtmek zorundayız."
Muhalefet kaygısı ile CHP'nin zamanla aynı söylemi kullanır hale gelmesi üzücü.
2. Yurttaşlık kavramının incelendiği paragrafta şöyle bir uyarıda bulunulmuş raporda:
"Dünyada milliyetçi dalgalanmaların yeniden ortaya çıktığı bu dönemde zora dayalı her türlü biçimlenmeyi reddederek çağdaşa, güzele, refaha bütünlük içinde toplumca ulaşmak amacındayız."
Bunu diyen bir partinin milletvekili 20 yıl sonra Canan Arıtman olmuş. Bu da acı tabii.
* * *
Sonuç olarak, yeni dönem CHP'sinin bir süredir ileri sürdüğüm tez dahilinde 90'lar sosyal demokrasisine yakınsayacağını varsayarsak, milliyetçi söylemleri bir kenara koyup lakin ulus-devletçi anlayıştan taviz vermeden demokratik açılımları desteklemesi gerekmekte.
Yeni hazırlanacak rapora ve de Kılıçdaroğlu'nun söylemlerine bu şekilde bakmak daha sağlıklı olacaktır. CHP, ekonomik gelişme ile, halkın kültürel kimliğine saygı duyulmasını ön plana koymuş, fakat devletin azınlık haklarını vermesi konusunda hiçbir zaman cömert ve cüretkâr olmamıştır. Bu, tarihsel olarak, özellikle de HEP - DEP travmasından sonra CHP'nin varabileceği en uç noktadır.

11 Temmuz 2010 Pazar

Kılıçdaroğlu Retoriği

"SODEP/SHP Geri Dönüyor" başlıklı yazımda, Kılıçdaroğlu'nun seçilmesinin CHP için köklü bir reform demek olmayacağını, lakin CHP'nin en azından tersine evrim geçirerek 1990'lar sosyal demokrasisine geri döneceğini öngörmüştüm. Şu dakikaya kadar da beni hiç şaşırtmadılar gerçekten.
Ben ortaokul yıllarımı Cumhuriyet gazetesi yazarlarını okuyarak geçirdim, ve hatta rahmetli Ahmet Taner Kışlalı üzerimdeki büyük etkilerden biriydi desem yalan olmaz. Kendisinin iki kitabını ezbere bilirdim neredeyse: Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği ve Bir Türkün Ölümü. Buna istinaden rahatlıkla söyleyebilirim ki, Kılıçdaroğlu da o çizgide söylemlerini şekillendiriyor.
Yukarıdaki video gerçekten bir aciz örneği gözümde, özellikle de "Belki de türban takan kardeşlerimiz türban takmayacaktır, ben biliyorum evlerde iki kız kardeşin biri takarken öteki takmıyordu!" kısmı acayip. Fakat benim odaklanmak istediğim yer 05.56 dakika kala itibariyle geçiyor: "Bir devleti devlet yapan kurallarıdır... Ben parlamentoya kot pantolonla giremem, niye, meclis içtüzüğü böyle... İstiyorsa iktidardaki parti bu kuralı değiştireceğim, buyurun değiştirsin." Aynı argüman 04.00 kala civarı yeniden dillendiriliyor.
Kışlalı'nın ilk bahsettiğim kitabı ne yazık ki yanımda yok, lakin BTÖ'den bir pasaj aktaracağım şimdi size:
"Müslüman olmayan, hatta dinsiz olan bir kadın, şortla ya da başı açık camiye giremiyor. Çünkü oraya girmeye onu zorlayan kimse yok. Ama kendi isteğiyle girmek istiyorsa caminin de kurallarına uymak zorundadır!
Erkek, askere kendi isteğiyle gitmediği halde, askerliğin kurallarına uymak zorundadır!"
Burada çok ilginç bir mantık yürütülüyor. Yani camiye turistik amaçla girmek ile üniversite eğitiminin bir tutulmasını geçtim, zorunlu askerlik gibi temelden tartışılması gereken bir husus, bir yasağı olumlamak için kullanılıyor. En temelindeki bakış açısı ise şu: "Kural varsa uyacaksın!" İyi de zaten biz bu kuralı eleştiriyoruz ki? Türban ile okula gidilse ne olur sorusunun yanıtı -artık şeriat masalı da sökmediğinden- "ama kural var!" oluyor. E kuralı değiştirecek mecra da iktidar değil mi zaten? Bu soru gelince de başa dönülüyor. İnanılmaz bir kısır döngü.
Başka bir kısır döngü ise CHP'nin resmi sitesinde de yayınlanmış bir röportajdan gelsin:
İktidar olursanız başörtülü kızların üniversiteye gidebilmesi için bir şey yapacak mısınız? O konuda söyledim. O sorunu biz çözeriz ve çözmeye de kararlıyız. Nasıl çözeceksiniz? Onu bize bıraksınlar. Terörü de çözeceğiz, türban sorununu da çözeceğiz. Türbanlı kızlar üniversiteye gidebilecekler mi? Toplumsal desteği sağlayacağız. Herkesin okumasına olanak sağlayacağız. Kmsenin endişesi olmasın. Biz bu sorunu çözeceğiz.
Şimdi bu da bir yaklaşım tabii, ama yukarıdaki ile yan yana konunca büyük soru işaretleri oluşturuyor. Solun inandırıcılığının neredeyse sıfır olması en büyük sorunlarından biriyken, bu tür söylemlerin CHP'yi iktidara taşıyacağını düşünmek gerçekten büyük cesaret.
* * *
CHP, tarih boyunca temel aldığı 6 okun üzerine makyaj yaparak ilerlemiş bir parti. Söylem kâh "Ortanın Solu" olur, kâh 21. yy Baykal'ının estirdiği faşizm rüzgarları. Lakin o temele yönelik bir sorgulama gelmedikçe, CHP "Atatürk'ün partisi" olacak ve de mutlaka normaline yakınsayacaktır. Bu iyi ya da kötü bir şey değil, lakin CHP'yi "solun umudu" olarak görmek, Kemalizmi sosyal demokrasi olarak görmek demek ki orada işler ciddi şekilde karışmakta içinde bulunduğumuz yüzyıla bakarsak.
Bu görüşün devlet anlayışını doğru anlamak için Kışlalı'dan şu cümleyi de alıntılayalım ve yazıyı noktalayalım:
"Devletin temel işlevi, ortak değerler etrafında bir toplumu birleştirip ayakta tutmaktır!" Bu yüzden farklılıkları benimsemek yerine, farklılıkları tolere etmek gibi bir işlevi oluyor devletin; ve de bu yüzden Kılıçdaroğlu'nun söylemi "İşleri doğal akışına bırakalım, çözülür sorun"dan öteye geçmiyor, geçemiyor.
Yarın: "SHP'nin Kürt Raporu"

8 Temmuz 2010 Perşembe

AYM'nin kararı üzerine bazı tespitler

Anayasa Mahkemesi referanduma götürülmesi planlanan anayasa paketine karşı büyük çoğunluğu CHP'li 111 milletvekilinin yaptığı itiraz hakkında kararını verdi. Hukukçu olmadığım için bu kararın ne derece AKP tarafının iddia ettiği gibi Anayasa'ya aykırı olduğunu, içerik yönünden incelenebilip incelenemeyeceğini bilemiyorum. Hukukçuların da bu konuda ciddi fikir ayrılığı olduğuna göre bu ya gerçekten yoruma açık bir tartışma ya da daha çok hukukçuların ideolojik kamplaşmasından doğan zorlama bir tartışma. Öyle veya böyle Anayasa Mahkemesi AKP'nin beklentisinin aksine değişiklik paketini hem içeriğe yönelik hem de şeklen inceledi. Önemli bir ayrıntı: Anayasa Mahkemesi (AYM) heyeti şeklen inceleme yapıp yapmayacağına da kendi içinde oy çokluğu esası ile karar verdi. Ama tasarının esasına dair inceleme yapma kararı değiştirilmesi öngörülen her maddeyi incelemek sureti ile değil, sadece "teklif edilemezlik kapsamında olduğu iddia edilen" maddeleri değerlendirmek şeklinde oldu. Sonuçta AYM tasarının şekil yönünden iptaline (yani yürürlüğünün durdurulmasına) yönelik itirazı tamamen reddederken, içerik yönünden anayasal bulmadığı maddeleri cımbızlayarak CHP cephesini tatmin etmiş oldu. Haşim Kılıç'ın açıklamasından alıntılarsak: "Anayasa paketinin, anayasamızın 4. maddesinde ön görülen teklif edilemezlik yasağı kapsamında olduğu iddia edilen 8., 14., 16., 19., 22., 26. maddelerinin incelenmesine oy çokluğuyla karar verilmiş ve yapılan denetim sonunda kanunun 16. maddesiyle Anayasa Mahkemesi'nın yapısına ilişkin Anayasa'nın 146. Maddesinde yapılan değişikliğin 4. fıkrasında Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Sayıştay, Yükseköğretim Kurulu ve Baro Başkanlarının Anayasa Mahkemesi'ne gönderecekleri üyeler için yapacakları şeçimlerde ... 'Her üyenin ancak bir aday için oy kullanabileceğine ilişkin' ibarenin [çıkarılmasına karar verilmiştir]". İçerik yönünde iptaller bununla bitmiyor. Anayasa Mahkemesi ayrıca kanunun 22. maddesi ve Anayasanın 159. maddesine dair yapılan değişiklik önerisindeki Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) Cumhurbaşkanı'nın atayacağı üyelerin sadece iktisat ve siyaset bilimi dallarında öğrenim görmüş veya üst kademe yöneticilerden seçilebileceğine dair kısıtlamayı da iptal etti. Böylece Anayasa Mahkemesi hukuk dallarındaki öğretim üyeleri ile avukatlar arasında da şeçim yapmak mümkündür demiş oldu. Son olarak Danıştay, Yargıtay, Adalet Akademisi ile adlı ve idari yargı hakim ve savcılarının HSYK'ya üye seçiminde sadece tek bir aday için oy kullanmalarına izin veren ifade de iptal edildi. Karar sonrası CHP tarafından gelen açıklamalar kendi içinde çelişiyor: Bazıları karardan memnun değiliz çünkü yürütmenin durdurulmasını istiyorduk derken başka milletvekilleri ise cımbızlanan maddelerin dışında tasarının referanduma götürülmesi konusunda zaten hiç bir çekinceleri olmadığını, yeni haliyle tasarıdaki üye seçimlerinin kendi istedikleri şekle getirildiğini söylüyor. AKP tarafı ise karar yanlış çünkü esasa yönelik inceleme yapılarak yargı yürütmenin yerine koymuştur kendini diyor. Neticede bu değişiklik tasarısı AYM'nin değiştirdiği maddeler ile birlikte referanduma gidecek. CHP'den gelen çelişkili açıklamalar gösteriyor ki aslında CHP'nın tasarının şeklen iptaline yönelik itirazı samimi ve gerçekçi bir itirazdan ziyade tamamen AYM'ye orta yol bulma, dengeli karar verme konusunda hareket alanı sağlama amacı güdüyordu. Zira her ne kadar CHP'li milletvekillerinin bazıları açıklamalarında "tam tatmin olmadık" ayağına yatsa da iptal edilen ifadelere bakınca CHP'nin istediğini aldığını söyleyebiliriz. Bu kararın çıkmasını kolaylaştırmak için AYM'ye itirazda bulunurken amaçladıklarından daha çoğunu talep etmişler gibi duruyor. Böylece AYM de daha rahat bir şekilde "bakın şekle yönelik itirazı reddeddik ama esasa ilişkin bunları bunları da iptal ettik" diyebildi. AYM iki seferdir kendini uzlaştırıcı pozisyonunda buluyor ve böyle bir denge siyaseti izliyor. Şahsım adına özellikle son maddedeki değişikliğin Türkiye demokrasisi için bir gerileme mi yoksa ilerleme mi olduğundan emin değilim. Ama tüm bu itiraz ve yargı sürecine baktığımızda bazılarımız bunu yargının siyasallaşması açısından kötü bir gidişat olarak görürken bazılarımız da sağduyu adına bu denge siyasetinin tek seçenek olduğunu düşünecektir.

18 Haziran 2010 Cuma

Kısa Kısa - 18 Haziran 2010

1. Kürt açılımını kapatmıştık zaten de en son noktayı koymamıştık, o da olmuş. Davet üzerine Kandil Dağı'ndan inen ex-teröristlerin 8'ine "terör örgütü üyesi olmak" suçuyla dava açılmış ve tutuklanmışlar. Diğerlerine de ayıp olmasın diye "terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek" (hani şu istediğiniz herkesi PKK'lı gibi yargılayabildiğiniz madde) suçlaması yöneltilmiş.
Bence bu süper bir taktik. Herkesi böyle dağdan çağırıp sonra "töröristsin sen" diye tutuklarsan, 1 yıla PKK biter abicim. Helal olsun yetkililere.
2. Melih Gökçek gülüşünü bilirsiniz değil mi? Müjdemi isterim, artık Ankaranızın simgesi de o. Ama şirinlik olsun diye "kedi" maskesi altında satıyorlar. Biz de yedik.
<- Nasıl da sinsi sinsi bakıyor... Bir gözü kalk gidelim derken öbür gözü b.k yeme otur diyor. Dostum bu tam Gökçek işte!
3. Bir vatandaşımızın kulak zarında yırtılma/delinme varmış. O ne yapmış peki? Kulağıyla balon şişirmeye başlamış.
Haberden iki ifade var ki, bence her Türkiye gencinin düstur belirlemesi gerek kendine.
a) "hem de kulakla balon şişirme yeteneğini keşfettiğini söyledi." Abi sorması ayıp da, nasıl keşfettin? Bir gün birisi yanlışlıkla kulağına balon dayadı da sen nefes aldın falan mı? Niye kulağyla balon şişirebildiğini keşfeder ki bir insan?
b) "Çok şükür böyle bir yeteneğimi keşfettim, ama ileride sağlık durumumu nasıl etkiler bilmiyorum." Yani kulağımla balon şişirebilmem, sağlığımla ilgili risk almaya değer diyor abimiz. Helal, işte cesaret budur!
4. Berhan Şimşek ile Gürsel Tekin acayip benzemiyorlar mı yahu? "CHP'li röfleli saçlı orta yaşlı kadın" stereotipinden sonra bir de bu mu çıktı başımıza şimdi?
5. Memleketin YÖK konusundaki ikiyüzlülüğü, benim sinirimi bozan şeylerden birisidir. 80'lerde YÖK'ten şikayet eden solcu abiler, 90'larda birden en ateşli YÖK savunucusu olmuşlardı. 90'larda hala daha YÖK'ten şikayet ediyor olan muhafazakâr abiler ise 2000'lerde YÖK'ün en ateşli savunucusu oldular. Kimsenin umurunda değil üniversitelerin özerkliği, üniversiteler yüksek lise olmuş, iktidar mücadelesi ve kadrolaşma merkeziymiş, peeh.
İşte bu konuyu irdelemek üzere Dicle Üniversitesi İzleme Komisyonu oluşturulmuş ve bir de yazı kaleme almışlar, buyrun okuyun.
Biz ise her zamanki gibi tekrar edelim: YÖK, üniversiteler arasında sadece eşgüdüm sağlayan bir kurum olmalı, üstün yetkilerinden bir an evvel arındırılmalıdır. Tabii kimse sallamayacak ama o ayrı.
6. Ahmet İnsel, Tayyip Erdoğan'ın "mutlak doğru"larını eleştiren harika bir yazı kaleme almış. Partizan samimiyetsizliğinde nefes almaktan sıkıldıysanız, onu da buradan buyrun okuyun.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

SODEP/SHP Geri Dönüyor

CHP'deki son gelişmeleri bu başlıkla özetlemek isterim ben. Neden onu dediğime ise son paragrafta değineceğim, önce genel bir yorum yapalım.
Gündemde iki haber var. Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanlığı'na adaylığını 60 milletvekilinin desteği ile açıkladı. Bunun hemen arkasından da CHP MYK'sı "Baykal geri dönmelidir" kararı aldı oybirliği ile (Önder Sav hariç).
Sırf bu gelişme bile CHP'de iki kanadın oluştuğunu gösterebilir, ama güçlü bir tez haline getirmez. Bu yüzden metindeki diğer iki işarete bakacağız.
Mesela MYK üyesi Sayan'ın "Komployu kim yaparsa karşıyız. Sorun Kılıçdaroğlu değil, olayı bu kadar küçümsemeyin" cümlesini "komployu iktidar yapmamış olabilir, Kılıçdaroğlu'nun adaylığından ziyade, bu sürece nasıl gelindiği önemli" şeklinde yorumlamak için üstün bir Türkçe bilgisine gerek yok. Önder Sav'ın toplantıyı terk etmesi, rivayetlere göre bu tür suçlamalardan dolayı terk etmesi de ayrı bir işaret olarak yorumlanabilir. Ki zaten bu yazımda bunun parti içi bir çekişme olduğuna yönelik işaretlerin kuvvetinden bahsetmiştim.
İkinci işaret ise, Kılıçdaroğlu'nun adaylığına destek veren isimler listesi. Bu listede; öyle ya da böyle sendikacı geçmişi olan Bayram Meral, daha önce Genel Başkanlığa aday olmuş Haluk Koç, rahmetli Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu, halkın ekonomik durumu ile ilgili yaptığı konuşması sosyal paylaşım sitelerinde dönmüş yeni popüler Muharrem İnce, yargılanabilmek için dokunulmazlığının kaldırılması isteğiyle AİHM'ye başvurmuş Atilla Kart gibi isimler var. Bu listede olmayan isimler ise ana ağlatıcı Onur Öymen, soy uzmanı Canan Arıtman, üniversitelerdeki ikna odası muciti Nur Serter, savaşçı diplomat Şükrü Elekdağ.
Bütün milletvekillerin sicilini bilmek mümkün değil tabii ama ilk izlenim şu: CHP'deki daha ılımlı, daha ekonomik politika odaklı isimler bir kanatta, daha şahin, daha "ulusalcı" isimler başka bir tarafta.
Daha önce de yapmış olduğum bir "Kemal Kılıçdaroğlu ancak neo-Erdal İnönü olur" benzetmem var. Hala daha arkasındayım. Bu illaki kötü bir eleştiri değil, sonuçta soldaki siyasetçilerden her daim saygıyla anılan bir isimdi İnönü. Lakin ne kadar icraat üretebildi, ne kadar etkindi; orası belli değil. Kılıçdaroğlu ile, yukarıda baktığımız birincil yapılanmanın işaret ettiği üzere, CHP'nin bu SODEP/SHP çizgisine geçiş yapabileceğini düşünmekteyim.
Bu çizgi Türkiye'nin ihtiyacı olan reformist sol mu? Kesinlikle hayır. Lakin Türkiye önce 1990 modeli sosyal demokrasiyi hatırlamalı, "doğru ya sol böyle bir şeydi" demeli ki, 2000 modeline geçiş yapabilelim.
Kılıçdaroğlu'nun adaylığı bu açıdan kesinlikle hayra alamet bir gelişmedir. Daha önce "o kadar heves etmeyin" demiştim ama, sanırım şimdi "solun açık olsun" derken biraz daha emin olabiliriz. Gene de Kılıçdaroğlu kurultaya kadar direnebilir mi, onu beklemek lazım, temkini elden bırakmamalı.

11 Mayıs 2010 Salı

Türkiye Solu Harikalar Diyarında

Dünkü yazımın sonunda "Aslında daha çok irdelenecek konu var, ama şimdilik bu kadarına bakalım" demiştim, fakat etrafımda gördüğüm mutluluk gözyaşları beni bu ikinci yazıyı yazmaya itti. Lafı uzatmadan diyeceğimi en baştan diyeyim: Baykal'ın istifası, ne CHP'yi, ne de solu kurtarmıştır. Birincisi, Baykal'ın istifası onun siyaset sahnesinden çekildiğinin hiçbir şekilde göstergesi değildir. Daha önce de, 1999 Genel Seçimleri başarısızlığından dolayı Baykal istifa etmiş, yerine Altan Öymen ve Tarhan Erdem ikilisi gelmişti. Bu kişilerin en azından Radikal'deki yazılarını okuyorsanız; Avrupai sosyal demokrat çizgide düşündüklerini, reforma açık olduklarını biliyorsunuzdur zaten. Nitekim onlar da CHP'de bir reform hareketi başlatmışlardı parti iç tüzüğünden başlayarak. Peki ne oldu? Baykal'ın canı sıkıldı, 1 sene sonra emir verdi partideki "uyuyan ajan"larına ve de tekrar başkanlığı ele geçirdi. Hal böyleyken, parti teşkilatından ardı ardına gelen açıklamalara bakarsanız, CHP'de durumun 1999'dan daha da vahim olduğunu görürsünüz. CHP'nin solun umudu olma treni ciddi bir şekilde kaçmıştır. İkincisi, hep şikayet ettiğimiz "lider sultası" şeklinde dizayn edilmiş siyasi partilerin, ebedi şefleri görevden ayrılınca o partiler çözülme sürecine girerler. Özal sonrası ANAP, Demirel sonrası DYP, Ecevit sonrası DSP, Erbakan sonrası RP... Bu süreci hasarsız atlatan sadece iki parti vardır, o da MHP ve (son adıyla) BDP'dir. Bunun sebebi ise, bu partilerin güçlerini liderden değil, etnisiteden almasında yatar, ki oylarının dönem dönem artıp dönem dönem azalması da parti politikasının başarısı/başarısızlığı sebepli değil, etnik kökenin sosyopolitik konumundan ileri gelir. Tam bu noktada da CHP'nin ikilemi başlar. CHP de, son dönem politikalarıyla kendisini neo-milliyetçiliğe eklemlediğinden, bekası ya bu politikanın devamında olur -ki bu durumda sol bir atılım gerçekleştiremez-, ya da Baykal sonrası bir yapılanma yaşar -ki bu durumda da bahsettiğimiz çözülme gerçekleşir-. O yüzden boşuna umutlanmaya gerek yoktur. Diyelim ki Baykal hakikaten siyaset sahnesinden çekildi ve CHP eklemlendiği politikayı geride bırakıp çözülmeye gitti. Bu durumda CHP'nin yerini alacak bir siyasi akımın doğuşunu beklemek solun tek umudu olacaktır. Peki ufukta kimler var? Sarıgül, Kılıçdaroğlu vs. Bu isimlerin herhangi birisinin Türkiye'deki sol potansiyeli canlandıracağını düşünmek hayalperestliktir. Sarıgül olursa Cem Uzan'dan hallice olur, Kılıçdaroğlu ise siyaset sahnesinde 5-10 yıl kaldıktan sonra neo-Erdal İnönü olabilir ancak. O yüzden sevinç çığlıklarınızı içinize gömün, yağmur dansınızı durdurun. CHP eksenli sol bitmiştir. CHP'nin reforme ettiği "Türkiye solu", bir nesil değişmeden kendine gelemez. Ne yazık ki de, o hiçbir solcunun gerçekten memnun olmadığı AKP keyfince demokratik reformları yapıp Türkiye'nin üzerindeki ulusalcılık bulutunu dağıtmadıkça o değişim hızlıca gelmeyecektir.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Deniz Baykal Üzerine

(Ben yazıyı erteledikçe yeni gelişmeler oldu, o yüzden başlangıç analizin bazı kısımları demode kalabilir, kusura bakmayınız. Olabildiğince kapsayıcı bir yazı yazmak niyetindeyim, iyi okumalar.)

I. Tartışmaya Genel Bakış

 Deniz Baykal'ın seks kaseti skandalı, ülkenin gündemine düştüğünden beri tartışmaların gidişatı tam da bize yakışır şekilde ilerledi. Öncelikle insanlar taraflarını seçtiler, çünkü ülkemizde fikirler olayları bağımsızca analiz etmek yerine olayları çevirip kendi lehine kullanmak için oluşturulur. "Taraf olmayan bertaraf olur" gibi bir bağnazlık ile çevrili iken (ki bunu diyerek bizi iki tarafa indirgeyen demokratlarımızın başucunda "Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir" sözü asılıdır), bu olayda da soğukkanlı değerlendirme yapılması mümkün değildi tabii. Baykal yandaşları, daha doğrusu AKP karşıtları (ki bu olay, daha sonra anlatacağım gibi bu iki boyutlulukla irdelenemez) yas tutmanın 5 aşamasını yaşadılar adeta:

1. Reddediş: "Baykal öyle şey yapar mı yahu? Kesin montajdır bu! Videonun kalitesi kötü zaten. Şu karede burnu, şurada da yürüyüşü benzemiyor. (y.n.: Hani kalite kötüydü, nasıl analiz ettin?)"
2. Öfke: "Vakit gazetesi Barbie bebekleri bile sansürlerken, bu haberi nasıl veriyor böyle! İğrençlik, yayın etiğine sığar mı? Bel altı vuruyor bu adiler!"
3. Pazarlık: "Yahu adam yaptıysa yaptı, herkes kaçamak yapabilir, abartılacak bir şey yok, istifa gereksiz."
4. Depresyon: "CHP'nin açıklamaları olduğunu gösteriyor galiba, suikast iddiaları falan, off."
5. Kabul: "Baykal istifa etti." Baykal karşıtları ise bütün bu aşamalar karşısında duruşlarını pek değiştirmediler. "Terbiyesizlik, aile adamı bunu yapar mı, istifa etmeli."

II. Konunun Bağımsız İncelemesi

İnsanoğlunun en güzel ikiyüzlülüklerinden birisi, bu "seks skandalı" olarak addedilen olaylarda ortaya çıkar. Ataerkil bir toplum yapısında bireyler, hem günlük yaşamlarında, hem de kitle medya programlarında şu alt metine maruz bırakılırlar: "Erkek adam aldatır." Bunu sadece erkekler değil, kadınlar da söylerler. Fakat bu hipotetik olumlama, olay ortaya çıktığında, hele ki yapan ünlü biriyse birden geçersiz olur. Toplumun bir diğer içgüdüsü olan başarılı olanın burnunu sürtme isteği, toplumun kendi kendiye yaratıp kendine empoze ettiği ahlak bekçiliği ile birleşir, ve bir linç isteği türeyebilir. En son örneği Tiger Woods olayında görüldü bunun. Önce ayıplanır skandalın faili, sonra çıkar özür diler, eşi büyüklük gösterip affeder vs. Böylece bu iki uç duygunun sentezi yaşanmış olur. İş siyasete gelince biraz daha karmaşıklaşabiliyor lakin durum, çünkü burada güç dengeleri söz konusu. Diğer durumlardaki "popülerlik" verisinin yanına bir de "karşı kampı güçlendirme korkusu" işin içine girdiğinden, tutumlar tutarsızlaşabiliyor. Bu da ikiyüzlülüğü üç-dörtyüzlülük haline getiriyor. Bill Clinton'ın seks skandalı ortaya çıktığında, onu alaşağı etmek için kanının son damlasına kadar savaşan komite liderinin seks skandalı çıkmıştı daha sonra ortaya. Cumhuriyetçileri ahlaki travmaya sürüklemişti bu mesela.

Elimizde bir veri var: Erk sahibi insanlar (kadın-erkek fark etmez), Maslow piramidinde tepeye ulaşınca bile doyamadıklarından, ya da en tepeye ulaşamadıklarından (çünkü hiçbir zaman en tepe yoktur) daha fazla erkek-kadın arzulayabilirler, ve eşlerini aldatırlar. Ve bu olayın çözümü basittir: Ne yaparsan yap, yakalanma. Çünkü toplum sadece tepki göstermek zorunda olduğu için tepki gösterir. O yüzden, bu seks kaseti yüzünden Baykal'a yöneltilen her eleştiri, aslında tutarsızdır. Baykal'ın sırf seks kasedi yüzünden istifa etmesini istersek, bu ataerkil tiyatronun bir parçası olmuş oluruz.

Fakat Baykal'ın durumunda olayı farklı boyuta taşıyan bir ayrıntı var. O da kasetteki kadının, milletvekili adayı gösterilirken rakiplerini "beklenmedik" şekilde geride bırakan Nesrin Baytok olduğu söylentisi. Politika hakkında azıcık fikir sahibi olan birisi, bu milletvekili adaylığı sıraları belirlenirken ne rüşvetlerin, ne vaatlerin döndüğünü biliyordur muhtemelen. Yani kimse, parti başkanının tek kalemde o adayları belirlerken adayların kalifiye olup olmadığıyla ilgilendiğini düşünecek kadar saf değildir sanırım. Bu, hiçbir şekilde etik olmayan bir düzen, ve hatta siyasetin belini büken bir uygulama zira o milletvekili sonra gelip "parti başkanı atla dese atlarım" diyor kendisine yöneltilen soruya cevap olarak. Burada da bu düzenin bir ifşası var eğer iddialar doğruysa. Kimi para verir, kimisi ihale alır, kimisi de bu şekilde bir rüşveti layık görür. Bu yüzden, eğer Baykal istifa edecekse, bu siyasi etiksizlik ortaya çıktı diye istifa etmeli. Yoksa seksin etik olarak ihale ve para sözlerinden pek bir farkı yok, ve hatta etkilenen 3. partiler olmadığı için (mesela bir ihale söz konusu olsa, orada hizmetin verileceği kesim de daha pahalı veya kalitesiz hizmet alacağı için etkilenmiş olur) daha bile naif kalır. Fakat en nihayetinde, eğer bir siyasi kimliğin bırakılması isteniyorsa, bunun sebebi siyasi etiksizlik olmalıdır. Deniz Baykal'ın eşini aldatması, iyi aile adamı olup olmaması vs. onun siyasi kimliği ile hiçbir alakası olmayan verilerdir.

III. Haberin Niteliği

Gelgelelim, Deniz Baykal'ın siyasi etiksizliğinin ifşası (eğer doğruysa), Vakit gazetesinin bu haberi sunuşuyla bir insan hakları ihlali yaptığı gerçeğini de değiştirmez. Öncelikle, bir teyit imkanı olmadan, bu kadar kalitesiz görüntülerle çıkıp da "Baykal'ın skandalı! Milletvekilliği için Baytok karısını Baykaliın koynuna sokmuş!" gibi bir suçlayıcı haber yapılamaz. Buradaki ifadeler, kişilik haklarını zedeleyici ifadelerdir. Oturaklı bir haber kurumu, "... iddiası var" derdi. İkinci husus ise bu görüntülerin yayınlanması. Birçok seks kasedi söylentisi ortaya çıkmış olmasına karşın, benim hatırladığımı kadarıyla hiçbir medya kuruluşu bu görüntüleri alıp direkt olarak sitesine koymamıştı. Zira bu, kitlesel medya aracı ile özel hayatın gizliliğini ihlal demektir ve bu da bir insan hakkı ihlalidir. Paparazziler gene "kamusal alanda olanı görüntüledik" bahanesinin arkasına sığınsalar da, bir insanın evinde çekilmiş görüntüleri böylece yayınlamak basın etiğine aykırı davranmaktır. Tabii burada eleştirdiğimiz kurumun, Vakit Gazetesi gibi omurgasızlığını defalarca kanıtlamış bir kurum olması beni abesle iştigal eder konuma da getiriyor sanki. Bu yüzden Baykal'ın Vakit Gazetesi'ne açtığı dava doğrudur, ve de Vakit'in tazminat ödemesi gerekir. Olayın doğruluğu ya da yanlışlığı bunu değiştirmez.

IV. Güç Dengeleri

Şimdiye kadar elimizde olanları toplayalım. Baykal'ın "özel hayatın gizliliğini ihlal" ve "kişisel verilerin kaydedilmesi" gerekçesiyle açtığı dava, ve sonrasındaki istifası da, bu görüntülerin doğru olduğunu göstermektedir. Baykal'ın istifası sadece ve sadece iddia edildiği gibi bir siyasi etiksizlik ve rüşvet skandalı var ise doğrudur. Buna karşın, Vakit'in haberi, görüntüler doğru da olsa insan haklarını ihlal edici boyuttadır. Bu tezimi öncelikle belirtiyorum ki, bundan sonra yapacağım analize "taraf" lekesi bulaşmasın.

Videonun Vakit Gazetesi'nde yayınlanması, zaten kutuplaşmış olan toplumu anında "AKP-CHP" ilişkisi kurmaya ve de referandum süreci ile olayı ilişkilendirmeye meylettirdi. Fakat bu tartışmayı başka bir kutuba çekecek sorular ortaya kondu, ve de anlayana, bu genel bakış açısının ne derece hastalıklı olduğunu da bir daha gösterdi. Altını çizmek adına tekrar edelim: Eğer görüntüler iddia edildiği gibi 8 yıl öncesinden ise, AKP'nin vs. bu videoyu daha önceki birçok kritik süreçte sızdırması daha mantıklı değil miydi? AKP, Baykal gibi bir "ebediyen muhalefete razı" siyasi kişiliğin o sahneden çekilmesini arzu eder mi? AKP'nin olay sonraki tutumu (başbakanın talimatıyle Vakit Gazetesi'nin ofisinin basılıp arama yapılması vs.) bu olayda daha tarafsız kalındığını göstermez mi? Bunlar olayın bir "CHP içi çekişme" olduğuna dair kanaati güçlendirmekte. Zira Sav'ın bu olayın hemen akabinde "Baykal'a suikast girişimi vardı, suikasti yapacak olan Sarıgül'ü tanıyor" iddiasında bulunması da (ki Sav'a haklı olarak 3 hafta önceki suikast girişimini niye şimdi ortaya atıyorsunuz diye de soruldu) bu çerçevede dikkat çekici. Ki eğer iddia edildiği gibi olay bir "milletvekilliği rüşveti" ise, bu komployu CHP içi güç dengelerinin ayarlamış olması çok daha mantıklı duyulmakta. Ki zaten Baykal'a yöneltilen en şiddetli "istifa" sesleri de Hürriyet Gazetesi'nin Tufan Türenç gibi yazarlarından geldi. Zaten halihazırda CHP kurultayı da yaklaşmakta idi. Görüldüğü gibi, bu iç çekişme savı savdan da öteye geçiyor. Lakin tüm bunlara karşılık Baykal istifasında "Tüm bunlar iktidarın bilgisi dahilinde yaşanmıştır." diyor, son bir siyasi koz yaratmak, bir altın vuruş çıkarmak niyetinde.

En son gelişmeler ışığında bakarsak olaya, Baykal daha önce de istifa ettiği için olası bir genel seçim başarısızlığından sonra yine CHP'nin başına geçebileceğini düşünmek yersiz olmaz. Hatta daha öncesinden bile ikna olabilir. Bizim tanıdığımız Baykal, pes etmez. Ki CHP'nin mevcut oligarşik yapısı da, Baykal haricinde bir başkan ile başarılı olacak gibi de değildir. (CHP il örgütlerinin Baykal'a destek mesajlarını inceleyiniz mesela.) Diyelim ki olmadı, ilk etapta tüm bu gelişmelerin, MHP ve de Sarıgül'ün oylarına olumlu bir şekilde yansıyacağını düşünsek de, CHP tabanının bir mucize olacakmışçasına beklediği "Kılıçdaroğlu etkisi"ni göz ardı etmemek gerekir. Fakat Kılıçdaroğlu adını zikredebilmek için, öncelikle bu videonun kimin tarafından/taraftarınca sızdırıldığını da iyi etüt etmek gerekir.

Bütün bu varsayım dolu analizlerin yanında kesinliği olan iki şey söylemek lazım: Ülkemizde siyaset hala daha kişi bazlı yapılıyor, fikir bazlı değil. Ve de genel seçim öncesi yerinden tek kımıldayacak taş bu olmayacak, bildiğimiz/kanıksadığımız dengeler daha da fazla değişecektir. Sonuç olarak bütün bunlar, perde arkasında oynanmakta olan kirli bir oyunun perdenin önüne düşen gölgesi. Toplumun fıkra-yı mukaddes gibi bağlandığı siyasi oluşumlar ve bu oluşumların liderleri pür-ü pak değil. "Dış mihraklar" diye yapılan yansıtmalar (ki Zülfü Livaneli, bu kasedin ortaya çıkışını bir dış odaklı Erdoğan'ı tasfiye sürecinin başlangıcı olarak gördüğünü belirtti) da genelde yetersizlik makyajı.

V. Son Söz 

Bu uzun yazı bile yetersiz kalıyor bazı noktalara değinmeye. Sırf Baykal'ın istifa metni, partililerin demeçlerinden, Erdoğan'ın tepkilerinden bile bir bu kadar malzeme çıkabilir; lakin konunun kaba hatlarını ayrıntılı incelemeyi daha uygun buldum. Yorumlar ile daha da genişletilebilir belki bu yazının perspektifi. Neyse, cümleten afiyet olsun.

10 Aralık 2009 Perşembe

Puhahalefet

Uzun süredir böyle bir mantık felci, böyle bir saçmalama görmemiştim. ''Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Anamuhalefet Partisinin Genel Başkanı'nın 3.5 yıldır neden görüşmediği sorgulanıyor'' sözleri üzerine Baykal, ''Yaşananlar, geldiğimiz nokta, biz görüşmediğimiz için ortaya çıkmış değildir. Tam tersi, bu yaşananlar ve ortaya çıkan tablo görüşmenin engelleyicisidir. Yani, görüşmememizin sebebi değil, sonucudur bu durum'' dedi. Deniz Baykal diyor bunu. Kaynağım: http://www.ntvmsnbc.com/id/25030453/ Yok ama dedim okuyunca, yanlış yazmışlar... Ama bakın CHP'nin sitesinde de onay var: http://www.chp.org.tr/HaberDetayi.aspx?NewsID=533 Basitçe mantık analizi yapalım: 1- "Yaşananlar, geldiğimiz nokta" = A 2- "Görüşmemek" = B 3- İlk cümleye göre, B -> A değildir. 4- İkinci cümleye göre, A -> B dir. 5- A, B'nin sonucudur! Yani, B -> A dır! Mantık hatasına düşmeden üç cümleyi bir araya getirmeyi beceremeyen Sayın Deniz Baykal'ı kutlar, kafa karıştırma konusundaki üstün becerisiyle partisinin sitesine kadar herkesin körü körüne dediklerini uyuyarak dinlemesine neden olabildiği için ayrıca tebrik ederim. "Görüşmek" konusunda yine kayda değer hiçbir şey demedi ya, bravo. Yumurta mı tavuk mu? diye sordurttu ya, ona da bravo. "İnsanlar" ve "ölüyor" sözcükleri hiçbir şey ifade ediyor mu acaba kendisine? Aciliyetin içinden politika yaparak rezaletler çağımızı sürdürdüğü için aferin, hayatı boyunca aferin kendisine.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Teşekkürler Onur Öymen!

Evet, tüm samimiyetimle teşekkür ediyorum size. Siz ki, safi ırkçı, safi şahinsel bir söyleme imza attınız Atamızın ölüm yıldönümünde, Atamızın partisinin Genel Başkan Yardımcısı olarak. Dediniz ki özetle, "Analar ağlamasın diyorsunuz. Analar Kurtuluş Savaşı'nda da ağladı, Dersim'de de, n'olacak gene ağlasınlar!" İşte iyi ki dediniz bunu.
1. Bir sol partinin ne kadar şahinleşebileceğini, ne kadar savaş yanlısı olabileceğini gösterdiniz.
2. Sizi akil sanan mecburi CHP'lilere akilliğinizi sorgulattırdınız.
3. Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla yaptığınız bu konuşmada, bütün CHP'nin sizin gibi düşündüğünü gösterdiniz. (Alkışlamak takdir etmek demektir zira.)
4. Bu sözün üzerine "Öymen gereğini yapsın"dan ziyade hiçbir eleştiri gelmemesiyle, hatta destek gelmesiyle, CHP'nin sizin gibi düşündüğünü inkar edecek basireti olmadığını teyit ettiniz.
5. Dersim Katliamından bahsederek, konunun tekrar gündeme taşınmasını, olaydan bihaber gençlerin olay hakkında bir şeyler okumasını sağladınız.
6. Ufuk Uras'a -belki de- Seyit Rıza'dan alıntı yapması için ilham verdiniz, ki meclis tarihinin en güzel ayarlarından birine tanık olduk böylece.
7. Kürt açılımı sürecinin, en azından bazı gözlerde, olumlanmasına katkıda bulundunuz.
İşte bu yüzden, kalbimin ta derinliklerinden, teşekkürler Onur Öymen!

13 Kasım 2009 Cuma

Doğru Pankarta Ne Denir?

Fotoğraf Radikal'in websitesinden alınmıştır.

Çırpınırdı Karadeniz

10 Kasım'da Onur Öymen mecliste konuştu. Daha doğrusu ağzını açarak kimilerine göre anlamlı sesler çıkardı.
"Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehit vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp ‘bu savaşı bitirelim’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok."
Öymen'in başkanı bugün ne dedi peki?
"Meclisin kapısına gelen şehit ailelerine bayrakları bırakmaları söylendi. Hani anaların gözyaşları dinecekti. "
Karar ver CHP, analar ağlasın mı ağlamasın mı?
Not: Okuduğunu anlamayacaklar için söyleyelim. Öymen'in dediği ne demektir? Bu, dış güçlere karşı verilen bir savaş ile halkın kendisiyle çatışmayı aynı kefeye koymak demektir. Bu, Kurtuluş Savaşı'nı Dersim İsyanı'na eş görmek demektir. Bu, yabancılaştırma demektir. Bu, Kürt sorununu açılımla değil, kanla çözmenin daha geçerli, daha haklı olduğuna inanmak demektir.
Öymen yalnız değil tabii, eski bir albay Erdal Sarızeybek buyurdu ki:
"Ben inanıyorum ki bizim ordumuz Kuzey Irak’a girsin 1 milyon 2 milyon 3 milyon vatan evladı şehit olmaya hazırdır."
Bugünkü kur değeri nedir peki Sn. Sarızeybek? Kuzey Irak 3 milyon şehit eder mi yani? Kurban Bayramı geldi diye cümlenizin tümlecini mi şaşırdınız yoksa?
Çırpının bakalım, nereye kadar.

8 Ekim 2009 Perşembe

Kemal Kılıçdaroğlu

Her ne kadar Komünal İşkembe'de bahsi geçmemiş olsa bile (ben yazcaktım ama ne yazacağımı şaşırdım) geçtiğimiz Cumartesi günü (03.10.2009) Ak Parti Kongresi'nde Recep Tayyip Erdoğan tarihi bir konuşma yaptı. Kimileri söylediklerine inanmadığını iddia etse bile (velev ki inanmasın, bu ülkenin bir başbakanı bu sözleri de söyledi ya) Türkiye'de bugüne kadar horlanmış, vatandaşlıktan çıkarılmış, itilmiş kakılmış bunca ismi kucaklaması, baş tacı etmesi bende hayranlık uyandırdı. Ardından fıkra gibi bir olay cereyan etti. Erdoğan'ın bu sözleri karşısında Kemal Kılıçdaroğlu boş durmamış. Erdoğan'ın Türkiye'de hoşgörüyü, çokluk içinde birliği savunduğu bu listesinde sadece 14 isim olduğu için çemkirmiş. Listede Almanların ajanı ve silah kaçakçısı Parvus Efendi'nin ve ırkçı olduğu için Alparslan Türkeş'in bile yolunu ayırdığı Nihal Atsız'ın olmaması Kılıçdaroğlu'nun gücüne gitmiş: “Tarihsel derinlik içerisinde Türk kültürüne, romanına, bilimine ve sanatına katkı veren çok sayıda insan var. Bunları 14 sayısıyla sınırlamak doğru değil. Belki bunları saymaya kalkışsak yüzlerce binlerce isim saymak mümkün. Örneğin, bir Sebahattin Ali’miz var, Nihal Atsız’ımız var, Agop Dilaçar, Parvus Efendi gibi pek çok değerli isimler var. Bu isimleri sınırlamak doğru değil. Olmazsa olmazdan kastedilen ‘biz çok farklı kültürlerden gelen ama o kültürleri kendi içimizde yoğurup bir ulus yaratan bir milletiz’ deniyorsa bu doğrudur. Biz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak Türk milletinin bir parçasıyız. Bu bağlamda olaylara bakıyoruz ve değerlendiriyoruz.” Haber de burada: Kılıçdaroğlu'ndan vahim gaf! CHP sosyal demokrat bir parti he mi?

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Sağ, Sol, Penaltı, Gol

Deniz Baykal, CHP'nin soldan uzaklaştığı yönündeki eleştirilere tokat gibi bir cevap vermiş. Demiş ki:
Avrupa solu sağa kaydığı için bizi eleştiriyor.
Aslında dediği kendi içinde tutarlı, çünkü kendisinin sol anlayışı ile Avrupai sol anlayış farklı; bu durumda böyle bir beyanat da verebilir. Kendisi ile Avrupa solunu ayrıştırması normal o yüzden. Fakat şu cümlesi o yarattığı farkın neresine düşüyor, onu anlamadım ben:
Avrupa'da ırkçı, ayrımcı ve yabancı düşmanlığının aktörleri, sağcılar kadar solculardan çıkıyor.
Yani CHP, Avrupa solcularının sağa kaymış halinin aksine; kesinlikle ayrımcı ve de yabancı düşmanı değil. Benim konu ile ilgili yorumum, atalarımın birinden gelsin; "Yavuz hırsız ev sahibini bastırır."
Beni Türk sosyal demokratlarına emanet ediniz.