2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Futbolun Anlamı

(Önsöz: Bu post'u esasen Ekşi Beşiktaş'a yazdım, lakin 3 gündür siyaset ile içinizi kararttığımdan biraz farklı bir dala atlamış olmak için, hem de aslında hayat görüşüme dair tatlar içerdiği için buraya da alıntılamayı uygun gördüm.)
Bundesliga pek de haşır neşir olduğum bir lig değildi açıkçası birkaç yıl öncesine kadar. Bunda o lig maçlarına oynadığım bahislerin azamiyetle yatmasının bende yarattığı olumsuz hissiyatın da payı vardır, o farklı kamera açısına alışamamışlığın da. Bir de sonuçta bütün parlaklığı ile İngiltere ve İspanya orada dururken, Bundesliga'ya, biri onu sizin gözünüze sokmadıkça, bakmanız zor oluyor.
İşte bu hikayenin o göze sokan kahramanlarından ilki benim için borges'tir. (Zaten tanımayan yoktur da, şu futbol blogu aleminde bence en sağlam iki yazardan birisidir Noat ile birlikte. Sadece spor değil, hayat konusunda da güzel şeyler yazar ve çoğunlukla da görüşlerimiz örtüşür. Yazdığının arkasını dolduran, sadece nesiresinin ebediliğinden değil esasen fikirlerinden prim yapan bir adamdır. Neyse, bu kadar övgü yeter, çok şımartmayalım.) Borges'in anlatışıyla, maçları izlemesem de Bundesliga'yı yaşar olduğumdan bir kıpırdanma olmuştu zaten.
İkinci kahraman ise FIFA 10. yuki ile yaptığımız maçlarda farklı farklı takımlar denerken (Chievo Verona olmuşluğum bile var) yolum Werder Bremen ile kesişti, ve aman Tanrım o ne kesişim. Gözüm kapalı oynayacak kadar hakim olduğumu fark ettim takıma (Bu hissi veren tek takım Beşiktaş şu oyunda çünkü her oyuncuyu donuna kadar tanıyoruz). Oyuncular tamamen olmak istediğim yere gidiyorlar, defansın fiziği ve ortasahanın direnci tam istediğim gibi, takımın yaratıcı ayakları var... Benim futboldan anladığım sahaya yansımış durumda.
Bunun üzerine bu çok da fikir sahibi olmadığım kulüp hakkında okumaya başladım. Okudukça daha da şaşırdım:
Bir kere adamlar istikrar abidesi. 12 yıldır A takımı aynı teknik direktör çalıştırıyor, 1.likten 10.luğa kadar farklı sıralar almalarına karşın ligde. Ki Schaaf'ın teknik direktörlük kariyerine 1987'de Werder Bremen 17 yaş altı takımı ile başladığını ve sürekli kulüp içinde pozisyon değiştirdiğini düşünürsek (19 yaş altı, B takımı, yardımcılık gibi), 23 yıllık bir kariyere denk gelir bu. Ki zaten kulübün bir başka uzun soluklu teknik direktörü de Otto Rehhagel, kendisi 1981-1995 yılları arasında çalıştırmış kulübü.
Schaaf'ın mütevaziliği de cabası.
Finansal olarak baktığında, Bundesliga'nın en sağlam kulüplerinden birisi. Forbes'ın listesine göre de en zengin kulüpler arasında yer almakta zaten. Ama hikayenin başka yönü de var. Werder Bremen 1971-72 sezonunda büyük paralar harcayarak yıldız transferine yöneliyor, lakin başarı gelmiyor ve kulüp kendisini 2. ligde buluyor. Sonra Otto Rehhagel geliyor, takımı 1. lige çıkartıyor ve deyim yerindeyse sıfırdan başlayarak güce kavuşturuyor bu ekibi. (Bizde Süper Lig'e çıkar çıkmaz teknik direktör değiştiren kulüplere de hafiften laf soktum sayın burada.) Sağlam bir büyüyüş sözkonusu yani.
Kulübün kültürüne gelirsek, Borges'in "Werder Mafyası" başlıklı yazısından bir alıntıyla açıklayayım:
"Mafya kim Werder kim? Kupa finalinden sonra milli takimin kamp yaptigi Sicilya'ya topluca gelislerinden dolayi böyle bir baslik.. Bayern Mafyasi ne kadar uygun düserse Werder topcularindan da mafya olmasi o kadar uygunsuz.. Kluplerin ilginc bir sekilde karakterlerini futbolcularina yansittigini dusunuyorum. Bremen'li Pizzaro,Klose ile Bayern'li Pizzaro,Klose arasinda cok buyuk farklar vardir misal.. Borowski'nin gönderilecegi zaman pek cok Bremenli arkadasim söyle demisti: "
"O Bayern'e gitmelidir, havasindan gecilmiyor, buraya uygun degil.. Aksine tam da Bayern'e göre""
Bu kulüp, benim futboldan beklediğim her şeyi özetler işte. "Akıl" denilen mefhuma kulübün her aşamasında rastlayabiliyorsun. Bugüne kadar bu tarihi okumamama yazıklar olsun, ne heyecandan, ne zevklerden mahrum kalmışım futbol adına.
Ha, belki kulübün içine girdikçe şu anki cazibesini kaybedecek, orasını da bilemem; fakat şu saygı duyulasılık başkadır, o değişilmez.

29 Nisan 2010 Perşembe

Barselona'yı Savunmak

Shelbyl'in dünki Barça-Internazionale maçıyla ilgili Ekşibeşiktaş yazısını okudum bugün. Diyeceklerimi okumadan önce istatistiklere bir bakın derim. 75-25 topla oynama! 12-1 şut! 4-4 ofsayt! Busquets tüm maça medya manevrası yaptırdı. Tamam berbat bir drama oyuncusu olabilir. Ama o faul fauldu. Sarı kart da sarı karttı. Değilse de öyleydi... Yerdeyken ellerinin arasından durumu kontrol etmesi büyük hata. Kendini yere atan atana olan bir piyasada bunu çaktırarak yapan bu adama odaklanmak da bence -en basit tabirle- talihsizlik. Ki o hareket Telegraph'ın listesindekilerle yarışamaz bile bence. Ben Mourinho'ya yalnızca Otto Rehhagel'e duyduğum saygıyı duyabilirim şu maçta (ki bu adamın önceden yalnızca Alman takımlarını çalıştırmış olması burada enteresan bir bilgi gibi geldi bana). Başka türlü aşamayacağını bildiği bir engeli, futbol dünyasının, hele de Barça gibi bir takımın en nefret edeceği türden bir taktik anlayışıyla darmaduman etmesinin Busquets'in hareketinden farkı yok. Nasıl ki Inter'in oyununa antifutbol demek saçmaysa, Busquets'e de çirkef demek saçma. İkisinde de sempati temel eksen. Inter mükemmel bir defans yapınca sempatiyle bunu beğenebiliyorsan, Busquets'in boğazına parmak atılınca yerde yirmi takla atmasına da sempati duyabilirsin. Bu, biraz da karşı takımın hızlı oyun kurucusunu durdurmak için peşine bücür bir libero takmayı anımsatıyor bana - ki bütün maç sinek gibi vızır vızır etrafında dönsün, sürekli beden temasına girsin, çeksin, çimdiklesin, ufak ufak tepsin adamı ki, ya çıldırsın oyun kurucusu, ya da dövsün de kart görsün vs. İkisini de yargılayamam o noktada. Ama oyun kurucusuna sempati duyarım. Tam tersi de mümkün olabilirdi. Futbolda inatla yapılmayan bir hamleyi tekrar anımsamak lazım bu noktada. Şaibeli bir pozisyonda hakemler gayet de kameralara başvurup ofsayt mı değil mi, faul mu değil mi, kart mı değil mi, buna bakabilecekken, halen sahada gözün gördüğüne takılı kalınıyor. Çünkü şaibe satar arkadaşım! Şaibedir futbol. Dediğim gibi gözünden bir şey "kaçmayan" ve aslında futbolda belki tek gerçeklik olan kamera gerçekliği sahayı da domine etse, aklıma ilk gelenleri sıralıyorum: 1 - Fairplay mecburiyet olur; 2- Gerginlikler azalır; 3- Erman Toroğlugiller işinden olur! Futbol endüstrisinin ve seyircisinin (aksini iddia ediyor gibi görünse de) bunların hiçbirini istemediği aşikar olsa gerek. Gelgelelim Mourinho'nun takımının çok ciddi bir farkı vardı. O da istatistiklerde yine. Defans yapan taraf olmasına rağmen yaptığı faul sayısının düşüklüğü. 15 faul yapmış Inter. Barça'nın 20 faulu var. İşin bu kısmı asıl başarı zaten. Zira maçın tüm istatistiğine -özellikle de kartlara bakarsak- aykırı olan bir figür 15 faul. Ayrıca Barça'nın ofsayta düşmemek konusundaki duyarlılığı olmasa bize elli tane ofsayt pozisyonu izletecek müthiş ofsayt taktikleri de cabası. Ve Julio Cesar. Gerçekten bu maçın adamı oydu. Belki şanslıydı biraz. Ama kurtardığı goller de yenilir yutulur cinstendi! Maçın aklımda kalan kaçan gollerini düşündükçe, bu maçı Barselona nasıl alamaz demekten kendimi alamıyorum. Mourinho'nun hakkı Mourinho'ya, Cesar'ın hakkı Cesar'a. İlk maçtaki gibi Inter kazandı diyemiyeceğim. Barselona kaybetti bu turu. Çünkü gerim gerim gerildi ve konsantrasyonunu kaybetti. Nihayetinde Mourinho'nun asıl başarısı da bu oldu. Hmm, demek ki Inter kazandı da diyebilirmişiz... Bu yazının asıl amacını da artık becerebildim mi bilmiyorum, buraya kadar saklamış oldum. Öncelikle futbolla ilgili hiçbir torbayı büzemeyeceğimizin farkında olduğumuzu varsayıyorum. Sonralıkla da temel fikirlerimi koyuyorum ortaya. 1- İyi futbol kavramına ihtiyacımız var. 2- Barcelona'nın futbolu iyi futboldur. Burada futbol yerine sinema, Barcelona yerine Bergman koyabilirdik. Ya da müzik ve Radiohead koyabilirdik vs. "Zevkler ve renkler tartışılmaz" cümlesini ilk kullananlara da söyleyeceklerim var ama, uğraşmaya değmez... Birinci argüman şundan geçiyor. Arzu diye güzel bir kavramımız var. Arzu, her ne kadar kendi başına pozitif bir ölçek olmasa da, kendisiyle ilişki içerisindeki arzulananla pozitif bir ilişki kurar. Arzu hep, farkın/aynılığın arzusudur. Kendisini sürekli bu çift-özellik üzerinden kurar. Farklı olanı arzularsın ya da (örneğin kendinle) aynı olarak farklı olanı arzularsın. Ve belki de demeye gerek yoktur ki, arzu olmadan hayat olmaz. Arzu bu noktada, iradeyle eşanlamlı olana kadar kendini nüksettirebilme becerisine sahiptir. Toplumsal cinsiyetten tutun kapitalizm altbaşlığında yer bulan liberalizme kadar hemen her toplumsal alanda geçerlidir bu. Futbolda da iyi futbol - kötü futbol ayrımı, basitçe, arzulanan değil, arzuyla ilişki içerisine girebilen futbolla (-) bu ilişkiye açık olmayan arasındaki ayrımdan geçer. Rehhagel'in Yunanistan'ının futbolu açık değildir mesela. Ama Inter fevkalade açıktı dün! Shelbyl'in yazısının da en kilit yanı buydu: "Ben bir futbol maçı izlerken kendimi bir takımı tutmamaya zorlayabildiğim, buna alışabildiğim gün önümde acayip kapılar açıldı."demiş Shelbyl. Bence bahsettiği basitçe, arzulanabilir olana açık olmaktı. Ama bunun için bir futbolun arzulanabilir olması gerekir. İyi futbol belki de budur. Rehhagel arzulanabilir bir yeni-futbol oynatmamıştı, ama öyle bir yeni-futbolun olasılık kapılarını açmıştı. Bunda Yunanistan milli takımının yaratıcı olmamasının da etkisi var. Buna saygı duyarım ancak. Mourinho'ya da benzer bir saygıyla yaklaşıyorum. Ama Inter takımı burada oldukça büyük fark yaratıyor. Zira o taktikleri uygulama biçimleri (Adamımsın Zanetti, canımsın Maicon) yaptıkları tüm işi ağzım açık izlememi sağlıyordu. Yer yer bana "Abi bunlar kaç kişi atak yapıyor?" diye sordurtan Barça futbolcularını öğüten harika bir makineye dönüşmüşlerdi dün. Barselona'yı da aynı eksende seviyorum ben. Elenmesi karşısında duyulan sevinç, bir yandan da insanevladının artık tanrılara olan kıskançlıklarının doruk noktasında olduğu son birkaç yüzyılın milyonlarca kıskançlık tezahüründen biriydi. Busquets belki de Guardiola-Messi-Xavi-Iniesta-... kombinasyonunun tanrısal bedeninde bulunan bir insaniyet belirtisiydi. Eh ve oh, evet! Nihayetinde Barselona da insanlardan oluşan bir takım diyebildik böylelikle. Zorla Barça sempatizanlığı dayatmaya çalışmıyorum anladığınız üzere. Maksat tavır analizi olsun! Messi'ye de zerre yüklenemeyeceğim açıkçası. Aynı o hep sevilen, lan noliy dedirten Messi'ydi; ve Arjantin'deki gibi kaybolduğunu da düşünmüyorum maçta. O top kaleye girmedi. Tek fark buydu Messi adına. Ha bir de faul alamadı. Bunun da hem sabrına, hem de konsantrasyonuna etkisi oldu. Son kertede, yakın zamanda öğrendiğim müthiş bir Bulgar atasözüne sığınacağım: Risk kazanır, risk kaybeder. İnsanların bu denklemde işi yok. Mamafih, futbol kazanır, futbol kaybeder. Ötesini düşünmek, ipe un sermekle bir. Saçma; ama o da olmasa arzu nerede, irade nerede, hayat nerede, what is the matrix ulan? Canınız/canımız ipi vermek istemiyor işte, kabul edelim bunu.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Tarihi Nasıl Kaçırdık? Adana Demir - Livorno

natura'nın notu: benim yazdığım adana demirspor-livorno yazısından daha anlamlı bir yazı olduğu için bunu buraya taşıdım. blog olarak destekleyip desteklememek sizin kararınızdır. şahsım adına desteklediğim için koydum. yorumlar bölümünde olumlu/olumsuz görüşlerinizi bildirin lütfen. yazı ekşibeşiktaş'dan alıntıdır, ancak aslen yayınlandığı yer orası değildir. sahipleri en altta yazıyor. fotoğraflar forzabesiktas.com'dan.

------------------------------------------------------------------------------------



Her şey şehir efsanesi gibi başlamıştı, Adana Demirspor Livorno'yu konuk edecekti ve biz de tarihi bir olaya tanıklık edecektik. Ne yazık ki şanslı olan 15.000 biletli seyirci dışında 70 Milyon nüfuslu ülkede bunu izleyebilen hiç kimse olmadı. Cuma günü bu ülkede tarihi bir maç oynandı ama futbolun her şeyiyle yankılandığı, her alanda konuşulduğu topraklarda bizim gibi futbolun peşinde bıkmadan usanmadan koşanların elinde hiçbir bilgi yok. Konuşacak bir şeye, yapılacak farklı yorumlara sahip değiliz. Dünya çapında ses getirmesi gereken, Türk futbol tarihinde bir ilk olan, modern futbolu rafa kaldırıp 1950'lerin, 1960'ların ruhunu yaşatan bu tarihi maçı kamuoyumuzun, Türk basınının ve medya kuruluşlarının işgüzarlığı ve ilgisizliği sayesinde izleyemedik. Elimizde DHA'nın 4-5 dakikalık görüntüleri ve kendi yayın kuruluşlarındaki birbirinin kopyası haberleri, NTV Spor'un bir kaç haberi ve çekimiyle Anadolu'dan Futbol'un yazarı Hüseyin'in yazıları var bilgi olarak. Cuma gecesi Türk futbolu için nasıl tarihi ve unutulmaz bir gece olduysa Türk spor yayıncılığı için de aynı oranda tarihi ve utanç dolu bir gece oldu bizce.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

UEFA Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi Kuraları

Dün (27 Ağustos 2009) Şampiyonlar Ligi, bugün de Avrupa Ligi kuraları çekildi. Önce temsilcilerimizin gruplardaki şanslarına bakalım, sonra da genel bir yorum yaparız.
Öncelikle son şampiyon Beşiktaş’ın grubuna bir göz atalım. Rakipler Manchester United, CSKA Moskova ve Wolfsburg. 1. torbadan çıkabilecek takımlara söylenecek çok şey yok. Fakat Beşiktaş’ın, 2. torbanın en kolay, 4. torbanın en zor takımı ile eşleştiğini söyleyebiliriz. Manchester United her ne kadar geçen seneki kadar etkileyici gözükmese de Beşiktaş’tan birkaç gömlek üstün bir takım. Tek umudumuz İnönü’de Liverpool maçındaki gibi bir atmosfer oluşturup, biraz da şansın yardımıyla onlardan puan alabilmek. CSKA Moskova gözümüze kestirebileceğimiz bir takım. Deplasmandaki maçı eylül ayı bitmeden oynamak iyi olacak. Rusya’daki kış şartları malum. Gerçi eylül ayında oralar nasıl olur bir fikrim yok. Sadece olaya “eylül, ekim-kasım-aralıktan iyidir” diye düz mantıkla bakıyorum. Beşiktaş’ın CSKA’dan en az 4 puan alacağını düşünüyorum. Wolsfburg için ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Beşiktaş-Wolfsburg maçlarında her şey olabilir. Gerçi Grafite-Dzeko-Misimovic üçlüsüyle Sivok-Ferrari-Üzülmez-Erhan dörtlüsünün karşı karşıya gelmesi Almanlar açısından çok eğlenceli olabilir. United forvetlerinden +5 gol yenileceği neredeyse kesin olduğu için asıl bakmamız gereken Wolfsburg forvetleri olacaktır. Geçen sene şampiyon olmalarını sağlayan Magath’ın yerine takımın başına Veh’in gelmesi Beşiktaş’a umut verse de yukarıdaki üçlüye bakıp ne kadar umuda sahip olduğumuza siz karar verin.
Şampiyonlar ligi için iyi bir kura aslında. Barcelona-Inter arasına girip Şampiyonlar ligi tarihinin en şahane eksi averajını yapmak varken yine iyi bir kura çektik. Beşiktaş’ın gruptan çıkıp çıkamayacağını belirleyecek maç VW Arena’daki Wolfsburg maçı olacaktır. Beşiktaş oradan puan çıkartabilirse, ufak bir kutlama yapabiliriz.
Avrupa liginde ise iki temsilcimiz Fenerbahçe ve Galatasaray’ın rakipleri de bugün belli oldu. Şöyle bir baktığımızda 2. torbadan kuraya katılan Fenerbahçe, 1. (Steaua Bükreş) ve 4. (Sheriff) torbanın en zayıf 3. (Twente) torbanın ise orta karar takımlarıyla eşleşti. Açıkçası çok fazla takip etmediğim liglerden gelen bu takımlardan Fenerbahçe’ye sıkıntı yaşatma ihtimali olan tek takımın Twente olduğunu düşünüyorum. 2008 yazında Steve McLaren’i takımın başına getiren Hollanda ekibi geçen sene kendi çapında bir mucizeye imza atarak ligi 2. bitirdi ve Şampiyonlar Ligi elemeleri biletini cebine koydu. Elemelerde Sporting Lisbon’a son dakika golüyle teslim olup dramatik bir şekilde elendiler ve yolları Avrupa Ligi’ne düştü. Bu seneye de iyi başlayan Twente’nin en büyük eksikliği tecrübesi olacaktır. Fenerbahçe’nin en zorlu rakibi olarak seçerken bile garip oldum. Normal bir Fenerbahçe’nin bu gruptan rahat çıkması gerekir. Steaua Bükreş ise eskisi kadar göz korkutan bir rakip değil. Yine de Romanya deplasmanı şartları itibariyle her zaman zor olmuştur. Son olarak Sheriff için söylenecek çok şey yok. Kupaya katılan 48 takım arasında en zayıf olanı. Fenerbahçe’den alacakları bir puan onlar için tarihi başarı olacağı gibi Fenerbahçe için de Pendikspor etkisi yapacaktır. Aziz Yıldırım ve Daum her fırsatta ligi, Avrupa kupalarından önde tuttuklarını söylüyorlar. Fakat bu Avrupa’ya yedeklerle çıkacakları anlamına gelmiyordur. Yine de Fenerbahçe’nin işin ucunu bırakmayacağını ve gruptan çıkacağını düşünüyorum.
Galatasaray’ın kura şansını bilmeyeniniz yoktur sanırım. Bu sene Şampiyonlar Ligi’nde olsalar Sevilla, Rangers ve Unirea’lı gruba düşeceklerinden adım gibi eminim. Avrupa Ligi’nde de yine “lokum” gibi bir kura çekti Galatasaray. 4. torbadan gelen Sturm Graz ile oynanacak 2 maçtan 6 puan ve farklı galibiyetler bekliyorum. Her ne kadar Sturm Graz geçen senenin sürpriz takımı Metalist’i elemiş olsa da Galatasaray Avusturya takımlarını sever : ) 3. torbadan gelen Dinamo Bükreş ise Galatasaray’ın kuralarda ne kadar ballı olduğunun bir göstergesi. Eleme turunda Liberec ile evinde oynadığı maçta çıkan olaylar yüzünden 2 maç ceza aldılar. Bu sebeple grupta oynayacakları 3 iç saha maçın da 2’si seyircisiz olacak. Henüz fikstürü görmedim ama Galatasaray’ın bu deplasmanda seyirci baskısı görme ihtimali üçte bir. Zaten Galatasaray çapında bir takım olmayan Dinamo Bükreş, bir de iç saha maçını seyircisiz oynarsa pek şansları kalmayacak. O zaman Fenerbahçe için dediğimiz “Romanya deplasmanları zordur” sözü Galatasaray için geçerli olmayacaktır. Bu grupta Galatasaray için tek zorlu rakip Panathinaikos olacaktır. Yine baktığımda Galatasaray kadar güçlü görünmeseler de Avrupa kupalarında yaptıkları şaşırtıcı işler gözümü biraz korkutuyor. Kadrolarını Djibril Cisse ve Kostas Katsouranis gibi isimlerle güçlendirdiler. Bu sene Şampiyonlar Ligi elemelerinde Atletico Madrid’e elenip Avrupa Ligi gruplarına kaldılar. Galatasaray’ın Ali Sami Yen’de kazanacağını düşünüyorum ama Yunanistan deplasmanı için bir şey söyleyemeyeceğim. Son olarak takımın başında Rijkaard’ın eski yardımcısı Ten Cate’nin olduğunu da dipnot olarak düşmek lazım. Pana’nın gruptaki performansına bağlı olarak Galatasaray’ın 1. veya 2. olarak gruptan çıkacağını düşünüyorum.
Türk takımları dışında her iki kupada diğer gruplar için de bir iki kelam edelim. Şampiyonlar Ligi’nde çok enteresan gruplar var. Kaka transferinden sonra Milan-Real Madrid, Ibra ve Eto’o transferleri sonrası Barca-Inter eşleşmeleri çok ilginç olacak. Bu takımların gruplarındaki Marsilya, Zurich, Dinamo Kiev ve Rubin için söylenecek tek şey var; “İspanya ve İtalya tarihi ve turistik ülkelerdir. Gidin güzel güzel gezin.” En zorlu grup Chelsea, Porto, Atletico Madrid ve Apoel’li (Apoel hariç tabii) D grubu görünüyor. En kolay grup ise Sevilla, Rangers, Stuttgart ve Unirea’lı G grubu.
Avrupa ligi grupları için daha az şey yazacağım. Yeni formatta toplam 12 grup olduğu için her gruba bir şeyler yazsak, yeterince uzattığım bu ilk yazım daha da bunaltıcı bir hal alacaktır. Onun için sadece en zor ve kolay bulduğum grupları yazayım. En zor grup Valencia, Lille, Sparta Prag ve Genoa’lı B grubu gibi görünüyor. En kolay grup ise bence Fenerbahçe’nin içinde yer aldığı H grubudur.
Yazısı çok iyi birisi değilimdir. Ama bundan sonra elimden geldiğince Komünal İşkembe’ye özellikle sporla alakalı yazılarla katkıda bulunmaya çalışacağım. Umarım keyif alarak okursunuz.
----------
Komünal İşkembe sportif konuk yazarı Güven, Ankara'dan bildirdi. Teşekkür ediyor, ellerine sağlık diyor, her zaman olduğu gibi devamını bekliyoruz!

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Ukala Dümbeleklerinin Moru Olmuş

Muhtemelen duyduğunuz gibi, Galatasaray futbol takımının yeni sezon formaları tanıtıldı. 3. formanın renginin mor olması da, toplumumuzda infial yarattı.
İlk önce bilemeyenler için bir şeyi açıklayalım: Her takımın 2 adet forması olur, evinde giyeceği ve deplasmanda giyeceği formalardır bunlar. Ayrıca bir de, genellikle deneysel tarzda dizayn edilen, renk çatışmaları olması halinde, ya da arada stil olsun diye tercih edilecek 3. bir forma vardır. Galatasaray'ın mor formaları bu kategoriye düşüyor.
Peki Galatasaray'ın derdi beni mi gerdi? Yoo. Bilakis, bir Beşiktaşlı olarak, Galatasaray camiasının bu tür gerilimler yaşaması beni mutlu etmeli. Ama olmuyor.
İnfial yaratan forma. (GS Store websitesinden alıntıdır.)
Milliyet'te, dün Melis Alphan tarafından kaleme alınmış bir yazı okudum. Alphan'ın sarkastik bir üslupla şu cümleleri sarf ettiğini düşünmekteydim ben:
"Lila renk en fazla balerin kostümüne yakışır. Çokça da baleyle özdeşleşir. Bu rengi tütülerden koparıp Cimbomlu futbolcuların sırtına taşıyınca yepyeni bir kodlama oluşturuyoruz kuşkusuz."
"Lila bunlar dışında lezbiyenlik ve biseksüel kadınlarla da özdeşleştirilen; zarafete vurgu yapan bir renk.Cinsiyet meselesini bir yana bırakırsak yine kurtarmıyor. Çünkü aynı zamanda lila huzurun ve ruhaniyetin rengi. Sahalarda huzurun ne işi var?" "Var mısınız Cimbomlu futbolcular lilanın rehavetine kapılıp balerin gibi parmak uçlarında zıplasın?"
Özellikle bold yaptığum yerlere takıldım ama. İnsanların olası seksist yaklaşımıyla dalga geçmek yerine, hedefin Galatasaray'ın renk seçimi olduğu bir yazı gibi geldi bana, özellikle haberin devamı itibariyle. Keza aynı haberin altında modacıların -ne hikmetse hepsi olumsuz- görüşlerine yer verilmiş. Ama modacılara hiçbir açıklama yapılmadan görüşleri sorulmuş olacak ki, Cengiz Abazoğlu şunu demiş:
"“Sarı-kırmızı akar kanımız” diyerek slogan yaptığımız iki rengi radikal şekilde, hiç yumuşatmadan değiştirmelerini çok yadırgadım."
Sanki kulübün arması değişti. Yahu 3. forma bu? 3. formanın rengi, sarı ve kırmızıdan farklı olmak zorunda! Real Madrid taraftarları "Biz mavi-beyazız, bu dışkı rengi ne böyle?" diye infial yaratmış mıdır acaba?
Tabii ki, tüm seksistliğimizle, internette şakalar yapmaya başlamışız bu formalar hakkında. Onu da Milliyet'in bugünkü haberinden öğreniyoruz. Hadi malzeme çıktı size, iyisiniz. En ucuz esprileri bulana gofret benden. (MORarmak tabii ki 3 boy farkla önde gidiyor)
************************************************************************************
Tabii siz hala daha diyebilirsiniz ki "La mor forma mı olur?" Hatta "O mor değil, bak Alphan demiş, Lila o, top rengi!" de diyebilirsiniz. Ben de size "ACF Fiorentina" derim mesela. Adamların lakabı "morlar" ya da "lililer". Formaları da mor. Sahada da balerin gibi zıplamıyorlar, zira kendilerinin 2 İtalya şampiyonluğu, 6 İtalya Kupası, 1 Kupa Galipleri Kupası var. Bir kez Şampiyon Kulüpler Kupası'nda, bir kez UEFA Kupası'nda final oynamışlar. Hem de mor formalarla!!!!
Mesela bir de, Emre Belözoğlu'nun eski takımı Newcastle United'ın geçen sene giydiği bir mor forma var:
Yetmedi mi? Arsenal'in 1982-83 sezonunda giydiği formaya bakalım, ki rivayetlere göre bu sezon da bu formayı giyecekler. Formanın gövdesi yeşil, fakat kolları ve de şort mor renkte!!!!
Parma FC ve de Werder Bremen takımlarının da zamanında mor forma giydiklerini not düşelim.
Oldu mu şimdi, Viagra'yı fazla kaçırıp da etrafı mor göresiceler sizi?..

24 Haziran 2009 Çarşamba

Futbolun Güzel Yüzü

Var öyle bir yüz, evet, şaşırmayın. Futbol sadece hangi kulüp hangi futbolcuyu aldı savaşına girmiyor ligler bitince. Futbolsever başka şeylerin savaşı uğruna yitenleri de düşünüyor, onu hatırlıyor. Benim gibi hatırlamayanlara da yeniden hatırlatıyor bunu. Gittiğin yer güzeldir umarım Kazım Koyuncu.
(Sitenin girişi değiştiyse, bugünkü girişinin yüksek çözünürlüklü görüntüsü için yukarıdaki resmin üzerine veya buraya tıklayın.)

13 Haziran 2009 Cumartesi

Antipatik 10

Shelbyl'in yorumlardan birinde yazdığına istinaden ben de kendimce nefret kusarak eğleneyim dedim. 10) Sporting Lizbon Cristiano Ronaldo’nun eski takımı. Bu bile başlı başına listeye girmesine yeter. Ama enine yeşil-beyaz çubuklu formasıyla gönüllerimizin gerçek enine çubuklusu Celtic’in çakması olması da listedeki yerini garanti ediyor. Kişisel olarak duyduğum Benfica sempatisinin de payı yok değil. 9) Feyenoord Birincisi Rotterdam şehir değildir, limanın stoplazmik bir uzantısıdır (Raul topçu değil, Shaq basketçi değil, Eric Gerets adam değil). Rotterdam’dan adam çıkmaz. Bir şehir düşünün ki tarihi boyunca Amsterdam’ın yanında eziklik yaşasın, utanmadan bir de takım kursun. O da yetmezmiş gibi kendine “Juden” sıfatını layık görmüş Anne Frank’in şehrinin takımı Ajax için “son durak Auschwitz”, “Hamas Hamas, Yahudilere gaz” (RTE’ye selam olsun) şeklinde tezahüratlara imza atan bir taraftar grubuna sahip olsun. Ayrıca Erasmus Bridge’in aynısını ODTÜ’nün önüne, Eskişehir Yolu’nda Melih’ciğim yaptırdı, hiç böbürleniyor mu? 8) Olympiacos Şimdi efendim Kumburgaz İstanbul için neyse, Pire de Atina için odur. Utanmadan ayrı bir şehri temsil ettiğini belirtmektedir bu densizler. Bütün olayları uzo-balıktır. Utanmasalar Kumkapı’ya taşırlar kulüp binalarını. Gate 7, diğer ezeli rakibimiz Pao’nun Gate 13’ünün yanından bile geçemez; biz AEK’liler zaten kendilerini muhatap kabul etmeyiz. Futbol takımındaki Castillo, Galletti, basketbol takımındaki Papaloukas, Josh Childress gibi adamları da biz alamadığımız için ayrı bir kılım. 7) Porto Başucumda Diloş’un Lizbon’dan getirdiği Benfica atkısıyla yatmamın dışında, bu adamların her sene 76239 adam satıp, yine de yeni birilerini bulup çıkarmak suretiyle paso Portekiz şampiyonu olmaları gıcık ediyor beni. Ayrıca bir takımda oynayan bütün topçularda her an Tony Gatlif ya da Emir Kusturica filminde oynayacak bir tip olur mu yahu? Oluyormuş. Bunun dışında Lucho diye isim mi olur lan? Hadi oldu, bu adam kaptan yapılır mı gözünü seveyim? 6) Glasgow Rangers William Wallace’ın kemiklerini sızlatan, Old Firm’ün İngiliz yalakası tarafı. Şöyle bir tezahürat dillendirir kimi zaman taraftarları: The Billy Boys Hullo, Hullo We are the Billy Boys Hullo, Hullo You'll know us by our noise We're up to our knees in fenian blood Surrender or you'll die For we are The Brigton Derry Boys Kökenini 1920’lerden alan şarkıda adı geçen Billy, Bill Fullerton olur. Kısaca kim olduğunu açıklamak için kendisinin British Fascists’in bir üyesi olduğunu belirtmek yeterli kanımca. Bununla beraber Brighton Boys adıyla bilinen ve Glasgow’da Katolik dövmeyi kendine görev edinmiş Protestan çetesinin de lideridir. İrlanda kökenli Katolikleri ülkesinde istemeyen, zamanında birleşmeci tutumun kralını göstermiş, kraliçeye bağlılık yemini etmiş adamların takımı. Tribünlerinden Union Jack ve/veya İngiltere bayrağı eksik olmaz. Guiness’ı yaratan adamlara saygıda kusur etmeyen biricik aşkımız Liverpool’umuzun kankası Celtic tribünlerinden gelsin o vakit: If I had the wings of a sparrow, The dirty ass of a crow, I’d fly over England tomorrow And shite on the bastards below 5) Manchester United Öncelikle yine yeniden Cristiano Ronaldo’nun eski takımı (bkz. Sporting Lizbon). Eric Cantona gibi şahsına münhasır bir delikanlı bile bu adamların antipatikliğini alamıyor. Bir kere stada “rüyalar tiyatrosu” demek nasıl bir kendini beğenmişliktir. İlla bir stadın atmosferinden söz edilecekse tünel çıkışındaki sade “This is Anfield” yazısı rakibin dizlerini titretmeye yeter de artar bile. Ayrıca Scouse, Mancunian’dan bin kat daha sempatik. Bununla beraber Allah’ın hobbiti, Oceanic 815 kazazedesi Charlie Pace’in esas memleketi. Charlie Pace’e neden mi gıcığız? Bundan. Hem her şeyi geçtim, susak ağızlı Elvir Bolic’den gol yiyerek yıllar yılı Ali Şen’e “Mançester Ünaytıd” dedirtmeleri bile nefret etmek için yeterli bir sebeptir. The Kop’dan gelsin o vakit: Form is temporary, class is permanent! 4) Inter Marco Materazzi. Jose Mourinho. Zlatan Ibrahimovic. Kafadan dünyanın en uyuz ilk on birine girecek iki futbolcu, bir de teknik direktörle lige başlıyorlar zaten. Taraftarları Nazi yanlısı Lazio taraftarlarıyla kanka. Politik görüş olarak AC Milan’ın adını Kızıl Tugaylar’dan alan efsane Brigate Rossonere’sine, tribün kültürü olarak da FDL’sine yanaşamazlar bile. Başkanlarının bünyesinde Aziz Yıldırım’ın parası ve küstahlığı, Yıldırım Demirören’in salaklığı ve çirkinliği bir araya gelmiş; killer combo. Paraya tapan bir kulüp olmasının yanında Helenio Herrera denen 5-3-2’ci, catenaccio’nun mucidi futbol katilini de bünyesinden çıkarması daha da nefret etmeme sebep olur kendilerinden. Real Madrid’de jübile yapamayan tüm futbolcuların emeklilik ikramiyesidir bu takım efendim. Diğer takımlarla ilgili şikeler kanıtlanmışken, bu adamların yaptığı bilinmesine rağmen geçen sezon kanıtlanamamıştır ama onların hırsızlığı belgelenmiştir. Uyuzlar uyuzu Alvaro Recoba’nın yıllarca oynadığı takım olması kesmiyorsa, şu adamın eski takımı olması da mı sizi kıllandırmıyor? Hadi o da kıllandırmadı, Tuğba Özay'ın düğününe gitti bu adamlar desem? 3) Juventus Moggi. Calciopoli. Torino’nun gerçek takımının karşısına çıkıp büyüklük taslayan, şikenin kulübü. Torino’nun efsane kadrosunun Superga’da geçirdiği uçak kazasını hala bir dalga konusu olarak kullanabilecek kadar iğrenç taraftarlara sahiptir efendim bunlar. Güney İtalyalıları köylü olarak görüp aşağılarlar. Ankara’dan doğusuna gelin vermeyen baba misali, Roma’nın güneyini adamdan saymazlar; bu mantıkla muhtemelen kız da vermezler. Ama bu pezevenkler affedersiniz, kışın götleri donduktan sonra, yazın denize girmeye güneye inerler. Yiyorsa bizim güneyde (misal Antalya; Silifke'ye zaten gelemezler) üzerinizde Juventus formasıyla gezin; Ankaralı Turgut eşliğinde tepenizde Ankara havası oynamazsam şerrrrefsizim. İtalya’daki tüm takımlar bilir ki bu adamlara hakemler bir ayrı davranır; bir nevi Animal Farm mottosu durumu. Her ne kadar La Vecchia Signora (İtalyanca bilenler için ‘deniz tarafındaki kale’, bilmeyenler için ‘yaşlı kadın’ manasına gelmektedir) olarak bilinseler de, İtalyan kültüründe büyüklerin elini öpme gibi bir adet olmadığı için ben de kendilerine saygı göstermemeyi uygun buluyorum. 2) Chelsea Roman Dayı’nın çiftliği, Jose Mourinho’nun eski takımı, he bir de Didier Drogba’nın takımı. Yetmez mi? Peki. Glasgow Rangers’ın kankası bunlar. Yukarılarda sözünü ettiğimiz ‘The Billy Boys’ isimli Glasgow türküsü Stamford Bridge’in tribünlerinde de yer yer söylenir. En bilindik taraftar grubunun adı “Headhunters”dır bu dayıların; varın, gerisini siz düşünün. Faşizan tavırlarını yok saymak mümkün olmadığı gibi, bildiğin sonradan görmedir bu adamlar. Bıraksan Bahçeli 7. caddede, Ford Focus’a “Kuzu kuzu” koyup sesi sonuna kadar açmak suretiyle turlarlar. Sergen Yalçın’ın Londra’da attığı iki gol, benim bu adamlara duyduğum nefretin yaptığı astral yolculuk sonucu gerçekleşmiştir; bildiğin doğaüstü bir olaydır, yeminle bak. 1) Real Madrid Cristiano Ronaldo’nun şimdiki takımı. Bu kadar. (Merak edenler için alttaki fotoğraftaki kadın Paris Hilton, birkaç gece önce Los Angeles'da.)

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Barcelona

Futbola aşık olun, futbol oynayın, futbol izlemeyi sevin, oyuncuların yakışıklılığı için ekran karşısına geçin, piyasa yapmak için futbolla ilgilenmeyen erkek olun, cebindeki son parasını takımına yatıracak manyak olun, futbolla alakanız olmasın vs. Hiç fark etmez. Biz, hepimiz, az önce, yıllar sonra "Bir Barcelona vardı be..." deme hakkını kazandık. Önce İspanya Kupası (hiç yenilmeden), sonra İspanya Ligi (maç başına 2.81 gol ortalaması ile), şimdi de Şampiyonlar Ligi (rakiplerine üç defa 5, iki defa 4 atarak). Başlarında ilk defa A takım çalıştıran bir teknik direktörle. İlk 11'lerinde 7 adet altyapıdan yetişme adamla.
Ne demişler; mas que un club.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Türkiyede Eşcinselliğe Bakış - Bir Örnek

Türkiye'de eşcinselliğe bakışın acınası komik hali HaberTürk'te yayınlanan şu haber ile tekrar gözler önüne seriliyor. Habere göre, eşcinsel bir bireyin hakemlik başvurusu yürütmelikteki "Sağlık sorunları nedenliyle askerlikten muaf tutulanlar hakemlik yapamaz" kuralı sebebiyle reddedilmiş. TSK'nın eşsiz uygulaması sonucu eşcinsel gerekçesiyle çürük raporu almış bu kişi şu an hakkını aramak için olayı yargıya taşımış. Ayıkla pirincin taşını... Bununla birlikte haberin başlığı "Eşcinsel hakem düdüğünü istiyor" tam Daily Show'a yakışır bir başlık olmuş. Tabi HaberTürk'teki (ya da haber ajansındaki) cin fikirli çalışan/editör bu başlıkla kafamdaki homofobi çanlarını çaldırdı. Son olarak haberin resmindeki FIFA kokartlı hakemin yüzünün kapatılması da ayrı bir komedi. Acaba resimdeki şahış tarafından "Ben eşcinsel değilim, bu bana hakarettir" diyerek dava açılmasından mı korkmuşlar... bir de ne habersin ne türksün diye bir şey vardı...

13 Nisan 2009 Pazartesi

Şiddetle Taraf Tutmak

Yukarıdaki başlıktan 3 anlam çıkıyor, 3'ü de aşağıda anlatmak istediklerimi karşılar.
Derbi maçında çıkan kavgayı biliyorsunuz. O konuda şurada ve şurada değerlendirmelerimi yaptım kısaca. Olaydan bir gün sonra köşe yazarlarının, televizyon yorumcularının dedikleriyle durumun vehameti daha da ortaya çıkıyor. Şiddetin bu kadar meşrulaştırılması rahatsız edici. 
******************************
Satır arası. Geçen hafta daha burada Türk polisinin taraftara uyguladığı gereksiz şiddeti eleştirdik. Bugün başka bir haber okuduk polisin Kürtçe pas isteyen çocukları dövdüğüne dair. Zaten Nevruz ile 1 Mayıs arası polis ciddi bir eğitim sürecinden geçer, ama bu sene olay biraz abartıldı sanki. Neyse, grand finale'e 2 hafta kaldı, o zaman göreceğiz neler olacak.
******************************
Benim aklıma takılan konu biraz daha farklı. Sağda solda maçta çıkan olaylar ile ilgili yapılan yorumlara bakıyorum; sağduyulu birkaç kişi haricinde şu eksende gidip geliniyor:
1. Önce onlar başlattı, o vurdu, delikanlıydı vs. Yani tuttuğu tarafı haklı çıkarmak için bahane aramak.
2. Hakem oyunun tansiyonunu arttırdı, federasyon tezgah kurdu. Yani 3. tarafa suçu atmak.
3. Beşiktaş taraftarı şikeci, şerefsiz, küçük, hazımsız vs. Kendi tarafının başarısızlığını başkasının başarısını küçük görerek hafifletmek.
Şu olayın "Ermeni tehciri tartışmaları" ile paralelliği harika. Ha "önce Lugano vurdu" demişsin, ha "Ermeni çetelerine tepki gösterdik". Ha hakeme suç atmışsın, ha "Batı'nın oyunu, Fransızlar abarttı, Büyük Ermeni Devleti kurulacak işte Hans Goeteller'in haritası" demişsin. Ha Beşiktaş taraftarına saldırmaya başlamışsın, ha her sene ABD'nin soykırımı tanıma girişimini "Ermeni lobisi şöyle böyle" diye küçümsemişsin. 
Ciddi bir toplumsal travmadan muzdaripiz. Bu paranoyadan nasıl kurtulunur bilmiyorum, ama kendi tuttuğu tarafın müdahili olduğu bir eylemi haksız görüp yermenin kendi tarafını küçük düşürüp karşı tarafa hak tanıma olduğunu düşünüyoruz. Sonra gelsin "şerefsiz"ler, gitsin "hain"ler. 
At gözlüğü takanların gözlükleri atması elzem. O inanmadığımız evrim bizi gelir bulur belki bir gün, ne diyeyim.

7 Nisan 2009 Salı

İsmin Koyun Hali (-i)

Bilindiği üzere haftasonu bir Beşiktaş Çarşı grubu organizasyonu hiç hoş olmayan şekilde sonuçlandı. Organizasyon basitti aslında; takım otobüsü stada gelirken meşalelerle karşılanacak, ardından da stada yollanacaktı. Bir şekilde arbede çıktı.
Eğer siz olayları Hıncal Uluç, Gürcan Bilgiç, Erman Toroğlu gibi renk sempatileri at gözlüğü 
formuna dönüşmüş insanlardan, ya da 1 Mayıs'ta dahi "Ama polis de haklı" diyen post-1980 travmasını atlatamamış popüler basından takip ettiyseniz Beşiktaşlı taraftarlara haklı olarak küfretmiş olabilirsiniz. Ama eğer sağduyulu olup, olay anında orada bulunan insanlarla konuştuysanız, görüntüleri izleyip fotoğraflara baktıysanız, azıcık da saksıyı çalıştırdıysanız olayların iç yüzünü anlarsınız.
Cüssesi gereğince ancak 6 polis tarafından orantılı bir şekilde zapt edilen bir taraftar. Ortadaki polisin "Sus geçiririm dipçiği ifadesi ise "priceless".
Öncelikle popüler basında var olan iddialara göz atalım.
1. Çarşı trafiği kapattı: Takım otobüsünün gelmesi beklenirken Beşiktaş taraftarı manyak mı da trafiği kapatsın? Otobüs gelene kadar trafiğin kapatılması diye bir durum söz konusu olabilir mi? "Trafiği kapatalım da futbolcularla Kazan'da rakı sofrası kuralım" mı diyordu bu insanlar?
-Trafiğin 15-20 kişi tarafından aksatıldığı resimle trafiğin açık olduğu resim arasındaki tek fark nedir? 
-Birinde polis var, diğerinde yok.
Otobüs geçtikten sonra olanı irdeleyelim. Eğer bir Beşiktaş maçı zamanı Beşiktaş Dolmabahçe taraflarında bulunmuşsanız ritüeli zaten bilirsiniz. Bilmeyen için anlatalım. Millet Beşiktaş Çarşı'da buluşur, yer, içer; takım otobüsünün geçeceği zamana yakın kaldırıma dizilir, sonra da marşlar eşliğinde stada yürür. Kalabalık bir grup stada yürürken arada yola taşar, hatta yolu kapattığı bile olur; orada görevli polisler de bu kalabalığı kaldırıma yönlendirir. Bu o kadar rutin bir olay ki. Bakınız, doğru ya da yanlış demiyorum; rutin diyorum. İstanbul Emniyeti'nin bu duruma hazırlıklı olduğundan bahsediyorum. Bunun hep yaşanan bir olay olduğundan bahsediyorum. Sanki o güne has bir olaymış gibi lanse edilmesindeki yanlışlığa dikkat çekiyorum.
2. İzinsiz gösteri yapılmış: Yahu insaf! Bu gösteri Beşiktaş forumlarında planlanmış, yönetim aracılığıyla Valilikten izin alınmış. Popüler gazete okuyan insanlar bile bu gösteriden haberdar! Bu ne mi demek? Bakınız Milliyet Gazetesi'nde geçen Çarşamba yayınlanan haber. Olay bu kadar masum bir organizasyon. Anarşist oluşum muamelesi yapanlara aldırmayın siz.
3. Taraftar polise saldırdı: Nasıl bu kadar emin olup da söylüyorsunuz bunu? Orada mıydınız? Olayların nasıl cereyan ettiği konusunda bir fikriniz var mı? Tarihimizde gösteriye karışan provokatör örnekleri doluyken, 4 polisin nasıl yaralandığı belli değilken, binlerce sivil biber gazı, tazyikli su, cop yemişken; "4 polis yaralanmış, taraftar haksız" demeye vicdanınız nasıl el veriyor? Biber gazından ağlayan çocukları, yaşlı insanları görmediniz mi medyada? Nedendir tüm yorumlarda taraftara yüklenip polisi yüceltmek?
Polise saldıran bir taraftar ve son derece orantılı uçan tekmeyle aldığı yanıt.
Şu noktada olay yerinde bulunan bazı arkadaşların yazdıklarından alıntılar yapmak istiyorum:
"Yalan diyorum çünkü ortada Barbaros Bulvarında Beşiktaş taraftarları yüzünden trafiğin tıkanması diye bir şey yok. Yolun iki tarafına sıralanmış Beşiktaş taraftarları kaldırımda ve orta refüjdeyken trafik zaten tıkalıydı. Polisten önce yola giren taraftarları kaldırımdakiler uyarıyordu bizzat ben şahidim. Başından sonuna kadar barbaros bulvarında bulundum kimse bana çıkıpta trafiği Beşiktaşlı taraftarlar kapattı martavalını uydurmasın. Yola çıkılan tek yer Kazan'ın önüydü, orada da takım otobüsü geçtikten sonra yolu açmak adam gibi bir polis teşkilatı olsa çocuk oyuncağı olmalıydı. Polisle olan olaylara tanık olduğum yer olan Dolmabahçe'deki ağaçlı yol civarlarında ise ilk ne olduda ortalık karıştı göremedim. İlk gördüğüm ben kaldırımdan yürürken önümdekilerin geriye dönüp üzerimize doğru koşmasıydı. Sonrası kıyamet. Bakın tekrar söylüyorum yolu kapatmak, izinsiz gösteri yürüyüşü yapmak falan demiyorum, kaldırımda stadyuma giderken üzerimize polis saldırdı diyorum. Organizasyon daha iyi olurdu olmazdı başka bir mesele, hatalar vardı yoktu başka mesele. Ama kimse çıkıpta bana polisin davranışını meşru göstermeye çalışmasın. Ayıptır. 1 metreden insanların üzerine panzerle su sıkıldı, heryere rastgele biber gazı atıldı, jop kesmedi biber gazı tabancasının dipçiğiyle insanlara vuruldu. Ağızlarından salyalar akıta akıta tekmelerle saldırdılar. "
Her yıl bahar aylarında Taksim - Beşiktaş taraflarında görülen bir doğa fenomeni. Gazus biberus.
"Ne çarşısı? Barbaros bulvarında önümde 40lı yaşlarında bir kadın yanında 10 yaşında kızı bana meşaleleri nerden aldınız biz bulamadık diye soruyordu. Kucağında çocuğu olan adamlar jop yiyordu hangi çarşı? Polisin yaptığı yanlış ama Beşiktaş taraftarında da hata var diyorsunuz ya işte o zaman kimse polisin hatasını iplemiyor farkındasınız değil mi? Çünkü kabul edilmiş herşey, insanlar polisten sopa yemeyi kanıksamışlar, bununla yaşamaya alışmışlar, ortada sakince halledilebilecek bir şey varken bile iş çığırından çıkınca "e polis ne yapsın, sizde öyle yapmasaydınız" diyorlar. "
"saat 17.30 da stad tarafından beşiktaş tarafına taksiyle geçtim. o saatte stad ile kazan'ın önü arasında ne bir tarafta ne bir polis vardı. kazan'ın önünde indik. insanlar yola çıkmışlardı. saat 17.45 te kazan'ın önünde 1 adet polis yoktu. yola çıkmış 50 kişiyi kaldırıma yönlendirmek 10 dakikalık iş olurdu. 
görüntülerde dikkat ederseniz, su sıkılan panzerlerle saldırılan yer stadın orası. stadın orada yol açma çalışması olmaz. kazan'ın orada olsa anlarım. zaten stada gelmiş insanları orada açmaya çalışmak kadar abzürt bir şey yok. 
polis'in orada yaptığı şey, tamamen sokak kavgası mantığıyla sen bana yaptın ben de sana yaparım mantığıyla yapılan şeydir. yolda yürürken 1-2 polisin dövülmüş olduklarını gördük. yani tahmin ettik. bunun acısı çıkartıldı."
Haddi bildirilen bir ufak anarşist. Yılanın başı küçükken ezilmeli.
"takım otobüsüyle beraber binlerce kişi stada akın etmeye başladı. (oysa otobüs erken gelseydi, kimse geç kalmamak için koştura koştura o stada akın etmeyecekti) polis önce akaratler önünde taraftarı durdurdu ve geri gitmelerini istedi. bunun üzerine ıhlamurdere'ye dönerek arkadan stada gitmek isteyen taraftar, dolmabahçe'nin önünde polis tarafından tekrar engellendi. dolmabahçe'ye kadar gelen ve tek yapmak istediği maça gitmek olan taraftarlar, o noktadan sonra geri gitmek istemediler doğal olarak oysa polis anlamsız şekilde bir anda orantısız güç kullanmaya başladı, önce göz yaşartıcı attılar, hemen ardından panzer geldi ve insan gibi stada girmek isteyen insanların üzerine basınçlı su sıkmaya başladı. bu arada ön kısımdaki taraftarlar geriye gelmeye başladılar, işte bu anda sosyal patlama meydana geldi. ön kısımdan gelen ve dayak yemiş, gözleri kan çanağına dönmüş insanları gören iyi durumdaki taraftarlar çıldırdı! önce millet birbirine "kaçmayın, kaçmayın" diye bağırmaya başladı, sonra sol yumruklar havaya kalktı, "gündoğdu" marşını söylerek taraftarlar ilerlemeye başladılar. bu arada polise de güç kullanılmaya başlandı, millet elinde avucunda ne varsa, atmaya başladı polisin üzerine. swissotel'in önünden itibaren nefes almak ve gözleri açık tutmak olduça zordu, buna rağmen taraftarlar ilerlemeye devam edince çevik kuvvet yönünden eksik olan polis stadın güney kısmına çekildi. polis geriye çekilince, ortalık yatıştı, ancak atılan gaz yüzünden bir çok kişi dolmabahçe'den ileri gidemedi bir süre. gidenler de* ancak atkımızı ağzımıza burnumuza iyice dayayarak ve az nefes alarak durumu atlatabildik."
Hangi açıklamaya (resmi, popüler basın, birebir şahit) inanacağınız size kalmış. 
Benim şahsi görüşüm şudur: 
a) Polisin geçen 1 Mayıs'ta erittiği biber gazı stoklarından sonra, yeni ısmarladıkları ürünleri test etme dürtüsü, 
b) Türk polisinin bir yerde toplanmış insanlar görünce otomatikman "Bunlar anarşist, yasadışı gösteri bu, saldırın" diye koşullanmış olması, 
c) Beşiktaş taraftarının politik kimliği sebebiyle zaten Emniyet tarafından sevilmemesi, 
d) Böyle bir olaydan sonra basın desteğini bulacaklarını bilmeleri,
e) En baştan yeterli önlem alınmaması, önlem almamanın sonucunda polisin sorgulanmayacağını bilme rahatlığı (Kanlı 1 Mayıs bile kaç yıl sonra sorgulandı, Beyazıt olaylarını daha sorgulayan yok..)
Bu olayların bu aşamaya gelmesini sağlamıştır. Bu tür toplu gösterilerden sonra insanlar "Aman onlar da yapmasalarmış canım" dedikçe, polisin yeterince önlem almaması, erken müdahale etmemesi, lojistik hataları sorgulanmadıkça, polis koşulsuz meşru bulunmaya devam edildikçe bu olayların sonu gelmeyecektir. Çocuk-yaşlı demeden insanlara işkence etmeyi haklı gören, her müdaheleye "orantılı güç" kılıfı uyduran bir polis, benim polisim değildir. 

18 Mart 2009 Çarşamba

Siyaset içeri, siyaset içeri...

İbrahim Altınsay benim bildiğim kadarıyla meslek olarak doktorluk yapıyor. Ancak tıp doktoru mu yoksa futbol, siyaset, vb. alanlarda çeşitli doktoralara mı imza atmış bilemiyorum. Bugunki yazısını virgülüne dokunmadan aşağıya koyuyorum - tahminim spor ve siyaset alanındaki doktora tezinden kısa bir bölüm... --------------------------------------------------------------------------------- Bank Asya 1. Lig gerçek Türkiye ligi ama sansasyonel haberler dışında merkezi medyanın ilgisine mazhar olamıyor. Olunca da yarım yamalak oluyor... Geçen pazar Bolu’da yaşanan protesto gibi. Efendim o gün Boluspor, Kasımpaşa ile karşı karşıya geliyor. Başta Bakan Murat Başesgioğlu olmak üzere siyasi erkân, seçim meydanlarının vazgeçilmez aksesuarı takım atkılarını boyunlarına dolamış, tribünde yerlerini almış... Rakip, Bolu’nun Süper Lig’e çıkma mücadelesi verdiği Kasımpaşa. Böyle olunca, akla saha dışı kaygılar gelmiyor değil. Kaygılar İstanbul takımının adında ‘Paşa’ sözcüğünün bulunuyor olmasından değil tabii. Başbakan’ın resmi kulübü olmasından. Neyse, dakikalar 44’ü gösterdiğinde ev sahibi takımdan Ilgar Gurbanov kırmızı kart görüyor. Neden kart gördüğünü medyadan bir türlü öğrenemiyoruz. Pek önemli değil. Çünkü Bolulu seyirciler o anda kararını veriyor: “Bu işte Başbakan’ın, dolayısıyla hükümetin parmağı var.” Başlıyorlar Şeref Tribünü’ne pet şişe yağdırmaya. “Yahu Bolu’da sokaklardan memba suyu akıyor, şişe suyuna ne ihtiyacı var” demeyin. Biliyorsunuz, pet şişenin futbolda başka işlevi var; aktif protesto... Şişe yağmurunda AKP İl Başkanı isabet alıyor, Bakan tribünü terk etmek zorunda kalıyor. Devamı için buraya.

22 Şubat 2009 Pazar

Dünyanın Tüm Zayıf Takımları, Birleşin!

Madem ki manifestoyla açtık blog'u, çizgiden kopmayalım. Geride bıraktığımız hafta, Avrupa Ligleri'nde birçok sürprize gebe oldu. Bu durum iddaacıları ve de büyük takımları destekleyen insanları üzse de, fakir/mağrur edebiyatından para kazanan bizleri çok sevindirdi. Bir de "abi paso sürpriz oynadım 1'e 1800 verdi lan kupon, yarın ilk iş Ferrari'yi çekiyorum altıma tüplüsünden" diyen bir iki insan görebilirsiniz etrafınızda. Çekinmeyin vurun bir tane. Alfabetik sırayla gidecek olursak: Fussball Bundesliga: Bayern Münih (Türk medyasında Hamit'in takımı şeklinde geçer ismi) kendi evinde 11. sırada bulunan FC Köln'e (Ümit'inki) 2-1 yenilirken, Energie Cottbus evinde Werder Bremen'i yenerek küme düşme hattından uzaklaştı. Bayern - Köln maçından sonraki dostane hava, Köln'ün hocası Daum'un Klinsmann'a koşarak "Nasıl koyduk boruyu?" demesi ve Hamit'in şaşkın bakışları arasında Ümit'in bunu tercüme etmesi üzerine bozuldu. La Liga: Gelene 3 gidene 5 atmasıyla ünlenen Barcelona; Espanyol'a kendi evinde 2-1 yenilirken, kaleci Victor Valdez Katalan tribünlerinde "Valdez ananı .... ...." tezahüratlarıyla anıldı. Erman Toroğlu "Buradan Kakalan taraftarlara sesleniyorum, Valdez'in anasını normal yollardan götürün" derken, Ahmet Çakar "Real Madrid 6 atarsa atsın, Raul adam değil" diyerek konuyu değiştirdi. Atletico Madrid ise kendi evinde orta sıraların vazgeçilmez ekibi Getafe ile berabere kalırken, Agüero'nün gol atıp bunu yeni doğan çocuğuna hediye etme planları, 2 puanla beraber suya düştü. Ligue 1: Lig 19.su Sochaux, deplasmanda UEFA hedefleyen Lorient'e 2-1'lik yenilgi tattırırken, Lig 18.si St. Etienne, Galatasaray'ın rakibi Bordeaux ile evinde 1-1 berabere kalarak lig 5.sinin hafta içi yaptığı "Galatasaray umrumuzda değil hocam, biz Lyon'u indireceğiz, futbolcularım maça hiç hazırlanmadı, ama Arda çok yakışıklıymış Fransız kızlarla resimlerini çektirip Hürriyet gazetesine vereceğiz nıhahaha" açıklamasını tabir-i caizse geçersiz kıldı. Lig 2.si Paris SG, adını telaffuz ederken kahkahalara boğuldukları (sanırım inside joke, nedenini bilmiyorum) Grenoble (13.) deplasmanında 2 puan bırakırken, lig 4.sü Toulouse 17. Valenciennes ile evinde golsüz berabere kaldı. Lig 3.sü Marseille "benim neyim eksik" dercesine 15. Le Mans ile evinde 0-0 berabere kalırken, Lyon "kimi indiriyorsunuz lan tahtından, you pieces of merde" diyerek yoluna devam etti. Serie A: Hala daha Gomorra'nın En İyi Yabancı Film Oscar'ına aday olamamasının şokunda olan İtalyanlar sürprizsiz bir haftasonu geçirdiler. Turkcell Süper Lig: Evet, bütün bu post'un amacı olan bölüme gelirsek... Kocaeli (sondan 2.) 5 attı lan Cimbom'a. 5 ne lan, puahahahahha. Trabzon Denizli'ye (sondan 4.) yenildi, Fenerbahçe Gençler'e (sondan 7.) rezil oldu. Bak hala gülüyorum, puahahahhaa. 5 (beş). Saygılarımla.