2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Eren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2014 Cumartesi

2014 ve 2009 yerel seçimlerinde Ankara'da hile yapıldı mı? Mevcut analizlere bir katkı

Gelen talep üzerine bir süre önce 2009 ve 2014 Ankara yerel seçimleri ile ilgili kendi bloğumda yayınladığım iki analizin sadeleştirilmiş bir özetini buradan sizlerle paylaşmak istiyorum. Her iki analizin de İngilizce olarak ve biraz daha detaylı ve teknik dille yazılmış versiyonlarını buradan ve şuradan okuyabilirsiniz.

Analize başlamadan önce biraz ön bilgi: 


30 Mart 2014 seçimleri sonrasında en çok tartışmaya neden olan konu Ankara büyükşehir belediye başkanlığı yarışında kimin daha çok oy aldığıydı. Henüz YSK kesin sonuçları ilan etmediği için tam resmiyet kazanmamış olsa da AKP'nin adayı Melih Gökçek ilk açıklanan sonuçlara göre tüm oyların sadece %1.1'ine denk gelen, 32,000 oy civarı bir farkla zaferini ilan etmişti.

CHP kendi yaptığı takip ve topladığı bilgiler ışığında açıklanan sonuçların yanlış olduğunu, seçimi Mansur Yavaş'ın kazanmış olması gerektiğini iddia etti. Önce İl Seçim Kurulu'na gidildi. Oyların yeniden sayılması, iptal edilen oyların da tekrar değerlendirilmesi istendi. Ayrıca birleştirme tutanaklarında yapılan şaibeli hatalara da itiraz edildi. Ana muhalefet partisi, bu talepler reddedilince YSK’ya başvurmuş ama oradan da olumlu cevap alamamıştı.

Önceki analizler neye işaret ediyor?

Hile tartışmalarının da etkisiyle sosyal medyada muhtelif analizler yapıldı. Bu analizler CHP'nin bir girişimi olan Yerel Seçim 2014 Sandık Takip Sistemi sayesinde toplanan seçim sonuçlarını kullanarak yapıldı.

Bunlar arasında Stockholm School of Economics'de öğretim üyeliği yapan Erik Meyersson'un ortaya çıkardığı bir ilişki özellikle ilginçti. Meyersson ilk yazısında (İngilizce) hem Ankara hem de İstanbul'daki büyükşehir belediye başkanlığı (BBB) seçimlerinde geçersiz oyların oranca çok olduğu sandıklarda AKP'nin sistematik olarak daha çok, CHP'nin ise sistematik olarak daha az oy aldığını gösteriyordu. Bu sonuç, birçok sandıkta CHP'ye atılan geçerli oyların bir kısmının geçersiz sayılmış olabileceğini ve bu yüzden de AKP'nin bu sandıklarda CHP'ye nazaran daha yüksek oy aldığı şüphesini doğurdu. 


Fakat tek mantıklı açıklama tabi ki bu değil. Belki de bahsettiğimiz ilişki AKP'nin zaten güçlü olduğu ilçe ve seçim bölgelerindeki seçmenin, CHP'yi destekleyen bölgelerdeki seçmenden demografik olarak farklı olmasından kaynaklanıyor. Örneğin AKP seçmeninin ortalama eğitim seviyesinin daha düşük olduğunu hesaba katarsak tabi ki hatalı kullanılan ve dolayısıyla geçersiz sayılan oyların AKP'nin yüksek, CHP'nin daha düşük oy aldığı yerlerde kümelenmesi normal diyebiliriz.

Ancak ortada bir başka sorun var. Meyersson geçersiz oy oranları ile AKP-CHP oy farkını her ilçenin sadece kendi sınırları içindeki sandıklar arasındaki farklılıkları kullanarak analiz ettiğinde hala istatistiki olarak anlamlı ve pozitif bir ilişki buluyordu. Bir adım daha öteye giderek sadece ilçelerin kendi iç dinamiklerine değil de her ilçenin altındaki farklı seçim bölgelerinin (voting station) kendi iç dinamiklerine odaklandığında yine istatistiki olarak benzer ölçüde anlamlı ve pozitif bir ilişki ortaya çıkıyordu.

Buradan çıkan mesaj net: Seçmen davranışına dair (demografik) faktörlerin, belirli bir ilçe veya seçim bölgesi içindeki sandıklar arasında sistematik olarak farklılık göstermesi düşük bir ihtimal. O halde geçersiz oylarla AKP-CHP oy farkı arasındaki pozitif ilişkinin de seçim hilesinden kaynaklanma ihtimali o ölçüde yüksek demektir.

Eğer bu ilişkiyi seçmen davranışları ile açıklayamıyorsak, hile dışında başka ne gibi alternatif hikayeler olabilir? Belki de AKP'nin kuvvetli olduğu yerlerde CHP yandaşı sandık görevlileri ile AKP yandaşı görevliler arasındaki gerginlik ve tartışmalar normalden daha çok geçersiz oy çıkmasına sebep oldu. Fakat bu hikayede tutarlı olmayan bir nokta var. Zira CHP'nin kuvvetli olduğu yerlerde de benzer gerilim ve tartışmaların olmasını ve bunların geçersiz oy oranını yükseltmesini bekleriz.

Diyebilirsiniz ki AKP seçmeninin çok olduğu yerlerde hatalı pusulaların oranı daha yüksek olduğu için gerilim her iki tarafta da aynı bile olsa sonuca yansıması farklı olabilir. Ama bir dakika. Daha biraz önce seçmenlerin demografik farklılıklarının sonucu etkilemesini engellemek için ilçe ve hatta seçim bölgelerine odaklanmıştık. Yani bu alternatif hikaye de bulunan ilişkiyi açıklamakta yetersiz duruyor.

Bu ilişkinin hile tezi ile tutarlı olduğuna dair ek kanıtlar da var. Örneğin Meyersson şuradaki yazısında (İngilizce) benzer bir ilişkinin Adana, İzmir ve Manisa gibi illerde de gözlemlendiğini ortaya koyuyor. Daha da ilginci, geçersiz oyların oranı ile AKP-CHP oy farkı arasındaki ilişki AKP'nin açık ara üstün olduğu illerde çok daha zayıf duruyor. Bu önemli bir kanıt çünkü şayet ortada bir hile varsa,
 parti örgütlerinin stratejik davranarak kazananı kendi lehlerine değiştirebilecekleri illere yoğunlaşırlar.


Son olarak Meyersson, bu son seçimlerde Ankara'da CHP'nin ortalamanın --daha doğrusu ilçeler bazında aldığı oy oranlarının medyanının-- üzerinde başarı gösterdiği yerlerde kuvvetli bir ilişki bulurken, daha düşük oy aldığı yerlerde ise aynı ilişkinin oldukça zayıf olduğunu gösterdi. Gerçekten de eğer AKP örgütleri hile çabalarını CHP'nin daha güçlü olduğu ilçelere yoğunlaştırarak sonuçlara daha çok etki edeceklerini hesaplamışlarsa tam da bu tarz bir sonuç beklerdik.

Mevcut analizlere katkı: 2009 sonuçları ışığında son seçimlerde ne oldu?

Bu özetten sonra gelelim yaptığım analizlere. İlk analizde Ankara'daki son yerel seçimlere odaklanıyorum.

Soru şu: AKP şayet hile yaptıysa acaba gerçekten hilenin daha çok ekstra oy getirebileceği yerlere mi odaklanmaya çalıştı? Tabi bu bölgeleri belirlerken objektif kriterlere ihtiyaç var. Parti örgütleri bunun için muhtemelen yaptırdıkları anketlere ve önceki yerel seçimlerdeki performanslarına bakıyorlar. Anket sonuçlarına dair elimizde bilgi yok ama 2009 seçimlerinde hangi partinin hangi ilçede en çok oyu aldığına ve ikinci sıradaki partiye ne kadar fark attığına bakarak Ankara'yı farklı kısımlara ayırmak mümkün.

TUİK'in online veritabanından indirdiğim mahalli idareler seçim sonuçlarını kullanarak 2009 yılında Ankara büyükşehir belediye başkanlığı için oy kullanan tüm ilçeler arasından 4 farklı grup oluşturdum: (1) CHP veya MHP'nin en yüksek oy oranına ulaştığı ilçeler, (2) AKP'nin en yüksek oy oranına ulaştığı ilçeler, (3) AKP'nin birinci olduğu ilçeler arasında AKP'nin ikinci sıradaki partiye %10'dan daha az ve (4) %20'den daha çok fark attığı ilçeler.

Amacım geçersiz oy oranları ile üç büyük partinin (AKP, CHP ve MHP) sandık bazında aldıkları oy oranları arasındaki ilişkiyi yukarıda bahsettiğim ilçe grupları için ayrı ayrı incelemek.

Aşağıdaki iki grafik bulduğum sonuçları özetliyor. Resmi daha büyük görmek için üzerine tıklayabilirsiniz.


Önce soldaki grafiğe odaklanalım. Yatay barların her biri, geçersiz oy oranı ile belirli bir partinin aldığı oy oranı arasındaki ilişkinin şiddetini gösteriyor. Pozitif değerler bu iki değişkenin aynı yönde hareket ettiğine, negatif değerler ise ters ilişkiye işaret ediyor. Sarı, kırmızı ve yeşil barlar sırasıyla AKP, CHP ve MHP'nin oy oranlarına dair sonuçları gösteriyor. Peki bu ilişkilerin istatistiki olarak anlamlı olup olmadığını nereden biliyoruz? Bunun için barların üzerindeki siyah renkli ince çubuklara bakmalıyız. Bu çubuklar %95'lik güven aralıklarını ifade ediyor. Yani %95 olasılıkla bu iki değişken arasındaki ilişkinin kuvveti siyah çubuğun içerdiği değerler arasında bir yerde. Eğer bu aralık sıfır değerini kapsıyorsa o zaman ortada anlamlı (duruma göre pozitif veya negatif) bir ilişki olmadığı savını %95'lik bir kesinlikle iddia edemeyiz. Bu durumda iddiamızı ancak daha düşük (örneğin %90 veya altı) güven seviyelerinde savunabiliriz.

İlk önce genel resmi görmek için hem 2009 hem de 2014'de büyükşehir için oy vermiş 18 ilçenin tamamına bakalım (tam 7 ilçe bir önceki BB seçimlerinde kapsam dışındaydı). Bu sonuçlar grafiğin en üst sırasında ("All Districts") yer alıyor. Daha önce ortaya konan sonuçlarla tutarlı olarak, geçersiz oyların oranca yüksek olduğu sandıklarda CHP oy oranlarının daha düşük AKP'ninkilerin ise daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu ilişki güven aralıkları sıfırı dışladığı için istatistiki olarak da anlamlı.

Bu genel trend kendi içinde sistematik bazı farklı trendleri saklıyor olabilir. Örneğin ikinci sıradaki sonuçlar CHP veya MHP'nin 2009'da en başarılı olduğu ilçelerde söz konusu ilişkinin hem nicel olarak hem de istatistiki olarak daha kuvvetli olduğunu gösteriyor. Şayet AKP bu ilçeleri daha çok hedef aldıysa bu sonuç gerçekten de anlam kazanıyor.

Üçüncü sıraya bakarsanız AKP'nin en başarılı olduğu ilçelerde ise ilişkinin hem nicel olarak belirgin şekilde zayıfladığını hem de istatistiki olarak kısmen anlamsızlaştığını görebilirsiniz. Peki neden AKP'nin 2009 seçimlerinde en yüksek oyu aldığı ilçelerde hiç hile çabasına girmediğini düşünelim ki? Örneğin AKP'nin muhalefet partileri ile daha yoğun şekilde çekiştiği ilçeler ile açık ara önde olduğu ilçeler arasında hiç mi fark yok? Bunun cevabı için son iki sıraya bakmamız lazım. AKP'nin %10'dan daha az farkla birinci geldiği ilçelerde (Etimesgut, Kalecik and Mamak) kuvvetli bir ilişki varken, AKP'nin %20'den daha çok farkla birinci geldiği ilçelerde (Sincan, Altındağ, Pursaklar ve diğerleri) işe benzer bir ilişkiden eser yok. Son sıradaki güven aralıkları sıfırı içermekte.

Benzer bir analizi bu sefer her ilçenin sadece kendi içindeki dinamiklerine odaklanarak yaptığımızda ise sağdaki grafiği elde ediyoruz. Gördüğünüz gibi niteliksel olarak sonuçlar önceki analizle çok benzer. 

2009 yerel seçimlerinde de hile şüphesi var mı?

2009 yerel seçimlerinde de Ankara'da yarış oldukça çekişmeli geçmişti. AKP, CHP ve MHP sırasıyla %38.5, %31.9 ve %26.9 oy almıştı. Şayet AKP karşıtı oylar daha az ölçüde bölünmüş olsaydı yarış çok daha yakın ve hatta CHP'nin galibiyeti ile bitebilirdi. Yani Melih Gökçek ve ekibinin hile yapmak için oldukça geçerli sebepleri vardı. Ayrıca şayet 2009'da sistematik bir seçim hilesi söz konusu olmuşsa bunun nihai sonuçlara anlamlı bir yansıması da olmuş olabilir. O zaman gelin 2014'te gözlemlediğimiz bu şüphe uyanduran ilişkinin 2009'da neye benzediğine bakalım. 

İlk etapta 2009 yılında Ankara ilçe belediyeleri için atılan oyları analiz edeceğim. Aşağıdaki figür sandık bazında AKP-CHP oy oranı arasındaki fark (akpchpdiff) ile geçersiz oy oranları (invshr) arasında nasıl bir ilişkisi olduğunu gösteriyor.




Bu ilişkiyi daha belirgin bir şekilde ifade edebilmek adına her sandıktan çıkan sonuçların (AKP-CHP oy oranı farkının ve geçersiz oy oranlarının) il ortalamalarından sapmalarını hesaplayıp bu sapmaları birbirine karşı çizdirdim. Bu yüzden yukarıdaki resimde negatif [pozitif] değerler il ortalamasının altındaki [üzerindeki] gözlemleri ifade ediyor. Mavi noktaların her biri bir sandığı temsil ediyor. Burada önemli olan akpchpdiff ve invshr değişkenlerindeki ortalamadan sapmalar birbirleriyle ilişkili mi değil mi sorusu. Figürde gördüğünüz kırmızı doğrusal çizgi işte bu ilişkinin kuvvetini ve yönünü gösteriyor. Tabi bu ilişkinin doğrusal olması şart değil. İşte etrafında gri renkli güven aralığı ile çizilmiş ikinci eğri ise doğrusallık varsayımı yapmadığımız taktirde akpchpdiff ve invshr arasındaki ilişkinin nasıl gözüktüğünü gösteriyor. Her iki yöntem de ilişkinin pozitif ve istatistiki olarak anlamlı olduğuna işaret ediyor.

Bir sonraki adım olarak deminki analizi bu sefer her ilçenin sandık sonuçlarını etkileyebilecek, kendine has özelliklerini dikkate alarak tekrarlıyorum. İlçeler arasındaki sistematik farklılıkların bizi ilgilendiren ilişkiye olan etkisini arındırdığımızda ortaya işte şu aşağıdaki figür çıkıyor.


Son olarak analizimizi her bir seçim bölgesine has etkilerden arındırılmış şekilde yaptığımızda aşağıdaki ilişkiyi elde ediyoruz. Bu ilişki beklendiği gibi öncekilerden daha zayıf ama hala pozitif ve istatistiki olarak hayli anlamlı.



Aslına bakarsanız Meyersson'un 2014 için bulduğu ilişkilerin kuvvetine çok benzer sonuçları 2009 için de gözlemliyoruz. 

Kısaca özetlersek ortaya çıkan tablo şu: Eğer 2014 seçimlerinde gözlemlediğimiz ilişki bir seçim hilesine işaret ediyorsa o zaman benzer şekilde bir hilenin 2009 yılında da yapılmış olması çok muhtemel gözüküyor. Sanırım birçoğumuz için bu çok da şaşırtıcı bir çıkarım değil.

İkna olmadım, ek delil istiyorum diyorsanız Meyersson'un konuyla ilgili yazdığı şuradaki makaleye de (İngilizce) bakabilirsiniz. Kısaca özetlemek gerekirse bulduğu şey şu: Üzerinde resmi damga bulunmayan sandık tutanakları sistematik olarak AKP'nin CHP'den daha çok oy aldığı sandıklarda yoğunlaşıyor. Aynı ilişki, geçersiz pusulaların sayısının düzgün bir şekilde rapor edilmediği sandık tutanakları için de geçerli. Ayrıca problemli sandıklardaki (damgasız tutanaklar ve geçersiz pusulaların yanlış kaydedildiğine dair şikayet içeren tutanaklar) oy oranlarının dağılımı ile problemsiz sandıklardakini kıyasladığımızda problemli sandıkların problemsizlerden belirgin şekilde daha fazla AKP'ye yaradığını ve CHP'nin oy oranına zarar verdiğini görüyoruz.

Sonuç

Şu vakte kadar anlamışsınızdır ki tüm bu bahsettiğim analizler ve sonuçlar kesin hile var anlamına gelmiyor. Sadece diğer olasılığı, yani ortada hile dışında daha masum başka bir şeylerin döndüğü ihtimalini zayıflatıyor. Eğer AKP'nin her iki seçimde de hile yapmış olduğuna inanmıyorsanız, o zaman hem 2009 hem de 2014'de bulduğumuz bu şüphe uyandıran ilişkinin daha mantıklı bir açıklamasını yapabilmeniz lazım. Ayrıca neden AKP'nin hileden muhtemelen daha çok getiri sağlayacağı bölgelerde daha kuvvetli bir ilişki olduğunu ve neden AKP'nin üstün olduğu yerlerde damgasız ve itirazlı tutanakların daha yoğun olduğunu da anlatabilmeniz gerekir.

YSK eğer itiraz dilekçesindeki iddialar seçimin kazananını değiştirebilecek kadar fark yaratacak gibi duruyorsa ancak o zaman yeniden incelemeye karar veriyor. Tabi burada neyin geçerli delil olarak kabul edildiği ve bu delillerin oy oranlarında yaratabileceği farkın nasıl tahmin edildiği çok önemli. Maalesef seçim verileri üzerinde yapılan istatistiki/ekonometrik analizlerin ortaya koyduğu anormallikler bu tarz kararlarda çok etkili olamıyor. Bu analizler doğası itibariyle kesinlik arz etmediği için delil olarak kabul görmüyor. Sadece değişkenler arasında sistematik olarak bir seçim hilesi yapılmış olabileceğini gösteren ilişkileri ortaya çıkarmaya yarıyor. Bu yüzden, bu analizlerin seçimlerde makul bir hile şüphesi var mı yok mu bunu anlayabilmek ve vatandaşları bu konuda bilgilendirebilmek açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu analizler şayet kuvvetli hile şüphesini destekliyorsa bir sonraki seçimlerde ne gibi önlemler alınabileceğine dair de önemli dersler çıkarılabilir.

Gezi Direnişi demokratik sivil toplumun dirilişine yadsınamaz bir katkı yaptı diye düşünüyorum. Bu dirilişin önemli bir ayağını da yerel seçim süreciyle yaşadık. Ankara'nın Oyları , Oy ve Ötesi , Oyumu Çaldırtmam gibi sivil insiyatiflerin, @sandikbuglari gibi twitter gruplarının, Erik Meyersson, Murat Eren ve @erenyanik gibi seçim verilerini inceleyen ve sorgulayan kişilerin artmasını bu yüzden önemli buluyorum. Daha şeffaf, daha adil ve şaibesiz seçimler ancak tabandan gelecek daha kuvvetli tepkilerle mümkün. Muktedire bu şaibelerin farkında olduğumuzu, bunları umursadığımızı ve bu iddiaların takipçisi olacağımızı göstermeliyiz.

22 Mayıs 2012 Salı

Korsan Taksiyle Mücadele Etmeli mi?


Bir önceki yazıda müzik sektöründe korsan dağıtımdan bahsetmiştim. Bu yazıda korsan taksi iyi midir kötü müdür, devlet korsan taksicileri ve/veya korsan taksiye binenleri cezalandırmalı mı, iktisat bu konuda nasıl bir perspektif sunabilir buna değineceğim. Herhangi bir iktisadi eyleme hırsızlık deyip demediğiniz, bu adlandırma iktisadi hayatı etkiliyorsa önemli olabilir. Ancak ben bu konuya girmeyeceğim [Zira Shelbyl'in ilk yazıma yaptığı yorumdan anlaşıldığı gibi onun yazısındaki asıl kasıt bazı aktivitelerin devlet tarafından hırsızlık olarak nitelenmesine rağmen benzer başka bir takım aktivitelerin bu şekilde nitelenmemesindeki çelişkiye/seçiciliğe dikkat çekmek]. Önemli olan bu eylemlerin ekonomiye olan genel etkisini incelemek. Çünkü devletin izlemesini isteyeceğimiz politika bu etkiye bağlı.

Şarkı, bilgisayar yazılımı, ilaç gibi ürünlerin aksine taksicilik son ürün açısından bakınca metadan ziyade her bir sefer için ayrı olarak para verdiğimiz bir hizmet. Doğası itibariyle para vermeyeni dışlamak gayet kolay (yani “non-excludable” değil). Bir taksi belirli bir zaman aralığında ancak sınırlı sayıda insana hizmet verebiliyor ve diğer müşteriler o zaman aralığında o taksiden faydalanamıyor. Ayrıca taksici her kilometre için benzin parası vermek durumunda. Yani iktisadi tabirle bu hizmete olan talepler birbirine rakip (rival good).

Dolayısıyla Shelbyl’in de belirttiği gibi bu piyasanın işleyişi müzik piyasasının işleyişinden farklı. Buradan hareketle Shelbyl birkaç soruyu gündeme getirmiş. Bu sorulara kendi cevaplarımı vererek konuyu açmaya çalışayım.

Soru: Örneğin X kişisi cebinde 10 lira ile bir yerden bir yere gitmek istesin, taksiyle pazarlık yapsın, taksi kabul etmesin, ve sonrasında korsan taksiye binsin. Bu durumda korsan taksi ve müşteri hırsızlık yapmış olur mu?

Cevap: Daha önce de belirttiğim gibi son kertede korsanı hırsızlık olarak niteleyip nitelemediğimiz işin semantik boyutu dışında çok da önemli değil. Belki devletin korsanla mücadelesindeki söylem açısından bir önemi olabilir. Yine de cevap vermek istersek, evet korsan taksi hırsızlık yapmış oluyor. Nedenine gelirsek: Öncelikle devletin tanımladığı mülkiyet haklarını verili almadan bir eylemin hırsızlık olup olmadığına karar veremeyeceğimizi görmeliyiz. Devlet sınırlı sayıda taksi plakasını kendi tespit ettiği fiyattan satarak yolcu taşıyıp kar etme hakkını dağıtmış. Önceki yazımın başında verdiğim özel mülkiyet tanımına göre korsan taksi, lisanslı taksiye ayrılmış kar etme hakkını çalıyor.

Asıl önemli soru devletin sınırlı sayıdaki taksi lisansını satma yetkisi olmalı mı? Lisans dağıtımının iki sonucu var. Birincisi devletin bu mesleği icra edenlerden vergi alıyor oluşu. İkincisi de taksi sayısını istediği ölçüde sınırlayabilmesi. Bunun amacı karbon emisyonlarının sebep olduğu hava kirliliğini ve oluşan trafiği sınırlamak ve ayrıca devletin vergi geliri ile yaptığı otoyollarının onarımını temin edebilmek olabilir. Lisans sayısının doğru tespit edildiğini iddia etmiyorum tabi ki. Örneğin on milyon nüfuslu bir kentte sadece yüz taksiye izin vermek yarardan çok zarar getirebilir. Hem de devlet taksimetre ücretlerini dikte ederek düşük tutabilse bile.

Neticede bireysel karı için olumsuz bir dışsallık yaratan bir hizmetten bahsediyoruz. Bu sebeple aslında oligopolistik bir yapı bile (ki taksi piyasası oligopolistik sayılmaz çünkü fiyatlama üzerinde taksicilerin tam yetkisi yok) verimlilik açısından tam rekabetçi bir piyasaya tercih edilebilir.  Ayrıca korsan yaygınlaştığı zaman lisanslı taksici de ertesi sene korsana dönmeyi seçebilir ki bu olumsuz dışsallıkları daha da büyütecektir. O yüzden prensipte vergilendirme toplumsal açıdan doğru bir politika. Bu hususta devlet müdahelesinden hiç haz etmeyen biri çıkıp ilk defa iktisatçı Ronald Coase'un işaret ettiği gibi
vergilendirme yerine mülkiyet haklarını çok kapsamlı bir şekilde tanımlayıp zarar gören vatandaş ile dışsallık yaratan taksicilerin pazarlık yapmasını önerebilir. Bu çözüm teoride daha verimli bir çözüm olabilirdi. Ama pratikte hiç de mümkün değil. Bu yüzden dolaylı veya doğrudan vergilendirme olmadıkça dışsallıktan zarar gören vatandaşları tazmin etmek mümkün değil. Yani taksi sayısını sınırlamak ve bu sektörü vergilendirmek faydalı bir devlet hizmeti. 

Sonuç olarak korsan taksi her bir vatandaşa azar azar ve dolaylı olarak zarar veriyor. Çünkü devlet vergi hedefini tutturmak zorundaysa daha kolay vergilendirilebilir sektörlere uyguladığı vergiyi artıracaktır. Veya vergi hedefini düşürüp hizmetlerde kısıntıya gidecektir. İlk durumda taksici aynı hizmet için vatandaşa zorla daha çok para harcatarak kontrata uyan diğer vatandaşları kendi çıkarı pahasına zarara sokmuş oluyor. İkinci durumda ise vatandaşın aynı miktar vergiye daha az hizmet almasına neden olacaktır.

Korsan taksi müşterisinin rolüne gelirsek bu müşteri sadece para verip plaka almış taksiye karşı yapılan hırsızlığı değil aynı zamanda vergi kaçırmayı da teşvik etmiş oluyor. Buradaki hırsızlık, kategorik olarak gayri-ahlakidir veya yanlıştır demek istemiyorum. Bu soruya cevap üretmek için hırsızlığı tanımlamanın yanında bu tanımdan çıkarak kendi içinde tutarlı bir ahlaki-felsefi eleştiri yapmak durumundayız. Toplanan vergiler illa doğru yerlere gidiyor da demiyorum. Bu mesele genel argümanı bağlayan bir şey değil ve korsan taksi konusundan bağımsız olarak değerlendirilmeli.

Soru: X kişisi 10 lirayı taksiye vermek yerine arkadaşına diyor ki "Abi ben sana 10 lira benzin parası vereyim, beni şuraya bırak." Bu durumda arkadaş korsan taksicilik faaliyeti yapmış olur mu?

Cevap: Eğer bu arkadaş bunu meslek haline getirmemişse, yani faaliyette bir devamlılıktan bahsedemiyorsak ve tanımadığı insanları oradan buraya taşımıyorsa, hırsızlık olmaz. Aksi taktirde kayıt altındaki taksici ile haksız rekabet halinde demektir. Yine bu koşullar altında vergi de kaçırıyor diyemeyiz. Zira araç kaskosunu yaptırmış, egzost emisyon vergisini vs. her halükarda veriyor ve bir taksici kadar yollarda gezip bu işten para kazanmıyor.
 

Toplumsal etkisi olumsuz olduğuna göre korsan taksiye karşı ne yapmalı? Bu noktada devletin ve taksicilerin korsanla en etkili nasıl mücadele edebileceği sorusunu sormak lazım. Korsan taksicilerin kendilerini gizlemesi çok kolay (Müşterinin aslında arkadaşı olduğunu iddia edebilir vs. Müşterinin bireysel çıkarı da bu yönde ifade vermek olduğuna göre devlet denetiminden kaçmak kolay). O yüzden ne müşteriye ne de korsan taksiciye yüksek ceza tehtidi caydırıcı olur gibi gelmiyor bana. Pozitif politikalar daha iyi sonuç verebilir. Vatandaşı ikna kampanyaları, ihbar karşılığı ödüllendirme ve lisanslı taksicilerin şüphelendikleri korsan taksiler hakkında delil toplamaya çalışması belki kısmı bir çözüm olabilir. Şoför lobisini daha düşük fiyatlamaya ikna etmek de hem lisanslı taksinin karına hem de tüketicinin faydasına olabilir.

Korsan Müzik Hırsızlık mıdır? İyi midir Hoş mudur?

Shelbyl Korsan ve Hırsızlık başlıklı yazısında özel mülkiyet ve hırsızlık konusuna iki örnek üzerinden değiniyor: Korsan müzik ve korsan taksicilik. Fakat ortaya koyduğu analiz biraz problemli ve kendisinin de belirttiği gibi biraz da eksik. Bu yazı ve onu takip edecek ikinci bir yazı ile hem bu problemlere değinmek hem de konu açılmışken biraz daha geniş bir iktisadi bakış açısı sunmak istiyorum. Tabiki iktisatçıların bu konular üzerine çokça kafa yorduğu için yazacaklarımın çoğu bana ait orjinal tespitler değil. Amacım bu tespitleri iktisatçı olmayanların daha rahat anlayabileceği şekilde açıklamak.

Meseleyi önce ikiye ayıralım. Birincisi özel mülkiyetin ve hırsızlığın tanımı meselesi. İkincisi de korsanın/hırsızlığın toplumsal sonuçları ve müzik piyasasının (ve onunla benzeşen yani entellektüel içeriği yoğun ürün piyasalarının) nasıl regüle edileceği meselesi. Taksi hizmeti meselesi ise diğer yazımın konusu olacak.

1. Tanım Sorunu

Shelbyl’in yazısındaki en büyük problem özel mülkiyetin ve hırsızlığın çok dar bir şekilde tanımlamasından kaynaklanıyor. Özel mülkiyet sadece kullanım veya tüketim hakkının bireye ait olma durumunu değil, aynı zamanda üreticinin ürünü veya ürünün dağıtım haklarını satma tekelini de kapsıyor. Bu yüzden de yazar yanıltıcı bir şekilde hırsızlığı mal sahibinin o malı kullanım hakkının gaspı gibi dar bir tanıma sınırlıyor. Özel mülkiyeti toplumsal fayda açısından savunanların argümanı, sadece kullanım hakkının gasbının kötü sonuçlar (Örnek: “Eğer çalışarak satın aldığım  veya inşa ettiğim eve biri çıkıp zorla el koyacaksa çalışıp üretmemin anlamı yok”) doğurması değil. Mesele aynı zamanda kullanım hakkını satma hakkının gasbı (Örnek: “Evimi emlak piyasası yükseldiğinde onu bana nazaran daha çok değerleyen birine satamayacaksam daha küçük bir ev inşa ederim” veya “Evime yüksek değer biçen müşteri buna rağmen mevcut evine razı olmak durumunda kalır”).

Özel mülkiyetin ne olduğu hakkındaki kavram kargaşasını giderdiğimizde piyasaya korsan müzik sürenlere hırsız diyebiliyoruz. Sanatçıdan veya ona para ödeyerek dağıtım haklarını satın alan plak şirketinden çalınan şey söz konusu ürünün kullanım haklarını satma hakkı. Yani emek ve sermaye harcayarak ortaya çıkarılan maldan kar etme hakkının çalınması söz konusu. Burada hırsız ürünü para verip bile alsa ürünü kopyalayıp paylaştığında (dikkat edin illa para karşılığı ürünü satması gerekmiyor) üreticinin o üründen kar etme hakkını, ve dolayısıyla özel mülkiyet hakkını ihlal etmiş oluyor. House M.D. dizisini kaydedip Youtube’a koyarsan bu tanım itibariyle hırsızlık olur. Sen doğrudan bu dağıtımdan kar etmesen bile. Bu ikincisi bir nevi Robinhood’luk oluyor. Radyodan teybe müzik çekmek veya televizyonda bir programı kaydetmek ise onu alıp dağıtmadığınız sürece hırsızlık değil, ama hırsızları teşvik oluyor. Aynı çocuk emeği kullanan spor ayakkabı firmasından bu gerçeği bile bile ayakkabı aldığımızda Çin’deki taşeron firmayı ve ucuz diye onu seçen ayakkabı firmasını daha çok çocuk işçi kullanmaya teşvik etmek gibi.

Özel mülkiyeti ihlal etmenin ne kadar kolay olduğu hangi üründen bahsettiğimize göre değişir. Entellektüel ürünleri izinsiz çoğaltıp dağıtmak (kısaca korsan piyasa yaratmak) daha kolay, özellikle de internet üzerinden yapılıyorsa. Bu tamamen ürünün doğasından kaynaklanıyor. Bir diğer değişle bireylerin kullanımını kontrol etmenin zor olduğu (non-excludable) ürünlerden bahsediyoruz. Bu özellik çoğaltımın, yani replikasyonun kolaylığından kaynaklanıyor. Çünkü bunun için korsancıların ürünü deşifre etmeye yani nasıl yapıldığını çözmeye ihtiyacı yok. Dolayısıyla Microsoft, Windows işletim sisteminin yeni sürümünü piyasaya sunarken birçok potansiyel tüketicinin para vermeden bu ürünün korsan kopyalarından faydalanabileceğini göze almak durumunda. Bu gerçek hem ürün fiyatlamasını hem de ürün arzını etkiliyor. Örneğin firma ilk alıcı dışında herkesin ürünü kaçak olarak temin edeceğini bekliyorsa ya o kadar AR-GE yatırımına girerek o ürünü üretmez veya üretse bile astronomik bir fiyata satması gerekir.  Yani hariç tutulamayan (non-excludable) ürünlerin sunulduğu piyasalarda üreticinin arzı artırma veya fiyatı düşürme motivasyonu oldukça düşük olabilir. Bu tespite yazının ikinci kısmında tekrar döneceğiz.

2. Bilgi Yoğun Ürün Piyasalarında Korsan Üretimin Toplumsal Sonuçları

Toplumsal fayda soyut bir kavram ve bu kavramdan ne anlamamız gerektiği kaçınılmaz olarak tartışmaya açık bir konu. Biraz yol katedebilmek adına iktisatçıların kullandığı standart tanımlardan birini ölçü alıp toplumsal faydayı bireylerin tükettikleri ürünlerden aldıkları mutluluğun toplamı olarak kabul edeceğim.  Buradaki dolaylı varsayım toplumsal faydanın pastanın nasıl bölüştürüldüğünden bağımsız olduğu. Eğer bu gerçek dışı varsayımı yapmak istemezsek, alternatif olarak, pastayı olabildiğince büyüttükten sonra en ideal dağılımı gerçekleştirebilecek transfer mekanizmalarının mevcut olduğunu (örneğin devletin istediği miktarı senden alıp bana verebildiğini) ve bu mekanizmaların varlığının pastanın boyutunu etkilemeyeceğini kabul edebiliriz.

Şimdi meseleye geri dönersek önce korsanın kar potansiyelini eriterek üreticiye zarar verdiğini kabul etmeliyiz. Peki korsan piyasa toplumsal açıdan da kötü bir şey olmak zorunda mı? Buna cevap ararken bir kez daha ürünlerin doğasına dönmek gerekiyor.

Metaları tüketici için içerdiği değere ve üreticinin kullandığı girdinin doğasına göre iki sınıfa ayırabiliriz. Bir tarafta ekmek, çekiç, araba gibi üretiminde fiziki girdilerin oranının yüksek olduğu ve tüketim değeri büyük oranda fiziki işlevselliğinden ve faydasından kaynaklanan metalar var. Diğer tarafta ise müzik albümü, resim, bilgisayar programı gibi üretiminde entellektüel emeğin daha çok rol oynadığı ve tüketim değerini büyük oranda sanatsal veya bilgisel içeriğinden alan metalar var. Bu kategorideki ürünlerin en önemli özelliği bir kere üretildiklerinde tüketilerek azaltılamaz oluşları. Shelbyl’in verdiği korsan müzik örneğinden gidersek Ahmet'in internetten Radiohead'in son albümünü indirmesi, Mehmet'in o albümü indirip dinlemesini zorlaştırmıyor. Fakat bu, yazarın iddia ettiğinin aksine internet ortamında MP3 olarak sunulan albümün hariç tutulamaz (non-excludable) olmasından değil –ki bu özelliği daha önce tanımlamıştık- Ahmet'in bu ürüne olan talebi ile Mehmet'in talebinin birbirine rakip olmamasından kaynaklanıyor. Örneğin bir ekmeğin yarısını yediğinizde diğer arkadaşınıza sadece yarım ekmek kalıyor ama bir ders kitabının ilk bölümünü okuyan arkadaşınız kitabı size ödünç verdiğinde siz de aynı bölümü okuyabiliyorsunuz. Bu tarz ürünler iktisatçılar tarafından "non-rival" olarak adlandırılıyor. Tam da bu yüzden bu gibi ürünlere tüketicinin biçtiği birim değer, yani o birimden elde ettiği fayda, aynı birimin toplumun geneli için ifade ettiği faydanın çok altında kalabiliyor.

Buradan hareketle herkesin ucuza satın alabildiği korsan müzik albümleri aslında toplum için iyi sonucuna varabilirdik. Ancak hatırlarsanız bu ürünler aynı zamanda para ödemeyenleri kullanımdan kolay kolay dışlayamadığınız (non-excludable) ürünler. Dolayısıyla korsan piyasanın önlenemediği bir serbest piyasa ekonomisinde özel işletmeler bu ürünleri toplumsal faydayı ençoklayacak miktarın altında üretmeyi seçeceklerdir. Çünkü üretim sonucu yarattıkları toplumsal katma değer giderek artsada firmalar bu üretimden doğan faydanın çok ufak bir kısmını kar olarak ellerinde tutabildiklerinden AR-GE yapıp sonra da zarara girmek istemeyecektir.

3. Son tespitler

Bu analizden çıkan sonuç korsanın toplumsal faydaya etkisinin teorik açıdan pek de net olmadığı. Bir sefer AR-GE’si yapılıp piyasaya sunulan bir yazılım veya ilacın çoğaltım ve dağıtımı çok ucuz olduğu ve toplumsal fayda çarpanı yüksek olduğu için olabildiğince çok insana ulaşması arzulanırken, üreticinin telif veya patent hakları korunamadığı sürece yüksek AR-GE isteyen kaliteli yazılımların ve faydalı ilaçların arzının zamanla düşeceği de bir gerçek. Televizyonda orada burada karşımıza çıkan yaygın söylem aslında bir ölçüde doğru. Gerçekten de tüketici olarak korsan müzik alarak korsanı teşvik edersek daha kaliteli albümlerden mahrum kalmamız mümkün. Normatif bir çıkarım yapacak olursak, bilgi yoğun ürünlerin makul patent veya telif hakkı süreleri olmalı. Ama bu süreler bizi Beethoven’in 9. Senfonisini parayla indirmek zorunda bırakmamalı. Patent süresi dolunca her isteyen bir albümü rahatça dağıtabilecek ve böylece sadece korsan aktiviteleri göze alabilen ufak bir azınlık değil herkes eşit derecede bedava ve kaliteli müzik dinleyebilecek.

Tabi ne devlet ne de üreticiler korsanı engellemeye muktedir olmayabilir. O zaman ideale en yakın ama uygulanabilir alternatiflere yönelmek gerekecektir. Zaten hali hazırda olan da bu. Bir yandan internet teknolojisinin ilerlemesi diğer yandan da albüm yapmanın maaliyetini düşüren diğer teknolojik gelişmeler sanatçıları ve plak şirketlerini farklı stratejilere itiyor. Öncelikle sektör albüm satışlarından ziyade giderek daha yüksek oranda turne ve reklam gelirlerinden para kazanıyor. Bununla birlikte internetin entellektüel ürün çeşitliliğini ve sanatçılar arası rekabeti artırması ile İnterneti ürün satışından ziyade ürün promosyonu olarak kullanma stratejisi benimsendi. Radiohead'in albümünü prensipte bedava sunması gibi. Tabi entellektüel ürünler arasında da farklar yok değil. Örneğin aynı grubun iki farklı konserine gitmek anlamlıyken aynı filmi sinemada iki kez izlemek pek de tercih ettiğimiz bir şey değil. Sinemada izlenen filmden alınan keyif evde izlenen filme göre artık çok fazla olmasa da konsere gidip bir grubu canlı izlemenenin, o kalabalığın içinde olmanın keyfi çok farklı. Neyse lafı daha fazla uzatmayalım. Neticede bu konu oldukça geniş bir spektrumdan irdelenebilir.

Bir sonraki yazıda korsan taksi meselesine değineceğim. Zira Shelbyl’in de ifade ettiği gibi taksicilik hizmeti farklı bir yapıya sahip ve korsan taksinin hırsızlık olup olmadığı ve toplumsal etkisi ayrı bir analiz gerektiriyor.

8 Temmuz 2010 Perşembe

AYM'nin kararı üzerine bazı tespitler

Anayasa Mahkemesi referanduma götürülmesi planlanan anayasa paketine karşı büyük çoğunluğu CHP'li 111 milletvekilinin yaptığı itiraz hakkında kararını verdi. Hukukçu olmadığım için bu kararın ne derece AKP tarafının iddia ettiği gibi Anayasa'ya aykırı olduğunu, içerik yönünden incelenebilip incelenemeyeceğini bilemiyorum. Hukukçuların da bu konuda ciddi fikir ayrılığı olduğuna göre bu ya gerçekten yoruma açık bir tartışma ya da daha çok hukukçuların ideolojik kamplaşmasından doğan zorlama bir tartışma. Öyle veya böyle Anayasa Mahkemesi AKP'nin beklentisinin aksine değişiklik paketini hem içeriğe yönelik hem de şeklen inceledi. Önemli bir ayrıntı: Anayasa Mahkemesi (AYM) heyeti şeklen inceleme yapıp yapmayacağına da kendi içinde oy çokluğu esası ile karar verdi. Ama tasarının esasına dair inceleme yapma kararı değiştirilmesi öngörülen her maddeyi incelemek sureti ile değil, sadece "teklif edilemezlik kapsamında olduğu iddia edilen" maddeleri değerlendirmek şeklinde oldu. Sonuçta AYM tasarının şekil yönünden iptaline (yani yürürlüğünün durdurulmasına) yönelik itirazı tamamen reddederken, içerik yönünden anayasal bulmadığı maddeleri cımbızlayarak CHP cephesini tatmin etmiş oldu. Haşim Kılıç'ın açıklamasından alıntılarsak: "Anayasa paketinin, anayasamızın 4. maddesinde ön görülen teklif edilemezlik yasağı kapsamında olduğu iddia edilen 8., 14., 16., 19., 22., 26. maddelerinin incelenmesine oy çokluğuyla karar verilmiş ve yapılan denetim sonunda kanunun 16. maddesiyle Anayasa Mahkemesi'nın yapısına ilişkin Anayasa'nın 146. Maddesinde yapılan değişikliğin 4. fıkrasında Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Sayıştay, Yükseköğretim Kurulu ve Baro Başkanlarının Anayasa Mahkemesi'ne gönderecekleri üyeler için yapacakları şeçimlerde ... 'Her üyenin ancak bir aday için oy kullanabileceğine ilişkin' ibarenin [çıkarılmasına karar verilmiştir]". İçerik yönünde iptaller bununla bitmiyor. Anayasa Mahkemesi ayrıca kanunun 22. maddesi ve Anayasanın 159. maddesine dair yapılan değişiklik önerisindeki Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) Cumhurbaşkanı'nın atayacağı üyelerin sadece iktisat ve siyaset bilimi dallarında öğrenim görmüş veya üst kademe yöneticilerden seçilebileceğine dair kısıtlamayı da iptal etti. Böylece Anayasa Mahkemesi hukuk dallarındaki öğretim üyeleri ile avukatlar arasında da şeçim yapmak mümkündür demiş oldu. Son olarak Danıştay, Yargıtay, Adalet Akademisi ile adlı ve idari yargı hakim ve savcılarının HSYK'ya üye seçiminde sadece tek bir aday için oy kullanmalarına izin veren ifade de iptal edildi. Karar sonrası CHP tarafından gelen açıklamalar kendi içinde çelişiyor: Bazıları karardan memnun değiliz çünkü yürütmenin durdurulmasını istiyorduk derken başka milletvekilleri ise cımbızlanan maddelerin dışında tasarının referanduma götürülmesi konusunda zaten hiç bir çekinceleri olmadığını, yeni haliyle tasarıdaki üye seçimlerinin kendi istedikleri şekle getirildiğini söylüyor. AKP tarafı ise karar yanlış çünkü esasa yönelik inceleme yapılarak yargı yürütmenin yerine koymuştur kendini diyor. Neticede bu değişiklik tasarısı AYM'nin değiştirdiği maddeler ile birlikte referanduma gidecek. CHP'den gelen çelişkili açıklamalar gösteriyor ki aslında CHP'nın tasarının şeklen iptaline yönelik itirazı samimi ve gerçekçi bir itirazdan ziyade tamamen AYM'ye orta yol bulma, dengeli karar verme konusunda hareket alanı sağlama amacı güdüyordu. Zira her ne kadar CHP'li milletvekillerinin bazıları açıklamalarında "tam tatmin olmadık" ayağına yatsa da iptal edilen ifadelere bakınca CHP'nin istediğini aldığını söyleyebiliriz. Bu kararın çıkmasını kolaylaştırmak için AYM'ye itirazda bulunurken amaçladıklarından daha çoğunu talep etmişler gibi duruyor. Böylece AYM de daha rahat bir şekilde "bakın şekle yönelik itirazı reddeddik ama esasa ilişkin bunları bunları da iptal ettik" diyebildi. AYM iki seferdir kendini uzlaştırıcı pozisyonunda buluyor ve böyle bir denge siyaseti izliyor. Şahsım adına özellikle son maddedeki değişikliğin Türkiye demokrasisi için bir gerileme mi yoksa ilerleme mi olduğundan emin değilim. Ama tüm bu itiraz ve yargı sürecine baktığımızda bazılarımız bunu yargının siyasallaşması açısından kötü bir gidişat olarak görürken bazılarımız da sağduyu adına bu denge siyasetinin tek seçenek olduğunu düşünecektir.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Komünal'den Notlar #2: Ahmet Davutoğlu ve Dış Politika

Komünal İşkembe yazarlarının buraya yazmadıkları zamanda yaptıklarından bir demet sunmuştuk geçmişte. Bu da onun devamı olsun. Blog yazışmalarından ufak bir parçayı, küçük düzenleme/düzeltmelerle bloga koymak istedik. Düzeltmeler miniskül çapta olacaktır. Amaç ciddi olduğu kadar, kullanılan argo (samimi) dili de koruyarak, “nitelikli geyik” yapıyormuş havası katmaktır. Son dönemde yaşanan gelişmelerden etkilenerek, Baskın Oran’ın Radikal 2’de yazdığı bir yazıdan hareketle Ahmet Davutoğlu’nu tartıştık. natura horror vacui: Son dönemde çok tartışılan Türk dış politikası ve Ahmet Davutoğlu üzerine Baskın Oran geçen pazar (sonradan eklenen not: aslında birkaç pazar önce yazılmış) bir yazı yazmış. Eşek olduğum için yeni okudum. shelbyl: Ben eşek olmadığımdan o yazıyı çok önce okumuştum :) Baskin Hoca'nın analizi, bir gazete yazısı için inanılmaz sadelik ve doğrudanlıkta. Yani o analizi sayfalarca da yapabilirsin, bu haliyle kusur da bulunur; ama ana fikri çok iyi vermiş. Geçen gün "tarım olmadan nasıl kalkınırız" romantiklerine laf atarken biraz da bu yazıdan esinlenmiştim. (Bunun benzerini bir hafta önce/sonra da yazdı bu arada) Hâlâ daha Turkiye'yi ABD, Rusya falan gibi hayal eden ülkeler var. Birader, senin ne yüzölçümün, ne nüfusun o işe yeter. 2+2=4. Almanya, Fransa ne ise; Türkiye de o olur. Ayağını uzatırken yorganını terziye diktirmelisin (Kamer Genç kaçtı lan içime.) cagatto: Ben aslında Baskın Oran'ın bazı dediklerine katılmıyorum. Analizinde de bazı eksikler ve sapmalar var. Davutoğlu'nu ben de beğeniyorum bakan olarak ve bugüne kadar gelmiş dış işleri bakanları içinde özel bir yeri olduğunu kabul ediyorum, ama sadece Türkiye Cumhuriyeti değil Osmanlı'nın bile en büyük dış işleri bakanı demek biraz fanatikçe. Şimdi kalkıp Fatih Sultan Mehmet'in dış işleri bakanı ile Davutoğlu'nu mu karşılaştıralım yani? Karşılaştırmak bir yana, Türk tarihi açısından o kadar muhteşem bir rol üstlenip görevini de mükemmel bir şekilde icra ettiğini düşünmüyorum kendisinin. Baskın Oran'ın anlattığı şekilde kendi düşünce tarzı çerçevesinde sistemli bir dış politika oluşturmak elbette ki takdire şayan, ancak bunu sadece Davutoğlu yapmış ve ondan önce kimse sallamamış bu rolü diye sunmak yanıltıcı. “Türkiye'nin sadece yüzde 3’ü Avrupa'da” diyerek batıcı yaklaşımı eleştirmeye çalışmak da bence çok zayıf. Japonya'ya özensek batici olmuyor muyuz yani? Ya da kapitalizmi kendi istediği gibi, çıkarları doğrultusunda yorumlayan Çin'i izlesek? Batı’nın en büyük iki aktörü Avrupa ve Amerika bile birçok konuda devlet sistemlerini ayrıştırmışken hep batıcı olmak ne demek? İsrail'in Avrupa'da toprağı olmamasına karşın neden hep Avrupa'da sayılır? Ben Davutoğlu'nun öyle muhteşem bir şey başardığını görmedim. Görevi sırasında Yorgo Papandreu ile kişisel ilişkilerini de kullanıp son dönemde Yunanistan ile sorunsuz bir dönem geçirmemizin ana sebebi olan İsmail Cem bence bu ülke için çok daha önemlidir. Baskın Oran'ın kendisinin de dediği gibi “komşularla sıfır sorun” yeni bir politika değildir, Atatürk'e uzanmakta ve onun imzaladığı anlaşmalarda da vardır. En büyük düşmanımız olarak söylenen Yunanistan'la bugün sorun yoksa Davutoğlu'na mi borçluyuz? “Komşularla sıfır sorun” demek, “İran'la sıfır sorun” demek değildir, ama AKP yönetimi böyle algılıyor bence. Ermenistan ile ilgili sürekli devletin girişimleri vardı, Türkeş'in bile zamanında girişimi vardı, AB'nin falan zorlamasıyla protokol imzalayıp sonra altından bir şey çıkmaması bence “komşularla sıfır sorun” politikasının pek de işlemediğini gösteriyor. Suriye ile olan sorunların çoğu Davutoğlu'ndan önce çözülmüştü. Irak'la sorunlar mecburen PKK çerçevesi içinde ele alınıyor. Ayrıca komşularımız illa sınırımızdaki adamlar mı? Bence Türkiye'nin İsrail ile ya da Azerbaycan ile komşuluğu Suriye ile komşuluğundan çok daha önemlidir. Ayrıca yazıdaki analizin çok kaba gözlüklerle yapıldığına inanıyorum. Baskın Oran diyor ki: “ ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ geri zekâlılığından ‘Komşularla Sıfır Sorun’a geçerek paranoyadan sıyrılmak, bu sayede de, kendisini “müseccel problemli” olarak sınıflandırmış bir Batı’nın karşısına yepyeni bir kimlikle çıkmak nedir, bir düşünün. " Bu bence çok isabetsiz. Bundan önceki dış ilişkiler çalışanları ‘Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur’ politikasında mı hareket ediyordu allah aşkına? Bir iki tane geçmişten fantezi örneği verilerek “bakın, önceden herkes ırkçı rüyalar peşindeydi, şimdi çok dengeli politika izliyoruz” demek büyük haksızlık. Ayrıca Türkiye'nin yeni kimliği nedir şu an? Baskın Oran gerçekten köprü olacağımızı şimdi düşünüyor, ancak Hamas'ı ve El Kaide'yi terör örgütü kabul etmeyip (bir AKP milletvekili öyle diyor), kimi kime bağlıyoruz anlamadım. Son olarak dış politikamızın içeride nasıl çoğulculuğa götürdüğünü anlayamadım. Her sene bir papaz öldürülüyor bu ülkede, oy kaygısıyla apaçık Yahudi düşmanlığı yapılıyor, ondan sonra dış politikamız çoğulcu oluyor. Türkiye'nin Filistin'e verdiği destek nasıl çokkültürlülüğe yönlendiriyor bizi, bunu görmek çok zor. Sürekli medeniyetler buluşması diye nutuk atıp ondan sonra sadece Filistin'deki Arap Müslümanların yanında durmak, sürekli İsrail düşmanlığı yapmak, sıfır sorunumuz olan İran'da ölen gazeteci ve sivillere ses çıkarmamak nasıl bir politikadır? Sonuç olarak kişisel görüşüm Davutoğlu'nun elbette sıradışı ve bulunduğu ortamda başarılı bir bakan olduğu. Ancak Baskın Oran'in abarttığını ve çok partizan konuştuğunu düşünüyorum. Davutoğlu'nu eleştirirken de “ama o da onun sorunu değil, hükümetin politikası” demek çok saçma. Dış işleri bakanı hükümet politikasını icra etmekle yükümlü bir devlet memuru mudur sadece? shelbyl: Cagatto’nun söyledikleri yazının kendi içinde mükemmel eleştiriler, ve hepsi gavur tabiriyle "right on". Ama şu var, Baskın Hoca, hükümeti ve Davutoğlu'nu Ermeni sorunu konusunda ciddi şekilde eleştirmişti zaten geçmişte. Bir de bu yazıyı İsrail krizi çıkmadan yazmıştı, şimdi sorsak görüşlerini revize etmiştir muhtemelen. Ben Baskın Hoca'nın söylediklerini daha yumuşatıp derim ki: Davutoğlu bu ülkeye İsmail Cem'den sonra gelmiş en kalifiye dış işleri bakanıdır. Hoca o giriş cümlesinde fazlasıyla gaza gelmiş. Bu arada Cagattocuğum (sonradan eklenen not: gerçek isimleri, mahlaslarla değiştirip samimiyet ekleyince komik oluyormuş lan), eğer dilersen eleştirilerini ileteyim hocaya? Cagatto: Shelbylcim, dediğin gibi önceden Baskın Oran protokoller konusunda eleştirilerini köşesinde yazmıştır, ben kaçırmışım. Son bir senedir köşe yazılarını pek okuyamıyorum, ama Ankara'da olduğum sürede bir iki şey kapmaya çalıştım. Hoca bu eleştirileri eminim başkalarından da duymuştur, köşesinde böyle bir yazı ile bence Davutoğlu'na çok güzel destekte bulunmuş. Ki bence desteklenmesi de lazım. Dediğin gibi bu yazı İsrail krizi öncesinde yazılmış. Aslında ben de Davutoğlu'nun çabalarının bu kriz esnasında büyük kayba uğradığını düşünüyorum, çünkü İngilizce açıklamalarını dinlediğim kadarıyla da Davutoğlu gayet anlaşılır bir şekilde bu krizi idare etti, ancak Tayyip Erdoğan'ın içerideki konuşmaları Davutoğlu'nun son bir senede özel bir konuma getirdiği Türkiye imajını zedeledi. Son birkaç gündür bati medyasında çıkan yazılar bu yönde. Shelbyl: Gene kesinlikle katılıyorum sana. Oğlum sen ne desen katılıyorum ben sana ya, ne yapacağız böyle? Everfever: Bir hatırlatma açısından İsmail Cem'in Dış İşleri Bakanlığı yıllarındaki başarılarının bir listesini, özetini veya öyküsünü bulabileceğimiz bir kaynak var mıdır? Ben kendisinin çok popüler olduğunun dışında pek bir şey hatırlamıyorum da, o yüzden sordum. Shelbyl: Abi Yunanistan? Everfever: Kardak krizini mi çözmüştü? Oğlum ben yaşlandım, hafıza filan kalmadı. Shelbyl: Ya Yorgo ile kankaydı bunlar işte, sorun morun kalmadı. Abi 90'li yıllarda her gün Yunanistan ile savaş çıkacak diye beklerdik yahu? Sen hakikaten yaşlanmışsın. :) natura horror vacui: Çok az vaktim var, birazdan işten çıkıp servise yetişeceğim (Sonradan eklenen not: Yazar servisi kaçırırsa akşam trafiğinde boku yiyebileceğini ima ediyor. Altmetin: Eve ulaşmam Türk Dış Politikasından daha önemli).Cagatto’nun eleştirilerinin çoğuna katılıyorum, ama karşı çıktıklarım var. Uzun uzun yazacağım eve gidince. Şunu söylemek istedim: İsmail Cem çok saygın bir dış işleri bakanıydı, iyi bir devlet adamıydı ama yeni bir şey sunmadı. Yunanistan'la yakınlaşma bile aslında -90’ların gergin ortamına rağmen- uzun süredir amaçlanan ama nihayete ermeyen bir şeydi. Cem döneminde bu kadar başarılı olunmasında, Apo'nun yakalanması sonrası, Kenya'daki Yunanistan Büyükelçiliği'nde saklandığının ortaya çıkmasıyla, Yunanistan'daki kimi siyasetçilerin istifası başrol oynadı. Yunanistan'la yakınlaşma mevcut konjonktürün getirdiği bir şeydi. And Yorgo and İsmail happened to be present. Onun dışında Türkiye'nin aslında DP döneminden beri izlediği politika güçlendirildi. Hatta Pro-American itibarımız daha da güçlendi. AB'ye entegrasyonun da yeni bir amaç olmadığı aşikar. İlerleme kaydedildi ama yoldan çıkılmadı, yeni bir yol denenmedi, tali yollar aranmadı... İsmail Cem sağlamcı oynadı, risk almadı. Shelbyl: Natura'm, İsmail Cem zaten Abdurrahman Çelebi'dir. Bu ülke konjonktürü dahi yürütemeyen birçok dış işleri bakanı gördü, adam "respectable" bir şekilde salındı dış semalarda. Sağlamcı oynamasını bir eksiklik olarak görmüyorum, ve hatta o koşullarda mantıklı bir hareket olarak düşünüyorum. Everfever: İki NATO üyesi ülke arasında savaş çıkması? Lan ben mi hayal aleminde yaşıyordum o zamanlar, yoksa millet mi paranoyağa bağlamıştı? Evet, o dönemler (o dönem dediğim aslında çok uzun bir dönem) iki ülke arasında sürekli sidik yarıştırmalar, it dalaşları vs. vuku bulmaktaydı. Demirel'in gerine gerine "Ege bir Yunan gölü değildir. Türk gölü de değildir. Nihayetinde Ege göl değildir" diyerek kriz önlediği, saçma sapan, bir kaşık suda fırtına koparılan, Kardak krizi gibi saçmalıkların yaşandığı bir dönemdi. Natura’nınn dediklerini de göz önüne alınca İsmail Cem'in Ahmet Davutoğlu'ndan daha iyi bir Dış İşleri Bakanı olduğunu ima etmek haksızlık gibi geliyor. Hatta İsmail Cem olayı bana şu anda okuduklarım ve hatırladıklarımla "Some people have greatness thrust upon them" vecizesini hatırlatıyor (Evet bazı şeyleri hatırlayabiliyorum). Elbette İsmail Cem dönemi hakkında biraz daha fazla okuma yaparak bir kanıya varmam şart. shelbyl: Kardak krizini ben mi çıkardım oğlum? Kıbrıs'ta savaş çıkmadı mı fiilen? Yunanistan NATO'dan askerlerini çekmedi mi birkaç yıllığına Kıbrıs olayı patlak verince? O gerginlikler havadan sudan olaylar mıydı yani? Bir de algı meselesi var her şeyden önemlisi. Bu ülkede Yunan algısını değiştirdi Ismail Cem donemi. Yarın öbür gün Ermeni ve Yahudi algısı da olumluya evrilirse, o zaman da Davutoğlu'nu anar 30 yıl sonrakiler. Bu arada ben “İsmail Cem Davutoğlu'ndan iyidir” demedim. "Cem'den sonra gelmiş en kalifiye adamdır" dedim. Bu illa Cem Davutoğlu'ndan daha iyi demek değil, ikisini de önemli atfetmek sadece. Bu arada Davutoğlu'nun planı müthiş, ona lafım yok da, kendisinin hangi icraatını görebildik ki? Ermenistan protokolleri patladı, İsrail olayında sular bir o yana bir bu yana akıyor. Ancak vizeler kaldırıldı şu ana kadar, somut başarı odur. cagatto: Benim de amacım Ismail Cem daha iyidir demek değildi, belki yanlış anlaşıldı. Nitekim bu biraz da şu politikacı daha iyiydi gibi, biraz da ideolojik bir tartışma olabilir, yani gayet zor kesin bir şey diyebilmek. Yani ben Colin Powell mı iyiydi, yoksa Condoleeza Rice mı diye sorsam başka düşünceler de işin içine girecektir. Demek istediğim yazının Davutoğlu'nu biraz abartmış olması, bence ne Türkiye için çok büyük bir gömlek, ne de kendi mirasını bırakacak bir şey yapmış durumda şu an. Bu açıdan Burak'ın dediklerine katılıyorum. Yani Davutoğlu'nun yapmak istediklerinin çoğunu ben de desteklerim ancak şu ana kadar henüz bir şey yapmadı açıkçası (bana biraz Obama'yı hatırlatıyor bu yönden). İsmail Cem'i örnek vermemin sebebi konjonktürel sebeplerden ötürü de olsa kendisinin açık ve ısrarcı bir şekilde Yunanistan ile yakınlaşma politikası izlediği ve benim aklımda Yunanistan ile arkadaşça ilişkiler geliştirmemizin mimarı olarak kalmasıdır. Bunun dışında wikipedia'nın dediği şu (sonradan eklenen not: çevirmek zor geldi :)):
He negotiated candidate status for Turkey's bid to join the European Union as foreign minister.[1]He was largely credited with Turkey's declaration as a full member candidate during the Helsinki summit, after much negotiation with the E.U. and a night trip by E.U. foreign policy chief Javier Solana and the then E.U. Commissioner Verheugen to Ankara to iron out the last details. Cem and his Greek counterpart George Papandreou worked to improve Turkish-Greek relations.[1]It is during Cem's tenure as foreign minister that a confident, albeit a step-by-step approach was taken towards a rapprochement between Turkey and Greece. The relations were actually at an all time low after the Ocalan affair, whereby Greek Foreign Minister Pangalos and some officials of the Greek Foreign Ministry were involved in hiding terrorist organization PKK leader prior to his arrest by the Turkish police. Cem and Papandreou picked up the historically hostile relationships initially starting with some confidence measures.
İsmail Cem'in halk içindeki şu anki sevilirliği de muhtemelen kanser ile savaşıp sonra hayatını kaybetmesi. Wikipedia'nın yazdıklarına bakarsak İsmail Cem'in yeni bir şey önermediğini görüyoruz, ancak Türk dış islerinin senelerce süren mesela AB üyeliği konusunda çabalarını sonuçlandıran o (bir nevi). Benim tepkim Baskın Oran'ın biraz çok genele kaçan analiziydi. Ismail Cem örneği de Türk dış işlerinin “Türk’ün Turk’ten başka dostu yoktur” geri zekalılığını önceden göstermediğini anlatmak içindir. Öyle bir mantalite önceki dış işleri yönetimlerinde ne kadar varsa şimdi de vardır, çünkü bir devletin dış ilişkilerinin genel hatları iktidarlara bağlı değildir. Davutoğlu ile bire bir kıyaslamak o yüzden pek bir şey kazandırmaz. Çünkü elbette ki bir dış işleri bakanı konjonktüre uygun hareket etmek zorunda. Şu an Davutoğlu'nun yeni bir şey getirdiği ya da önerdiği bana açıkçası görünmüyor. En azından Baskın Oran'ın söyledikleri doğrultusunda Türk dış işlerinin yepyeni bir konseptle falan ortaya çıktığı yok, sadece mevcut iktidarın tercihleri ve konjonktürel gelişmelerden ötürü yeni Osmanlı tipinden bence saçma tartışmalar var. (Çok kültürlülük, çeşitlilik gibi cici sözler söyleyip Alevi vatandaşlara destek olmayan, sırf o kökenden olduğu için Kılıçdaroğlu’na “ ‘candaş’ medya desteği var” diyebilen bir başbakandan ne tür bir çok kültürlülük bekleyebiliriz?) Son iki üç senedir açıkçası Türkiye'de hiç kimsenin AB'yi iplediğini düşünmüyorum, ilk döneminde “AB'ye üye yaptık” havasıyla etrafta dolaşan ve Ankara'nın her yerine AB bayrağı diken AKP iktidarı da AB'den umudunu kesmiş durumda. Avrupa'da son seçimlere de bakarsanız sosyal demokratlar yerine bolca hristiyan demokratların ve muhafazakar kesimin yönetimi eline geçirdiğini görürsünüz, ki bunun sonucu Türkiye'nin Avrupa hayalinin suya düşeceğininçok güçlü sinyallerini vermiştir. Avrupa'dan ümidi Türkiye de kesince mecburen Rusya'ya, İran'a falan yaranıp ondan sonra “biz köprü oluyoruz” demek bana tatmin edici gelmiyor. Ayrıca her seferinde “biz Amerika'ya, IMF'ye bağımlı değiliz, artik özgürüz, kendi politikamızı üretiyoruz” deyip ondan sonra IMF ile anlaşma yapmadan ekonomik program yapamamak ya da Obama ile telefonda görüşmeden bir açıklama yapamamak (bkz. son İsrail krizi) bence yönetimin inandırıcılığını yitirdiği yerler. Dün Radikal'de Yıldırım Türker'in yazdığı gibi İsrail'e “katil katil” diye bağırıp halen o ülkeden sürekli silah almak nasıl bir tezattır? Baskın Oran'ın bize övdüğü Davutoğlu'nun yönetimindeki Dış işleri ümit milli takımın İsrail'deki hazırlık maçını iptal etmesinden başka ne yaptı ki? BM'de yazılan kararı bile yanlış cevirdiler içeride rezil olmamak için. BM İsrail'i kınamadı elbette ki, sadece metinde “BM 10 kişiden fazla sivillerin öldüğü olayları kınar” dendi İngilizce, ancak bizim Türkçe'ye dış işleri 10 kişiyi silerek çevirdi. Bu mudur yani? Önceden dediğim gibi, ben de Davutoğlu'nu çok beğeniyorum ve desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum, ancak körü körüne bir kişiye ya da kuruma destek vermek sağlıklı değil. aksine böyle yaklaşımların son senelerde olduğu gibi halkı daha partizan hale getirip kutuplaştırdığını düşünüyorum. Tayyip Erdogan'ın hem iç işlerinde, hem dış işlerinde izlediği “bizden olmayan ölsün” politikası da bana feci şekilde Bush'un aynı politikasını hatırlatıyor. Eren: Cagatto’nun Türkiye dış politikası hakkındaki analizi gayet başarılı bence. Özellikle AB ve BM kararı ile ilgili kısma katılmamak mümkün değil. Sadece Ortadoğu ile Batı arasında köprü muhabbetinin AB'ye üyelik sürecinde rol oynayan diğer maddelerde yerimizde saymaya son verdiğimiz takdirde Türkiye'nin AB'ye üyelik şansına olumlu katkı yapabileceğini düşünüyorum. Yani sadece içi boş bir söylem olarak görmüyorum. natura horror vacui: Kaldığım yerden devam edeyim. Öncelikle Shelbylcim, sen de takdir edersin ki izlenen yeni politikanın sonuçları bir anda değil, uzun vadede görülecektir. Şu an itibariyle yeni yeni temelleri atılıyor. Yalnız Davutoğlu'nun planı çok riskli. Bugün ekşi sözlükte birisi yazmış "ya bölgede gerçekten barışı sağlayacak bu adam, ya da 3. dünya savaşı'na sebep olacak" diye. Sonuna kadar katılıyorum. O kadar keskin hatları olan bir politika öneriyor ki, Türkiye gerçekten de bölgenin her anlamda en güçlü ülkesi konumuna gelebilir, ama aynı zamanda dımdızlak da kalabilir. Cagatto'ya şu konuda karşı çıkıyorum, Eren'in de dediği gibi AB'den uzaklaşma bir sırt çevirmeden ziyade farklı bir yoldan gitmeyi ifade ediyor benim için. AB'den umut kesmekten ziyade, süreci hızlandırmak için yapılmış gibi görünüyor. Davutoğlu'nun bölgenin lideri olmaya oynadığı açık. Bunu başarabilirse -orta ve uzun vadede-, AB'nin Türkiye'yi karşısına almak yerine, yanına almayı tercih edeceğini düşünüyor. Ben de ona katılmıyor değilim. Ancak bunun oluşmasında Eren'in dediğinin önemi büyük: yerimizde saymaya son vermemiz lazım. Bir de Cagatto’nun ilk yazdığı eleştirilerde birkaç düzeltme yapalım. Yanlış hatırlamıyorsam El Kaide için "ben onu terör örgütü olarak görmüyorum" denmedi. Söz konusu olan Hamas'tır. Bu da tartışmalı bir mevzudur benim gözümde. Şimdi askeri kanadı olan İzzeddin El-Kassam Tugayları'na değil de, Hamas'a komple terör örgütü demek beraberinde şunu getirir: PKK terör örgütüdür, dolayısıyla fiilen onun siyasi kanadı olan BDP de öyledir. Zamanında IRA terör örgütü olarak tanımlanmıştır, dolayısıyla Sinn Fein de terör örgütüdür. Dediğim gibi, bu konu tehlikeli bir bölge. "Hamas'ı terör örgütü olarak görmüyorum" demek bence de yanlıştır. Ancak halkın oyuyla başa geçmiş bir hükümeti meşru saymamak da aynı derecede yanlıştır Son Gazze olayları ve BM tutumu konusunda şu kadarını söyleyebilirim, her ne kadar BM İsrail'i kınamamış olsa da, Türkiye'nin eli ileri derecede güçlenmiş durumda. İsrail'in üzerindeki Gazze ablukasıyla ilgili baskının da doğru bir politikayla günbegün artacağını düşünüyorum. Hazır BM'den söz etmişken İran'a yaptırımlar konusundaki uygulamayla ilgili de birkaç şey söylemek lazım. Son dönemde benim gördüğüm en önemli olaylardan biridir o oylama. Her ne kadar 12 oyla kabul edilmiş olsa da, Türkiye'nin uzun yıllardır izlediği pısırık politikadan sıyrıldığını gösteriyor benim için verdiği red oyu. Daha da önemlisi Lübnan'ın kullandığı çekimser oyun Türkiye'nin telkinleriyle olması. Oylama sonrası Davutoğlu'nun açıklamalarını dinlediyseniz, "bizim red oyu kullanacağımız zaten biliniyordu, asıl Lübnan'ın red oyu kullanması kriz yaratacaktı. O yüzden red yerine çekimser oy kullanmalarını biz rica ettik olası bir krizi engellemek için" dedi. Bu şu demek, Türkiye bölgenin siyasi dengesini sağlayan güç konumuna gelmeye çalışıyor. Daha da önemlisi Hillary Clinton'un, yanılmıyorsam Kolombiya'da yaptığı "Brezilya ve Türkiye'nin İran'a yardım etmeye devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz" açıklamasıdır. Bu sabah bir haber okudum. Bu şu demek, Türkiye'nin mimarlığında Ortadoğu'da Schengen benzeri bir bölge kuruluyor. Bakın bu Cagatto’nun sözünü ettiği çok kültürlülüğün uygulamaya konması demektir. Bölgede yaşayan Türk, Kürt, Arap, Özellikle Suriye ve Lübnan'da bolca bulunan Hristiyan ve Süryani, Lübnan'da yaklaşık 500000 nüfusa ulaşan Ermenileri biraraya getirecek bir proje. Bunun ticari getirilerini sayma gereği bile duymuyorum. Eğer bu gerçekleşirse, hakikaten kökten bir hamle olur; sadece Türk dış politikası için değil, tüm bölge için. Gürcistan'la da aynı yolda ilerleniyor. THY'nin İstanbul-Hopa seferleri aslında Batum'a yapılıyor ve oradan otobüsle aktarmayla Hopa'ya gidiliyor. Bunlar sadece kimlikle yapılıyor, bakın pasaport değil. An itibariyle bu uygulamanın Türkiye-Gürcistan arasında genel bir yapıya kavuşması için çalışmalar yapılıyor. Yunanistan'la daha geçen ay tarihimizin en kapsamlı ticari anlaşmalarını imzaladık, vizenin kaldırılması konuşuluyor. Bunlar küçük şeyler değil. AKP dış politikasıyla ilgili eleştirilerimi birkaç hafta önce -İsrail mevzuu kopmadan birkaç gün önce- blogda yazmıştım zaten. Eleştirilerim bakidir. Ancak Davutoğlu için "yeni bir şeyler önermiyor" demek insafsızlıktır. Hataları yok mu? Elbette var. Ancak bu toprakların gördüğü en etkin diplomasi atağını uyguluyor, ve evet buna Osmanlı da dahil. En iyi dış işleri bakanı olmayabilir ama tartışmasız tarihimizin en etkin dış işleri bakanı. Kabul edelim ki, Ahmet Davutoğlu AKP hükümetinde değil de, sosyal demokrat veya (hayali bile güzel) sosyalist bir hükümette dışişleri bakanı olsaydı, şu anda kendisini eleştiren tüm solcular "anti-emperyalizm"e karşı savaş verdiğini söyleyip, Davutoğlu'nu idol ilan ederlerdi. Yanlış bir başbakanın kabinesinde bakan olması, kendisini kötü bir bakan yapmaz. Daha da önemlisi, söz konusu hükümetin yurt içinde uyguladığı kötü politikaların sorumlusu dış işleri bakanı değildir (bkz. Cagatto’nun yazısındaki Alevi eleştirisi). Everfever: Şakşakçı konumuna düşmeyi göze alarak Natura’yı alkışlıyorum. :) Benim İsmail Cem konusuna takılmış olmamın tek sebebi Shelbyl’in "Davutoğlu bu ülkeye İsmail Cem'den sonra gelmiş en kalifiye dış işleri bakanıdır" demesi. Shelbyl, İsmail Cem'in Davutoğlu'ndan daha kalifiye olduğunu düşünmese bile bu cümle İsmail Cem'in Davutoğlu'ndan daha iyi olduğu düşüncesini içeriyor. En azından öyle bir ima var. Ben bu yüzden bu olayı biraz deşmek istedim shelbyl: Abicim oradaki "sonra" kelimesi, zaman olarak onları ilişkiye koyuyor, başarı sıralaması olarak değil. Messi, Maradona'dan sonra Arjantin'in çıkardığı en büyük yıldızdır. Şimdi ben burada Maradona Messi'den iyi mi diyorum? Hayır. Anlaştık mı? Natura'ya gelince, ekşi sözlüğe şunu yazmıştım zamanında:
Dış ilişkiler uzun vadeli olaylardır. Türkiye'nin çoğu dış işleri sorunu, şu an kilitlenmiştir bir mahkum ikilemi açmazı gibi. O kilitler ancak oyunun kurallarının değişmesi ile açılır hale gelecektir. Davutoğlu'nun yaptığı da budur. Doğruluğu yanlışlığı ileride görülecektir. Ama bugün "paradigma değişiyor, nah değişir!" diye itiraz edenlerin de durup düşünmesi gereken bir şey var: Şimdiye kadar güttüğümüz çözümsüzlük stratejisi ile elimize ne geçirdik? Strateji dehası demek için henüz çok erken, o yüzden bu önerme doğrudur demiyorum. Lakin kukla, amaçsız bir dış işleri bakanı olmadığı aşikar. Her şeyi geçtim, ne yapmaya çalıştığını biliyor. ve hatta benzer politikaları güttüğü, Türkiye'nin eline güç kazandırdığı ve de sorun çözme yolunda aşama kaydedebildiği için herkesçe sevilen İsmail Cem gibi bir pozisyona gelebilmesi de mümkün. Bu adam hükümetteki en düzgün, en dolu adam, buna kalıbımı basarım. Ve Ortadogu'da paradigma değiştirebilmek için global olçüde bundan daha uygun bir zaman dilimi de olamazdı. Dipnot: Bir ülkenin gelişmesi için tarım ve sanayi olmazsa olmaz değil günümüzde, hizmet sektörüyle kalkınan zilyon tane ülke var. Ki Hindistan, Brezilya vs. gökten yağan para ile büyümedi, adamlar yabancı sermaye çekerek bu hale geldiler. Tek doğrusu yok bu işin.
Lakin bu İsrail olayında pek de başarılı olduğumuzu sanmıyorum, ki bunda aslan payı "one minute"un devamını çekmeye çalışan Erdogan'ındır. Ermenistan olayında da ayni endişeler geçerli. Ben Davutoğlu'nu başarısız bulduğumu soylemedim, lakin yaptiği hamlelerin arkası dolmadığı için "stratejik deha", "büyük başgan!" olarak nitelemek çok erken bir tutum olur. natura horror vacui: Ekşi sözlüğe yazdıklarının hepsinin altına imzamı atarım. Ama İsrail konusunda çok aynı fikirde değilim. Gazze filosu sonrasını açıkçası iyi yönettiklerini düşünüyorum. Ben "one minute"den daha vahim bir hezeyan bekliyordum açıkçası. Sakin kalmayı başardılar. Bunda Davutoğlu'nun telkinlerinin rol oynadığına eminim. Gaza gelen birçok insanın beklentisi -ve de isteği-, İsrail'le ilişkileri bir süreliğine maslahatgüzarlık seviyesine indirmekti. Ama gaza gelmediler. Filo olayının öncesinde Türkiye'nin İsrail'in OECD'ye girmesini veto etmesi bekleniyordu, onu yapmadılar. Yani gemileri yakıp gitmiyorlar bence. Sonuçlarını zaman gösterecek elbette. Ermenistan konusunda ise, Ermenistan'ın süreci dondurmasında Türkiye'nin tavrından ziyade Diasporanın etkili olduğunu düşünüyorum. Ermenistan topu Türkiye'ye atmışken, Türkiye'nin yapması gereken sürecin devamıyla ilgili kararlılığını göstermektir. Belirli bir noktaya gelinmesi bile sevindirici. öngörülemeyen bir duraklama olduğu doğru, ama ben yine de ilerisi için umutluyum. Davutoğlu'nun an itibariyle "büyük başkan" olmadığına katılıyorum, ancak tekrar ediyorum, benim gördüğüm en etkin dış işleri bakanı. bunun tartışmasını bile yapmam.

29 Nisan 2010 Perşembe

Ahmet Altan neden sarı?

Nihayet aylarca ana sayfada duran frikik verdiği fotoğrafını kaldırdılar derken Ahmet Altan bu sefer de sarı portresi ile Taraf'ın ana sayfasını süslüyor. Bakıyorum diğer kafalara. Hepsi normal. Ortada garip bir megalomani veya yaltaklanma seziyorum diyeceğim; sarı kafasıyla Altan'ın diğer yazarlardan ayrı bir yerde durduğunu falan anlatmak istemişler diyeceğim ama bu da çok anlamlı gelmiyor zira neden başına taç falan yerleştirmek yerine sarı bir portre? Kendi çaplarında pop-art mı yapmak istemişler acep? Yoksa Altan'ın köşesinin adı Kum Saati olduğu için ve kum da hepinizin bildiği gibi sarı olduğu için mi böyle bir hoşluk yapmışlar? Daha mantıklı fikirleri olan?

16 Nisan 2010 Cuma

Merak Ettim De... #9

Yurt dışında okuyan, araştırma yapan birçok Türkiyeli araştırmacının ve akademisyenin Türkiye hakkında yorum yaparken ve özellikle de tartışmaya çok açık, kolay bir cevabı olmayan hususlarda görüş bildirirken ülkesine objektif baktığını göstermek adına objektiflikten uzaklaşıp zorlama bir muhaliflik sergilediğini düşünüyor musunuz? Bu sadece bir arz talep meselesi midir? Yani daha da genellersek batılı olmayan sosyal bilimcilerin Amerika'da Avrupa'da yazıp çizdiklerinin oralardaki bilim camiasında kabul ve takdir görmesi bilimsel tarafsızlıklarından çok kendi ülkelerindeki diskurun ne kadar dışına çıktıklarına, kendi ülkelerindeki gerçekliğe ne kadar "eleştirel" yaklaştıklarına mı bağlı? Batı merkezli bakışın bizlere biçtiği rolün gereği veya yeni oryantalizmin akademideki tezahürü olarak görebilir miyiz bu meseleyi?

26 Mart 2010 Cuma

Partizanlık mı ikna edicilik mi?

"Bir toplumsal sözleşme olan anayasanın değişikliği için gereken asgari uzlaşma ortamının bile bulunmadığını" söyledi İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın. Bence doğru bir tespit. Katılmamam mümkün değil. "Asıl amaçları hesap vermekten kurtulmak" buyurdu baro başkanı. İktidarın niyetinden de kendince emin olabilirsin. Haklı nedenlerin olabilir. "Bu değişikliğin bağımsız olması gereken yargıyı, yasamanın ve yürütmenin, dolayısıyla siyasal iktidarların denetimine ve güdümüne sokacağını, hukuk devleti olma niteliğini ortadan kaldıracak bir yöntem ve içerik taşıdığını" ifade etti Aydın. Tasarıyı incelemedim ama buna da eyvallah. Aydın "İstanbul Barosu'nun görüşü, anayasa değişikliği ile ilgili usulün doğru olmadığıdır" diyor ve baronun içeriğe dair bir tespitte bulunmadığını belirtiyor. Orda dur bakalım. Değişikliğin kabul edildiği taktirde ne gibi felaketlere yol açacağını söyleyen sen değil misin be kardeşim? Hem de Baro Yönetim Kurulu üyeleriyle birlikte yaptığın, yani açıkça İstanbul Barosu'nu bağlayan bir basın toplantısında. Hadi bunu da geçtim de... Sen hızını alamayıp ne yapıyorsun? AKP'nin başlattığı anayasa değişikliği sürecine "... özünde yöntem olarak 12 Eylül Anayasası'nın hazırlanma ve kabul sürecinden hiçbir farkı yoktur" diyorsun. Normal şartlarda senin görüşüne itimad edecek, fikrini ciddiye alacak birçok insanın dahi sana kıçıyla gülecek olmasına rağmen duramıyorsun bu benzetmeyi yapmadan. Bir baro başkanının kamuoyunu hukukçu sıfatıyla mantıklı ve nesnel argümanlarla ikna etmek yerine partizanlığını böylesine açık etmeyi seçmesini, öne sürdüğü mantıklı gerekçeleri yüksek paranoya ile ettiği bir iki lafla inandırıcı olmaktan çıkarmasını nasıl yorumlamak lazım? Sanırım Aydın herkesin kampını çoktan seçtiğini, tüm bu siyasal gerginliğe aklı selim yaklaşan, iki kampa da mutlak aidiyet hissetmeyen insanların tükendiğine kani olduğu için bu kadar umarsızca üflüyor savaş borazanlarını. Ne diyelim gazanız mübarek olsun ! (Radikal'deki ilgili haberin tam metni)

22 Mart 2010 Pazartesi

¡HOLA desde Cartagena de Indias!

"Uzun zamandır blogumuzda gezi yazısı yazılmıyor, acaba Komünal İşkembe yazarları hiç gezmiyor mu? Fakir mi yoksa bu yazarlar?" diye düşünen okurlarımızı daha fazla üzmek istemedik. Eren ve Ekim yanlarına Deniz'i de alarak (Ekim'in kardeşi - blogun örtülü ödeneğinden faydalandık) Kolombiya - Cartagena'ya gitti. İşte okurlarımıza dev hizmet! Gittik, gördük ve sizler için yazdık... Cartagena 1533'de Pedro de Heredia tarafından Karayipler'deki Calamari bölgesinde bir İspanyol kolonisi olarak kurulmuş. Kolombiya'nın kuzey ucunda Karayip Denizi kıyısında 1 milyon kadar nüfusu olan bir kent Cartagena. Kısa zamanda bir koloni kenti olarak stratejik konumu sayesinde zenginleşen ve gelişen kent Güney Amerika'nın iç bölgelerine geçişte önemli bir liman görevi görmüş. 1552'deki büyük yangından sonra ahşap binalar yerine taş ve kiremit binalarla kısmen yeniden inşa edilmiş. Catagena'nın önemli bir parçası olan duvarlar (Las Murallas) şehri zenginliğinin kaçınılmaz bir sonucu olarak uğradığı saldırılara karşı savunmak için inşa edilmiş. Dönemin meşhur korsanlarından Sir Francis Drake'in şehri kuşatması Cartagena'nın tarihindeki önemli olaylardan biri. Denizden gelen bu ve bunun gibi saldırılara karşı İspanyollar çareyi 13km uzunluğuyla şehri çevreleyen bu duvarları ve dönemin en güçlü kalelerinden birini (Castillo de San Felipe de Barajas) inşa etmekte bulmuş. Cartagena Simon Bolivar'ın önderliğinde başlayan mücadele sonucunda 1821'de İspanyollar'dan bağımsızlığını kazanmış. Bugün Kolombiya'nın beşinci büyük kenti olan Cartagena ayrıca ülkenin Bolivar Bölümü'nün de başkenti. 10-17 Mart arasında Cartagena'ya yaptığımız bir haftalık geziden izlenimlerimizi sizlerle paylaşmak istedik. Yabancı bir şehri gezerken nelere dikkat ederiz? İnsanlar, mimari yapı, yeme-içme kültürü ve müzik. Bir çoğumuz kısıtlı zamanda olabildiğince çok şey görme arzumuzu dizginleyemeyip ordan buraya savrulur durur. Şahit olduklarımızı o telaş içinde sindiremeyecek olmanın verdiği vicdan azabı ile habire fotoğraf çeker dururuz. Her ne kadar biz de bu konuda istisna değilsek de meraklısına kendi gözümüzle Cartagena'yı, en azından sindirdiğimiz kadarını anlatalım istedik.

İklim Çarşamba saat 15.00 sularında havaalanına vardık. Boston'daki soğuk havadan sonra tam bir mevsim şoku. İnsan ne kadar kendini 0 dereceden +30 dereceye yolculuk etme fikrine hazırlasa da Cartagena'ya ayak basar basmaz üzerimize çullanan sıcak ve rutubet ile neye uğradığımızı şaşırdık. Pantolonlar, sweat-shirtler ve montlar daha havaalanının tuvaletinde çıkartıldı. Şort ve t-shirtlere ani bir geçiş. Hem de New England'a dönene kadar. Cartagena'da tipik bir Karayip iklimi hüküm sürüyor. Yıl boyu sıcaklıklar 30 derece etrafında geziniyor. Şehir planı Cartagena'yı eski (tarihi) kısım ve modern kısım olarak ikiye ayırabiliriz. Tarihi kısmın batısında merkez (El Centro), kuzey doğusunda San Diego ve güneyinde Getsemani mahalleleri yer alıyor.

Tarihi yarımadada El Centro'dan bir görüntü (fotoğraf bize ait değil)
Daha güneye inersek modern kısım başlıyor. Modern kısım iş merkezlerinin, gökdelenlerin, lüks otel ve restoranların olduğu kısım. Bu kısım Boca Grande, Castillo Grande ve El Laguito bölgelerinden oluşuyor.
Denizden yeni şehre bakış
Ulaşım ve Trafik
Havaalanından çıkınca taksiyle güzel bir butik otele, Casa Lafe'ye vardık. Tabi o ilk taksi yolculuğumuzda buradaki taksilerin 10 İstanbul şoförü çılgınlığında araba kullandığını henüz farketmemiştik. Bunu İstanbul taksilerine alışkın bünyemizle iddia ediyoruz. İkinci kez taksiye bindiğimizde ve taksici çift yönlü yolda karşıdan yaklaşan otobüse rağmen sollamaya girişince gerçeği korkuyla idrak ettik. Daha önce Kolombiya'da araba kullanmadıysanız araba kiralamanızı tavsiye etmiyoruz. Herşeye rağmen turistler için taksi ve otobüsler ana ulaşım araçları. Motorsikletler de oldukça yaygın. Trafik kurallarını pek umursayan yok. Ana yollar da dahil olmak üzere kaotik bir trafik düzeni var. Bir de Chivas adı verilen rengarenk otobüsler var. Bunların bir kısmı parti otobüsü olarak geceleri müzik ve içki eşliğinde turist gezdiriyor. Sıcağın altında saatlerce bir otobüse tıkılma fikri çok eğlenceli gelmediği için es geçtik.

Bazurto'dan geçen renkli otobüsler (gayet arabesk)
İnsanlar, şehir, yaşam
Cartagena’da ilk dikkati çeken şeylerden biri sokakların canlılığı. “Şehir dediğin kaotik olacak arkadaş” diye düşünenler için ideal. Eski Şehir denilen bölgede iki katlı, balkonlu, çiçekli, rengarenk evlerin, dar sokakların ve gün boyu bol güneş alan avluların yanında en çok göze çarpan şey sokakların kalabalığı. Her milletten turistleri, koloni döneminde köle olarak getirilip orada kalan Afrikalı halkın torunlarını, Avrupalı yerleşmecilerden kalma melez Kreolleri ve Kolombiya’nın yerli halkını günün her saati sokaklarda, meydanlarda ve parklarda görmek mümkün. Şehirde hissedilen derin fakirlik ve sefalete rağmen insanların genelinin neşeli olması da ilginç bir ayrıntı. Diyebiliriz ki Türkiye’dekinden çok daha fazla mutlu yüz gördük sokaklarda. Hem de sadece turistlere karşı takınılmış yapay bir tavır değil bu, insanların günlük hallerine, birbirleriyle olan iletişimlerine de yansıyor.

Plaza de Bolivar'daki park amcaları ve teyzeleri
Cartagena deyince sokak satıcılarından bahsetmemek olmaz. Şehrin her köşesinde türlü türlü yiyecek, içki (genellikle bira), sigara, Küba puroları, kahve, sayamadığımız kadar çok ve çeşitli tropikal meyvalar, meyva suları, hediyelik eşya, yerlilerin yaptığı takılar, el sanatlarının binbir türlü örneği ve daha aklımıza gelen-gelmeyen bir sürü şey sokak satıcılarından temin edilebiliyor.. İstanbul’daki seyyar satıcı kültürüne alışkın olanları bile şaşırtacak bir çeşitlilik var tezgahlarda, hem de bir turist için çok ucuza. Yerli halkın da genelde bu tezgahlara rağbet ettiğini gördükten sonra kendimizi tutamayıp ne bulursak denedik, bir çoğundan da gayet memnun kaldık. Yiyecek maddeleri hariç her şeyin fiyatının pazarlığa tabi olduğunu da belirtelim: Bu satırların yazarları 1 kutu Küba purosunu yarım saat pazarlıkla 80 dolardan 40 dolara indirdi, hem de on kelime İspanyolcayla… Ama kendimizi kandırmanın alemi yok, zaten satıcılar işi sizden çok daha iyi bildikleri için herhangi bir pazarlığa normalin iki katı fiyatla başlıyorlar. Gerisi sizin dirayet ve çingenelik katsayınıza (hehe), satıcının uyanıklığına ve biraz da şansa kalmış. Turist olarak hafif bir kazık yeme payını her alışverişe koymak lazım, lakin bu yolları biraz görmüş geçirmiş İstanbullu’nun daha saf Avrupalı ve Amerikalı turistlere oranla biraz avantajı oluyor haliyle…
Herkesin Kolombiya denince ilk aklına gelen şeylerden biri de güvenlik. Şehir güvenli miydi peki? Eğer merkezi yerlerden ayrılmazsanız, kesinlikle evet. Görece küçük bir alan olan merkez yaklaşık 2000 polis tarafından sürekli korunuyor. Öyle ki, polise rastlamadan iki sokak yürümek imkansız gibi. İlk günlerde bu durum sanılanın aksine insanda bir güvensizlik hissi yaratıyor (“Niye bu kadar çoklar? Etrafım hırsız mı kaynıyor yoksa? Çantayı da kollayalım yav…” diye düşünmeden edemiyor insan haliyle) ama ikinci günden itibaren buna alıştık. Daha sonraki günlerde de bizi huzursuz edecek herhangi bir olayla karşılaşmadık. En ısrarcı seyyar satıcılar ve hatta dilenciler bile size kişisel alanınızı ihlal edecek derecede yaklaşmıyor. Gece yarısından sonra ortalık görece tenhalaşıyor, fakat her sokağın başında da bir polis ekibi bulunuyor. Her yer her saat aynı güvenlikte olmayabilir tabi. Misal Getsemani bölgesine gündüz gitmeli, gece Old Town’da takılmalı. Yine akşam olunca şehir surlarında başıboş gezmek yerine güneşin batısını orda izleyip sonra yavaş yavaş şehrin içine doğru yollanmalı.
Hadi hadi utanmayın sorun İşkembeciler: İki saattir Kolombiya’dan bahsediyorsunuz ama bir kere bile kokain demediniz? Diyelim: Kolombiya’da kokainin yaygınlığı ile ilgili kelam edecek kadar uzun kalmadık, zaten ilgi alanımızın da dışında kalan bir konu. Fakat ilk günlerimizden birinde, hem de öğle vakti ve şehrin en merkezi, en turistik parklarından birinin ortasında Deniz’in yanına genç bir satıcı çocuk yanaşıp alenen İngilizce “kokain var marihuana var ister misin abi?” dedi. “Yok hacı naaptın sen” minvalinde bir şeyler söyleyip ışık hızıyla uzaklaştık ortamdan. Burdan çıkardığımız sonuç uyuşturucunun istenince kolay temin edilebilen bir şey olduğu, fakat bunu ülkeye genellemek çok mantıklı değil. Neticede aynı manzarayla İstanbul’da da, başka ülkelerin başka şehirlerinde de karşılaşabilir insan… Diğer bir gözlemimiz, sokaklarda uyuşturucu bağımlısı (veya bağımlı görünüşlü) pek de kimseye rastlamamış olmak. Yani en azından Cartagena özelinde abartılacak bir durum yok gibi geldi bize.
Ne yapılır ne edilir şehr-i Cartagena'da?
1- Öğle vakti Plaza de Bolivar'da ağaç gölgelerinin altında oturmak ve insanları seyretmek. İsterseniz güvercinleri darıyla beslemek de mümkün. Burada Simon Bolivar'ın at üzerinde bir heykeli var. Altın müzesi (Museo del Oro y Arqueologia), Engizisyon Sarayı (Palacio de la Inquisicion) ve şehrin katedrali meydanı üç taraftan çevreliyor. Meydandaki banklara oturur oturmaz yanınızda bitiveren ilk sokak satıcısından minik plastik bardaklarda aşırı şekerli bir Kolombiya kahvesi alın.

Plaza de Bolivar'da öğle vakti
2- Plaza de las Coches'de akşam birası içmek. Bu meydan eskiden köle pazarının kurulduğu meydan. Tarihi kısımda Getsemani mahallesini Merkez'e bağlayan giriş kapısından (Puerta del Reloj) bu meydana çıkılıyor.

Puerta del Reloj'a Plaza de las Coches'den bakış
Şimdilerde meydanda bir iki açık hava kafesi var. Bira en çok tüketilen içecek. Ayrıca Aguardiente ve rom da sıkça tüketilen alkollü içeceklerden. Sıcak iklimden ötürü daha çok hafif ve yoğunlukları az olan biralar tercih ediliyor. Aguila ve Club Colombia Kolombiya'nın başlıca iki birası. Biranıza değişik bir yorum istiyorsanız garsona 'cerveza michelada, por favor' diye seslenin. Size bir şişe biranın yanında dibinde bir miktar misket limonunun suyu ile çevresinde tuz olan soğuk bir bardak getirecek. Eren oldukça beğendi. Daha muhafazakar arkadaşlar -Ekim ve Deniz- pek de tutmadı. Plaza de las Coches'e girer girmez uzun bir taş bina boyunca uzanan kemerli bir yol (El Portal de los Dulces) göreceksiniz. Bu yol boyunca dükkanların önünde tezgah açmış yerel şekerlemeler ve tatlılar satan kadınlar var. Meydanda otururken sırtınızı duvara yüzünüzü bu kemerli yola verin. Denizden gelip duvarların içine ulaşan akşam meltemi yüzünüzü okşarken yudumlayın biranızı ve mutlu olun.
3- Amaçsızca sokaklarda dolanın. Surların iç tarafından yürüyün. Gün batımını seyretmek için duvarların üstündeki platformlara çıkabilirsiniz. Ve tabi ki surlara oyulmuş gözetleme pencerelerinde oturmadan olmaz. Sağladığı mahremiyet bu pencereleri çiftlerin favori mekanlarından biri haline getirmiş. O yüzden buraya aşk pencereleri diyorlar.

Duvar ve duvarın dışı.
Duvarlar buradaki yaşantıyı ikiye bölüyor. Duvarın içindeki hayatla dışındaki hayat sanki birbirinden bağımsızca akıyor. Her kıyı şehrinde olduğu gibi Cartagena'da da şehrin merkezinden kıyıya açılan sokakları sokağın ucundaki aydınlıktan tanıyorsunuz. Burada farklı olan sokağın sonuna vardığınızda denize ulaşmayı beklerken son bir engel olarak duvarı bulmanız karşınızda. Denize çok yakın ama bir şekilde ayrı olmak denizden garip bir duygu. Duvara tırmanmadan farkedememek denizin o gün ne kadar dalgalı olduğunu.

Duvar içi
Duvarları yeterince tavaf ettikten sonra tarihi şehrin ara sokaklarına dalın. Cartagena kolonyel mimarisiyle ünlü. Pastel renkli sarı, pembe ve mavi duvarlar. asma balkonlar insanın içini ısıtıyor. Hava kararınca fayton gezisi yapmak çok keyifli. Özellikle sevgiliniz de yanınızdaysa.
4- La Cevicheria'da geç bir akşam yemeği yiyin. Yine aynı restoranda Mojito içerek geceyi noktalayın. Ünlü şef Anthony Bourdain'in yemek yediği bu restoranda deniz ürünlerine orjinal bir Karayip yorumu yapılıyor. Cevich limonlu bir sosta marine edilmiş deniz ürünlerine verilen isim. Karides ve kalamara çok yakışıyor doğrusu. Suprema de supremas (eritilmiş mozarella peyniri ile kaplı karides güveci) en tutulan seçeneklerden. Alışılmadık tatlara açıksanız mango ve passion fruit aromalı deniz ürünlü pilavı da deneyebilirsiniz.
5- Akşam Plaza Fernandez de Madrid'de yol kenarındaki parkın duvarına oturun. Hemen sokağın karşısındaki pizzacıdan (Pizza en el Parque) bir pizza söyleyin. Taburenin üzerine konan tepsiden pizzanızı yerken dükkandan gelen müziğe kulak verin. Tam bir sokak keyfi. 14 Mart Pazar günü Kolombiya'da seçimler vardı. O yüzden Cumartesi ve Pazar günü alkol yasağının kurbanı olduk. Hem bar ve restoranlarda hem de sokakta içki satışı yasaktı. İşte bu noktada Kolombiya karaborsası ile tanıştık. Hemen otelimizin sokağında bir köşede oturan tek bacağı alçıda bir kadın bize normal fiyattan 1500 peso daha pahalıya da olsa bira satmayı kabul etti. Bu başarımız kadının bacağının neden alçıda olduğuna dair teoriler üretmeye itti bizi.

Cartagena'da ne pizzası kardeş demeyin. Çıtır çıtır jambonlu pizzanın tadına doyamadık. Ayrıca hesaplı.

6- Cafe del Mar'da kendinize bir kokteyl söyleyin. Duvar dışından geçen yoldaki trafiği takip edin, şehrin güneyindeki ışıklı gökdelenleri seyredin. Sonra okyanusun karanlığında gözünüzü dinlendirin.
7- Sabah erkenden Playa Blanca'ya giden büyük gezi teknelerinden birine binin. İki üç saatlik yol boyunca salsa müziği eşliğinde teknenin animatörünün yolcuları eğlendirmesini seyredin. Arka güvertedeki curcunadan sıkılırsanız teknenin ön tarafı denizi seyretmek ve güneşlenmek için ideal. Playa Blanca (beyaz plaj) Cartagena'nın 20km güneybatısında, Baru Adası'nda yer alıyor. Çok turistik bir dönemde giderseniz devamlı satıcıların tacizine uğramanız muhtemel. Masaj öneren kadınlar, incik boncuk satan gençler ve tabi ki seyyar meşrubat satıcıları. En iyisi elden düşme bir maske ve şnorkel kiralayıp hemen kendinizi ılık sulara atmak. Plajın daha tenha olan burun kısmına doğru yüzüp mercan kayalıklarını ve tropikal deniz canlılarını seyredebiliriniz. Bir gözünüz plajın açığında demirlemiş gezi teknesinde olsun. Demir almadan önce yoklama yapılmıyor.

Playa Blanca (fotoğraf bize ait değil). Fotoğraf makinemizin teknedeyken pili bitti.

8- Taksiyle Mercado Bazurto'ya gidin. Yanınıza çok az para alın ve değerli eşyalar taşıyıp daha çok dikkat çekme gafletinde bulunmayın. Burası şehrin halk pazarı ve hiç de turistik bir yer değil. Ülkedeki yoksulluğu en çok hissettiren yer belki de burası. Kesif bir koku devamlı sizi takip ediyor. Çöp, et, balık ve sebze artıklarının kokusu sıcakta birbirine karışıyor. Pazarın ana yollarını birbirine bağlayan ve labirenti andıran dar karanlık yollardan satıcıların bağırtıları yükseliyor. Hemen pazar alanının kenarındaki çamur gölünden kalkan pelikanlar balıkların ıskarta edilen iç organlarından aslan payını almak için birbirlerinin üzerine çıkıyor.

Pelikanların mücadelesi
Burada üç beyaz turist olarak haliyle gözler devamlı üzerimizdeydi. Şehrin turistik yerlerinde yanınıza insanlar yaklaşıp size ısrarla bir şeyler satmaya çalışıyor. Ama orada alışveriş için bulunmadığımız o kadar aşikardı ki -pazarda bir turistin almak isteyeceği hiç bir şey yok- kimse yanımıza gelip bir şey sormadı. O zaman anlıyorsunuz ki aslında o pazar yerinde o kadar alakasız ve ortama o kadar yabancısınız ki şayet yanınıza biri sokulursa bunun kötü niyetli bir girişim olduğuna emin olabilirsiniz. Bırakın fotoğraf çekmeyi dolaşırken bile diken üzerindeydik açıkçası.

Mercado Bazurto (Cartagena'nın tekinsiz halk pazarı)
Ne yesek, ne yesek?
Eveeet, gurme turizmin sayın yolcuları… Gerçi “yediğin içtiğin sana kalsın, ne gördün onları anlat” derler ama biz tıkınmanın kutsiyetine iman etmiş bünyeler olarak yine de anlatmadan geçemeyeceğiz: Cartagena’da ne yenir? Tabii ki biftek, tavuk yahut pizza gibi tanıdık alternatifler var, ama biz yerel tatlardan bahsedelim.
Önce ucuz alternatiflerden başlayalım: Bir kere seyyar satıcılar bu noktada hayat kurtarıyor. Her köşe başında satılan hamur işleri gayet lezzetli ve doyurucu. Poğaça benzeri, sacda pişmiş, isteyene hafif ve sade, isteyene arasına bol tereyağı ve peynir konulan arepalar kesinlikle denenmeli. Daha cesur olanlar için yine hamur işleri familyasından, fakat yağda kızartılmış daha ağır bir versiyon olan yucaları tavsiye edelim. Yucanın içinde peynir, kıyma, et, yumurta olan çeşitleri var. Midesine güvenmeyenler özellikle yumurtalısından uzak durmalı. “Ben fena halde Türk’üm arkadaş” diyenler ise empanadaları deneyebilir, zira bunlar bildiğiniz kıymalı, peynirli, tavuklu vs. börek ayarında ve çok lezzetli. Bütün bu hamur işlerinin fiyatı 1000-2000 peso (yaklaşık 50 cent ile 1 dolar) arasında değişiyor. Sokakta satılan kızarmış etlerden ise (özellikle bir sosis türü olan chorizo) hem sağlık hem lezzet açısından uzak durmayı öneriyoruz. Yine de siz bilirsiniz…

Ortaya karışık bol karbonhidrat.
Diğer bir alternatif plantain (yeşil muz diye çevirelim). Her restoranda, her köşe başında bulunabilen patacón bu yeşil muzların yağda pişirilip ezilmesiyle yapılıyor ve patates kızartmasının yerine yüksek miktarda tüketiliyor. Ayrıca başka bir türevi olan incecik dilimlenip yağda kızartılmış, patates cipsi görünümlü kızarmış plantain de sokaklarda satılıyor ve birayla şahane gidiyor. Fiyatlar yine 1000-2000 peso civarı. Bira demişken, Kolombiya’da öğleden başlayarak bira tüketmek çok normal. Sokak satıcıları tabii ki bu noktada da imdadınıza yetişiyor. Kolombiya’nın en çok tüketilen iki birası Aguila ve Club Colombia, her köşe başında meşrubat satıcılarının buzluklarında mevcut, fiyat 3000 peso civarı (1,5 dolar – fakat marketten alırsanız yarı fiyatına da temin edebilirsiniz).
Meyve sevenler için Cartagena bir cennet. Biz bir ara meyveyle altın vuruş yapıp şeker komasına girmeyi düşündük. Taze sıkılmış her çeşit meyve suları (jugos naturales) sıcakta hararetinizi almak üzere hazır bekliyor. Meyveler gözünüzün önünde sıkılıyor, fakat içine konulan buzun temizliği biraz şüpheli, korkanlar için buzsuz içmek iyi olabilir. Ayrıca, sokaklarda dilimlenmiş halde karpuz, ananas, papaya, avokado, hindistan cevizi ve ismini bilmediğimiz daha bir sürü meyve satılıyor. 1000 pesoya bir bardak taze meyve ve plastik bir çatal edinip yiye yiye yürüyün, yahut en yakın parka oturun. Üzerine de yoldan geçen kahve satıcısını çevirip 300-500 pesoya (20-30 cent civarı) kahvenizi yudumlayın. Keyiflendiniz değil mi? Güzeeelll… (Nuri Alço gülüşü)

Biraz paraya kıyalım, akşamları da restoranda yiyelim diyenlere alternatif bol. Cartagena’ya gidip deniz ürünlerinin tadına bakmamak olmaz tabi. Boy boy karidesler, kalamar, kerevit, ahtapot, midye ve balık bolluğu “denizden babam çıksa yerim” ekolündeki bizleri fena halde mest etti. Hepsini birden isteyenlere karışık deniz ürünü tabakları da mevcut. Aperatif olarak a la ceviche midye yahut karışık balık çorbası, üstüne ara sıcaklardan bol peynirli karides güveç yanında hindistan cevizli pilav (arroz de coco) ve patacónes, “hala yerim var” diyenlere bol deniz ürünlü İspanyol pilavı paella, şansınıza menüde ne varsa bir porsiyon da kızarmış balık… Şaka şaka, hepsini birden yemeye kalkmayın! Biz bütün bunları ancak bir haftada her gün tek tek deneyerek tüketebildik, ama hepsi ayrı güzel… İyi bir restoranda bir aperatif bir ana yemekli, içkili bir öğünün maliyeti kişi başı 50,000 peso (25-30 dolar) civarı. Çok hızlı servis beklemeyin yalnız, hayat sakin akıyor zira. Tatlınızı yine sokakta yiyin, ya köşedeki satıcı teyzeden garip görünümlü fakat şahane tadı olan kızarmış hindistan cevizli, meyveli tatlıları deneyin ya da ev yapımı marmelat kaşıklayın. Yine 1000-2000 peso civarı. Daha tutucuyum diyene dondurma ve waffle da var.
Eveeeet, şimdi bir kahve daha için de bu kadar şeyi hazmedin, hatta bir de keyif purosu veya purettası yakın bakalım… Biz de yavaş yavaş uzayalım bu yazıdan, eve gidip bavulları boşaltalım, bir sonraki seyahati planlayalım. Komünal gezi rehberi gururla sundu...