2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2012 Salı

Okullarda Kıyafet Serbestisi Üzerine

Gene nur topu gibi bir gündemimiz ve etrafında kutuplaşacağımız bir meselemiz oldu: Okullarda kıyafet zorunluluğu, belirli şartlar dahilinde kaldırıldı. Bu kararın potansiyel faydalarını ve zararlarını tartışmak yerine, argumentum ad absurdum'a varan örneklemeler ve arkaik beyanat ile bize yakışan bir zemin oluşturduk. Halbuki şöyle bir gerçek var: Bir eylem mutlaka yararlı veya zararlı olmak zorunda değil, ve bazen en iyi pozisyon "bir bakalım görelim, sonuçları inceleyelim" pozisyonu. Yani okullarda kıyafet serbestisinin belli bir süre denenmesinin hiçbir zararı olmayacaktır, çünkü bu konu her ülkenin kendi koşullarına göre farklılık arz edebilen sonuçlar sunan çetrefilli bir konudur.

Tartışma esnasında gördüğüm bazı saçmalık sınırında gezinen görüşler hakkında iki kelam edeyim önce. Bir adet "okulda üniforma diktatörlüktür, Kuzey Kore işidir" gibi bir çatıya sığınan kitle var, ki düpedüz yalan söylüyorlar. Zorunlu okul üniforması, dünyanın birçok ülkesinde (buna ABD, İngiltere vs. gibi ülkeler de dahil) uygulanmakta. İllaki diktatöryel, faşist bir zihniyetin uzantısı olmak zorunda değil, zira okul üniformasının etkileri hakkında bir sürü araştırma yapılıyor ve bunun sonuçlarına göre belirli bölgelerde/koşullarda/zamanlarda denenmesi makul bulunuyor.

Karşı cepheden gelen de "okul üniforması yoksul aileler için bir avantaj, okuldaki sınıf ayrımını ortadan kaldırıyor" argümanı ki gayet ezberci bir sunum bu. Benim hatırladığım kadarıyla okul üniformaları öyle ucuz şeyler değil, hatta belli okullar belli mağazalarla anlaşma yapar ve öyle satarlardı, garip bir piyasası da vardı bu işin. Üniformaları devlet herkese tedarik etmediği sürece bu argüman yersiz kalıyor. Ayrıca insanlar sadece okul için giysi alıyorlar ve geri kalan zamanlarda çıplak dolaşıyorlar gibi bir durum da sözkonusu değil, herkesin giysisi var giydiği. "Sınıf" konusuna gelince, üç nokta var: 1. Günümüzde çocukların birbirlerine sınıfını gösterecekleri milyon tane alan var; ayakkabı gibi üniforma harici giysilerden tutun kırtasiye malzemelerine, saat vs. gibi aksesuarlardan diğer teknolojik gereklere kadar bu ayrım zaten var. 2. Çocukların birbirlerinin hayatın diğer alanlarında rahatlıkla gözlemleyeceği farklarını yok sayacağı  bir ortam yerine, bu farklılıkları görüp tolere edeceği/benimseyeceği bir ortam sağlamak da daha faydalı olabilir. 3. Özel okullar gibi bir gerçeklik varken sanki bütün okullar devletinmişçesine "sınıf" argümanı geliştirmek ezberci kaçıyor.

Gelelim üniforma üzerine yapılmış araştırmalara. Üniforma günümüzde faşizan zihniyet hüküm sürsün ya da herkes eşit olsun diye uydurulan bir kural değil, öğrencilerin okula geliş sıklığı, öğrencilerin davranışları (sigara ve uyuşturucu kullanımı, kavgalar vs.), öğrencilerin başarısı, öğretmenlerin tutumu vs. gibi bir çok alanda etkilerini ölçmeye çalışan araştırmalar var. Bu konulardaki bulgular ülkeden ülkeye değiştiği için kesin bir yargıya varmak zor, ama aşikar olan şu ki üniforma bazı hususlarda olumlu/olumsuz etkilere yol açarken bazen hiçbir etkisi de gözlenmiyor.

Özetle demek istediğim şu: Üniforma hususu, gayet şaibeli bir tedrisata maruz bırakılıp öyle ya da böyle militer bir tornadan geçirilen öğrenciler için "özgürlüğün kapısı" olmayacağı gibi, serbest bırakıldığının ertesi yılı "sınıf savaşları" da yaşanmayacak. Konunun bu absürdist argümanlardan uzaklaştırılıp, yukarıdaki paragrafta italize ettiğim gibi parametrelere bakarak değerlendirilmesi daha sağlıklı olacaktır. Memlekette bu kadar eğitimci, psikolog, sosyolog vs. varken bu konu siyasilerin ve köşecilerin partizan argümanlarının boyunduruğu altına sokulmamalı.

Dipnot: Bıyık ve sakalı serbest bırakmayan bir kıyafet serbestisi tam değildir. Öğrencilerin her sabah traş olma derdine son! Bırakınız salsınlar.

30 Mart 2012 Cuma

4+4+4 ve Din Eğitimi Üzerine Notlar

Türkiye'deki eğitim sistemi üzerine ne zaman bir şeyler yazmaya niyetlensem, konunun dallı budaklılığı cesaret kırıcı oluyor. Örneğin sadece üniversiteleri anlatmak için YÖK'ü, Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini, akademisyen kadrosunun seçiliş ve işleyişini, giriş sistemini vs... sayfalarca yazmak lazım.

Son günlerin tartışma konusu 4+4+4 üzerine bir de geçen "Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed'in Hayatı seçmeli ders" önerisi gelince, konuyu sadece kısıtlı bir yerinden alarak biraz irdeleyebileceğimi düşündüm.

Kısım I: Devlet Nedir? Neden/Nasıl Eğitim Vermelidir?


Bu çok genel girişi yapmadan argümanımın temelsiz kalacağını düşünüyorum. Devlet, bireylerin/özel kurumların işleyişi sağlayamayacakları (bilgi asimetrisi, beleşçi sorunsalı), haksız rekabet/tekelleşme çıkacağı, bazı masrafların fiyat mekanizmasıyla karşılanamayacağı (dışsallık) vs. hallerde devreye girmesi beklenen, özel kişi ve kurumların vergileriyle yürüyen bir sözleşme sonucudur. Bu yüzden devletlerin çevresel sorunlarda, piyasanın verimsizleştiği zamanlarda, ulusal güvenlik hususunda vs. müdahaleci olması beklenir. Eğitim, sağlık vs. gibi sektörlerde devletin rolü ise tartışmalıdır.


Fakat bütün bu tartışmalara karşın üzerine uzlaşılan bir konu, devletin vereceği eğitimin evrensel niteliği olmalıdır. Niye? Çünkü devlet eğitime sponsor olduğu anda, bütün vatandaşların vergileriyle o harcamayı yapmaktadır, o halde vatandaşları dışlayıcı bir hizmette bulunması düşünülemez. Yani:

1. Devlet tüm vatandaşların vergisini alırken, onlara kimliğinden dolayı eğitim vermeyi reddedemez.
2. Devlet eşit olarak vergi aldığı vatandaşlara eğitim hizmetini eşit olarak geri vermek zorundadır.

İlk madde konusunda koyu Kemalistler/milliyetçiler haricinde bir uzlaşı gözlemlemek mümkünken, ikinci maddede liberaller ve liberterler biraz yalnız kalmakta ki, bu da bir yere kadar bu yazının konusu zaten.

Kısım II: Zorunlu Eğitim ve Özel Eğitim


Önce şu soruyu cevaplayalım: Neden zorunlu eğitim diye bir şey var? Çünkü toplumsal ve ekonomik gelişmenin olması için insan niteliğinin yükselmesi lazım, ve bu da eğitimle olan bir şey. Peki bunun zorunlu olması şart mı? İnsanlar kendi kendilerine karar veremezler mi eğitim görmeleri gerektiğine? Daha iyi bir yaşam umudu, zaten yeterli motivasyon değil mi?


Bu konuda çok farklı görüşler, araştırmalar vs. var, ancak geçici olarak şu minimumda buluşulabilir: "Devlet, erken yaşlardaki eğitimi düşük gelirli ailelere sağlayarak, onlara bir fırsat eşitliği yaratmakla yükümlüdür. Geri kalanı ise özel eğitim halledecek kapasitededir."

Neden özel eğitim vurgusu? Çünkü devlet eğitimi, fazla vergilendirme, müfredat üzerine tekel, birey tektipleştirmesi, yenilikçiliğin (inovasyon) önünün kesilmesi, devletin etnik, dini, cinsi konularda taraf tutması/tutum takınması gibi sorunlara yol açıyor. Devlet eğitiminin ideolojik boyutu, toplumun ilerleyebilmesi için gerekli çeşitliliğin önünü kesiyor, böylece zararı kârından fazla oluyor.

(Bir sonraki kısıma geçmeden şunu not düşeyim: Buradaki gözlemler ağırlıkla tarihi ve biraz da teorik. Burada liberter perspektifin nasıl analiz yaptığını vurguluyor, ve de ilkesel bazda bir çözümleme yapıyorum.)


Kısım III: Din Eğitimi



Yukarıda anlattığım prensipler uyarınca şunu söylemek kolay: Devlet tek bir dinin eğitimini müfredata koymamalı: Bu hem farklı dine mensup insanlara ekonomik olarak haksızlık, hem de devlet eğitiminin evrensel olması ilkesine aykırı. O yüzden zorunlu "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" (ki bu dersin anlattığı ezici çoğunlukla İslam kültürü) dersi zaten sakat.


Peki bunun çözümü nedir? Öncelikle, devlet din dersi verecekse, bu ya "dinler tarihi" gibi evrensel nitelikte olmalı, ya da "karşılaştırmalı din" gibi dünya, en azından Türkiye'de gözlemlenen tüm inançları sosyolojik bir boyuttan anlatmalıdır. Örneğin seküler olmayan ABD'de, din eğitimi ya okul sonrası etütlerle verilir, ya da özel kurumlar/cemaatler bu yükümlülüğü üstlenmiştir. Eğer bir ders İncil'i okutacaksa, tamamen nötral, akademik ve edebi bir perspektifle okutmalı, İncil hakkında her sorunun sorulması serbest olmalıdır.


Peki bu son düzenleme ile gerçekleşen ne? Hem İmam Hatip liseleri -ki bunlar "çocuğunun dini eğitim almasını isteyen ebeveyn için" diye savunuldu yıllarca- opsiyonu getiriliyor, hem zaten programının yarısı "Kur'an ve Hz. Muhammed" olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu olmaya devam ediyor, hem de üzerine aynı temalı bir seçmeli ders getiriliyor. Bu yanlıştır. Hem devletin dini eğitimi tekeli altına alması, hem vergilerin eksesif bir şekilde bu kadrolara kullanılması, hem de evrensellik prensibini çiğnemesi açısından yanlıştır.

Kısım IV: Mesleki Eğitim


Sorun sadece burada da bitmiyor. 4+4+4 ve mesleki yönlendirme, devletin kontrolü altında yapıldığı takdirde inovasyon konusunda ciddi bir engel getirebilir. Devlet, bireye temel bir eğitim verdikten sonra, onun ne yapacağının kararını aile ve bireyin kendisine bırakmalıdır. Bu tür bir düzenleme, devletin, çocukların geleceğine ipotek koyması anlamına gelecek halde teşkil olabilir.

Tabii ki herkesin yüksek eğitim alıyor olması, üniversite bolluğu, kadroların kalitesizliği vs. bir sorun, fakat bunun çözümü mesleki yönlendirmeyi erken yaşlara çekmek demek değil. Bu kurumların kalitesini düzeltecek öneriler kulak ardası edilmekle kalınmadı, TÜBİTAK'ın özerkliğinin kaldırılması,  başına "füze teknolojisi yapacağız ne evrimi" kafalı birisinin getirilmesi, YÖK'ün yetkilerinin korunması gibi daha da zıt yönde hamleler yapıldı. 


Sonuç: Bu eğitim modeli ile yeni Türkiye hedefi beliriyor. Teknolojik atılım, ileri düzey akademi, yüksek kalite eğitim değil hedeflenen. Yeni nesil, az çok bilgiye sahip, sanayi elemanı çıtasıyla yetinen, militer-endüstri kompleksinde yahut ara üretimci olarak istihdam olunan, vatan-millet-Sakarya hususunda hemfikir, yarı-otoriter bir devlet modeli altında edindiği kapital ile geçinen insanlar olacak. İlköğretimden YÖK'e kadar bütün yapılanmaya bakıldığında gözüken bu.

Ha, iyi büyürüz, ona lafım yok da, insan ne kadar mutlu olacak, insani gelişim endeksi nerelere gidecek, onu zaman gösterecek. 

18 Haziran 2010 Cuma

Kısa Kısa - 18 Haziran 2010

1. Kürt açılımını kapatmıştık zaten de en son noktayı koymamıştık, o da olmuş. Davet üzerine Kandil Dağı'ndan inen ex-teröristlerin 8'ine "terör örgütü üyesi olmak" suçuyla dava açılmış ve tutuklanmışlar. Diğerlerine de ayıp olmasın diye "terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek" (hani şu istediğiniz herkesi PKK'lı gibi yargılayabildiğiniz madde) suçlaması yöneltilmiş.
Bence bu süper bir taktik. Herkesi böyle dağdan çağırıp sonra "töröristsin sen" diye tutuklarsan, 1 yıla PKK biter abicim. Helal olsun yetkililere.
2. Melih Gökçek gülüşünü bilirsiniz değil mi? Müjdemi isterim, artık Ankaranızın simgesi de o. Ama şirinlik olsun diye "kedi" maskesi altında satıyorlar. Biz de yedik.
<- Nasıl da sinsi sinsi bakıyor... Bir gözü kalk gidelim derken öbür gözü b.k yeme otur diyor. Dostum bu tam Gökçek işte!
3. Bir vatandaşımızın kulak zarında yırtılma/delinme varmış. O ne yapmış peki? Kulağıyla balon şişirmeye başlamış.
Haberden iki ifade var ki, bence her Türkiye gencinin düstur belirlemesi gerek kendine.
a) "hem de kulakla balon şişirme yeteneğini keşfettiğini söyledi." Abi sorması ayıp da, nasıl keşfettin? Bir gün birisi yanlışlıkla kulağına balon dayadı da sen nefes aldın falan mı? Niye kulağyla balon şişirebildiğini keşfeder ki bir insan?
b) "Çok şükür böyle bir yeteneğimi keşfettim, ama ileride sağlık durumumu nasıl etkiler bilmiyorum." Yani kulağımla balon şişirebilmem, sağlığımla ilgili risk almaya değer diyor abimiz. Helal, işte cesaret budur!
4. Berhan Şimşek ile Gürsel Tekin acayip benzemiyorlar mı yahu? "CHP'li röfleli saçlı orta yaşlı kadın" stereotipinden sonra bir de bu mu çıktı başımıza şimdi?
5. Memleketin YÖK konusundaki ikiyüzlülüğü, benim sinirimi bozan şeylerden birisidir. 80'lerde YÖK'ten şikayet eden solcu abiler, 90'larda birden en ateşli YÖK savunucusu olmuşlardı. 90'larda hala daha YÖK'ten şikayet ediyor olan muhafazakâr abiler ise 2000'lerde YÖK'ün en ateşli savunucusu oldular. Kimsenin umurunda değil üniversitelerin özerkliği, üniversiteler yüksek lise olmuş, iktidar mücadelesi ve kadrolaşma merkeziymiş, peeh.
İşte bu konuyu irdelemek üzere Dicle Üniversitesi İzleme Komisyonu oluşturulmuş ve bir de yazı kaleme almışlar, buyrun okuyun.
Biz ise her zamanki gibi tekrar edelim: YÖK, üniversiteler arasında sadece eşgüdüm sağlayan bir kurum olmalı, üstün yetkilerinden bir an evvel arındırılmalıdır. Tabii kimse sallamayacak ama o ayrı.
6. Ahmet İnsel, Tayyip Erdoğan'ın "mutlak doğru"larını eleştiren harika bir yazı kaleme almış. Partizan samimiyetsizliğinde nefes almaktan sıkıldıysanız, onu da buradan buyrun okuyun.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Harç Zamlarının Değeri

Bu akşam otobüste açık olduğu ve bağırdığı için maruz kaldığım Kanal D'deki haber spikeri teyze, yaklaşık olarak saat 19:50 civarı -ki bilmeyenler için, bu saatte artık Kanal D'nin haberleri bitiyor- Ajda Pekkan'ın en narin yerleri ve sahnede giydiği leopar desenli kıyafetine ilişkin haberle, "şimdi reklamlar, birazdan tekrar birlikteyiz" kandırmacasının arasına tost edilmiş bir şekilde "Ha, bu arada ikinci öğretim harçlarına yapılan insanlık dışı zamlar da en fazla %8 olmak üzere sınırlanacak." dedi! Ne lan bu? Dalga mı geçiyorsunuz? Onca insanın hayatını etkileyecek şu haberi, haber bülteninin sonunda, Ajda Pekkan'ın pek narin yerlerinden daha sonra vermek habercilik mi oldu şimdi? Ekonomik değeri hayli yüksek olan bir -olası- değişikliğin, habercilik ve yaşam açısından Ajda Pekkan'ın oralarından daha değerli olmaması nasıl bir şeydir yahu? İlgili haberi az önce Bianet'te, Radikal'de, Milliyet'te ve hatta Kanal D'nin haber sitesinde arayıp mamafih bulamadığım için kendimden şüphe ettiğim anda Zaman'da buldum haberi. Ya Kanal D ve Zaman sahtekâr, ya da haber doğruysa diğerleri biraz yavaş. Ha, bu yine de Kanal D'nin haberi veriş şeklinin eblehliğini elbette hafifletmiyor. Hiçbir zaman böyle bir şey dememiştim sanırım ama, umuyorum ki Zaman haklıdır -evet, önyargılıyım- ve ilgili protestolar amaca ulaşmıştır, ikinci öğretime yapılan -hiç olmayasıca- zamlar, hükûmetin pek sevdiği "makûl" seviyeye çekilmiştir. Bu esnada bu haber de askerdeyken herhangi bir memnuniyetsizliğin ve protestonun sırf devlete artistlik için, kaos için var olduğunu iddia eden düz adamlara kapak olsun. Şşş! Size diyorum olm! Eşşşekler sizi! Çınıl çınıl çınlattım bugün kulaklarınızı, aklıma geldiniz nedense... Yılmaz Özdil'inki köşe yazarlığı, Hürriyet'inki gazetecilik, Kanal D'ninki televizyonculuk, M. Ali Birand'ınki habercilikse, en baştan; niye yaşıyoruz, niye varız ki?

30 Temmuz 2009 Perşembe

Yeni İş Sektörü: İşe/Üniversiteye Alım!

Sanırım herkes farkındadır, son zamanlarda bir para kazanma yöntemi çağrıştırır oldu işe alımlar. Haberlerde de sık sık duyuyoruz, "330 kişi alınacak itfaiyeye 4000 kişi başvurdu", "26 personel alınacak, ilk gün 3000 kişi başvurdu" veya "40 gardiyan alınacak, 1070 işsiz başvurdu" gibi haberleri (daha fazlası için tıklayın). Sanırım iş başvurularından ücret alınmaması gibi bir kanun yok ama yine de alınmıyor? Tam bilemiyorum da ama... Neyse, eğer ki o yönde bir yasa yoksa, kamu kurumlarının yapması çok normal karşılanmayabilir, ama özel sektörde çok farklı şeyler yapılabilir!
Örneğin "10 kişi alacağım ulan işe!" desem, "maaşı dolgundur" deyip üstüne de "adayları da tombala usulü seçeceğim!" diye bir ilan versem, başvuru ücretini de 30 tl yapsam, helalinden bir 3000 kişi başvurmaz mı? Ben de 90000 TL'yi cebe atmaz mıyım? Sonra da asgari ücretten bu 10 kişiyi çalıştırsam, "E maaş dolgun işte, her gün ekmek doyurmuyo' mu?" deyip hem böylece işçilerin 1 yıllık maaşını çoktan çıkarmış, hatta üstüne kâr etmiş, bir başka deyişle kendi girişimciliğimle "karşılıksız bireysel kalkınma kredisi" yaratmış hem de işçilerin 1'er yıllık emeğini bedavaya getirmiş olmaz mıyım? Yılın işinsanı olmaz mıyım üstüne? Ya da daha iyi bir fikrim var (an itibariyle beyin fırtınası yapıyorum, biraz fikirler uçuşuyor, kusuruma bakmayın), diyelim ki 3000 kişi başvurmadı ve 2000 kişi başvurdu ve bizim kredi 60000 TL'de kaldı. O zaman da ben tek tek desem bu 10 garibana, "Bak hemşerim, seni işe almayayım, sen de al şu 3000 TL'yi, git bakkala çakkala borcunu öde, bu esnada da bir iş bul kendine, çalış, olma mı?". Hepsi kabul ederse (ki bütün süreç 1 hafta sürse) ayda 12000 TL kazandığı bir işte 1 hafta çalışmış gibi olacak her biri, toplam 30000 TL'yi alıp gidecekler ve bana da kalacak haramından bir 30000 TL! Nasıl ama? Kısa haftanın kârı! 3 ayda bir eleman alsam, 2 sene sonra başvuru ücretlerini yarıya düşürebilirim. Hadi yine iyisiniz... Kamu ve özel sektör şirketleri için bu duruma engel bir yasa mı var? Öyleyse çözümü de var: Üniversite Kurarım!
Tüm bunları oturup ben düşünmedim, bir yerlerde düşünülmüşü var. Hayır, bahsettiğim Kenan Şeranoğlu değil, beterin beteri var. Mevzubahis hırsız, burada adını açık açık anmak istemediğim H.Ü. (hayır, 77 yaşındaki değil, 42 yaşında, akademik ve kurumsal olan. Çok merak eden ve de anlamamış olanlar için cevabı yakın zamanda yazdığım şu yazıda gizli). Kişisel deneyimlerimden ve arkadaşlarımdan öğrendiklerimden yola çıkarak mevzubahis kurumun, Türkiye'deki en işportacı üniversitelerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kayıt dışı enteresan bir para akışının (şenliklerde kafasına karton şapka veya bileğine lastik bileklik geçirilenden makbuz falan olmadan para alınması, şenliklerde sponsorların bir kısmının yetkililere sponsor olmasının) yanında bir de resmi olarak, gözlere soka soka çarptığı bir miktar para vardır bu kurumun. Örneğin manasız bir "kırtasiye bağışı" tarzı bir şey alırlardı ben giderken ve bu "bağışı" yatırmadığınız takdirde ders kaydınızı yapamazdınız. Hâlâ vardır sanıyorum. Transkripti ve öğrenci belgesi kıymetli evrak statüsünde sayılabilecek başka devlet üniversiteleri elbette vardır ancak yanlışı başka devlet üniversitelerinin de uyguluyor olması onu doğrultmuyor tabii ki...
~Based on a Sad But True Story~
Yukarıdaki düşünceyi aklıma getiren, yaklaşık son 1 ay içinde yaptıkları yüksek lisans başvuruları ve mülakatlarıydı. Yüksek lisans başvurusu için yatırmak gereken miktar 75 (Yetmiş beş) TL idi! El insaf! Hayırdır? Mülakatlarda Johnnie Walker Blue Label mı ikram ediyorsunuz? Ya da çoktan içtiniz de, kafa güzel! Yazıktır günahtır yahu! Ankara Üniversitesi de şu sıra yüksek lisans için başvuruları kabul ediyor ve ücretsiz alıyor başvuruları! Siz her biri alanında 50 yıllık deneyim sahibi hiper uzman üst düzey akademisyen çalıştırıyorsunuz da Ankara Üniversitesi'nde asker mi çalıştırılıyor ücretsiz köle olarak?
Mesele sırf bununla da kalmıyor; 75 TL'yi bayılıp bir şekilde başvurabilen insanlar, sayılarına bakılmaksızın, aynı gün topluca mülakata alınabiliyor. Örnek vermek gerekirse, psikoloji bölümünde "klinik psikoloji" alanına başvuran arkadaşları ele alalım. Bölüme 4 (dört) kişi alınacak. Kaç kişi çağrılıyor mülakata? 81! (Bu ilk olarak öğrendiğim ama en son "70 küsura indirmişler" deniyordu, hangisi doğru emin değilim) Alınacak kişi sayısının 20 katı! Peki bu insanlar nasıl alınıyor içeri mülakata, nasıl bir sırayla? (KPDS+Lisans not ortalaması+ALES)/3. Bu ortalaması en yüksek olan ilk giriyor. Geriye doğru gidildikçe alınma olasılığı da, moral de düşüyor haliyle. E zaten 4 kişi alınacak bölümün en az 1 kişisi hocaların kafasında mevcuttur, kendi öğrencilerinden çok tuttukları biri mutlaka vardır (ki kazananlardan, mülakat öncesi 1'e 1.20 veren 2 kişi vardı). Kaldı 3. Ee?
H.Ü.'nün (42) vücuda gelmiş hali. Gözlerdeki sansür değil, orijinali öyle.
Peki, olmaz ya, hadi diyelim ki her şey tamam. 80 kişiden zorunlu olarak yüklü miktarda para toplanıyor. Tamam. Sonra 4 kişi alınacak yere aynı gün 80 kişi toplanıyor. O da tamam (Benim burada şu 'tamam'ları yazarken bile içim sızlıyor, siz nasıl yapıyorsunuz, hâlâ da anlamıyorum!). Peki bu mülakata alınan 80 kişiyle ne konuşuluyor? Bu mülakat ne derece işlevsel oluyor? Birkaç örnek vereyim: Bir öğrenciye "ne güzel" olduğu söylenir ve aralarında hangi öğrencilerine benzettikleri tartışılır; bir başka öğrenciye nereli olduğu sorulur, onun üzerinden biraz konuşulur. İki örnek yeterli sanırım durumun vehametini anlatması açısından. Madem konuşacaklarınız bunlardı, belgeleri alıp, mülakatı sırf insanlara işkence olsun diye yapacaktınız, niye yaptınız o zaman? Karşınızdaki öğrencinin Burdurlu olduğunu öğrenip, çok güzel teke zortlatması oynadığını öğrenip ne kazandınız?
Mülakatlarda harika teke zortlatan yüksek lisans adayları
75 TL hakikaten az bir para değil. Yüksek lisansa başvuran insanların, şansını yükseltmek için 1'den fazla yere başvurduğunu, özellikle her okulda bulunmayan bölümler için bunların farklı şehirlerde olabildiğini de bir düşünelim. Başvurmak istediği 3 üniversite, kendisinin yaşıyor olmadığı 2 şehirde olsun. 2 şehir için farklı zamanlarda ulaşım zaten bir mesele, bir de üstüne her biri için 75'er TL veriyor olsun. Etti sana asgari ücret. Başvurudan neden ücret alınır bu arada? Ek bir maliyeti olduğu için mi? Evrakları alan memur, maaşlı, her gün gelen memur, ek bir şey yok. Mülakata alan hocalar bölümün kadrolu elemanları, ek bir masraf yok. Mülakatlar sırasında hocalara hostluk/hosteslik yapan asistanlar bölümün "doktorası bitince atılacak" asistanları, ek bir masraf yok. Fotoğrafı zımbalamak için kullanılan 2 adet zımba teli, kimlik fotokopisini çektirmemiş olanlar için 2 sayfa (önlü-arkalı) fotokopi masrafı. Peki bizim 75 TL n'oldu? Üniversiteye tuğla oldu! O ücret alınmasa ne olur? Çok mu fazla insan başvurur? Hiç olmayacak insanlar mı başvurur? O zaman da hem genel olarak başvuruyu sınırlarsın, "hiç olmayacak" bölüm mezunlarını falan dışarıda tutarsın -ki bence gerek yok-, ve/veya madem ki not ortalamasının, ALES'in ve KPDS'nin bir ortalamasının çok etkili bir eleme yöntemi olduğu düşünülüyor, bunlara ilişkin zaten var olan sınırlar yükseltilir, belli bir sınırın altı başvuramaz. Böylece parası olmayanın değil, İngilizce'den, ALES'ten, not ortalamasından ya da hepsinden yana zayıf olanların başvurma şansı ortadan kalkar. Bunun da başka bazı sakıncaları olabilir, ama birilerini söğüşleyip başka birilerini/bir yerleri zengin etmek gibi art niyetli değildir en azından.
H.Ü.'nün (42), soygunun ardından medyada yer alan fotoğrafı
Çok özetle bu yapılan ne etiktir, ne mantıklıdır, ne de doğrudur İşportacı, kapitalist mantığın fakirden alıp kendine vermesidir, eğitimin elitleştirilmesidir. Sırf bir bölümün bir anabilim dalından 81x75=6075 TL! Ekstra hiçbir masraf yok ya (yukarıda hesapladık, kâr da dahil yaklaşık 15 Kuruş), hadi yine de 1075 TL çıkar masraf diye, 5000 TL cepte... Mis! Daha n'olsun!? Tekrar dikkat çekelim, kendi deyimleriyle "13 Fakülte, 13 Enstitü, 35 Araştırma ve Uygulama Merkezi, 1 Konservatuvar, 3 Yüksekokul, 6 Meslek Yüksekokulu" barındıran bir üniversitenin yalnızca bir enstitüsünün yalnızca bir bilim dalına bağlı bir anabilim dalı için bu söylediğimiz miktar. Çözüm? Sorun tam olarak nerede, bilmiyorum. Genel olarak üniversitede, bir kere o tamam. Bu ücreti belirleyen üniversitenin üst yönetimi olsa gerek. Daha özgül olarak sosyal bilimler enstitüsü de sanırım belli ölçüde sorumludur bundan? Son olarak da mülakat konusunda da, mülakatı yapan bölüm ve hocaları... Çözümü de onların hepsi benden iyi biliyor ya, yine de söyleyelim. Yüksek lisans başvurularında olağan koşullarda herhangi bir ücret talep edilmesi soygunculuktur, üniversitenin g.tünün keyfinin öğrenciye ödetilmesidir. Diyelim ki her şey öğrenciler için, bu para öğrencilerin iyiliği için alınıyor, e o başvuran insanların günahı ne? Sizi beslemek için mi başvuruyorlar? Bu gereksiz ücret alınmayabilir rahatlıkla. Diyorsanız ki "Yok, illa biz alacağız!", o zaman alırsın 3-5 TL sembolik bir şey. Bence ona da gerek yok. Veya ek herhangi bir masraf oluyorsa ona göre bir şey yaparsınız (ki bütçenizin kaldırmadığı bir şeyi, elzem olmadığı sürece yapmanıza gerek yok zaten). Hadi en en en kötü, alırsın parayı, başvuruların ardından tercihen kısmen, en kötü tamamen iade edersin. Kazananlara etmez, har(a)çlarının bir kısmına sayarsın falan. Böylece ilgili bürokratik işlemlerle uğraşmaktan imtina eden, laf olsun diye başvuracak insanlar başvurmamış olur. Bence yine çözüm olmadı bu sonuncusu çok, ama sizin için zorluyoruz koşulları işte, n'apalım... Hem bu sonuncuda parayı repoya yatırmak da mümkün olur? P.S. Diğer üniversitelerdeki durum hakkında fikir sahibi olan varsa not düşebilir mi buraya, bu işin piyasası hakkında biraz daha bilgilenelim?

28 Haziran 2009 Pazar

Nimet Çubukçu'nun Cinsiyetçiliğe Cevabı

Çeşitli gazeteler ve internet kaynaklarıyla birlikte Komünal İşkembe'de 21 Haziran günü yer alan yazıda da belirtildiği üzere, ÖSYM'nin düzenlediği sınavlar buram buram ayrımcılık/cinsiyetçilik kokmaktaydı. Komünal İşkembe'yi okuyan Nimet Hanım konuyla ilgili bir açıklama yapmış, "cıss!" demiş; “06-07 Haziran 2009 tarihinde yapılan Açıköğretim Fakültesi Jandarma ve Polis Önlisans Meslek Eğitimi programı final soruları arasında öğrencilere ‘aşağıdakilerden hangisinin kadına özgü bir davranış’ olduğuna yönelik bir soru yöneltildiği görülmüştür. Şıklar arasında ise, ‘çok bilmişlilik’, ‘baskıcılık’, ‘konuşkanlık’, ‘mantıksal düşünme’ ve ‘kendine güvenme’ seçenekleri yer almaktadır. Basında da geniş biçimde yer alan söz konusu soru, toplumsal yapı içindeki cinsiyetçi değer ve yargıları pekiştirmekte, kadın aleyhinde cinsiyet ayrımı yapmaktadır. Cevap anahtarına bakıldığında ise, kadına özgü davranış olarak ne ‘kendine güvenme’, ne de ‘mantıksal düşünme’ uygun bulunmuştur. Kadına yakıştırılan davranışın ‘konuşkanlık’ olduğu doğru olarak kabul edilen seçenekten anlaşılmaktadır. Bu tür cinsiyet ayrımı yapan sorular, hem sınavın ciddiyetine zarar vermekte, hem de sınavı yapan mercilein itibarını zedelemekedir. Yanlış anlamalara neden olacak bu tür soruların, sorular arasında yer almaması hususunda gerekli hassasiyetinin gösterilmesini rica ederim.” Haberin tamamı için; Nimet hanımdan 'şık' yanıt: f-) Bu soru cinsiyetçi - Radikal 26/06/2009

21 Haziran 2009 Pazar

Önceki Üçünü Görüyor ve Bir Artırıyorum!

1 - Ahiret Soruları - AhmetKızılay 2 - Bir Sınav Sorusu Daha - Shelbyl 3 - Yine Bir Sınav Sorusu - AhmetKızılay Sevgili Komünal İşkembe okuyucuları, Gün geçmiyor ki devletin herhangi bir resmi kurumu tarafından uygulanan bir sınavdan buram buram ayrımcılık, ırkçılık, irtica kokuları yayılmasın. Bugün de kısaca Açıköğretim Fakültesi (AÖF) Jandarma ve Polis Önlisans Meslek Eğitimi'nin final sorularından ikisine değineceğiz. Ne yazık ki elimizdeki haber kaynağı kısıtlı, orada yalnızca iki soru hakkında bir haber var, bu demek değil ki diğer sorular insan gibi. Önce haberi merak edenler şuraya bir baksın. Bakmaya üşenenler için özet olarak belirtelim. Mevzubahis sınavda, "Aşağıdakilerden hangisi kadına özgü bir davranış olarak kabul edilir?" diye bir soru sorulmuş ve aşağıdaki şıklar ekleştirilmiş; a) Çokbilmişlik b) Baskıcılık c) Konuşkanlık d) Mantıksal düşünme e) Kendine güvenme Doğru şık için de ulemaya sormuşar ve c) şıkkını önermişler sanırsam. Zira bilimselliğin parçası olsa bu soruda, bu sınavda, bu derece cinsiyetçi bir soru yer almazdı. Kişilerarası ilişkilerde "kendini açma" (self-disclosure) olarak anılan kavram üzerine henüz bir ödev hazırladım. Kavram kabaca kişinin kendisiyle ilgili yaşantılarından, özelliklerinden, sıkıntılarından, yani kendinden bahsetmesi, kendini gizlememesi anlamına geliyor. Onlarca makale ve tezin içinde istisnalar hariç oldukça net görülen bir şey var; kadın ve erkek arasında kendini açma davranışı arasından bir fark genel olarak var. Ama çok düşük, ama orta seviyede, böyle bir fark çalışmaların pek çoğunda mevcut. Ancak bunun tek belirleyicisi de biyolojik cinsiyet açısından kadın olmak veya toplumsal cinsiyet açısından kadınsı ya da androjen (hem erkeksi hem kadınsı özellikleri gösteren) olmak değil. Onlarca belirleyicisi var. Kültüre göre değişebiliyor, yaşa göre değişebiliyor, ailenin geçmişine göre değişebiliyor, iletişim ortamına (yüz yüze - bilgisayar ortamı) vs. göre değişebiliyor. Bunun içinden de tutup kadınlar "vır vır vır ötüyor" diye alıntılamak, cinsiyetçiliktir başka da bir şey değil... Yaptığım ödevin sonuç kısmına niyetime göre birçok şey yazabilirim. Temel iki bakış açısını alırsak bunu şu şekillerde ifade edebiliriz; - cinsiyetçi bakış: "kadınların genel olarak kendilerini erkeklerden daha fazla açtıkları, bunun da kadınların genel olarak daha fazla konuşma ihtiyacı duymalarından ve daha çok konuşuyor olmalarından kaynaklandığı görüldü." - bilimsel bakış: "çalışmaların çoğunda, pek çok başka değişkenle birlikte, kendini açma davranışının cinsiyet değişkeniyle de kısmen açıklanabildiği görüldü." Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK ve devletin diğer eğitim kurumları ne hikmetse hep ilk bakışı tercih ediyor. Her ne kadar Çubukçu ders kitaplarındaki cinsiyetçiliğin en kısa zamanda ortadan kaldırılacağını iddia etse de, bu kafayla biraz zor.. Bu esnada diğer şıklar neden yanlıştır; a) Çokbilmişlik - En başta kadın dediğin eğitimsizdir, çok bilmez zaten. Dolayısıyla çokbilmişlik kadına atfedilen bir özellik olamaz. O yüzden kelimenin anlamı olumsuz olsa bile kadına atfedilmemelidir. b) Baskıcılık - Kadın dediğin zayıftır zaten, baskı maskı ne haddine! d) Mantıksal düşünme - Kadın? Mantık? İkisi aynı cümle içinde kullanılamaz bile. Mantısal düşünür kadın anca, büker büker oturur. e) Kendine güvenme - Ya bırakallasen! Neyine güvenecek ki kadın? Hem eğitimsiz, hem yoksul, hem mantıksız, hem güçsüz. Bu koşullarda kendine güvenen kadın üstüne bir de akılsız demektir. Şaşkındır. Sorunun tek sakat yanı, doğru şıkkın c şıkkı olması değil özetle. Yani 'c' şıkkının doğru olduğunu kabul eden herkesin, diğer 4 şıkkın da yanlış olduğunu kabul etmesi anlamına gelir, ki bu 4 şıkkın 2 tanesi oldukça olumlu özelliklerdir. Nimet Çubukçu'ya mantıksal düşünemediğin ve kendine güveni olmadığını söylesek hakaret olur, suç olur ama sanırsam? Diğer soruda da şöyle bir şey var; "Evli erkeğe boynuzlu denmesi durumunda eşine karşı ne tür bir suç işlenmiş olur?" a) Gıyapta hakaret b) Sövme c) Huzurda hakaret d) Geçitli hakaret e) Dolayısıyla hakaret Ulan burada alenen kadına hakaret var burada! Eylemi gerçekleştirdiği iddia edilen kadın mı, evet? Ama tabii ki o kadın, o adamın malı ve namusu olduğu için adama "huzurda hakaret" vardır, kadına da olsa olsa "dolaylı hakaret" olur. Kadın doğrudan hakareti bile hak edemez zira. Bence de bu soru gıyapta hakarettir, ama hukukun işleyişini malum biz Komünal İşkembecilerin kafası almıyor, hele benim hiç almıyor. Dolayısıyla da bunu hiç anlayamıyorum.. İnsan haklarına saygılı bir devletin eğitim sisteminde sınav sorularında aşağıdakilerden hangisi dayatılmamalı, dayatılmamasının ötesinde adı bile geçmemeli: a) Irkçılık b) Din ayrımcılığı c) Cinsiyet ayrımcılığı d) Akıl-mantık yoksunluğu e) Hepsi Cevap için sayfanın arkasını çeviriniz.

7 Haziran 2009 Pazar

Milli Eğitim'de Haller

Milli Eğitim Bakanlığı'nın özellikle de AKP (zibidiyim, onun için AKP diyorum) döneminde ne hallere düştüğünü görmek için çok yakından takip etmeye gerek yok, durum gazete okuyan hemen herkesin malumu.. Son zamanlarda benim en dikkatimi çeken "Sarı Gelin" saçmalığıydı (bu başka bir yazının konusu, onun için detaya girmiyorum ama mesele çok özetle ordu tarafından hazırlanan bir Ermeni sorunu belgeselinin azınlık okulları da dahil tüm ilköğretim okullarında zorla seyrettirilmesi için gösterilen çaba). Mesela ilköğretimin özelleştirilmesine dönük çabalar da vardı beni özellikle rahatsız eden. Sonra burada sanırım Shelbyl'in yazdığı 2 sınav sorusu vardı falan.. Bunun yanında gözümüzden kaçan veya ne yazık ki fena halde kanıksadığımız için bahse değer bulmadığımız nice şey vardır.. Bugün de üzerine benim pek fazla bir şey ekleyemeyeceğim, yıllardır süregelen bir yanlışa ilişkin bir yazı önereceğim; "Andımız" Tartışması: Yanlış Her Gün Yinelense de Yanlıştır - Doç. Dr. Serdar Değirmencioğlu 22 Mayıs gazetelerindeki haberlerin üstüne, ilköğretim okullarında her gün okunan, yaşıtlarımın ortalama 850'şer kez, bizden daha şanssız olan 8 yıllık eğitim öğrencilerinin ise ortalama 1360 kez tekrarladığı andımıza ilişkin tartışmalar başlamıştı ve neyse ki halen sürüyor, çünkü bence de tartışılmayı da kaldırılmayı da sonuna kadar hak eden bir uygulama. Bu konuya ilişkin bence oldukça önemli ve isabetli bir yazı bu önerdiğim de. Paragrafın üstündeki başlıktan veya buradan ulaşabilirsiniz. Bir de iş sırf bununla kalsa leylek eksik kalacak malum, onu da eksik bırakmamak için de şöyle bir girişim var ki akıllara zarar; Şimdi de "Trafik Andımız" okutulacak - Eğitim Emekçileri Derneği Halkı Milli Eğitim'den soğutmak gibi olmasın ama, Erkin Koray en doğrusunu yapmış galiba..

2 Haziran 2009 Salı

Fırsat Eşitliği

YÖK demiş ki, Sabancı Üniversitesi'nde uygulanan "liberal arts" sistemi, fırsat eşitsizliği yaratıyor. ÖSS'de düşük puan alan bir öğrenci, hak etmediği şekilde bilgisayar mühendisliği okuyabiliyor.
Sistem hakkında detaylı bilgi haber metninde var, ama biz özet geçelim. SÜ'de öğrenciler ilk senelerinde bütün temel dersleri alıp, daha sonra notlarındaki başarı durumuna göre bölüm tercihlerini değiştirebiliyorlar. Tabii sözel bölüme girip, bilgisayar mühendisliği seçince biri, normalde giremeyeceği bir bölümden başarıyla mezun olabiliyor.
1. Şu son cümle bile, ÖSS'nin ne kadar yanlış bir sistem olduğunu göstermiyor mu? Bilgisayar mühendisliğine girecek puanı alamamış bir insanın, Türkiye'nin en iyi özel üniversitesinden bu bölümden mezun olabilmesi esas sorun değil mi?
2. Özel üniversitelerin burslu-burssuz bölümlerinde de böyle bir sorun yok mu? Burssuz girenler, burslu girenlerden daha az puanla istedikleri bölüme yerleşebiliyorlarken, öğrencinin daha başarılı olacağını düşündüğü bölüme geçmesi mi fırsat eşitsizliği? Sabancı, tüm Türkiye ile aynı sisteme geçerse, hiçbir eşitsizlik kalmayacak mı?
3. Öğrencilerin Lise 3'te bölüm tercih edip, seçebilecekleri meslek sayısını yarıya indirmelerinde bir sorun yok mu? "Senin fenin iyi, zeki çocuklar fen seçer" telkinleriyle FM seçip, zorla mühendislik okuyup işsiz kalan adamın hakkı yenmiş olmuyor mu?
4. Üniversitenin ilk senesinde bütün alanlardan ders almanın, lisede gerekli altyapıyı alamamış adama avantajı yok mu? Bu, ÖSS'de başarılı olup üniversitede bocalayan öğrencilerin bocalamasının önüne geçmek için olumlu bir adım değil midir?
Her X'i X'tin de, bir tek X X'i kaldı değil mi sayın YÖK Başkanı? Memleketin her yerinde fırsat eşitliği var da, bir tek SÜ'nün sistemi kusurlu kaldıydı.
Bravo, hakikaten bravo. Tabii YÖK'ü kendi çıkarlarına göre bir destekleyen, bir ona karşı çıkan bilumum Kemalist ve muhafazakârı da alkışlıyorum buradan. Bu köhne kurumun devamlılığı sizin eseriniz.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Yine Bir Sınav Sorusu

Gün geçmiyor ki Türkiye öğrencileri dandik bir soruyla karşılaşmasın. Radikal'de yayınlanan habere göre Açık Lise sınavındaki TC Devrim tarihi ve Atatürkçülük dersinde şöyle bir soru yer almış: "Aşağıdakilerden hangisi Atatürk'ün kişisel özelliklerinden biridir? a) Hayalperest oluşu b) Maceracı oluşu c) Mantıklı oluşu d) Mandacı oluşu " Eğitim-İş Genel Başkanı Yasin Adıbelli bu soru hakkında, Atatürk'e hakaret içerdiği gerekçesiyle, suç duyurusunda bulunmuş. "Bu sıfatların Atatürk'ün adıyla birlikte bir soruda seçenek olarak verilmesi onun aziz hatırasına ihanet, Türk ulusuna hakarettir". Öncelikle böyle bir sorunun sorulması başlı başına bu soruyu cevaplamak zorunda kalan insanlara hakaret olarak görülmeli. Eğer birisi açıktan lise diploması almak istiyorsa çeşitli sebeplerden dolayı liseyi okumamış, ama bu diplomanın hayatında açacağı kapıların farkına varmış demektir. Hedefi ya da hayali için hiçbir analitik içeriği bulunmayan bu soruyu cevaplamak zorunda kalmak öğrencilere yapılan büyük bir saygısızlıktır. Kararsız kalanlara söyleyeyim: Doğru cevap C şıkkı, yani mantıklı oluşu Atatürk'ün kişisel özelliklerindendir. Muhalefetin aksinde ısrar etmesine rağmen Atatürk'ün aksiyomatik olarak doğru/iyi kabul edildiği bu sistemde bu soru "Aşağıdakilerden hangisi en olumlu olarak kabul edilebilir?" diye bir soru yöneltilebilirdi. Bu soruyu cevaplayınca aslında geçmişte bunun gibi başka soruları da cevapladığımı hatırladım, ne kadar ideolojik beslendiğimizi farkettim. Atatürkçülük'ten bahsederken nedense Atatürk'ün kişisel özelliklerinden bahsetmek zorunda kaldığımızı fakat Atatürk'ün kişiseline indiğimiz zaman (bakınız Mustafa belgeseli) yer yerinden oynadığını düşündüm. d.n: zeus aşkına, mandacı olmak nasıl bir kişisel özelliktir...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Bir Sınav Sorusu Daha

Bu seferki daha net, daha nokta atışı. Samanyolu TV'nin "Ramazan ayı belgeseli senarist seçme sınavı"nda sorulan soru şöyle:
"Evrendeki düzen hiçbir şeyin rastlantı sonucu ortaya çıkmadığını göstermektedir. Evrendeki varlıkların kendi kendilerini var etme güçleri yoktur."Bu bilgilerin ikisini de iyi değerlendiren kimse aşağıdakilerden hangisine ulaşır?
A) Varlıklardaki düzen onların kendilerini var ettiklerini gösterir. B) Evrenin varlığının bir başlangıcı yoktur. C) Evrendeki varlıklar rastlantı sonucu ortaya çıkmıştır. D) Evren bir yaratıcı tarafından planlı bir biçimde yaratılmıştır.
Aslında bu bilgilerin ikisini de iyi değerlendiren kimse karşı tarafın iflah olmaz bir yobaz olduğu sonucuna ulaşır ama; soru "Devlet Parasız Yatılılık ve Bursluluk Sınavı"nda sorulunca iş öyle yürümüyor tabii.Aslında devletimiz de haklı; yaşıtlarını zehirleyecek, dinsiz imansız insanların devletin yatakhanesinde, devletin okulunda işi ne? Laik, sosyal bir hukuk devletine bu tür bir uygulama yakışmaz.
**********************************************************************************
Benim de aklıma bir soru geldi. Bu linkte, Bursa'daki DTP binasına yapılan bir saldırının görüntüleri bulunmaktadır. Görüntüleri iyi değerlendiren bir kimse aşağıdakilerden hangi sonuca ulaşır?
A) Bursa polisi şeftali, kestane şekeri falan yediğiden mütevellit tatlı yer, tatlı konuşur.
B) Bursa polisi, yeterli envantere sahip değildir.
C) Bursa'nın ufak tefek taşları polisi etkilemeyeceğinden, tahakkümat endişesine gerek yoktur.
D) Kürt'e saldırmak mübahtır; işçi, Beşiktaşlı, Cumartesi annesi, eşcinsel, sosyalist olmak tehlikeli ve yasaktır.