2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
kemal kılıçdaroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kemal kılıçdaroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2010 Pazartesi

SHP Kürt Raporu

Dün Kılıçdaroğlu'nun retoriğine değinmiştik, ama öncelikle türban sorununa odaklanmıştık. Bugün ikinci aşamaya geçelim: Kürt Sorunu.
Öncelikle şunu belirtelim, 90'lı yıllar sosyal demokrasisi için bir Kürt sorunu yoktur, bir Güneydoğu sorunu vardır. Bu sorun da azamiyetle ekonomiktir. Gene Ahmet Taner Kışlalı'dan alıntılayayım kısa kısa:
"Devletin sunduğu hizmetlerden kamuda görev almaya ya da o görevlerde yükselmeye kadar, insanlar etnik kökenlerine göre bir ayrıma uğramazlar. Kürt kimliği sebebiyle bir sorun ortaya çıksaydı, bu sorunun kimlik çatışması olan İstanbul, Ankara gibi yerlerde ortaya çıkması lazımdı, Güneydoğu'da değil. 1991'de HEP ile işbirliği yapan SHP, 13 seçim çevresinde tek milletvekili çıkaramamıştır, HADEP düş kırıklığı yaşamaktadır..."
İşte bu ve bunun gibi sebeplemelerden ötürü, soruna bu yıllarda hep ekonomik gözden bakılmıştır. Temel mantık şudur: Eğer oranın ekonomisi güçlü olursa, oradaki halk asimile olmaya ses çıkarmaz. Ulus-devletçi yapı itibariyle, oradaki kimliği kabul edebiliriz, ama o kimliğin güçlenmesine asla izin veremeyiz.
İşte bu noktada, SHP'nin 1990 yılında hazırladığı Kürt raporu (resmi ismiyle: SHP'nin Doğu ve Güneydoğu sorunlarına bakışı ve çözüm önerileri) önem kazanıyor. Bu önemin birkaç sebebi var:
1. CHP'nin yeniden hazırlayacağı rapor öncesi mantaliteye ışık tutması.
2. Baykal'ın o yıllardaki söylemi ile son söylemlerini karşılaştırıp, CHP'nin Kılıçdaroğlu ile girebileceği rotanın tahmini.
3. Türkiye tipi sosyal demokrasinin yaşadığı hayalkırıklığının analizi.
Raporda da yukarıda bahsettiğim ekonomik söylem ağırlığı var, lakin günümüzde söylenenlerden önemli farklılaşmaların olduğu noktalar da mevcut. Bu farklılığın en önemlisi demokrasi ve insan hakları vurgusu. Bu hususta, OHAL yönetimi fazlasıyla eleştirilmekte, devletin yurttaşına bakışının sorunlu olduğu söylenmekte. Şöyle bir ifade mevcut mesela:
"Olağanüstü yaşam koşulları ve yıllardır süren uygulamalar, bölgede yaşayan insanlar için bir kimlik bunalımı doğurmuştur. Bunalım devletin yurttaşlara bakışı ile ilgilidir. Yanlış yönetim anlayışının yarattığı tepki sonucu olarak yurttaşlar bir yabancılaşma içine sürüklenmektedir. Yörede ciddi bir güven bunalımı yaşanmaktadır.
Silahlı mücadelede doğrudan taraf almayan yuttaşların, kitlesel soruşturmalarla, tutuklamalara karşı karşıya bırakılması, haksızlıklarla birlikte yaşamaya mahkum edilmesi, yurttaşları resmi otoritelere karşı tepki gösterme konumuna getirmiş, bir takım kışkırtma ve zorlamalarla da olsa kepenk kapatma ve başka direniş eylemleri meydana gelmiştir."
Tabii CHP'nin bugün bu tepkilerin kökenini unutmuşçasına söylemde bulunması bir yerde trajik.
Rapordan diğer bir ilgi çekici nokta da terörle mücadelenin eleştirilmesi. Bölge insanına potansiyel suçlu gibi bakılması eleştiriliyor, koruculuğun kesinlikle kaldırılması gerektiği söyleniyor, "devlet terörü" tabiri kullanılıyor. Terörle mücadeleye söylem bazında getirilen eleştiri ise çok yerinde:
"Ancak terör örgütünün silahlı mücadelesi ileri sürülerek halka yapılan baskı haklı gösterilemez."
"Silahlı eylem tek başına önemli bir şekilde tehdit değildir ve etkinliği sınırlıdır. Önemli olan silahlı eyleme karşı, “en kısa zamanda sıfırlayacağız”, “kökünü kazıyacağız”, “bu Devlete meydan okumadır”, “imha edeceğiz”, iddialarının halka yönelik olarak zorunlu kıldığı olumsuz ve hatalı uygulamalardır. Bu uygulamalarla eğer bir kısım yurttaş eylemlere sempati duymaya başlıyorsa, silahlı eylem amacına ulaşması, devlet de tuzağa düşmüş demektir. Oysa Devlet, “terör tuzağına” düşmemenin yollarını bulmalıdır.
Teröre karşı olgun, soğukkanlı, kendine güvene, halka güvenen, hiçbir zaman temel ilkelerden, temel ölçülerden sapmayan anlayışı ve politikayı Devlete egemen kılmak gerekir. Kısaca olaylara demokratik bir anlayışla, demokratik kuralların zorunlu kıldığı politikalarla yaklaşmak esas olmalıdır."
CHP'nin zamanla daha militerleştiğini bu paragraflar doğrultusunda söylemek mümkün.
Raporda CHP adına oluşmuş iki temel ironi ise şöyle:
1. Öncelikle CHP, anadil konusundaki duruşunu çoklukla değiştirmiş değil. Her ne kadar raporda anadil yasağı ağır dille eleştirilse de, devletin eğitim dilinin Türkçe olması gerektiği söyleniyor. Kürtçe eğitim-öğretim özel kuruluşlara bırakılıyor.
Değişen ise anadil ve diğer demokratik haklar konusundaki söylemler. Mesela şöyle bir pasaj var:
"Demokrasinin doğal gereksinimi olan düzenlemeleri bir lütuf, bir özveri bir zamanlama şeklinde görme anlayışı yanlıştır. Belirli kesimlerde hala geçerli olan bu anlayışın aşılması gerektiğine inanıyoruz. Ana dil yasağı ile ilgili düzenlemeyi “taviz”, “zamanlama”, “teslimiyet” mantıkları ile kaldırmayı reddeden düşünceye kesinlikle karşı olduğumuzu belirtmek zorundayız."
Muhalefet kaygısı ile CHP'nin zamanla aynı söylemi kullanır hale gelmesi üzücü.
2. Yurttaşlık kavramının incelendiği paragrafta şöyle bir uyarıda bulunulmuş raporda:
"Dünyada milliyetçi dalgalanmaların yeniden ortaya çıktığı bu dönemde zora dayalı her türlü biçimlenmeyi reddederek çağdaşa, güzele, refaha bütünlük içinde toplumca ulaşmak amacındayız."
Bunu diyen bir partinin milletvekili 20 yıl sonra Canan Arıtman olmuş. Bu da acı tabii.
* * *
Sonuç olarak, yeni dönem CHP'sinin bir süredir ileri sürdüğüm tez dahilinde 90'lar sosyal demokrasisine yakınsayacağını varsayarsak, milliyetçi söylemleri bir kenara koyup lakin ulus-devletçi anlayıştan taviz vermeden demokratik açılımları desteklemesi gerekmekte.
Yeni hazırlanacak rapora ve de Kılıçdaroğlu'nun söylemlerine bu şekilde bakmak daha sağlıklı olacaktır. CHP, ekonomik gelişme ile, halkın kültürel kimliğine saygı duyulmasını ön plana koymuş, fakat devletin azınlık haklarını vermesi konusunda hiçbir zaman cömert ve cüretkâr olmamıştır. Bu, tarihsel olarak, özellikle de HEP - DEP travmasından sonra CHP'nin varabileceği en uç noktadır.

11 Temmuz 2010 Pazar

Kılıçdaroğlu Retoriği

"SODEP/SHP Geri Dönüyor" başlıklı yazımda, Kılıçdaroğlu'nun seçilmesinin CHP için köklü bir reform demek olmayacağını, lakin CHP'nin en azından tersine evrim geçirerek 1990'lar sosyal demokrasisine geri döneceğini öngörmüştüm. Şu dakikaya kadar da beni hiç şaşırtmadılar gerçekten.
Ben ortaokul yıllarımı Cumhuriyet gazetesi yazarlarını okuyarak geçirdim, ve hatta rahmetli Ahmet Taner Kışlalı üzerimdeki büyük etkilerden biriydi desem yalan olmaz. Kendisinin iki kitabını ezbere bilirdim neredeyse: Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği ve Bir Türkün Ölümü. Buna istinaden rahatlıkla söyleyebilirim ki, Kılıçdaroğlu da o çizgide söylemlerini şekillendiriyor.
Yukarıdaki video gerçekten bir aciz örneği gözümde, özellikle de "Belki de türban takan kardeşlerimiz türban takmayacaktır, ben biliyorum evlerde iki kız kardeşin biri takarken öteki takmıyordu!" kısmı acayip. Fakat benim odaklanmak istediğim yer 05.56 dakika kala itibariyle geçiyor: "Bir devleti devlet yapan kurallarıdır... Ben parlamentoya kot pantolonla giremem, niye, meclis içtüzüğü böyle... İstiyorsa iktidardaki parti bu kuralı değiştireceğim, buyurun değiştirsin." Aynı argüman 04.00 kala civarı yeniden dillendiriliyor.
Kışlalı'nın ilk bahsettiğim kitabı ne yazık ki yanımda yok, lakin BTÖ'den bir pasaj aktaracağım şimdi size:
"Müslüman olmayan, hatta dinsiz olan bir kadın, şortla ya da başı açık camiye giremiyor. Çünkü oraya girmeye onu zorlayan kimse yok. Ama kendi isteğiyle girmek istiyorsa caminin de kurallarına uymak zorundadır!
Erkek, askere kendi isteğiyle gitmediği halde, askerliğin kurallarına uymak zorundadır!"
Burada çok ilginç bir mantık yürütülüyor. Yani camiye turistik amaçla girmek ile üniversite eğitiminin bir tutulmasını geçtim, zorunlu askerlik gibi temelden tartışılması gereken bir husus, bir yasağı olumlamak için kullanılıyor. En temelindeki bakış açısı ise şu: "Kural varsa uyacaksın!" İyi de zaten biz bu kuralı eleştiriyoruz ki? Türban ile okula gidilse ne olur sorusunun yanıtı -artık şeriat masalı da sökmediğinden- "ama kural var!" oluyor. E kuralı değiştirecek mecra da iktidar değil mi zaten? Bu soru gelince de başa dönülüyor. İnanılmaz bir kısır döngü.
Başka bir kısır döngü ise CHP'nin resmi sitesinde de yayınlanmış bir röportajdan gelsin:
İktidar olursanız başörtülü kızların üniversiteye gidebilmesi için bir şey yapacak mısınız? O konuda söyledim. O sorunu biz çözeriz ve çözmeye de kararlıyız. Nasıl çözeceksiniz? Onu bize bıraksınlar. Terörü de çözeceğiz, türban sorununu da çözeceğiz. Türbanlı kızlar üniversiteye gidebilecekler mi? Toplumsal desteği sağlayacağız. Herkesin okumasına olanak sağlayacağız. Kmsenin endişesi olmasın. Biz bu sorunu çözeceğiz.
Şimdi bu da bir yaklaşım tabii, ama yukarıdaki ile yan yana konunca büyük soru işaretleri oluşturuyor. Solun inandırıcılığının neredeyse sıfır olması en büyük sorunlarından biriyken, bu tür söylemlerin CHP'yi iktidara taşıyacağını düşünmek gerçekten büyük cesaret.
* * *
CHP, tarih boyunca temel aldığı 6 okun üzerine makyaj yaparak ilerlemiş bir parti. Söylem kâh "Ortanın Solu" olur, kâh 21. yy Baykal'ının estirdiği faşizm rüzgarları. Lakin o temele yönelik bir sorgulama gelmedikçe, CHP "Atatürk'ün partisi" olacak ve de mutlaka normaline yakınsayacaktır. Bu iyi ya da kötü bir şey değil, lakin CHP'yi "solun umudu" olarak görmek, Kemalizmi sosyal demokrasi olarak görmek demek ki orada işler ciddi şekilde karışmakta içinde bulunduğumuz yüzyıla bakarsak.
Bu görüşün devlet anlayışını doğru anlamak için Kışlalı'dan şu cümleyi de alıntılayalım ve yazıyı noktalayalım:
"Devletin temel işlevi, ortak değerler etrafında bir toplumu birleştirip ayakta tutmaktır!" Bu yüzden farklılıkları benimsemek yerine, farklılıkları tolere etmek gibi bir işlevi oluyor devletin; ve de bu yüzden Kılıçdaroğlu'nun söylemi "İşleri doğal akışına bırakalım, çözülür sorun"dan öteye geçmiyor, geçemiyor.
Yarın: "SHP'nin Kürt Raporu"

17 Mayıs 2010 Pazartesi

SODEP/SHP Geri Dönüyor

CHP'deki son gelişmeleri bu başlıkla özetlemek isterim ben. Neden onu dediğime ise son paragrafta değineceğim, önce genel bir yorum yapalım.
Gündemde iki haber var. Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanlığı'na adaylığını 60 milletvekilinin desteği ile açıkladı. Bunun hemen arkasından da CHP MYK'sı "Baykal geri dönmelidir" kararı aldı oybirliği ile (Önder Sav hariç).
Sırf bu gelişme bile CHP'de iki kanadın oluştuğunu gösterebilir, ama güçlü bir tez haline getirmez. Bu yüzden metindeki diğer iki işarete bakacağız.
Mesela MYK üyesi Sayan'ın "Komployu kim yaparsa karşıyız. Sorun Kılıçdaroğlu değil, olayı bu kadar küçümsemeyin" cümlesini "komployu iktidar yapmamış olabilir, Kılıçdaroğlu'nun adaylığından ziyade, bu sürece nasıl gelindiği önemli" şeklinde yorumlamak için üstün bir Türkçe bilgisine gerek yok. Önder Sav'ın toplantıyı terk etmesi, rivayetlere göre bu tür suçlamalardan dolayı terk etmesi de ayrı bir işaret olarak yorumlanabilir. Ki zaten bu yazımda bunun parti içi bir çekişme olduğuna yönelik işaretlerin kuvvetinden bahsetmiştim.
İkinci işaret ise, Kılıçdaroğlu'nun adaylığına destek veren isimler listesi. Bu listede; öyle ya da böyle sendikacı geçmişi olan Bayram Meral, daha önce Genel Başkanlığa aday olmuş Haluk Koç, rahmetli Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu, halkın ekonomik durumu ile ilgili yaptığı konuşması sosyal paylaşım sitelerinde dönmüş yeni popüler Muharrem İnce, yargılanabilmek için dokunulmazlığının kaldırılması isteğiyle AİHM'ye başvurmuş Atilla Kart gibi isimler var. Bu listede olmayan isimler ise ana ağlatıcı Onur Öymen, soy uzmanı Canan Arıtman, üniversitelerdeki ikna odası muciti Nur Serter, savaşçı diplomat Şükrü Elekdağ.
Bütün milletvekillerin sicilini bilmek mümkün değil tabii ama ilk izlenim şu: CHP'deki daha ılımlı, daha ekonomik politika odaklı isimler bir kanatta, daha şahin, daha "ulusalcı" isimler başka bir tarafta.
Daha önce de yapmış olduğum bir "Kemal Kılıçdaroğlu ancak neo-Erdal İnönü olur" benzetmem var. Hala daha arkasındayım. Bu illaki kötü bir eleştiri değil, sonuçta soldaki siyasetçilerden her daim saygıyla anılan bir isimdi İnönü. Lakin ne kadar icraat üretebildi, ne kadar etkindi; orası belli değil. Kılıçdaroğlu ile, yukarıda baktığımız birincil yapılanmanın işaret ettiği üzere, CHP'nin bu SODEP/SHP çizgisine geçiş yapabileceğini düşünmekteyim.
Bu çizgi Türkiye'nin ihtiyacı olan reformist sol mu? Kesinlikle hayır. Lakin Türkiye önce 1990 modeli sosyal demokrasiyi hatırlamalı, "doğru ya sol böyle bir şeydi" demeli ki, 2000 modeline geçiş yapabilelim.
Kılıçdaroğlu'nun adaylığı bu açıdan kesinlikle hayra alamet bir gelişmedir. Daha önce "o kadar heves etmeyin" demiştim ama, sanırım şimdi "solun açık olsun" derken biraz daha emin olabiliriz. Gene de Kılıçdaroğlu kurultaya kadar direnebilir mi, onu beklemek lazım, temkini elden bırakmamalı.

8 Ekim 2009 Perşembe

Kemal Kılıçdaroğlu

Her ne kadar Komünal İşkembe'de bahsi geçmemiş olsa bile (ben yazcaktım ama ne yazacağımı şaşırdım) geçtiğimiz Cumartesi günü (03.10.2009) Ak Parti Kongresi'nde Recep Tayyip Erdoğan tarihi bir konuşma yaptı. Kimileri söylediklerine inanmadığını iddia etse bile (velev ki inanmasın, bu ülkenin bir başbakanı bu sözleri de söyledi ya) Türkiye'de bugüne kadar horlanmış, vatandaşlıktan çıkarılmış, itilmiş kakılmış bunca ismi kucaklaması, baş tacı etmesi bende hayranlık uyandırdı. Ardından fıkra gibi bir olay cereyan etti. Erdoğan'ın bu sözleri karşısında Kemal Kılıçdaroğlu boş durmamış. Erdoğan'ın Türkiye'de hoşgörüyü, çokluk içinde birliği savunduğu bu listesinde sadece 14 isim olduğu için çemkirmiş. Listede Almanların ajanı ve silah kaçakçısı Parvus Efendi'nin ve ırkçı olduğu için Alparslan Türkeş'in bile yolunu ayırdığı Nihal Atsız'ın olmaması Kılıçdaroğlu'nun gücüne gitmiş: “Tarihsel derinlik içerisinde Türk kültürüne, romanına, bilimine ve sanatına katkı veren çok sayıda insan var. Bunları 14 sayısıyla sınırlamak doğru değil. Belki bunları saymaya kalkışsak yüzlerce binlerce isim saymak mümkün. Örneğin, bir Sebahattin Ali’miz var, Nihal Atsız’ımız var, Agop Dilaçar, Parvus Efendi gibi pek çok değerli isimler var. Bu isimleri sınırlamak doğru değil. Olmazsa olmazdan kastedilen ‘biz çok farklı kültürlerden gelen ama o kültürleri kendi içimizde yoğurup bir ulus yaratan bir milletiz’ deniyorsa bu doğrudur. Biz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak Türk milletinin bir parçasıyız. Bu bağlamda olaylara bakıyoruz ve değerlendiriyoruz.” Haber de burada: Kılıçdaroğlu'ndan vahim gaf! CHP sosyal demokrat bir parti he mi?