2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2011 Salı

Balkon Konuşması ve İllüzyonlar

AKP, nispeten tarafsız kesimin beklentilerini aşarak, %49.9'luk bir seçim zaferine ulaşması, bu ülkenin 1983 ANAP'ından beri gördüğü en büyük seçim zaferi oldu. (2007'yi saymamamın sebebi, AKP'nin oy patlamasını gözleri ulusalcılıkla kör olmamış herkesin görmesiydi.) AKP'nin bu başarısının iki net sebebi var: 1. İlk defa doğru düzgün uygulanan liberal ekonomik politikaların getirdiği öncül refah ortamı ve 2. Erdoğan'ın bu ülkenin ideal lider profilinde olması.

Seçim zaferinin her ne kadar bu boyutu beklenmiyorduysa da, seçim sonrası bir balkon konuşması herkesin aklındaydı. Dillerde de anlamsız bir soru vardı: "Acaba Erdoğan nasıl konuşacak? Milliyetçi dilini sürdürecek mi?" Bu soruyu soranlar, Erdoğan'ın konuşmasını dinledikten sonra da "Hah, tam da istediğimiz gibi kucaklayıcı bir konuşma yaptı." dediler azamiyetle.

Ben bu görüşe bütünüyle katılmıyorum, zira zannımca kucaklayıcı konuşmayı övenler Erdoğan'ın "Bir iki üç, KOY-DUK-MU?" demesini olumsuzluk olarak göreceklerdi. Benim ise konuşmadan çıkardığım iki altmetin var:

1. Erdoğan "330 milletvekilinin altında kaldık diye, muhalefete kapımızı kapatmayacağız" dedi konuşması esnasında. Ben bu cümleyi bir lapsus olarak görüyorum, zira 330 milletvekilinin altında kalan her parti muhalefete kapısını açmak zorundadır çünkü salt yasa değiştirecek güce ulaşamamıştır. Erdoğan'ın aklında 330 MV'nin üzerine çıkmak olduğunu biliyoruz, ve seçim öncesi planladığı konuşma, MV sayısının sandıkların %80'i açılana kadar da 330 üzerinde seyretmesi bu cümlenin neden bu şekilde ağızdan çıktığını açıklayan sebepler zannımca.

2. Erdoğan'ın konuşmasında iki tur "etnisite sayımı" vardı. İlki, bu seçimin kazananının kimlerin olduğu idi, ve kendisi Türk, Kürt, Zaza, Arap, Roman, Gürcü kardeşlerin kazandığını belirtti, ve hatta Türkiye sınırlarında kalmayıp Saraybosna'dan Gazze ve Kafkasya'ya uzanan bir coğrafyadan dem vurdu. (Davutoğlu'nun kitabını okuyan ve konuşmalarını takip edenler için bu hiç de sürpriz değil zaten.)

İkinci tur etnisite sayımı ise yeni Anayasa'nın kimlerin anayasası olacağına dair idi, buna da üstte saydığım etnisiteler haricinde Alevi, Sünni, Laz, Tatar ve Türkmen de dahil oldu. Dört etnisite hariç: Yahudi, Ermeni, Süryani ve Rum; onlara o uzun cümlenin en sonunda "azınlıklar" demeyi uygun gördü Erdoğan. Kendisinin seçim öncesi "Ne Yahudiliğimiz, ne Ermeniliğimiz ne de Rumluğumuz kaldı." cümlesiyle gayet paralellik gösteren bir açıklama oldu bu.


Şimdi gelelim buradan çıkarılacak sonuca: AKP'nin yeni Anayasa sürecini başlatacağı muhakkak, iki defa pas geçilen bu konu bu dönemde nihayete erdirilecektir. Lakin, bu Anayasa'nın tonu ve kiminle işbirliği yapılacağı konusunda benim endişelerim baki.

Öncelikle şunun altını çizmek lazım: Erdoğan'ın "milliyetçi-mukaddesatçı" çizgisi "geçici" falan değil. Erdoğan'ın idealindeki Türkiye'nin profili, 2007 sonrası icraat ve söylemlerin gösterdiği gibi. Zafer ve otoritenin perçinlendiği bir balkon konuşmasında, 72.5 milletten dem vurup da gayrimüslim etnisitelerden hiçbirini ağzına almaması manidar. Bu bakış açısını, AKP'nin Anayasa profesörü Burhan Kuzu ve yükselen değeri Cemil Çiçek'in açıklamaları ile de birleştirince, ortaya pek de parlak bir resim çıkmıyor.

Lafı daha da uzatmadan sadede geleyim: Yeni Anayasa geleceği kesin, fakat bu Anayasanın özgürlükçü olmama, sadece vatandaşlık tanımını belirli bir doğrultuda genişletip süregelen toplumsal düzeni birkaç rötuş ile devam ettirme olasılığı oldukça yüksek. Böyle bir Anayasa'yı referanduma götürmek için 6 MV bulmak AKP için pek de zor olmayacaktır, ve de alınan oy oranı, toplumun çoğunluğundan gelecek desteğin -referandum bazında- garantisidir.

AKP bu seçimler sonunda, demokrat aydınların illüzyonunda olduğu gibi halkın "özgürlükçü Anayasa" istediği sonucuna varmadı. AKP, bu seçimler sonunda halkın "milliyetçi-mukaddesatçı" söylemi benimsediği ve de Erdoğan'ın karizmasının hala daha yükselişte olduğu sonucuna vardı. AKP çıkarlarının liberter değil, otoriter söylemlerde yattığını gözlemleme şansı buldu.

O yüzden siz sol görürken sağdan yumruk gelirse hiç ama hiç şaşırmayın. Baştan söyleyeyim ben.

18 Ocak 2011 Salı

"Erdoğan Şimdilik Milliyetçi!" Hikayesi

Son zamanlarda benim de dahil olduğum liberal kesimde haklı bir telaş havası var. Son 8 yılda icraatları ve söylemleriyle Türkiye'ye demokratikleşme adına en çok fayda getirmiş olan popüler siyasi figür Erdoğan, özellikle 12 Eylül referandumundan sonra tanımlanamaz bir "majeste" tutumu içine girmiş bulunmakta. Polisi yedirtmeyen, verdiği hizmetleri tehdit aracı olarak kullanan, azınlık hakları ve anayasa konusunda 180 dereceye yakın dönüş yapmış bu Erdoğan'ın nereden peydah olduğunu anlamaya çalışıyor liberal kesim.

Bir görüş şu: "Erdoğan seçimler yaklaşıyor diye milliyetçi kesime yaranıyor, seçimlerden sonra eski haline dönecek." Bu görüşe katılmıyorum, ve de bu yazıda neden katılmadığımı anlatmaya çalışacağım.

1. Erdoğan'ın sahip olduğu gücü iktidar sürecinde mümkün mertebe olumlu yöne kullandığı gerçeğini yadsıyamayız. Lakin bu tutum, Erdoğan'ın kimliği hakkında bir ilüzyona yol açmış durumda. Unutulmaması gereken şu; Erdoğan en nihayetinde bir politikacıdır, ve de politikacının birincil amacı oy toplamak ve iktidarda kalmaktır. Erdoğan, yola sadece Türkiye'yi daha demokratik bir yer yapmak için çıkmış bir iyilik meleği değildir.



2. Tarih boyunca "Önce bazı kesimlere hoş gözükeyim, koltuğumu garantileyeyim sonra reform yaparım" diyen bir lider olmamıştır. Reformist bir lider, her şeye karşın reformlarını yapar ve de sonuna dek savaşır. Erdoğan, iktidarının en başında reformlarını kararlılıkla yapmışken ve de karakterini ortaya koymuşken; bu karakter ona büyük bir oy artışı getirmişken şimdi kendisinin geçici bir politika benimsediğini düşünmek aşırı iyimserlik olur. Erdoğan şu an bir makyaja ihtiyaç duyacağı bir pozisyonda değildir.

3. AKP hiçbir zaman "liberal" bir parti olmamıştır, kurulduğundan beri bir çatı partisidir. AKP'nin esas amacı liberal bir hüviyet kazanmak olsa idi, Cemil Çiçek ve şürekası isimler partiden, parti güç ve otoritesinin zirvesindeyken uzaklaştırılırdı. Çiçek'in temsil ettiği 12 Eylül zihniyeti AKP'nin en önemli pozisyonunda ikamet etmeye devam ederken, "Erdoğan geçici role soyundu, aslında liberalleşecekler" düşüncesi tarihsel süreçte reddedilmektedir. Nitekim Erdoğan'ın son bir haftada sırt çevirdiği isimlerin Ertuğrul Günay ve de Ahmet Altan olması tesadüf olamaz.

4. Tarihin önümüze serdiği bir başka gerçeklik şudur: "Güç adamı şaşırtır." 8 yıl boyunca iktidar koltuğunda oturmuş bir lider, kendisi farkında olmadan mağdur ve mazlum mertebesinden mağrur ve müstebit mertebesine yükseliverir. Nasıl zamanında demokrasi için yola çıkan Menderes işi Vatan Cephesi kurmaya, protestoları bastırmaya vs. götürmüştür (ve de sonucunda 1957 seçimlerinde oyları %10 oranında azalmıştır); nasıl ki ANAP ekonomik sinyalleri ciddiye almayınca ve Özal'dan sonra kendisini statükoya angaje edince tarih sahnesinden silinmiştir; benzer icraatlere icazet vermeye başlayan Erdoğan'a farklı gözle bakmayı gerektirecek baskın bir sebep yoktur.

Erdoğan ister bugün tüm samimiyetiyle iyi bir şeyler yaptığını düşünsün, ister milliyetçi kesimin suyuna gitmeye çalışıyor olsun; o gücün ve rahatlığın tadını aldıktan sonra geri bırakması zor olacaktır. Statükoya geçici taviz verilemez çünkü.

5. Erdoğan'ın, ordunun hiç bu kadar zayıf olmadığı bir dönemde ordunun denetimini Sayıştay yetkisi dışında bırakmıştır. Erdoğan, Kürt realitesinin hiç bu kadar dile getirilmediği bir dönemde Kürt açılımının ucunu bağlamış, Kürtlere sırt çevirmiştir. Davutoğlu sıfır sorunun milli politika olduğu zamanlarda Sarıkamış'ta 90 bin tane daha şehit vermekten bahsetmeye başlamış, Ermeni sorunu konusunda uzun zamandır olumlu bir girişimde bulunulmamış, Erdoğan Yunanistan Başbakanını paylamış ve Ege'de jetler uçmuş, AB süreci askıya alınmıştır. Erdoğan bu ülkedeki gerçek sorunları dile getirmek yerine heykel, içki vs. gibi konuları polemik malzemesi yapmıştır.

Bu hamleler şikayet edilen statükonun bizzat kendisidir, ve de AKP'nin yorgunluğunun resmidir.

Sonuç: İçinde bulunduğumuz bu süreç, DP gibi, ANAP gibi bir konjonktür partisi olan ve gücünü öncelikle o konjonktürden alan AKP'nin, varoluş sebepleri azaldıkça ideolojik bocalama ve de gücün koridorlarında kaybolma yoluna girdiğini göstermektedir.

AKP gibi, tabanı kadrosunun çoğunluğu (hepsi olmasa da) demokratik idealleri öncelik yapmayan; demokrasiyi kırmızı çizgileri rahatsız etmeyecek şekilde algılayan bir oluşum iken, "aslında çok liberaller de şimdilik böyleler" düşüncesi fazla iyimser olmaktadır. CHP'nin bile gerçekliği kavrayıp kadrolarını güncellediği bir zamanda, AKP'nin bu uzlaşmadan uzak ve agresif yönetici kadrosuyla fazla uzağa gidemeyeceği aşikardır.

Önümüzdeki günlerde ve seçim sonrasında şaşırtıcı bazı gelişmeler olmadıkça, bu ülke liberalinin "AKP = Avrupai Müslüman Demokrat" hayali ne yazık ki nihayete erecek gibi durmaktadır. Özellikle de Erdoğan'ın bu hamlelerinin altında yatan planı, bu çürük kamusal ve kurumsal yapı ile "Devlet Başkanı" olmak ise.

Şimdiye kadar "Umut fakirin ekmeğidir" demiştim. Artık "Sen işini kış tut, yaz çıkarsa bahtına" diyorum.

28 Aralık 2010 Salı

Okuduğumuzu Anladık Mı?

Recep Tayyip Erdoğan: "Bizim üç kırmızı çizgimiz var. Etnik, bölgesel ve dinsel milliyetçilik yapmayacağız. Türkiye Cumhuriyeti tek millet, tek bayrak, tek devlettir." (link)


Sorular:


1. Türk kimliğinin içindeki etnik ve bölgesel anlamı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecine göre değerlendiriniz. Tek milleti savunmak etnik milliyetçilik nasıl olmaz, açıklayınız.

2. Türk kimliğinin içine yedirilmiş Müslümanlık yollu asimilasyonu savunan bir konuşma yapmak, dinsel milliyetçilik olmaz mı? Erdoğan'ın yapmadığı dinsel milliyetçilik nedir, nasıl yapılır/yapılmaz? Anlatınız.

3. Erdoğan'ın kırmızı çizgileri dolayısıyla yapmadığı, fakat takip eden cümlede açıkça yaptığı milliyetçiliği sosyal bilimsel açıdan tanımlayınız.

4. Erdoğan'ın "yeni demokratik Anayasa" talebinden eski Anayasa'nın temel direğini savunur hale gelişini seçim sürecinde değerlendiriniz.

Süreniz: 6 ay kadar.

Panzehiriniz: Doğan Akın'ın bu yazısı ve Ayşe Hür ile yapılan bu röportaj.

23 Kasım 2010 Salı

Hani Geçmişle Hesaplaşıyorduk?

48 saat içinde nur topu gibi iki tane skandal hukuksal durumumuz oldu. Gerçi nur topu gibi demek abartı olur, zira artık kanıksadık bu durumları.

2 gün önce 8 bin 335 askerin katıldığı, 20 binin üzerinde gaz bombasının ve de yasaklı olan fosfor bombasının kullanıldığı, ve neticesinde 2 asker ve 28 hükümlünün öldüğü, 6 asker ve 237 hükümlünün yaralandığı "Hayata Dönüş Operasyonu"nun yargılama süreci başladı nihayet 10 yıl sonra. Peki yargılanan kim? 39 tane er. Er. Operasyondan sonra çıkıp "Biz aslında çok masumduk da mahkumlar saldırdı" diyen dönemin İçişleri Bakanı Tantan (ki durumun öyle olmadığı Adli Tıp raporu ile kanıtlandı) masum. Dönemin Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun daha da masum, zira kendisi şu anda Devlet Üstün Hizmet Madalyası'na sahip bir HSYK üyesi. Suçlu bu 39 er. Kendi başlarına gidip operasyonu çığırından çıkarmışlar. Cık cık cık. Yersen.

Bugün de 12 yıllık komplonun kurbanı Pınar Selek yine yeni yeniden suçlu ilan edildi. Mısır Çarşısı bombacısıymış kendisi, su götürmez bir gerçekmiş bu. Tabii olayın ilk önce gazetelerde ve polis raporlarında "tüp patlaması" diye lanse edilirken sonra birden Selek'in başına yıkıldığını, suç arkadaşı olduğu iddia edilen Abdülmecit Öztürk'ün değiştirdiği ifadeleri, olay hakkında verilen 4 "bomba değil", 2 "bomba", 2 "bomba olabilir" ve 3 "belirlenemez" (toplam 11) sonucuna varmış çelişkili Adli Tıp raporlarını göz ardı etmeniz lazım bu "şüphe götürmezlik" sonucuna ulaşmanız için.

Yüce devletimiz Ergenekon'la tam gaz savaşırken ve de anamuhalefet de Ergenekon mağdurları için yaslar tutarken, sol (ya da insan) alerjili Gladyo/Susurluk/Ergenekon zihniyeti iktidarını sürdürmekte. Neticede önemli olan devletimize zeval gelmemesi, bu yolda yapılan danışıklı dövüşler kutsaldır.

Hem zaten Pınar Selek de Grup Yorum dinliyormuş, kesin bombacıdır değil mi Yıldıray Oğur?
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Hayata Dönüş Operasyonu ile ilgili Ece Temelkuran'ın yazısına buradan, Pınar Selek ile ilgili habere de buradan ulaşabilirsiniz.

Ekleme: Bu iki olayın arasında bir de bonus varmış meğerse, fark etmemişim. Başbakan'ı protesto eden gençler 15 ay hapis cezasına çarptırılmışlar. İşte özlediğimiz demokrasi bu!

11 Kasım 2010 Perşembe

Ama Siz Yanlış Gelmişsiniz?

Kavram çok çetrefilli bir olgu. Eğer sen onu kavrayamazsan, o seni alır kavrar, karman çorman olursun. Erdoğan ile Gül'ün başına da bu gelmiş dün.

Önce Erdoğan. Bildiğiniz gibi, Mehmet Ali Ağca adlı bir suçlu, devlet televizyonuna konuk oldu. Olabilir, normal. Ama bu konukluk süresince, "sağduyu" gereği, kendisine işlediği suçlar hakkında soru sorulmalı, ve de kendisi pişmanlık emareleri göstermeli. Peki Ağca ne yaptı? Elini kolunu sallaya sallaya kendini övdü, kitabını pazarladı, ve de hiçbir sıkıntı çekmedi, günah çıkarma gereği bile duymadı. Biz buna Türkçe'de "ayıp" diyoruz.

Erdoğan'a bu soru sorulduğunda ise kendisi ne cevap vermiş?

"Bunu özel kanal - devlet kanalı diye niye ayırıyorsunuz? Devletçilik geride kaldı, özgürlükler öne çıktı!"


Özgürlük demişken, buradan da Gül'ün kavram karmaşasına geçelim. BBC'de katıldığı Hard Talk programında kendisine, İsmailağa Cemaati ile ilgili yaptığı haberlerden dolayı yargılanan ve hakkında 97 yıl hapis cezası istenen İsmail Saymaz hakkında bir soru soruluyor. Gül ise buna "bu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez, burada gizli belge ifşasından kaynaklanan bir sorun var" cevabı veriyor.

Şimdi soralım:

1. Madem devletçilik bitti, neden hala devletin televizyonu var?
2. Madem devletçilik bitti özgürlükler başladı, neden İsmail Saymaz'ın devlet ile ilgili yayınladığı belge sorunlu?
3. Madem gizli belge ifşası ifade özgürlüğü kapsamına girmiyor, Balyoz Darbe Planı vs.'yi yayınlayanlar neden yargılanmıyor?
4. İfade özgürlüğü, tam olarak gazetecinin belgesinin kaynağını açıklamama özgürlüğünü de beraberinde getirmiyor mu? Bu, Batı'da da hararetle uygulanan ve ayrıntıları tartışılan bir prensip değil mi tam da?
5. Devletin tezini destekleyici nitelikte haberler yargı sürecini etkilemez iken, bir tek devletin tezine aykırı haberler mi yargı sürecini etkiler?

Sevgili öğrenciler,

Siz siz olun, devletçilik ve de özgürlük kavramları üzerine düşünürken Başbakan ve Cumhurbaşkanınızı dinlemeyin, kafanız karışmasın.

10 Ekim 2010 Pazar

Riyakarım, Riyakarsın, Riyakar

Vaka-ül Kusturica ile, Ertuğrul Günay nezdinde mükemmel bir ikiyüzlülük gösterisine daha imza attık. Ömer el-Beşir gibi sabık bir katliamcının kuşsütüyle beslendiği, el üstünde tutulduğu ülkede, Kusturica birkaç zibidi söylemi, ve hatta söylemsizliği sebebiyle günah keçisi ilan edildi. Aynı saatlerde ise biz Jiabao adlı muhterem insan hakları ihlalcisi ile tarihi bir anlaşma imzalıyorduk davul zurna eşliğinde, hani şu Doğu Türkistan'daki soydaşlarımıza işkence yapıyor diye Facebook'ta profil resimlerini değiştirdiğimiz adam bu. Bakanımız Kusturica gibi bir katliamcıya ve faşiste hak ettiği muameleyi çekerken, Ali Suat Ertosun hala daha HSYK üyesi ve devlet üstün hizmet madalyası sahibi idi. Bakın daha Ermeni kelimesini ağzıma dahi almadım.

Soykırım ekseninde bunlar olurken, asimilasyon ekseninde de süper gelişmeler yaşandı. Almanya'da bir konuşma yapan Erdoğan, oradaki Türkler için anadilde eğitim istemiş. Hani bizim Kürtlere anadilde eğitim konusunda taviz vermez açıklamalar yapan Başbakan. Oradaki Türklerin asimilasyonundan dem vurmuş; "...örflerinden, âdetlerinden, geleneklerinden zorla tecrit edilmesi, soyutlanmasıdır ki insanoğlunu buna zorlamak kesinlikle bir insanlık suçudur. Bu düşüncemde herhangi bir değişikliğin olması mümkün değildir." buyurmuş. Evet evet, ikisi de aynı insan.

Siyasetçilik kurumunun olayı budur zaten. Dürüst olmazsın, kendi çıkarınca konuşur, o çıkar doğrultusunda kıvırırsın. Benim esas dert ettiğim, "aydın" olması gereken insanların bu riya şovuna çanak tutması.

Siyasetçinin vicdanı yoktur. Arada ağlar, sızlar ama en nihayetinde cep şişkinliği esastır. Ama siz sıradan vatandaşlar, siz vicdanınızı terk etmeyin, rica ederim. Bu ikiyüzlülüğü size empoze etmeye çalışan siyasetçi, medyacı, kanaat önderi vs. tiplere de prim yaptırmayın.

Not: Bu yazı çeşitli yerlerde yaptığım çemkirmelerin derlemesi olsun burada dursun, arşivlik olsun diye yazıldı, çok yeni bir şey yok yani.

25 Haziran 2010 Cuma

Tırlatma Eşiği

Memleketçe kafayı yemişiz, artık bu net. Bunu dememin sebebi şu fotoğraf:
Şu fotoğrafı bile eleştiri malzemesi, politika malzemesi yapabildik.
Neymiş? "Her yerde sözde dik duran Erdoğan siperde dik duramamış." Yanında Genelkurmay Başkanı çömelik dururken, bu fotoğraftan sadece Erdoğan'a laf atmayı başarabilen, algıda seçiciliği doruğa çıkaran adamlar var. Erdoğan ayakta dursa bu sefer "kendini askerden büyük görüyor!" falan derlerdi herhalde.
Neymiş? "Bir Genelkurmay Başkanı siperde çömelmez!"miş. Bunu bir de Atatürk resmi ile karşılaştıranlar var. Sıcak ve sürekli bir Dünya Savaşı ile, siperdeki moral ziyaretini karşılaştıranlar var. Yahu burası sınır, sniper dolu, bu sıcak savaş değil!
Neymiş? "Orada icabında şehit olunur, ama askere böyle korkaklık aşılanmazmış." Yani senin gözünde PKK'nın başbakanı ya da Genelkurmay Başkanı'nı keklik gibi avlaması, oradaki iki adet nöbetçi erin moralinden daha mı önemli? Hiç mi politika bilmiyorsunuz, yoksa aptal taklidi mi yapıyorsunuz?
1920'lerden çıkın artık ahali! 2010'a gelin bir zahmet. Zaman farklı, koşullar farklı... Bırakın bu hamaseti, bırakın bu koftiliği!
Adam gibi muhalefet etmeyi beceremeyecekseniz de kapatın çenenizi, sizi adam sanalım. Bize de gölge etmeyin.

18 Haziran 2010 Cuma

Kısa Kısa - 18 Haziran 2010

1. Kürt açılımını kapatmıştık zaten de en son noktayı koymamıştık, o da olmuş. Davet üzerine Kandil Dağı'ndan inen ex-teröristlerin 8'ine "terör örgütü üyesi olmak" suçuyla dava açılmış ve tutuklanmışlar. Diğerlerine de ayıp olmasın diye "terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek" (hani şu istediğiniz herkesi PKK'lı gibi yargılayabildiğiniz madde) suçlaması yöneltilmiş.
Bence bu süper bir taktik. Herkesi böyle dağdan çağırıp sonra "töröristsin sen" diye tutuklarsan, 1 yıla PKK biter abicim. Helal olsun yetkililere.
2. Melih Gökçek gülüşünü bilirsiniz değil mi? Müjdemi isterim, artık Ankaranızın simgesi de o. Ama şirinlik olsun diye "kedi" maskesi altında satıyorlar. Biz de yedik.
<- Nasıl da sinsi sinsi bakıyor... Bir gözü kalk gidelim derken öbür gözü b.k yeme otur diyor. Dostum bu tam Gökçek işte!
3. Bir vatandaşımızın kulak zarında yırtılma/delinme varmış. O ne yapmış peki? Kulağıyla balon şişirmeye başlamış.
Haberden iki ifade var ki, bence her Türkiye gencinin düstur belirlemesi gerek kendine.
a) "hem de kulakla balon şişirme yeteneğini keşfettiğini söyledi." Abi sorması ayıp da, nasıl keşfettin? Bir gün birisi yanlışlıkla kulağına balon dayadı da sen nefes aldın falan mı? Niye kulağyla balon şişirebildiğini keşfeder ki bir insan?
b) "Çok şükür böyle bir yeteneğimi keşfettim, ama ileride sağlık durumumu nasıl etkiler bilmiyorum." Yani kulağımla balon şişirebilmem, sağlığımla ilgili risk almaya değer diyor abimiz. Helal, işte cesaret budur!
4. Berhan Şimşek ile Gürsel Tekin acayip benzemiyorlar mı yahu? "CHP'li röfleli saçlı orta yaşlı kadın" stereotipinden sonra bir de bu mu çıktı başımıza şimdi?
5. Memleketin YÖK konusundaki ikiyüzlülüğü, benim sinirimi bozan şeylerden birisidir. 80'lerde YÖK'ten şikayet eden solcu abiler, 90'larda birden en ateşli YÖK savunucusu olmuşlardı. 90'larda hala daha YÖK'ten şikayet ediyor olan muhafazakâr abiler ise 2000'lerde YÖK'ün en ateşli savunucusu oldular. Kimsenin umurunda değil üniversitelerin özerkliği, üniversiteler yüksek lise olmuş, iktidar mücadelesi ve kadrolaşma merkeziymiş, peeh.
İşte bu konuyu irdelemek üzere Dicle Üniversitesi İzleme Komisyonu oluşturulmuş ve bir de yazı kaleme almışlar, buyrun okuyun.
Biz ise her zamanki gibi tekrar edelim: YÖK, üniversiteler arasında sadece eşgüdüm sağlayan bir kurum olmalı, üstün yetkilerinden bir an evvel arındırılmalıdır. Tabii kimse sallamayacak ama o ayrı.
6. Ahmet İnsel, Tayyip Erdoğan'ın "mutlak doğru"larını eleştiren harika bir yazı kaleme almış. Partizan samimiyetsizliğinde nefes almaktan sıkıldıysanız, onu da buradan buyrun okuyun.

24 Eylül 2009 Perşembe

Tayyip'in açtığı yoldan devam

Tayyip Erdoğan'ın Davos'taki asabi çıkışı ve ardından İslam dünyasından gelen "büyüksün, kralsın!" nidaları bazı "muhterem liderlere" uluslararası toplantılarda nasıl konuşmaları gerektiği konusunda yol göstermişe benziyor: 1-Sn. Kaddafi 2- Sn. Ahmedinecad

26 Temmuz 2009 Pazar

Başbakana Selamlar Olsun!

Geçtiğimiz gün Radikal'in sitesinde yayımlanan habere göre bir rock festivali esnasında yoldan geçen başbakanın konvoyuna "metalci işareti" yapan üç tane genç 21 saat boyunca göz altına alındıktan sonra savcılık tarafından serbest bırakılmış. Haberden anlaşıldığı üzere gençler savcının karşısına çıkana kadar gözaltına alınma sebebini bilmiyorlarmış. Hâlbuki Adalet Bakanlığı'nın sitesinden aldığım bilgiye göre Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Altına Alma Yönetmeliği'nde şunlar belirtiliyor: "Muhafaza altına alınmak amacıyla yakalanan kişiler hakkında da bu maddenin ikinci fıkrası hükmü uygulandıktan sonra, yakalama sebebi, yakalamaya itiraz etme hakkı ve bu hakkı nasıl kullanılacağı derhâl bildirilir." Bu da ikinci fıkra: "Yakalanan kişinin kaçmasını, kendisine veya başkalarına zarar vermesini önlemek amacıyla kaba üst araması yapılarak, silâh ve bunun gibi unsurlardan arındırılması sağlanır." Devam edelim... En sonunda "Devlet büyüğüne karşı saygısızlık" suçuyla gözaltına alınan gençler savcının karşısına çıkınca, öncelikle politik görüşleri hakkında soru sorulmuş. Sonra da savcı her şeyin yolu yordamı var gibi anne-baba kıvamında bir nasihat vermiş ve serbest bırakmış. Ta ilk Türk devletlerinden gelen, yöneticinin Tanrı tarafından görevlendirildiği mantığıyla yasalar yazılınca malesef böyle absürd durumlarla karşılaşıyoruz. Daha biraz önce izlediğim The Daily Show bölümünde John Stewart, Barack Obama'ya gerizekalı dedi. George Bush'a ekranda ettiği küfürlerin haddi hesabı yok. Ama Türkiye'nin başbakanına (ki adamlar kimin geçtiğini bile görmemişler) metalci işareti yapınca (o da tam olarak neyse artık) suç işlenmiş oluyor ve 21 saat özgürlüğünüz elinizden alınıyor. Pek tabii "Hepimiz Metalciyiz!"

21 Temmuz 2009 Salı

Hırsız Yok

Bir süredir Armenian Weekly'nin newsletterlarını (postakutuma yolladıkları gazete özetlerini diyelim) alıp duruyorum. Başlıkların hemen hepsi ünlü Ermenilerin başarı ve hayatları ve Medz Yeghern üzerine; ve daha da ilginci, dünyanın bütün meselelerini yine bu iki "leitmotif"e bağlıyorlar. Öncelikle, neden üyeyim? Çünkü dediklerini merak ediyorum ve değer veriyorum. Bu yeterli tabii. Ama bir derdim de nasıl bir politika güttüklerini görmek. Zira Medz Yeghern konusunda benzer dertlerimiz olduğu halde politik bir kirlenmeye maruz bıraktıkları felaket konusunda fena halde ters kulvardayım Armenian Weekly yazarları ve kadrosuyla. Dünyayla "soykırımı tanıma" üzerinden kurulan ilişkinin hastalığından kurtulmak, Dink'in dava edilmiş mükemmel tanımındaki gibi, Türk kavramından kurtularak temizlenecek/kurtarılacak bir Ermeni kimliğine kavuşmak demek. Dünyanın tüm Ermenilerinin bunun farkına herkesten önce varması lazım aslında. En büyük rahatsızlığım da dünyanın çeşitli yerlerinde egemenin sesine sahip erk-şiddetlerin(gewalt) kendilerine kendi içlerindeki açıkları, çıkmazları(aporia diyelim) göstermek yerine, tam da politika olmadığı için politik olan hamlelerle, aralarında seçim yapmayı ve taraf tutmayı seçmeleri. Biraz zorlayan bir cümle oldu belki, ama şöyle somutlaştırayım: Eğer ki bir ülkenin iktidarı kendi içinde erk-şiddetle bastırdığı bir kitlenin gözü önünde başka bir ülkenin erk-şiddetle bastırdığı bir kitleyi savunuyorsa, bu ironiktir. Velhasıl, o ülkenin bastırılan kitlesi, "e bize yaptığının ne farkı var?" diyerek hatırlatmakta haklıdır, hatırlatmalıdır ve dikkate alınmalıdır. Öte yandan, o başka bir ülke çıkıp da "e siz de yaptınız" diyerekten politik bir stratejiyle kendi yaptığını haklı çıkarmaya kalkıyorsa, bu da ironiktir ve ironisi aynı ilk örnekteki gibi anımsatılmalıdır. Ancak... (Evet bu bir Milliyet Gazetesi'nde-bir-sayfaya-boşluklarla-çeyrek-sayfalık-yazı-yazarım-abi 'ancak'ıdır!) İki erk-şiddetin de ezileni bir olmak yerine, karşılıklı olarak o erk-şiddetlerin uluslararası politikalarına sakız oluyorlarsa, burada bir sorun var. Armenian Weekly'de okuduğum son haber tam da bunun örneği olarak beni sarstı. Çin'de Uygurlar'a karşı acımasız bir şiddet uygulanıyor. Tam da Benjamin-Derrida-Agamben tasvirine uygun olağanüstü hal koşulları söz konusu. Erk-şiddet, egemenin kendini açığa çıkarttığı bir yerden, tüm yasayı askıya aldığı bir alan açıyor ve yasa kağıtlarda değil uygulamalarda kendini gösteriyor. Uygurlar harcanabilir homo sacerler olarak yalnızca ve yalnızca uluslararası diplomasinin dünyasında kullanılabilirlikleri kadar varolabiliyorlar. Erdoğan'ın öne sürdüğü türden bir adeta-soykırımın olduğunu söyleyemeyiz belki. Hatta mümkünse soykırım kelimesini öyle hoyratça da kullanmayalım. Ama soykırım kelimesine takılmadan ve aynı erk-şiddette olduğu gibi güçten ziyade etkiye bakarsak, bu adeta-soykırım kavramı diğer şeyler arasında bize iki şey söylüyor: 1- Erdoğan soykırım kelimesi ve kavramını yoz-kullanıma sokarak mitleştiriyor. 2- Bu içini-boşaltma ya da anlam-bozum ile tüm egemen güçlerin suçlarının ortakpaylaşım alanını yeniden açarak "siz sesinizi çıkarmayın, biz de sesimizi çıkarmayalım"a oynuyor. Alın size yeni nesil denge politikası. Peki Armenian Weekly ne yapıyor? Diyor ki makalede, Erdoğan kendini küçük düşürdü. Diyor ki, 'soykırım' kelimesini böyle hoyratça kullanarak kendi anlayışına ve uygulamalarına nasıl ters düştüğünün farkına varmadı. Ve Çin basınında çıkanların kendi savlarına destek verdiğini düşünerek ekliyor yazıyı yazan Sassounian: Çin de Türkiye'ye bunu söyleyecek son ülke olduğunu anımsattı! Bir yandan ne bekliyordum ki, diyorum. Bir yandan da nasıl bu kadar kör olunabilir? diye sormadan edemiyorum. "Bakın bakın, Çin de öyle demiş" diyerek ne yaptıklarını sanıyorlar bilmiyorum doğrusu. En rahatsız olduğum noktalardan biri şuydu: "The People’s Daily also published several letters critical of Turkey, one of which stated: “The Kurdish massacres in Turkey were a kind of genocide and Nazism. Linking China to genocide is like a thief shouting ‘stop thief.’" [Halkın Günlüğü (Çin'in gazetelerinden biri- kabaca çeviriyorum), Türkiye'yi eleştiren bir kaç yazı yayınladı. Bunlardan birinde şöyle deniyor: "Türkiye'deki Kürt katliamları birer soykırım ve Nazizm örneğiydiler. Çin'i soykırımla itham etmek bir hırsızın 'Hırsız var' diye bağırmasına benziyor."] Bir hırsızın 'hırsız var' diye bağırmasında sorun görmüyorum ben. Argumentum ad hominem'i bilmeyen ve sıksık bu hataya düşen politikacılara aşinayım (ne yazık ki) ama yine de "eeh saçmalamayın lütfen" demekten geri durmayacağım. Pekala bir yalancı da doğruyu söyleyebilir. Ama o yalandan bizzat muzdarip kitlenin çıkıp da bir yalanın çürütülmesi için başka bir yalancının arkasına sığınmasından fena halde rahatsızım. Zira bu haklının hakkının haklıktan çıkarlığa dönüşmesine sebebiyet veriyor. Ve itham ediyorum bu durumda, Ermeni diasporası hakkını çıkara dönüştürmektedir. Aradaki fark, 'çıkar'ın otoritenin izini taşıması, ve egemenin sesini kullanmaya öykünmesi, bir egemencilik oyununa alet olmasıdır. Spivak'ın ezilenin konuşamamasından kastettiği buna yakındır (link tabii ki Can the Subaltern Speak? makalesi, ve indirmek içindir.). Aradak farklara şimdi giremeyeceğim. Ama şunu söyleyebilirim ki, sesin ve konuşmanın egemenle ilişkisini unuttuğunuz yerde, kimliğin ne olduğunu da unutuyorsunuz demektir. Öte yandan, The People’s Daily yazarı da "ayrıca biz hırsız değiliz" gibi bir şey diyemeyerek, "bu bizim içişimiz" diyerek de ayrı bir gafta bulunuyor; ama buna girmeye gerek bile yok - ya da giremeyeceğim diyeyim, zira Çin'de ne oluyor hiçbirimiz bilmiyoruz aslında. Bu bambaşka bir yazının konusu. Özetle, Armenian Weekly'nin düştüğü hata tam da Çin'in, Türkiye'nin, İsrail'in (one-minute vakası), Fransa'nın (Cezayir-Medz Yeghern atışması), A.B.D.'nin(ne istersen!) vs.'nin istediği türden bir ses kullanımında yaşanan ses kaybıdır. Çin'e karşı tek bir söz etmeyen bir yazıdan bahsediyoruz - aklım almıyor bunu. Burada savunulması gereken hem Çin'e hem de Türkiye'ye karşı bir tavırdır pek tabii. O yüzden Uygurlar'ın asıl muhattabı Türkiye'deki Kürtler, İsrail karşısında Filistinliler, Ermeniler'dir mesela; ama bunun nasıl da uzak gözüktüğünü/olduğunu biliyoruz. Ve şu anki durumda, tüm hırsızlar birbirlerine "hırsız yok" diyor aslında. Demem o ki, bir hırsız "hırsız var" dediğinde, önce var olduğu iddia edilen hırsıza bir bakmak lazım. Bir hırsız düşmeden başkası düşmüyor. Tarih bize şiddetle bunu öğretmemeye çalışıyor! Daha fazla yoruma girmeden, Armenian Weekly'nin yazısının sonunu şuracığa düşüvereyim: "The most effective measure China can take in response to Erdogan’s hysterical accusations is to have the Chinese Parliament adopt a resolution recognizing the Armenian Genocide." [Çin'in, Erdoğan'ın isterik suçlamalarına karşı alabileceği en etkili tavır, Çin Parlementosu'nun Ermeni Soykırımı'nı tanıyan bir yasayı uygulamaya geçirmesidir.]

17 Temmuz 2009 Cuma

Atam Atam, Sen Kalk Da Ben Yatam!

Bu ülkede arzuhalciden overlokçuya, uzay mühendisinden manava, öğrenciden öğretmene, ev hanımından kahve adamına; arada sırada kimin canı sıkılırsa "Atatürk mezarından kalksa da..." diye bir iç çeker. Ulusça geliştirdiğimiz "boşa konuşma yeteneği"nin (literatürde bokye diye geçer) güzide örneklerindendir bu. Mesela bir "Burası Türkiye!" vardır ki, en güzide örneğini Teoman'ı kaportaya sokup dövme isteğini uzun uzadıya anlattıktan sonra "Burası Türkiye, bu ülkede iş bitmiş" diye hümanist bir çıkış yapıp izleyenleri yere düşüren Murat Özarı vermiştir. (1:31)
Atatürk'e geri dönelim. Atam kartını Recep Tayyip Erdoğan da oynamış en sonunda, gözümüz aydın. Demiş ki kendisi:
"Hani bunlar diyor Atatürkçüyüz-matatürkçüyüz... Atatürk kalksa bunların hepsini mezara gömer."
Hatta "madem bir klişe laf ettim, hazır gelmişken bir best of yapayım" demiş, şunları da eklemiş bu vesileyle:
"Üzerimizde tüyü bitmedik yetimlerin, yoksulların, kimsesizlerin, fakir fukaranın emaneti var." (Courtesy of Kerim Akbaş)
"Onlar yaptıkları karşısında milletin iradesini, tercihini, bizi buldular." (İradesiz biri olduğumun yegane kanıtı budur.)
"40 yıldır Türkiye'de bir tek metre ray döşenmemiş." (40 yıl yıllardır sabit yalnız, Planck sabiti gibi maşa'allah.)
"Aramıza nifak sokmaya, bizi birbirimize düşürmeye, altını çizerek ifade ediyorum aramızdaki uyumu, koordinasyonu bozmaya yeltenenlere karşı azami derecede uyanık olacağız." (Nifak tohumları ekilir aslında, Erdoğan'ın konuşma yazarı istifa etsin bence.)
Klişeler nasıl olursa olsun, sizin klişeniz iyi olsun. Çünkü burası Türkiye.