2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2012 Salı

1915'i Yeniden Yazmanın Dayanılmaz Hafifliği

Daha bir-iki gün önce, "Abdülhamid iyiydi, muhalefet yoktu, İttihatçılar geldi, ülkeyi bozdu" tekerlemesi ile şekillendirilen yeni tarih anlayışını eleştirmiş, İttihat ve Terakki'nin Abdülhamid'e karşı bir şemsiye oluşum olmasından, o oluşumdaki liberallerin dahi "silahlı müdahale" opsiyonunu düşünmesine değinilmemesinden, "darbecilik = İttihatçılık" denkleminin Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın Halaskâr Zabitan destekli muhtırasını yok saymasından dem vurmuştum.

Gelgelelim Hilal Kaplan 23 Nisan 2012 tarihli yazısında bambaşka bir kapı açtı bizlere, daha önce hiç düşünülmemişi -en azından benim bildiğim kadarıyla- yaptı ve "1915 Olayları Anadolu'yu İslamsızlaştırma hareketinin başlangıcıdır" diyerek 1915 soykırımından müslümanlara mağduriyet çıkardı. Kendisine bu yazıyı yazarken hangi birincil ve ikincil kaynaklardan yararlandığını sordum, 24 saatir cevap alamadım. Bu yüzden de bu yazının tamamen en başta bahsettiğim anakronik tekerlemeye iliştirilmiş altyapısız bir yeniden tarih yazımı denemesi olduğu kanaatim pekişti.

Kaplan'ın tezinin doğru olabilmesi için veri ile desteklenmiş birkaç önkabul lazım. Mesela öncelikle İttihatçıların kafasında "laik" bir "ulus" tanımının o zaman olduğunu, tehcirin bu amaçla yapıldığını ve daha önceki olaylarla ilişkisinin bu temelde kurulabileceğini göstermeniz lazım. Sonra destekleyici olarak Ermenilerin İttihatçı iktidarına kadar "Osmanlı'nın çok dinli, çok dilli" yapısı altında sıkıntılarının olmadığını da gösterebilmeli ki 1915'in salt yaratılmış bir "laik ulus yaratma büyük planı"nın ürünü olduğunun altını çizebilelim.

Tabii bunları yaparken, çok somut bazı şeyleri de açıklayabilmek lazım. Mesela Taşnaktsutyun (kısaca Taşnak) neden İttihat ve Terakki Cemiyeti ile 1909'a kadar işbirliği yapmıştı Abdülhamid'e karşı? Jöntürk Kongreleri'nde neden Taşnak mümessilleri bulunmakta idi? 1894-96 Hamidiye Katliamları, "laik ulus yaratma" büyük planının neresine düşmekte idi? İttihat ve Terakki'ye karşı ayaklanma olarak başlayıp Ermeni pogromuna dönüşen 1909 Adana Katliamı hangi "laikçi" yapılanmanın tertibi idi? 1914'te Taşnak ve Hınçak Kongreleri'nde alınan -özetle- "savaşmayalım, savaş çıkarsa da devletin yanında olalım" kararları ve İttihat ve Terakki ile geçici işbirliği planları "İslamsızlaştırma" büyük planına dahil midir, bu komplo da Ermeniler de mi rol oynamıştı yoksa?

Eğer Hilal Kaplan yazısını bir "alternatif tarih teorisi", bir "sesli düşünme" olarak şekillendirse amenna, ilginç  olur, tartışılır vs. Yalnız şu tür ifadelerin olduğu bir yazıda insan doktora tezi ciddiyeti ve inanmışlığı görüyor: "Özetle, laikçi toplum mühendisliğinin ilk aşaması gayrimüslimsizleştirme (toplumsal/dinî önderlerinden başlayarak nüfusu ve onları hatırlatan eserleri yok etme veya kapatma), ikinci aşamasıysa İslâmsızlaştırmadır."


Hilal Kaplan "Atalarınız bu çok dinli yapıyı oluşturup koruyanlardan mı, yoksa onu hoyratça harcayanlardan mı diye düşünmeye değmez mi? Çünkü ikisi aynı anda olamaz... Bir Müslüman olarak benim yüreğim ne ata fetişizmiyle ne de Avrupa Birliği müktesebatıyla bağlı; ancak ve sadece 'adaleti ayakta tutanlardan' olmamı emredene bağlı..." cümleleriyle de bu ironik çalışmasına güzel bir nokta koyuyor gerçekten. Ataların çok dinli yapıyı oluşturup koruması önkabulü, yakın tarihi bir çırpıda siler atarken, Kaplan'ın yarattığı dikotomiden sonra "ata fetişizmi"ni reddetmesini mantık ile açıklayabilmek mümkün değil, ya da benim zekamın hakim olamadığı girift bir örgü var.

Adaleti ayakta tutma isteği önemli ve bu konuda hemfikiriz, fakat tarihi böyle yeniden yazarak, günahlardan el yıkayarak, başkasının mağduriyetinden yeni mağduriyetler inşa ederek adaletin ayakta tutulabileceğini hiç zannetmiyorum.

Günün anlam ve önemine uygun olarak da Talin Suciyan'ın şu güzel yazısını dipnot olarak düşüyorum.

Ekleme: Hilal Kaplan yazısıyla ilgili bir açıklama yapmış meğer ben bu yazıyı yazarken. Açıklamasında tezini doğrudan destekleyen bir kaynak yok. Özetle: "Gayrimüslimlerin tasfiyesi ve Türk olmayan Müslümanların asimilasyonu amaçlanıyordu, İttihatçılar da laikti hepimiz biliyoruz, İslam kisvesiyle Müslümanları da kandırdılar ne yazık ki, o yüzden tezimin arkasındayım." ,

Yazımda da dediğim gibi bu ilginç bir akıl yürütme olabilir ve tartışılır, lakin bunu doktora tezi kesinliğinde yazmak, üzerine açıklamada yazıdaki tez ile alakasız alıntılar verip "ödevinde yeterince referans olmadığını fark edip cümle serpiştiren lisans öğrencisi" taktiğini benimsemek hiç ikna edici değil.

Zira sonuçlara bakıp sebep uyduran bir bilim değildir tarih.

21 Nisan 2012 Cumartesi

İttihatçılar Darbeci de, İtilafçılar Çiçek mi?

Baştan söyleyeyim, bu bir İttihat ve Terakki aklama yazısı değil, lakin o dönemin tek kötüsünü İttihat ve Terakki olarak lanse edip bütün bir Osmanlı devlet ve düşünce geleneğinin günahlarının bu cemiyetin boynuna asılmasının da pek isabetli olmadığını düşünüyorum. Özellikle de konuyla alakalı her köşeyazısında dile getirilen "darbe denince akla İttihatçı gelenek gelir, Babıali Baskını ilk darbedir" tezinin eksiklik sebepli yanıltıcılığını rahatsız edici buluyorum. (Esas anlatmak istediğim yer ikinci kısımda, ama konuyla ilgili bilgilerini tazelemek isteyen birinci kısımı da okusun.)

Kısım I: İTC'nin kısa geçmişi ve 1913'e giden yol


Öncelikle cemiyetin kısa bir özgeçmişini vermek lazım: İTC, Abdülhamid yönetiminden memnun olmayan ve Kanun-i Esasi'yi yeniden ilan ettirmek isteyen birçok muhalif hareketin içinde bulunduğu bir şemsiye örgüt olarak teşkil olunan, İTC adını alana kadar 20 yıllık bir geçmişi olan bir oluşum. Öyle ki, bugün "liberal prototipi" olarak anılan Prens Sabahaddin dahi bu cemiyetin bir parçası cemiyet içinde "adem-i merkeziyetçi" ve "merkeziyetçi" çatışması başlayana kadar. Bunun yanısıra, "istibdat" döneminde birçok üyesi sürüldüğü, tutuklandığı vs. için de "gizli" çalışma prensibini benimsemiş bir hareket (y.n. çağrışım yapmak serbesttir). Böyle bir dönemde Abdülhamid yönetiminden kurtulmak için "her yolun denenebileceğini" tartışmaları da beklenen bir hal olsa gerek. Ayaklanmalar tehdit unsuru olarak kullanılarak 1908'de II. Meşrutiyet'in ilan ettirilmesi, ve şemsiye oluşum olarak İTC'nin desteklediği vekillerin Meclis-i Mebusan'da çoğunluğu elde etmesi de bu sürecin sonucu. Bu şemsiye, zamanla bölünmesi, İTC'nin içinde "paramiliter" bir kanat oluşması, 31 Mart vak'ası ve bahaneyle Abdülhamid'in tahttan indirilmesi de İTC'nin kendi otoritesini sağlamlama döneminin başlangıcı oluyor.

(Yalnız burada ilginç bir nokta var: Darbeci İTC'nin 1909'da Kanun-i Esasi'de yapılan bir takım değişiklikler, "demokrasi ve özgürlük" adına oldukça terakkiperver: Madde 10 ile hürriyetin esas olduğu ve kanun harici hiçbir şekilde tevkif edilemeyeceği, madde 12 ile matbuatın kayıtsız serbestliği, madde 119 ile posta evrakının mahkeme kararı olmadan açılamayacağı, madde 113'ün iptali ile padişahın sürgün hakkının elinden alınması, sadrazamın yetkilerinin arttırılması, madde 54 ile padişahça veto edilen kanunların mecliste yeniden görüşülüp kabul edilebilmesi... O zamanın koşullarında "Kafi Değil Velakin Münasip" hissiyatı uyandıracak değişiklikler bunlar.)

Konudan çok sapmayalım.  Başta iktidar hedeflemeyen bir oluşumun o cazibeye kapılması, cemiyetten fırkaya dönüşse bile "gizlilik"ten kurtulamaması, İTC içindeki bölünmelerin önüne geçmek için yapılan baskılar, baskınlaşan militer zihniyet ve muhalefet karşıtı tutum, 1911 yılında güçlü bir muhalefet hareketinin doğmasına sebep olur: Hürriyet ve İtilaf Fırkası. Prens Sabahaddin'in de desteklediği bu hareket, sıkıyönetim zihniyetinin yanısıra İTC'nin Türkçü (ve İslamcı) çizgisine ve Almancılığına da karşıydı.

Kısım II: 1912 seçimleri, "muhtıra" ve "darbe"

Mecliste muhalefetin sesinin yükselmesi ve ülke çapında desteğinin artması, ülkenin durumu, çıkan savaşlar vs. Sait Paşa hükümetinin istifaya zorlanması sürecini başlatmıştır. İktidar yolundaki entrikaları ile ünlü Sait Paşa, şapkadan bir tavşan daha çıkararak padişahtan meclisi feshetmesini istemiş, bunun üzerine Şubat 1912'de "sopalı seçim" olarak da bilinen seçimler yapılmıştır. Bu seçimler sonucunda İTC ezici bir üstünlük sağlamış (6 muhalif mebus haricinde İTC adayları seçilmiştir), fakat muhalefetin seçimin meşruiyetini reddetmiştir.

Bunun üzerine Meşrutiyet yıllarının en bilinen taktiğine geri dönülmüş, Halaskâr Zabitan adlı silahlı bir güç oluşturulmuştur. Bu güç Arnavutluk'ta isyanların tetiklenmesinde rol oynamış, Temmuz 1912'de de bir muhtıra vermek suretiyle Said Paşa hükümetinin istifasına sebep olmuştur. Babıali Baskını'na kadar devam edecek olan Hürriyet ve İtilaf hükümetinin arkasındaki güç de bu askeri grup olacaktır. Bu muhtıradan sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti gene "cemiyet" örgütlenmesine geri dönecek ve Ocak 1913'te yapılacak darbenin altyapısını hazırlamaya başlayacaktır. Balkan Savaşı'ndaki verilen kayıplar, Babıali Baskını'nın bahanesi olacaktır.

Bu güç çatışması burada da kesilmeyecek, Prens Sabahaddin'i lider yapmak isteyen bir grup Mahmud Şevket Paşa suikasti ile "muhtıraya karşı darbeye karşı darbe" yapma girişiminin fitilini çakacak, lakin emellerini gerçekleştiremeyeceklerdir. Tabii bu olay İttihatçıların muhalif avını iyice sıklaştırması ve iktidarını perçinlemesi anlamına gelmiştir.

Sonuç: Bir devlet geleneği olarak darbe ve eksik okumalar


Babıali Baskını "ilk darbe" değildir. Nitekim 1912'de seçimleri kazanan ve hükümeti kuran bir örgütün kendi kendine darbe yapması beklenemez. İttihatçıların darbelerini günümüzdeki geleneklerle özgürce birleştirenler, nedense İtilafçıların militer gücünü ve muhtırasını es geçerler. 


Abdülhamid'in iktidarını övenler, bu iktidarın "hak ve özgürlükler" konusundaki zaaflarını, cemiyetlere yapılan baskıları da atlarlar. Bu cemiyetlerin "darbe" zihniyetini çare olarak görecek konuma gelmeleri, liberal Prens Sabahattin'in dahi "darbe" planları ile haşır neşir olmasına da pek değinilmez.

31 Mart Vak'ası'nın (ki buna darbe demek hiç de mübalağa olmaz) politik boyutu da nedense atlanır. Resmi tarihe göre "gerici ayaklanma" diye kestirip atılır zaten de, olayın arka planındaki paramiliter çatışmalar, göz önüne çıkmayıp "cemiyet" olarak iktidara hükmeden bir oluşumun varlığı, indirilip kaldırılan hükümetler vs. teferruat olarak kalır bu azamiyetle çizilen "Abdülhamidçi - İttihatçı" genel kalıbı içinde.

Şunu da söyleyeyim: Mutlaka ki tarih farklı yorumlanacak, tarih biliminin esası da bir yerde budur, çeşitli değerlendirmeler olması beklenendir. Nitekim ben kendimi tarihçi olarak da addetmiyorum. Bu halde beni şaşırtan, maddi bazı verilerin atlanması, tarihin sadece belirli bir noktaya kadar götürülmesi ve "İttihatçı" kavramı ile bir devlet geleneğinin fazlasıyla basite indirgenmesi.

7 Mart 2012 Çarşamba

Mahçupyan'la Tarih Yazımı 101

Türkiye'de köşe yazarlığı yapmanın en güzel yanlarından birisi, belirli bir karizma seviyesine ulaştıktan sonra referanssız dipnotsuz güzel güzel tezleri ipe dizebilmek herhalde. Ama işte arada okuduğu metinlerdeki referansları iki defa kontrol eden manyaklar çıkıp da bu kıymetli yazarlarımızın hatalarını buluyorlar, üzücü oluyor.

Etyen Mahçupyan, 7 Mart 2012 tarihli köşe yazısında devletin kendi memurlarını koruma mekanizmasını nasıl oluşturduğuna dair tarihi br inceleme yapmış. İlgili paragraf şu:

"Devlet ele geçirildikten sonra ise bu çeteciler devlet memuru haline geldiler ve 1913'te meşhur Mukavvat Kanunu, yani memurları 'güçlendirici' yasa çıkarıldı. Bu yasa memurları hukuk karşısında koruyordu ve zaten bir süre sonra da, Ermeni tehciriyle birlikte, Memurin Muhakemat Kanunu haline gelecekti. Kısacası devlet kendi memurlarının yasa dışı iş yapmasını normalleştirdi, onları bu yönde teşvik etti ve korudu."

Pek güzel, pek mantıklı bir çıkarım değil mi? Yalnız tek bir sorun var: Kanunun adı "Memurîn Muhakemâtı Hakkında Kânun-i Muvakkat." Mukavvat değil.

Anlaşılacağı gibi mukavvat kwy kökeninden gelen bir kelime, kuvvet, takviye, kuva gibi kelimelerle eşkökenli. Lakin kanunun gerçek adındaki muvakkat wkt kökünden gelen, "zaman" kavramı ile alakalı bir kelime. Muvakkat, "belirli bir zamanda olan" demek, yani uzun lafın kısası, bu bir "geçici kanun", "güçlendirici kanun" değil.

Peki niye çıkarılıyor bu kanunu muvakkatlar? Meclisin toplanamadığı zamanlarda, daha sonra meclis onayına sunulmak üzere. Bir nevi KHK.

Bu, kanunun içeriğini değiştirir mi? Hayır. Lakin Mahçupyan'ın özensizliğini, bilgisizliğini gösterir, ve de yazısının etkisini zedeler. Dikkatli okuyucu da der ki, "Demek ki Mahçupyan tarih ile ilgili yazılarını Vikipedi'den bakarak yazıyor."

Yazıyı Mahçupyan'a bir öneriyle bitireyim: Aynı yıl çıkarılan "Tedrisat-ı İptidaiye Kanun-i Muvakkat" (İlköğretim Geçici Kanunu) var, ona da bir kelime oyunu yapıp "28 Şubat döneminde 8 yıllık eğitim dayatan zihniyetin temelleri 1913'te atılmıştı, işte o kanun!" diye bir yazı yazabilir. Hani gündemde hem "4+4+4", hem "28 Şubat" varken iyi gider. Saygılarımla.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Türkiye "Sol"u Neden Çöküşte?

Önce bu sorunun net cevabını vereyim: Türkiye solu, doğru düzgün sol olmadı, 1990'ların başından beri de hiç değil. Savunmaya çalıştığı değer ulusalcılık olunca, yani sağdan oy çalmaya çalışınca miadı doldu. Kentsoylu ulusalcılık ve yaşam tarzı edebiyatı ile kendine bir kitle kilitledi ve o noktada tükendi. (Şimdi diyeceksiniz ki "Niye malumu ilam ediyorsun?" Görüyorum ki, CHP de tabanı da bu malumun farkında değil, bir faydam olsun kendilerine.)

Hikayenin özeti bu, ayrıntıya geçelim.

12 Eylül darbesinden sonra Evren Paşa'nın ideal dünyası "bir sağdan bir soldan" olmuşken, 1983 genel seçimlerinde de bu çizgi benimsenmişti. Meclise, Paşamızın desteklediği MDP ve de karşısına diktiği HP girecekti ilk etapta (sonra Özal sistemin ağzından girip burnundan çıkarak ülkeyi muhtemel bir stagnasyonun eşiğinden kurtardı ama o ayrı hikaye) İnönü önderliğindeki SODEP veto edilmişti mesela. SODEP veto edilmişti edilmesine de, zaten gayet devletçi ve laik çizgide kurulmuş bir parti idi (Kurucuları arasında Oktay Ekşi vardı mesela)

Sonra Calp'in Halkçı Partisi ve SODEP birleşti, SHP oluştu. O sırada yasaklar kalktı, Ecevit de DSP'yi kurdu. Mehmet Ali Aybar, o sırada "SHP'nin de DSP'nin de solla ilgisi yok" diyordu 12 Eylül'ün tıktığı köşesinden. SODEP-HP birleşmesine karşı çıkan milletvekilleri DSP'ye gider, merkez sol "bölünme" kavramıyla tanışırken, anaakım medya ise "SHP iktidara yürüyor" iteklemesini yapmakla meşguldu.
İnönü'nün SHP'si, 1987 genel seçimlerinde %24 oy aldı, Ecevit'in DSP'si ise %8.5 oy alıp barajı aşamadı. İnönü "solu böldün de iyi mi ettin?" diye çıkıştı Ecevit'e, o da seçim başarısızlığından sonra da siyaseti bıraktığını açıkladı. Sonra 1989'da dayanamayıp geri döndü. İşte Türkiye "sol"unun kendi kendini tokatladığı dönem de bu sırada başladı.

SHP, 1989'da hazırladığı Kürt raporu ile, bugün için geride olmasına karşın zamanı için hiç de fena olmayan söylemler geliştirmişti, fakat parti içinde bunun tam olarak kabul edildiğinden bahsetmek güçtü. Kasım 1989'da, Kürt kimliği ile ilgili Avrupa'da düzenlenen bir konferansa katıldığı gerekçesiyle 7 kişi partiden ihraç edilmişti mesela, bunu protesto için farklı istifalar da gelmişti. İstifa edenler arasında bulunan Fehmi Işıklar, "parti militarizm ve sermaye ile barış yapmak sevdasında, işkence ve devlet teröröüne savaşım ortadan kalktı" diye eleştiriler getirecekti. Hatta öyle ki, Kemal Anadol, cezaevindeki kötü koşullara ve grevlere yeterince ilgi gösterilmediği eleştirilerinde bulunacaktı.

Buna karşın SHP, 1991 yılında HEP ile seçim ittifakı yapacak kadar cesaretli idi, fakat bu ittifakı hiçbir zaman tam anlamıyla savunamamıştı. Malum olaylar, SHP'nin Kürt sorunu hususundaki duruşunu iyiden iyiye salladı. Tabii bunda, siyasete geri dönen ve de seçim kampanyası boyunca SHP-HEP işbirliğine vuran "ulusalcı" Ecevit'in payının olmadığını söylemek de yanlış olmaz.
 

Bu noktada başka bir ilginç parantez açmak lazım: Baykal. Deniz Baykal, SHP Genel Sekreteri iken sürekli İnönü'yü aşağı almaya çalışmış, parti içi muhalefete geçmiş, en sonunda 1992 yeniden kurulmasına izin verilen CHP'nin başına geçerek iktidar hevesini tatmin etmişti. Lakin şunu da söylemek lazım: O yıllarda Kürtçe'nin özel yayın ve kurumlarda serbest bırakılması konusunda yasa teklifi veren, Güneydoğu'daki devlet teröründen dem vuran bir Baykal'dan bahsediyoruz.

Türkiye solunun bu sallantıları ve "birleşmeme" inadının en ciddi darbesi 1994 yılındaki yerel seçimlerde vuruldu. İstanbul ve Ankara'da üç başlı olarak seçime giren SHP, CHP ve DSP hiç ummadıkları bir mağlubiyet alınca, üçü arasından en güçlü olan SHP kendini Baykal'ın CHP'sine kattı.

1995 genel seçimleri öncesinde iki adet sol parti kalmıştı böylece. Birincisi, daha ulusal çizgiye kendisini konuşlamış Ecevit'in DSP'si, diğeri ise daha dinamik olan Baykal'ın Yeni Sol'u (kendisi İsmail Cem ile birlikte bu kitabı kaleme almıştır) ve CHP'si. Sonuç CHP için hüsran olmuştu, 1999'da tekrarlanmak üzere. (Tabii CHP'nin yenilgisini sadece ideolojik sebeplere bağlayamayız. CHP'nin imajı, DYP ile olan koalisyon ortaklığındaki milyon tane skandaldan dolayı da oldukça hasar görmüştü)

Sonrası ise malum. Ecevit'ten boşalan koltuğu Baykal'ın doldurma hevesi, ve CHP'nin geldiği noktayı herkes biliyor.

İşte Türkiye sosyaldemokrasisinin "ulusalcı" çizgiye kayışının temelleri bu şekilde atıldı. Sosyaldemokrasi, tabanını değiştirmek için uğraşmak yerine daha çabuk iktidara gelme ve sol içindeki rakibine üstünlük kurma kaygısıyla statükoya yanaştı, ve de her mağlubiyetten sonra daha da basiretsiz, daha da pısırık hale geldi. İçindeki "üniter" ve "planlamacı" devlet canavarını yiyemedi, o canavar onu yedi.

CHP'nin bugün nasiplendiği oy tabanını irdelemek için, 1995 Genel Seşim Sonuçlarına bakmak da bir fikir verebilir: Bugün İstanbul'da CHP'nin kalesi olarak görülen Kadıköy, Şişli, Adalar, Beşiktaş gibi ilçelerde 1995 yılında ANAP ve DYP'nin kesin bir hegemonyası var idi. Buralarda DSP ve CHP'nin oy toplamı, Türkiye düzeyindeki oy toplamı olan %30'un üzerine çıkamıyordu. Yine İzmir'de DYP ve ANAP'ın oy toplamı %41 iken, DSP ve CHP'nin oy toplamı %37 civarında idi.

2011 Genel seçim sonuçlarının Meren adlı blog'da yapılmış çok güzel analizinde görülen kesin sonuçlardan birisi de bugün CHP'ye sadece gelişmişlik endeksinde pozitif illerin oy verdiğidir.

Neticede, CHP'nin cidden sol olabilmesi öncelikle 1989'daki özgürlükçü söylemlerine geri dönmesi Kürt siyasetine yakınlaşması lazım. Bu "sol" olduğunun göstergesi olmayacak tabii, ama en büyük engeli aştığı anlamına gelecek. Daha sonra tabanına bugün "sol" diye kabul ettikleri değerlerin, tarihsel çizgide sol mol olmadığını, sadece yaşam tarzı ve milliyetçilik odaklı siyasetin, o siyasetin esas sahibi geldikçe gitgide daha da başarısız olacağını anlatması lazım. Tabanı bunu idrak etse de kurmay kadrosundaki eskinin İnönüleri, şimdinin Baykalları bunu idrak edemeyeceğinden ciddi bir "bagajdan kurtulma" hali de şart tabii.

Bugün Türkiye'de yapılacak en etkin muhalefet, ücretliden alınan vergilerle, işçilerin sosyal güvenliksiz çalışmasına vurgu ile, herkes için özgürlük sloganı ile başlayacaktır. BDP'nin "statü", CHP'nin de "eski kentsoylu"  ve "statüko" bariyerlerini aşıp, etkin bir muhalefet dili geliştirmesi şart. Zira Türkiye'de merkez sağı birleştirmiş bir partiye ancak muhalefet edilir, ve o blok çatırdamadan da söz sahibi olunması imkansız kere imkansızdır.

Monolitik bir sağ blok haline dönüşmüş AKP'nin üzerinde demokratikleşme baskısı hissetmesi için de bu dönüşümün gerçekleşmesi şart. Yoksa artık dünya tarihinde bir ilkin olmasını bekleyip, "otoriter kapitalizm"den mutlak fayda sağlayacak muhafazakâr bir partinin kendi kendine özgürlükçüleşmesini umut edeceğiz.

3 Mart 2010 Çarşamba

Merak Ettim De... #2

Bir yabancı sosyalbilimci Türk tezlerini savunurken "İşte bak, doğruyu söylüyor adam" olurken, neden bir Türk tarihçi Türkiye'yi eleştirirken "satılmış aydın" olur? Bizim yabancı sosyalbilimci satın alacak paramız yok mudur?

4 Ekim 2009 Pazar

Kitab-ı Bahriye

Piri Reis’in 1535 yılında bitirdiği ve Kanuni Sultan Süleyman’ın adına sunduğu Kitab-ı Bahriye’ye artık bedava olarak internetten bakılabilir. Baltimore’daki bulunan Walters Sanat Müzesi bu eserin 17. yüzyılda yapılmış bir versiyonunun tüm 73 sayfasını resmi websayfasına yeni yüklemiş. Her sayfada rengarenk, dünyanın farklı yerlerini gösteren bir harita görünüyor. Bence bakmaya değer.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Bayrakları bayrak yapan üstlerindeki kanmış...

Türk milliyetçilerinin en çok dem vurduğu, şehit kanıyla sulanmasından girip, ay yıldızına başını koyduğu Türk bayrağının nasıl bulunduğu efsanesi herkesçe malumdur. Efendim, Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Meydan Muharebesi ardından, sözde gece vakti savaş alanını gezerken henüz pıhtılaşmamış bir kan gölü üzerinde hilal ayın ve bir yıldızın yansımasını görmüş, şehit kanıyla sulanmış bu toprakların simgesinin bu olacağını ilan etmiş.
İlkokul 3. sınıf bilgilerimiz Türkiye Cumhuriyeti bayrağının tarihinin bu şekilde olduğunu söylüyor. Fakat... Burada da görülebileceği üzere Sakarya Meydan Muharebesi'nden çok seneler önce bu bayrak Osmanlı Devleti tarafından kullanılmaktaydı. Resmi bayrak olarak kullanılması 1844, bu tarihten önce sekiz köşeli yıldız hali, Osmanlı donanmasında da kullanılmaktaydı. Demek ki, Atatürk'ün kan gölüne bakıp bayrak bulduğu bir yalanmış. Şimdi gelelim ikinci efsaneye, bu efsanede olaylar aynı, fakat kişi, zaman ve savaş farklı. Kişi I. Murad, zaman 1389, savaş da 1. Kosova muharebesi.
Atatürk'ün Türk bayrağını bulduğunu söylemekten daha az abes bir iddia olduğu kesin. Ancak bu iddiada da, (kan gölüne ay yıldız yansıması dışında) kafa karıştırıcı bir durum var: Osmanlı devleti 1453 yılına kadar kayı boyunun işareti olan bir sembolü veya düz kırmızı bir sancağı kullanıyor. 1389 tarihinden sonra değişmiş bir bayrak yok. Ay yıldızlı bayrak 1389 tarihinde bulunmuşsa kullanımı neden 1453'e kadar ertelenmiş?
Şimdi gelelim bir başka teoriye: Bu teoride ne bir kan gölü var, ne de Türkler! Efsaneye göre Byzantion (Şu anki İstanbul şehrinin M.Ö. 667'de kurulduğu ilk adı), o zamanki grek şehirlerinin geleneğine göre (Nasıl Atina şehri Athena'ya adanmışsa), Ay tanrıçası Artemis'e adanıyor. Byzantion'un da bayrağı bu minvalde kırmızı bir zemin üzerine Artemis'in sembolü olan hilal ay oluyor:
(Başka bir efsane de bayrağın Büyük İskender'in babası II. Philip'e karşı kazanılan zaferdeki payından dolayı Ay ve büyü tanrıçası Hecate'ye adandığını söyler.) Tamam ay var ama yıldız nerede? O da burada: Büyük Konstantin İstanbul'u başkent yaptıktan sonra, bakire Meryem'in işareti olan (ve ayrıca kendisi, ve Milvian köprüsü zaferi için son derece önemli olan) yıldızı Ay'ın yanına nazzar boncuğu gibi konduruyor! Sene kaç? M.S. 330. Kosova savaşına kaç sene var? 1000. Bayrak nasıl? Al buyur:
Eski bizans sikkeleri:
Bizans'ın ve Konstantinopolis'in bayrağının nasıl çıktığı elbette efsane. Efsane değil gerçek olansa, Konstantinopolis'in bayrağının kırmızı zemin üzerine hilal ay ve yıldız olması. Bu sembolün Türklerden 1000 sene önce kullanılmış olması. Fakat Türkler bu sembolü savaş alanındaki kan gölüne yansıyan hilal aydan mı yoksa Konstantinopolis'ten mi almışlardır, ben bilemem :D

17 Temmuz 2009 Cuma

Modern Dünya Politikültürel Sosyoekonomik Tarihi

Konferansımızın konusu yeni bir dünya. Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz ama biz yeni bir dünyayı kurmaya neden mecburuz. Konumuz aslında budur. Bugünkü zulüm dünyasının bir sahibi var ve bizim uyumamızı istiyor. Düzen üzerine yapılan çalışmalar bu nedenle çok azdır. Biz bu işi yapmak zorundayız. Bu Siyonist düzeni yıkıp yerine yeni bir dünyayı kurmak zorundayız. Dünya nüfusu bugün yaklaşık 6 milyardır. Ancak 2 milyar insan açlık sınırının altında yaşamak zorunda. Susuz milyarlarca insan var. 100 milyon çocuk ölüyor her yıl. BM rakamları bile felaketi haber vermektedir. Dehşet rakamlar vardır ve sistemin iflas ettiğini göstermektedir. Sistem acımasızca bu durumun devam etmesini istiyor fakat biz buna isyan etmek zorundayız. Seyirci kalamayız. Gerçekler gözümüzün önündeyken başka işlerle meşgul olamayız.
******************************************************
Problem anlayıştadır. Hazreti Adem'den itibaren problemin kaynağında hep bu oldu. Eğer şerefli insanlar olmak istiyorsak bu mücadeleyi vermek zorundayız. Tarih boyunca bu mücadele verildi. Günümüze kadar hak ile batıl mücadelesi hep devam etti. Şimdi bir ayrım noktasında bulunmaktayız. Ya Batının egemenliği bir süre daha devam edecek, ya da Hakkın hakimiyeti egemen olacak. Bunun anahtarı bizde. Bizim mücadelemize bağlıdır. Osmanlı durduruldu ve Siyonizmin hakimiyeti başladı. Şimdi biz tarihi, aslolan yoluna sokmanın mücadelesini veriyoruz. Faizci kapitalist sistem yıkılacak ve yeni adil bir düzen gelecek. Üç kağıt ekonomisi ile dünyayı dolandırıyorlar. Yeşil dolar, Sarı Amerikan tahvili ve Beyaz Merkez Bankası kâğıtları ile 20 Trilyon dolar Amerika'nın elinde. Yeşil, Sarı ve Beyaz kağıtlarla üçkağıtçılık yapıyorlar. Dünya bu kapitalistlere çalışıyor. Hacca giden hacılarımız dahi bu adamlara çalışmak zorunda kalıyorlar. Aldığımız ekmeğin bir kısmını dahi Siyonistlere faiz olarak ödemek zorunda kalıyoruz. Bu inanılmaz bir sistem. Uyutuyorlar insanları. Bu düzene isyan etmemek mümkün değil. İnsanlara bir düdük çalmak zorundayız. Bu sistem bizi sadece köleler haline getiriyor. Bu tür konferanslar da insanlığın uyanması için çaldığımız düdüklerdir. Gençliği uyandırmak için buradayız.
******************************************************
Amerika'nın savaş gemisinden coğrafyamızı vurmak üzere fırlatılan füzeyi teknolojik gücümüzle geri çevirip o gemiyi vurduracağız. Çünkü Afrika'yı, Asya'yı, tüm masumları kurtarmak zorundayız. Tüm insanlığa yeni bir dünya düzeni temenni ederek hepinizi bağrıma basıyorum.
Necmettin Erbakan
--------------------------------------------------------------
Bir daha "Türkiye siyasetinde ironi kültürü yok." dersem dilimi eşşek arısı soksun.

2 Haziran 2009 Salı

17 Mart 2009 Salı

Taş - Kağıt - Makas

Bilmeyen yok herhalde bu oyunu: Taş makası kırar, makas kağıdı keser, kağıt taşı sarar, kaybeden bulaşıkları yıkar, biraları dolaba koyar, yemek siparişi verir vs. Sadizm ve de tahayyüle bağlı olarak yaptırımlar daha da acımasız olabilir, karışmam. Nereden çıktı peki bu durup dururken? Çünkü tesadüfen United States of America Rock Paper Scissors League diye bir organizasyonun varlığını öğrendim. USARPSL (Amerika Taş Kağıt Makas Ligi) 9 Nisan 2006'da kurulmuş, Las Vegas'da düzenlenmiş ilk yarışma (ya Las Vegas'a, ya da Japonya'ya yakışırdı zaten bu absürdite) ve de kazanan talihli (talihli ağır bir ifade mi acaba?) 50,000 USD'yi cebine indirmiş. 2007 yılındaki yarışma ise ESPN2'de yayınlanıp prestij kazanmış diyebiliriz. Nedir taş - kağıt - makasın cazibesi? Yazı-tura gibi sırf şans işi değil, karşındaki insanı tanıman, ne tür bir hamlede bulunacağını kestirmen vs. gerek. Hatta "oyun teorisi" dehlizinde kaybolup "bu adam kağıt oynar, o yüzden ben makas seçeyim; ama dur, ya bu yüzden makas seçeceğimi düşünüp de taş seçerse? O yüzden kağıt seçmeliyim. Ama dur... (gider böyle)" demek de mümkün. En nihayetinde hiç düşünmeyip, ya da çok düşünüp de verdiğin kararın isabeti de bir yerde şansa bağlı olacağından, talihli çok da ağır bir ifade olmaz. Tabii bu talihi milyon dolarlık getiriye çevirenler de var. 2005 Ocak'ına gidelim. Takashi Hashiyama diye, Maspro Denkoh adlı bir Japon (demiştim değil mi?) elektronik firmasının CEO'su, şirketin sahip olduğu birkaç ünlü tabloyu satışa çıkaracakmış. Bu sebepten ABD'deki iki ünlü açık artırma şirketi Christie's ve Sotheby's ile temasa geçmiş. İki firma da Hashiyama'yı ikna edemeyince, ve de Hashiyama da resimleri iki şirket arasında paylaştırmak istemeyince, "arkadaşım gidin taş-kağıt-makas oynayın, kazanan beni görsün" demiş. İlk tepki ne olmuştur bilmiyorum ama, paranın gözü kor olsun ki, bu iki firma da teklifi kabul etmiş. Christie's adına kararı bir çalışanın 11 yaşındaki ikiz kızları vermiş: "Herkes taş seçmenizi bekler, o yüzden makas seçin". Sotheby's konu üzerinde pek düşünmeyip kağıt seçmiş. Oyun teorisi uyarınca bir aşama daha derin düşünen Christie's'in 11 yaşındaki ikizleri "maç"ı ve de milyon dolarlık komisyonu kazanmış. Olay sonrası Hashiyama "iki tane eşit derecede iyi teklif arasında en adil şekilde böyle karar verilebilirdi" diyerek kendince açıklamış olayı. Peh. Bir de gene 2006'da, Florida'lı Federal Yargıç Gregory Presnell'in, uzun süren bir davada iki tarafın temsilcilerinin uzlaşmaz tavrından bıkıp "Eeh, eytere bea, taş-kağıt-makas ile halledin bu işi" deyip, iki tarafı rezil etme girişimi var. Hashiyama'nınkinden daha saygın bir davranış bence bu. (Las Vegas ile Japonya'nın yanısıra, ABD'nin önde gelen eğlence şehirlerinden Tampa'nın hakkını da bu şekilde yemiş olmayalım.) ------------------------------------------------------ Buraya kadar nispeten geyikti, bundan sonrası bu oyunun kökenini merak edenlere, ve de gereksiz tarih bilgilerini rastgele ortamlarda satmayı sevenlere yönelik. Bu konuda rivayetler muhtelif. Bir teori, bu oyunun M.Ö. 200'lü yıllarda Japonya'da çıktığını iddia etmekte. Oyunun orijinal adı Janken. Jan-ken-pon diye de geçiyor. Etimolojik kökeni, Çince bağlantıları vs. ile ilgili teorilere şuradan ulaşabilirsiniz. Başka bir teori oyunun Afrika'dan çıktığı üzerine, diğer bir teori ise oyunun İskandinavya kökenli olduğu ve oradan Avrupa'ya geçtiği yönünde. Avrupa teorisinin alternatifi ise "İrlanda'da doğdu, Portekizli oldu, oradan da Avrupa'ya yayıldı" şeklinde. Bu en son teori oyunun orijinal adını "Pihedra, Papelsh e Tijhera" olarak göstermekte, ve de çıkış tarihi olarak M.Ö. 6. yy'ı vermekte. Otantik bir teori olduğu halde, ben oyumu Japonlardan yana kullanıyorum. Bir de oyunun bilindiği başka bir ad var: Rochambeau (roşambo okunur). Oyunun Avrupa'ya 18. yy ortalarında yayılması ve de Rochambeau Kontu Jean Baptiste Donatien de Vimeur (ki kendisi Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda Amerikalılara yardımcı olmuştur) ile özdeşleştirilmesi konusunda birçok rivayet üretilebilir. Bir tanesi şu: San Francisco'da Rochambeau Parkı var, orada 1943 yazında 3 adet çocuk taş-kağıt-makas oynarlarken "One-two-three" demek yerine "Ro-şam-bo" demeye başlıyorlar, oradan yayılıyor bu yeni deyiş. Yersen. -------------------------------------------------- Tekrar geyiğe geri dönelim. Oyun dünyanın farklı yerlerinde, farklı şekillerde de oynanıyor. Mesela Japonya'da oynanan bir versiyonda, köyün şefi kaplanı avlıyor, kaplan köyün şefinin annesini yiyor, köyün şefinin annesi de şefi yeniyor (hangi fiil ile olduğunu bulamadım). Endonezya'da oynanan bir halinde ise fil insani eziyor, insan karıncayi eziyor, karınca filin kulağına kaçıp onu delirtiyor. Hayalgücü genişliği diyelim. Tabii akla gelen şey ellerle bu işaretlerin nasıl yapıldığı. Hadi fildir falan anlıyorum da, köyün şefinin annesini nasıl anlatıyorlar acaba? Mesela bir de Kuma Ken diye birşey var. Bu oyunda 0'dan 5'e kadar rakamlar yapıyorsunuz elinizle. Normal büyüklük-küçüklük ilişkisiyle belli oluyor kazanan ile kaybeden, lakin bir istisna var, 0 5'i yeniyor. Bunda oyun teorisi modeli daha ilginç; mesela 1 yapmanın hiçbir anlamı yok, çünkü 0'ı 2 ile de yenebilirsiniz, ama 1, 0 hariç tüm rakamlara yenilir, bu yüzden domine edilen strateji haline gelir. 1 anlamsızlaşınca, adımları geriden takip edersek 2 yapmak da anlamsız oluyor. Bütün mücadele 4, 5 ve 0 arasında; o yüzden taş-kağıt-makas tarzı bir üçlem var gene ortada. Ama kafayı çalıştırmayan biriyle oynuyorsanız, ve karşı tarafın 1-2-3'ten birini seçeceğini düşünüyorsanız gönül rahatlığıyla 5 seçebilirsiniz, keza 1-2 ya da 3 seçen birisi karşı tarafın 0 seçeceğini düşünüp saçmalamış demektir. Bu kadar yazıdan sonra "Çok karışık lan bu, ben yazı-turamı atar keyfime bakarım" diyeni taş ya da makas ile kovalarım, kağıt kesinlikle kullanmam.