2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

Ergenekon kararları üzerine

Önsöz

Herhalde uzun zamandır yazmakta en çok zorlandığım yazı bu oldu. Ergenekon sürecinin 5 yıllık süre içinde kutuplaşma ile başlayıp daha çok kutuplaşma ile sonuçlanması, davanın kapsamı sebebiyle iki kutbun da tezini destekleyecek bulguların olması hakkâniyetli olmak isteyen biri için konuyu çetrefilli bir hâle getiriyor. Bunun yanısıra, bu husustaki bir yazının orijinal olma iddiası da zor zira o kadar çok şey söylendi ki, hatta denebilir ki orijinal bir yazı bu çok söylenenler arasından seçicilik ile mümkün mertebe minimal ama tutarlı bir tez anlatabilendir.

Kararlar açıklanınca şöyle bir analoji kullanmıştım: "Gökdelen yapma iddiasıyla işe başlandı ama ikinci katı inşa ederken o kadar çok balkon yapıldı ki 'tamam ya yeter oldu bu' sonucuna varıldı." Bu benzetmeyi kusursuzluğundan değil, benim davaya dair algıladığımı net anlatmasından ötürü tekrar ediyorum.

Bu yazıda, Ergenekon'dan yola  çıkarak "derin devlet" denen olgunun ne olduğuna ve nasıl işlediğine, dava süreci değerlendirirken yapılan anakronik hatalara, davadaki usulsüzlüklere ve de haklılıklara vs. değineceğim. Başta da dediğim gibi, yazının kapsamı -umarım ki- bir mantık örgüsü oturtup o örgü ile sürece başka renk bir ışık tutabilmesi ile teşkil olacak.

*     *     *
Tarihî bağlamı oturtmak

"Derin devlet" kavramıyla tanışma konusunda her neslin bir miladı var: Yeni nesil Ergenekon'u duydu, ondan öncekiler için Susurluk idi (ve öncesinde özellikle bugün yarısı hükümlü olan Aydınlık ekibinin yaptığı JİTEM haberleri), daha kıdemliler Ecevit'in kontrgerilla tabiri ile şaşırdı, daha öncesinde kurulmuş Özel Harp Dairesi (ÖHD) tanıştı, tabii hiçbiri yokken Teşkilat-ı Mahsûsa (TM) ve Karakol Cemiyeti vardı... Bunları saymamın iki sebebi var:

*Türkiye'de "derin devlet" denince akla gelen "devlete rağmen, devlete karşı kötü işler yapan birkaç çürük elma" intibasının eksikliğini vurgulamak.
*Türkiye'de daha devlet-i aliyye geleneği, "halk devlet için vardır ve devlet görevlilerinin birinci vazifesi devleti idame ettirmektir" zihniyeti ve bu doğrultuda işlenmiş geçmiş suçlar ile esaslı bir hesaplaşma yaşanmadığı için devlet pratiğinin önemli bir kısmının (gizli cemiyetler, vatandaşların fişlenmesi vs.) hafife alınıyor olunuşunu eleştirmek.

Daha geçenlerde, devletin neredeyse 100 yıldır tüm gayrimüslim vatandaşları kodladığı ortaya çıktı mesela. Bahsettiğimiz gelenek, böyle saman altından şelaleler akıtabilen bir gelenek. Örneğin TM'nin yapılanması hususunda gerek Meclis-i Mebusan'da yapılan tartışmalar, gerekse 1. Dünya Savaşı sonrası kurulan Divan-ı Harb-i Örfî zabıtları gösteriyor ki Ermeni Kırımı esnasında iki farklı TM oluşturulmuş, emirler ekseriyetle şifahen verilmiş, Talat Paşa kendi evine de telgraf hattı çektirip aynı husus hakkında hem resmî, hem de gayrıresmî emirler vermiş...1 Örneğin Ecevit, ÖHD'nin varlığını örtülü ödenek adına neden yüklü bir miktar para istendiğini sorguladığında kazara öğrenmişti. Bunu kamuya açıkladıktan 3 yıl sonra kendisine yapılan suikast girişimi de, tıpkı Özal'ınki gibi aydınlatılamayacaktı. Örneğin Susurluk kazası olmasa, o zamana kadar alternatif kaynaklarda dile getirilen, yer yer çıtlatılan İçişleri-Emniyet-mafya-milletvekili-kumarhane-uyuşturucu-JİTEM vs. bağlantıları bu kadar açıklanamayacaktı ki zaten konu hakkında yazılan raporun bile belirli sayfaları kamuya açıklanmadı.

Son olarak, devlete dair bu yapılanmanın kapsamının abartılıp abartılmadığına dair bir izlenim oluşturması için, Ecevit'in ÖHD'nin sırrına erdiği sırada kurumun başında olan Kemal Yamak'ın şu sözlerini alıntılayayım:

"Sayın Ecevit’in inandırıcılığına dayanarak alevlenen ve Sayın Ecevit’in zaman zaman medyanın ilgisi için bizzat öne çıkarak söyledikleriyle devam eden bu iftira kampanyası sürdürülürken, bu teşkilatın içinde o zaman kendi partisinden ne kadar personelin, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde birbirini hiç tanımayan kaç milletvekilinin bulunduğunu ve bunun sadece kendi partisine ait bir durum olmadığını, birisi söyleyiverseydi ne olurdu? (...) Aslında onlar milletvekilliği dönemlerinde değil, daha genç yaşlarda bölgesinde güvenilir, saygın, sözü geçen ve gerektiğinde halkıyla bütünleşerek, milleti ve vatanı için yapılacak mücadelede önder olabilecek niteliklere sahip oldukları için seçilmişlerdi. Milletvekili oluşları da bu seçimin doğruluğunu göstermiyor muydu?"2

Bir sonraki kısma geçmeden şunun altını çizeyim: Burada tümevarım yapmaktan imtina ediyorum. Yani bu tür örgütlerin geçmişte kapsamlı bir şekilde var oldukları, bugün de var olmaları gerektiği anlamına gelmez. Fakat işaret ettiğim şey, Türkiye devletinin başlangıcından ve hatta öncesinden beri var olmuş, Ermeni Kırımı, başka gayrimüslim katliamları, 6-7 Eylül Olayları, 70'lerdeki politik cinayetler/katliamlar, suikast girişimleri, 90'lardaki özellikle Güneydoğu'daki operasyonlar vs. her şeyde parmağına bir şekilde rastlanmış bir devlet yapısı ile hiçbir şekilde hesaplaşılmadığı. Buradan "kim, neden, nasıl" sorularına kesin cevaplar olmaksızın bir takım mantıkî çıkarımlar yapmak güç değil. Bu yapılanmanın kendini belli ederek, her yere iz bırakarak çalışmadığı, organizasyonel yapısının gizlilik esasına dayalı olduğu da değerlendirmeler esnasında unutulmamalı.

Ergenekon davası başladığındaki ortam

Dava çok uzun sürdüğü için, alınan kararları güncele bakıp değerlendirmek ve 2007 yılındaki ortamı unutmak doğal bir refleks oluyor. O yıllarda rastladığımız ve fakat bugün olmayan bazı önemli gelişmeler vardı: Ergenekon davası kapsamında da değerlendirilen Danıştay baskını, Cumhuriyet gazetesine atılan bomba, Kuva-yı Milliye'nin yemin töreni, Şemdinli'de askerlerin kitapçıyı bombalaması, Zirve Yayınevi cinayeti... Bir türlü örgüt kapsamına giremeyen ve içinde polis muhbirlerinden jandarmaya, MİT'e elemanların bulunduğu Hrant Dink cinayetini de unutmamalı.

2007 yılındaki e-muhtıraya kadar gündeme darbe vuran bu ve benzeri olaylar (özellikle Hıristiyanlara yönelik saldırılar dikkat çekici) Ergenekon tutuklamaları başladıktan sonra kesildi. Bunun salt bir tesadüften ibaret olmadığı da dava sürecinde hazırlanan iddianameler ve sanık itiraflarına bakıldığında anlaşılabilir.

Bu fenomene dair farklı açıklamalar getirilebilir:

*Ergenekon tutuklamaları, bu olayları organize eden grubu hedef aldığı için durdurmada etkili oldu.
*Ergenekon süreci, her ne kadar bu olayla ilişkili insanları tutuklamasa da, organizatör kişilere bir mesaj verdiğinden durdurmada etkili oldu.
*Bu tür cinayetler Ergenekon tutuklamalarına ortam hazırlamak için yapılmış "sahte bayrak" operasyonları idi.

Sürece baktığımızda, makul cevabın birinci ile ikinci seçenek arasında bir yerde olduğunu görüyoruz. Danıştay saldırısı faili Alparslan Aslan'ın Veli Küçük ve Muzaffer Tekin gibi isimlerle bağlantısı net. Gayrimüslim cinayetlerine yönelik Ergenekon'la bağlantı kurmak da zor değil.

Buraya kadarı özetle, Ergenekon süreci, bir kısım insanın inanmak istediği gibi bir "oyun"dan ibaret değil, zira somut kazanımlar ve olgular var. Gene bu tür yapılanmalarda bağlantılar resmî formatta olmayacağı için, şüphelerden yola çıkılarak sonuçlara varılması, şifahî işleyiş göz önünde bulunarak özellikle ifadeler ile kanaate varılması da yadırganacak bir yöntem değil.

Fakat bütün bunlar, Ergenekon davasının çok temel iki sıkıntısını gözardı etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.

"Derin devlet"le ne kadar hesaplaşıldı?

Davaya dair total bir inkâr içinde olmayan çoğunluğun rahatsızlığının başladığı yer burası, ve bu rahatsızlığın yadsınamayacak temelleri var. Bir önceki kısımda belirttiğim gibi, gayrımüslim cinayetleri konusunda polis ve Emniyet'in rolünün es geçilmesi bu sıkıntının bir yönü. Davanın "Fırat'ın doğusu"na geçmek için uzun süre beklemesi ve daha sonra da Cemal Temizöz ve Cizre davası, Musa Anter davası gibi butik davalar ile başlayıp büyük ölçekli ve kurumsal bir girişimde henüz bulunulmaması, üstüne üstlük Arif Doğan'ın evinden çıkan bir çuval belgenin açıklanmaması ve de Veli Küçük'ün delil klasörlerinde deşifre edilmeyen 19 adet ses kaydı gibi ayrıntılar3, beklenen hesaplaşmanın seçicilikle gerçekleştiğine dair şüpheler yaratıyor. Yıldıray Oğur'un, benim yapmaktan imtina ettiğimin aksine tümevarıma gittiği yazısının sonunda sorduğu soru da, bu açıdan manidar aslında:

"Ama esas eleştiriyi yüksek sesle henüz dillendirmedik. Bu davalar altı yılda karşımızdaki karanlığı ne kadar aydınlatabildi?

Devletin karanlık resmi tarihine giriş kitabı olan iddianameleri merak edip okumayanların, sadece iki yıl ceza alacak kadar bu işlere karışmış bir akapunkturcu doktorun hikayesinden ortalığa dökülen cerahate bakıp esas bu soru üzerinde düşünmesi gerekir. Hemen ardından gelecek soru da şu olmalı: Acaba karşımızdaki bu karanlık ağı aydınlatmak gerçekten mümkün müydü?" 

"Bu hesaplaşma niye gerçekleşmedi?" sorusuna komploist cevaplar vermek mümkün ve gani gani var zaten. Özne kimi zaman Ak Parti, kimi zaman cemaat, kimi zaman dış mihraklar oluyor bu cevaplarda. Fakat bu tür spekülatif yaklaşımlardan kaçınarak da bu soruya cevap vermek mümkün aslında.

Altyapısal yetersizlik ve davanın algoritması

Ergenekon davasının hukukî altyapı itibarıyla en temel sıkıntısı, bu yapılanmanın "terör örgütü" olarak yargılanması idi. Bu suçlama, Ergenekon örgütünü hem belli bir çerçeveye alıp dışsallaştırdığı, hem de hukukî olarak devletin karşısında konumladığı için, devlet mekanizmasının suçlarının yargılanması mümkün olamazdı bir yerde. En başta da değindiğim "derin devlet" intibasının eksikliği, Ergenekon davasını baştan engebeli bir araziye sürüyordu zaten.

Buna dair bir açık gösterge, Ergenekon örgütüne yönelik 1. iddianamedeki suçlamalardaki ifadeler olabilir: Ergenekon örgütünün faaliyetleri arasında "TSK içine sızarak örgütlenme" ve "devlet içine sızarak örgütlenme" yer almakta. Ergenekon'u bu şekilde tanımlarken, örneğin JİTEM'e dair bir yargılama yapmak da mümkün olamıyor doğal olarak.

Savcılar, önlerindeki yasaya bakarak yargılama yapmak zorunda oldukları için, davayı da belirli bir algoritmaya oturtmak zorundalardı. Mesela 1. iddianameye temel belgelerden birisi "Lobi" dokümanı, ve bu dokümana göre Ergenekon örgütü sivil toplum kuruluşlarının (STK) içine sızmaya çalışacak. Terörle Mücadele Kanunu'nun verdiği "gevşek ilişkilendirme" imkânından yararlanarak, herhangi bir Ergenekon zanlısı ile irtibat halinde bulunan bir şahıs, bir STK'ye, siyaset kurumuna vs. girmeye çalışırsa bu faaliyet "Ergenekon adına yapılmış" diye etiketlenebiliyor.4

Sadece Ergenekon değil, diğer davalarda da -Devrimci Karargâh, KCK gibi- kullanılan bu algoritma, davalara dair en büyük itiraz kalemlerinden birisini oluşturuyor. Eğer bir zanlı ile tanışıyorsanız, o zanlı ile iletişiminizden "terör örgütü adına talimat alma" çıkabiliyor. Özellikle 1. iddianameden sonra sıklıkla görülen bu durum -ki OdaTV iddianamesi ağırlıkla bu ithamlardan oluşuyor, siyasî amaçla dezenformasyon dahi örgüt suçu haline gelebiliyordu- davayı zayıflatan etkenlerden birisi.

Onbinlerce sayfanın, yüzlerce duruşmanın ayrıntılarına bu yazıda girmek zor, lâkin bu temel sıkıntının üstüne Özel Yetkili Mahkeme yargılaması prosedüründe görülen avukatların dosyalara erişiminin kısıtlanması, gizli tanık ifadelerinin şaibesi (ya da mesela dava sanıklarından Osman Yıldırım ve Ümit Sayın'ın daha sonra gizli tanık olduğunun ortaya çıkması), mahkemeye getirilen tanıkların dinlenmemesi gibi usûlen soru işareti yaratan durumlar da davaya dair diğer sıkıntıların ana kalemleri olarak sayılabilir.

İstihbarat savaşları ve tasfiye?

Bu bölüm, diğer kısımların aksine, Ergenekon iddianamesinin kurduğu türden ilişkilerin varlığına vurgu yapıp konunun spekülatif boyutunu gösterirken, bir yandan da bu iddiaların neden sonuçsuz kalacağını gösteren bir meta bölüm olacak.

Başlamadan önce, daha önce yazdığım bir yazıya link vermeliyim. Türkiye'de istihbarat kurumları arasındaki rekabetin bir dışavurumunun anahtarı o yazıda var, ve de içinde geçen isimlerin bugün Ergenekon tutuklamasında aldığı/almadığı roller de ziyadesiyle ilginç.

Türkiye'de istihbarat kurumları arasındaki rekabet yeni bir olgu değil, basında da karşımıza çıkmakta. Reyhanlı'dan sonra da Cüneyt Özdemir bu bağlamda bir yazı kaleme almıştı mesela. Ya da Haziran ayında, Taraf gazetesinde çıkan haberler üzerine yazılan şu haberde de ilginç anahtarlar var. Ya da şu tasfiye temalı habere de bakabilirsiniz eğer kafanızı daha da bulandırmak istiyorsanız.

Başka bir çağrışım oyunu oynayalım ve bu süreçte aldığı cezanın şaşırtıcılığı hakkında en çok konsensus olan isim Hanefi Avcı'ya bakalım: Kendisi Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede JİTEM'in varlığını kabul etmiş; Mehmet Ağar, Mehmet Eymür, Korkut Eken, Veli Küçük gibi isimleri suçlamıştı. Avcı, gene 28 Şubat sürecinde darbe çalışmaları yapan Batı Çalışma Grubu'nun belgelerini Emniyet İstihbarat'a sızdırdığı için kızağa çekilmiş, daha sonra da MİT aleyhine açıklamaları sebebiyle açığa alınmıştı ve yargılanmıştı. Avcı'yı tutuklama kararı veren Tanju Güvendiren5 de Ergenekon'dan yargılandı. Avcı ise daha sonra beraat etmiş ve hizmete geri dönmüştü ki son davada tekrar hapse mahkûm edildi.

Gene 90'lara geri dönersek, o yıllarda daha Susurluk skandalı patlak vermeden Perinçek ve Aydınlık ekibi sürekli Mehmet Ağar aleyhine yayınlar yapmakta, Öcalan ile arası bozulana kadar Güneydoğu'daki JİTEM cinayetlerini yazmakta, daha sonra gene Hizbullah cinayetlerine eğilmekte. Susurluk kazasından hemen sonra "Çiller-Ağar iddianamesi" başlıklı bir rapor hazırlayıp bu "derin devlet" örgütünü deşifre eden de gene Perinçek ve Aydınlık ekibi. Doğu Perinçek'in geçmişi hakkında şöyle bir özet de geçmek mümkündür ve bu doğrultuda onun da hikâyeyi eksik anlattığını söylemek fazla uçarı bir yargı değildir.

Son bir karaktere değinmek istiyorum şimdi de: Türk Solu dergisinin başyazarı, 1994 yılında daha 19 yaşındayken Perinçek'in İşçi Partisi'nin Merkez Komitesi'nde görev alabilen yetkinlikte bir isim. Şu anda Ulusal Parti'nin başkanı. Kendisinin yayın organında "Ordu Göreve" manşeti atılmış, "Biz Kaç Kişiyiz?" eylemlerinde aynı şekilde bir pankart açılmış, fakat Ergenekon iddianamesinde de yer alan bu duruma dair cezaî bir takibat yapılmamıştı.

Hasıl-ı kelam eyleyeyim: Ergenekon davasında yargılanan kimi isimlerin geçmiş suçları ve bağlantıları malûm olduğu kadar, yargılanmayan, tanık olarak dahi dinlenmeyen kimi isimlerin bağlantıları da ilgi çekici. Zaten davanın yetersizliğinin en büyük sebeplerinden birisi de bu: İstihbaratın bütün kalelerine girilmedi, ÖHD gibi yapılanmalar, ortaya çıkan belgeler tam olarak açıklanmadı, belli bir yerden sonra, o meşhur tabirle, "tuğla çekilemedi." Bu ağda devlete rağmen iş yapmaya çalışan bir klik tasfiye edildi, orası kesin, fakat yoğun şüpheler var ki onun yapılmasıyla kalındı.

Sonuç

Şurası net: Ergenekon sürecinin tamamen bir kurmaca olduğunu iddia etmek, ya da davanın ilk gününde ne deniyorsa karar gününde de aynısını söylemek (olumlu olumsuz fark etmez) geçersiz bir duruş.6 Dava sürecinde ortaya saçılan bilgiler az değil. Bu yüzden, bütün duruşma kayıtlarına da hakim olan kimse olmadığı için, davanın gerekçeli kararını görmeden böyle total nitelikli yargılarda bulunmak sağlıklı değil.

Gene de, şu hâlde dahi bilinen gerçekler var: Yargılama esnasında usulsüzlükler yapıldı, cezalarda adaletsizlikler var (özellikle de daha düşük cezalar alanlar ayrıntılı incelenmeli), altyapı yeterli olmadığı ve dava doğru formüle edilmediği için beklentiler karşılanamadı. Köklü bir devlet yapısıyla hesaplaşma, devletin orijinal günahlarına soğukkanlı ve cüretkâr bir şekilde bakmadan da gerçekleşmeyecek muhtemelen. Fakat davanın aldığı en son hâl uyarınca dahi darbeye kalkışmanın, bu yönde hazırlıklar yapmanın ne kadar ciddi bir suç olduğuna dair emsal bir dava var elimizde, ve Türkiye için ne kadar çarpık da olsa bu bir kazanım.

Bundan sonra yapılması gereken önce gerekçeli kararı beklemek, sonra da temyiz sürecine bakmak. Unutulmamalı ki, Tuncay Özkan'ın AİHM'ye yaptığı başvuru sonrası AİHM haklı olarak "adil yargılama ve deliller konusunda bir şey demek için henüz erken" demişti, zira suçlamalar ciddi idi. Bu esnada, bu davanın ne olursa olsun açtığı yola bakıp bir "başarmışlık" hissi yerine, daha çok hesaplaşma, daha çok gerçeklik talep etmek gerekiyor. Ona da Fırat'ın doğusuna güç bela geçebilmiş davalara destek olarak başlanabilir, hukukî altyapıdaki bariz sorunlarla ilgili düzenlemeler istenebilir, TMK gibi "doldur çuvala" algoritmasını teşvik eden mevzuata dair tepki gösterilebilir. Her davada olduğu gibi bu davanın da mağdurlarının sesini yükseltmek ve de bundan sonrası için, daha hesaplaşılmamış isimler için adil (her anlamda) bir yargılama istemek ile mesulüz.

-------------------------------------------------
1 Bu konuda Taner Akçam'ın Tehcir ve Taktil: Divan-ı Harb-i Örfî Zabıtları ve İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu kitaplarındaki belgelere başvurulabilir.
2 Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler kitabından.
3 Bu bilgiler Ahmet Şık ve Ertuğrul Mavioğlu'nun Kontrgerilla ve Ergenekon'u Anlama Kılavuzu kitabının ilk cildinin 110-113. sayfalarında mevcuttur.
4 Bu durumdaki hükümlülerden birisi Utku Gümrükçü, iddianamede kendisine atfedilen suçun afakî niteliği şu linkin e maddesinden anlaşılabilir.
5Tanju Güvendiren'in Melih Gökçek ile yakın dost olması, firarî Turhan Çömez'in bilgisayarından Tayyip Erdoğan'ın önünün kesilmesi için Gökçek'in desteklenebileceğine dair notlar çıkması da iddianamenin ilginç kısımlarından.
6 Bu tanımlama Twitter'dan @hicisleri'ne ait.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Muhalefet Sıkıntısı II

Senenin başında bu yazının ilk kısmını yazmıştım, devamı olacağını da hiç düşünmemiştim zira orada derdimi yeterince anlattığım kanaatindeydim. Fakat muhalefetin geldiği nokta değişmekten ziyade, devam eden KCK tutuklamaları sürecinde ve Balyoz davası kararlarının sonucunda daha da kötü bir yere geldiği için düşüncemi derli toplu anlatma ihtiyacı duydum.

Şu an ÖYM'lerde süren davalar özelinde baktığımızda muhalefetin iki sıkıntısı var: 1. Enerjisini anlamsız yere tahliye sürecine odaklaması. 2. Bütün muhalefetin davalarda sembolik isimler üzerinden yapılması. İkisini de açıklayacağım.

Kısım I: Tahliye Odaklılık

Artık hukuk bilmemekten mi, istatistikleri önemsememekten mi, post-12 Eylül devletinin keyfekeder işleyişinin içselleştirilmesinden mi bilmiyorum, günümüzde tutuklamaların ve tahliyelerin neden olduğuna kafa yorulmuyor. Bu uğurda mücadele etmenin -belki tutuklu yakınları haricinde- büyük resimde hiçbir anlam ifade etmeyeceği ve kitlesel enerjinin buraya harcanmasının boşa olduğu da bu yüzden göz ardı ediliyor.

ÖYM sürecinin en kıdemli örneği olması dolayısıyla bakmak istediğim Ergenekon davası. 1. iddianameyle yargılanan sanık sayısı esasen 86, fakat bunların ikisi vefat ettiği için 84 diyelim. Bu sanıkların 35'i ya çok kısa bir süre tutuklu kalıyor, ya da tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor. Bunun haricinde tutuklanıp datahliye olmuş sanık sayısı 34. Bunların 1 yıl içinde tahliye olanları 12, 1-2 yıl arasında tahliye olanlarının sayısı 14, daha uzun sürede tahliye olanlarının sayısı ise 8. Halen tutuklu bulunan 15 sanık var, ve bu sanıkların ortak bir kaç özelliği var: Ya "yönetici" olmakla suçlanıyorlar, ya silah sağlamak ile, ya da yargılandıkları suç sayısı 4'ten fazla. Bu isimler zaten en medyatik, geçmişi en faaliyet dolu isimler. (Küçük, Tekin, Perinçek vs.)

Buradan varacağımız bir sonuç şu: Eğer bir tutuklu sadece "silahlı terör örgütü üyesi olmak" suçundan yargılanıyorsa, er ya da geç tahliye ediliyor, çünkü teamül bunu gerektiriyor. Fakat tahliye hiçbir anlama gelmiyor, bunu da çok yakın zamanda gene isim üzerinden hareket edilen bir mücadelede gördük: Cihan Kırmızıgül ve poşu davası. Kırmızıgül, savcının isteğine karşın tahliye edilmezken bir kamuoyu yaratılmış, ve de kendisinin tahliyesiyle ciddi bir sivil toplum zaferi kazanılmış sanmıştık. Gelgelelim kendisi 11 yıl hapse mahkum edildi, ve karar temyizden dönmezse ne yazık ki kendisi hapse girecek.

Yani hem tahliyeler kısa vadeli bir mutluluk haricinde hiçbir anlama gelmiyor, hem de zaten isnat edilen suçun niteliğine göre er ya da geç gerçekleşecek bir şey için ziyadesiyle enerji harcanıyor. Şu durumda şu iki sorunun sorulması elzem:

- Madem muhalefetin bu mücadele enerjisi vardı, neden tutukluluk süresini maksimum 10 yıl olarak düzenleyen CMK 102. madde hakkında hiçbir şey yapılmadı, hem de bu 2011 yılının başında hazır gündemdeyken?

- Madem muhalefet TMK ile suçlanan bireylerin yargılanmasında bu kadar mücadele enerjisine sahip, neden Bülent Arınç "TMK'da ne değişsin istiyorsunuz, söyleyin" diye açık çek verdiğinde bir sivil toplum kuruluşu bile bu konuda çalışma yapmadı? Neden köşe yazarları bu konuyu gündemde tutmak için ısrarcı olmuyor?

Muhalefetin amacı sadece Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakolu, Ahmet Şık vs. gibi isimler ortalama 15-20 ayda tahliye olacaklarken bunu 7 aya mı çekmek? Türkiye'de sivil toplumun kazandığı zafer sadece teamüllerin uygulanmasını birkaç ay kısaltmak mı? Bu konuda yaşanan hayalkırıklıkları hiç mi ders olmayacak?

Kısım II: Politik Mağduriyet vs. Sistem Mağduriyeti

Yazının başında, ikinci rahatsızlığımı "bütün muhalefetin davalarda sembolik isimler üzerinden yapılması" diye açıklamıştım. Zaten ilk kısmın sonunda buna değindim (ve daha önce de yazmıştım), fakat bu hareketin Balyoz konusunda ön plana çıkan ikinci bir dezavantajını da gördük: Sistemden dolayı mağdur olan bireylerin mücadelesinin ötelenmesi.


Balyoz konusunda konuşmalar ya Dani Rodrik'in kayınbabası Çetin Doğan, yahut MHP milletvekili Engin Alan üzerinden dönüyor. En çok resmi kullanılan, en çok satırbaşı işgal eden isimler bunlar. Özellikle Doğan üzerinden Rodrik ve Emre Uslu iki cephe oluşturmuş, delillerin sahihliğini tartışıyor ve fakat bunu bir isim üzerinden bütün davaya yansıttıkları için tartışma politik bir kimlik kazanıyor. Bu durumda haklılık ve haksızlıklar da şekillenirken garip bir hal alıyor.

Halbuki bu davadaki aksaklıklar hem ÖYM'nin (eski DGM) bütün davalarda var olan "gizli tanık-gizli delil" sistemi yüzünden oluşuyor, hem de astlardan su götürmeyecek bir şekilde mağdur olmuşlar var. Mesela şurada anlatıldığı gibi, Faruk Yarman isimli Havelsan Genel Müdürü, tek bir sahte olduğu ispatlanmış ve öyle olmasa bile yetersiz nitelikte delille 16 yıl cezaya mahkum ediliyor.

Eğer ki tartışma sadece generaller üzerinden yapılacaksa, onların gerçekten seminerde Genelkurmay'ın da bilirkişi raporuyla belirttiği üzere darbe planladığı ve yetki aştığı gerçeği ile delillerin yetersiz olduğu gerçeği çatışıyor. Halbuki bu davanın "toplu yargılama" niteliğinin yanlışlığı ve sahteliği bir yana konsa bile yetersiz delillerle nasıl ceza verilebileceğinin tartışması yapılsa, varılacak sonucun daha somut olması işten değil. Tanık ve deliller hususunda her zaman sergilenen usulsüzlüklerin, bunun ne ilk ne de son olduğunun vurgulanması sisteme daha derli toplu bir eleştiri olacakken, tartışma zemini öğle gongunda meydana çıkmış iki kovboyun düellosuna dönünce kayıp olunuyor.

Sonuç

İki yazıdır aynı şeyleri dediğim için lafı fazla uzatmayacağım. Sivil toplum hareketleri ve muhalefet, artık kişi ve dava bazlı düşünmek yerien hukuk sistemine kapsamlı eleştiriler getirmek, enerjisini daha odaklı kullanmak mecburiyetinde. Hele ki tahakküm mekanizması güçbirliği etmişken bu elzem. İnsana "acaba devlet ile sivil toplum önderleri arasında 'bizim eş-dosta dokunma da, gerisinde takıl sen' gibi bir yazılı olmayan anlaşma mı var?" diye komploist bir şekilde soru sordurtacak bu yaklaşımı geride bırakmalıyız.


İktidarın yargı reformu yapmak için yargının kendisine dokunulacağını hissetmesini beklemek lüksüne sahip değiliz ne yazık ki. Korkum odur ki her olayla "amaaan, birkaç isim salarız, nasıl olsa susuyorlar" diye düşünmeye sevk ediyoruz muktedirleri.

Yorumlar Üzerine Önemli Not: Bu yazıda eleştiri getirilen kesim anaakım medyada muhalefet titriyle bulunanlar veyahut kitlesel örgütlenme gücü olmasına karşın TMK ve ÖYM karşısında ses çıkarmayanlardır. Bu yazıda bu konuda kısıtlı erişim gücüyle mücadele veren hiçbir STÖ eleştirilmemektedir, onların çabaları haikr görülmemektedir.

Ayrıca, tahliye odaklılık kısmında insanların bireylerin tahliyesi için çalışması, onların hayatlarından birkaç ay daha kurtarmak için çaba göstermesi de eleştirilmemektedir, o şerh düşülmüştür. Bu tabii ki herkesin yapacağı bir şeydir, en doğal tepkidir. Gene o kısımda eleştirilen, sadece tahliye odaklı çabaların anaakımda medyatikleşmesidir. 4 no'lu yorumda da açıklandığı gibi, görülen birçok terör davasında tahliyeler veyahut tutuksuz yargılamalar gerçekleşmektedir, fakat bir büyük sorun da sistemin atıl kalması/yavaş işlemesi, bazı suçlar için "tahliye" vermenin yargının işine gelmemesi ya da elinde olmamasıdır.

Arz ederim.

12 Eylül 2012 Çarşamba

5 Yıl Öncesine Yolculuk

"1) DTP'nin TBMM'ye girmesi, Türkiye demokrasisi için bir talihsizliktir. PKK'yı kardeş ve hatta 'kendileri' ilan eden, terörist başının yaşam koşullarını TBMM'ye taşıyacaklarını açıklayan bu kişilerin; geçmişten ders almadıkları, amaçlarının kendilerinden öncekiler gibi demokratik bir platformda görüşlerini dile getirmek değil devletle kavga etmek olduğu daha ilk günden anlaşılmıştır.

(...)

(9) DTP ve yandaşlarının yaşadığı sıkıntıların istismar edilmesi ve AB'den gelecek desteğin önünün kesilmesi için;

(a) DTP'nin, kendi ifadeleri ve davranışları nedeni ile TSK tarafından terörist olarak görüldüğünü ve herhangi bir şekilde muhatap kabul edilmeyeceğini üst düzey bir açıklama ile ilan etmek.

(b) Terörü bu şekilde destekledikleri müddetçe demokratik olarak herhangi bir ilerleme sağlayamayacaklarını ve bu suretle esas olarak temsil ettiklerini iddia ettikleri kişilere zarar verecekleri mesajını yaymak.

(c) Bu suretle "bugüne kadar ki kazanımlardan taviz vermeyin, yumuşamayın" diyen Kandil ile "terörden bir fayda gelmez, teröristleri desteklemeyin vazgeçin" diyen başta AB olmak üzere Kandil karşıtı çevrelerin arasında sıkışıp kalmalarına yol açmak,

(ç) Irak'ın kuzeyindeki desteği kesmek için bölge halkını terörle mücadele bağlamında 'rahatsız etmek', bu suretle de PKK'ya yardım ettikleri ve destek sağladıkları müddetçe bu rahatsızlığın devam edeceği mesajını vermek,

(d) PKK'nın eylemlerinin, işadamlarının bölgede yatırım yapmamalarına yol açması, iş makinelerini, yolları, köprüleri tahrip ederek bölgeye hizmet götürülmesine mani olması gibi sonuçları ile bölge halkına daha da zarar verdiği gibi söylemlerin yaygınlaştırılarak bölge halkının teröristlere sağladığı desteğin azaltılmasına çalışılabileceği düşünülmektedir."

Yukarıdaki satırlar, 4-5 ay önce 27 Nisan Muhtırasını kaleme almış bulunan zamanın Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın emriyle Korgeneral Nusret Taşdemir tarafından Eylül 2007 tarihinde kaleme alınmıştı. Belgenin tamamının adı "Bilgi Destek Planı" idi, ve de "İrtica ile Mücadele Destek Planı" ile aynı anda gündeme gelmişti. Gene aynı belgede AK Parti karşıtı ciddi ifadeler de bulunmakta idi.

Bugün acaba Genelkurmay'dan önce bu bildiriyi kaleme alacaklar olur mu? Bu ifadeleri köşelerde dillendirenler yok mu? 1. maddedeki tanımlama ve eylem olarak önerilenler size tanıdık geliyor mu?

Bir sorayım dedim. Elçiye zeval olmaz.

24 Mart 2011 Perşembe

Biri Beni Uyandırsın

Değme sürrealist yazarları kıskandıracak bir dönemden geçiyoruz, kıymetini bilelim. Son 24 saatte olan olayları kısaca anlatayım:

- Ahmet Şık'ın daha taslak halinde olan İmamın Ordusu adlı kitabının basımı durduruldu, kapı kapı gidip dijital kopyalarına el konuldu. Daha önce Ahmet Şık'ın tutuklanmasının sebebinin kitabı olduğu söylendiğinde savcılıktan "Tutuklama kitapla alakalı değil, elimizde şu an açıklayamayacağımız gizli deliller var" denmişti. Bugün ise kitabın kopyasına sahip olup da teslim etmeyenlerin "teröre yardım ve yataklık" suçundan yargılanacağı tebliğ edildi.

- BDP'nin düzenlediği "sivil itaatsizlik" temalı oturma eylemi, "izinsiz gösteri" olduğu gerekçesi ile engellendi, milletvekilleri yaka paça götürüldüler. Medyada, tabiatı gereği pasifist ve şiddet karşıtı bir duruş olan sivil itaatsizlik "tehlikeli propaganda" olarak pompalandı. "Dağdaki adam inmeden sivil itaatsizlik mi olur?" eleştirileri, sanki BDP yasadışı bir örgütmüş ya da şiddet eylemlerini planlayan onlarmışçasına söylendi.

- Türkiye NATO ile işbirliği amacıyla Libya'ya savaş gemilerini yolladı. Bu normal, fakat savaş gemileri yollandıktan sonra ilgili tezkere meclisten geçirildi, milletin iradesi ile dalga geçildi.

- TÜSİAD'ın "İlk 3 madde değişebilir" söylemi, sene olmuş 2011, infial yarattı. Sürekli "sivil anayasa" söyleminde bulunan hükümetin yetkili ismi Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek "Anayasanın ilk 5 maddesini değiştirmek gündemimizde yok" dedi.

Baylar bayanlar, 1 Nisan haftaya, siz galiba haftaları karıştırdınız.

Sözün özü, biri beni çimdiklesin yoksa tırlatacağım sanırım, bu dozda gerçeküstülük hiç almamıştım hayatımda.

9 Mart 2011 Çarşamba

Mahçupyan'ın Algısı

Ergenekon davasının kafalarda soru işaretleri oluşturduğu bugünlerde, bekleneceği gibi süreci idrak etmeye çalışırken tepkiselleşmeler ve karşıtepkiselleşmeler teşkil oluyor. Bu durum bazen öyle bir hal alıyor ki, olanları anlamlandırmaya çalışmak garip bir algının oluşmasına meydan veriyor. Mahçupyan'ın bugünkü yazısında da, bu garip algının izleri mevcut.

Mahçupyan'ın yazısının teması ilk bakışta gayet normal, kendisi özetle diyor ki "Tamam, tepki duyalım, ama şimdiden Nedim ve Ahmet'i suçsuz ilan etmeyelim, bu yönde bir kanaat baskısı yapmayalım, bekleyelim." Bu, hemfikir olunmasa da katılınası, tartışılası, mantıklı bir fikirdir. Lakin yazının devamında bazı kısımlar var ki, bu tezin altındaki iyi niyete şüphe düşürüyor.

Mahçupyan, Ergenekon davasının başlaması ile ortaya çıkmış bir "post Ergenekon" oluşumdan bahsediyor, ve de bunun hedefleri arasına "referandum ve seçimleri etkileyerek AKP iktidarını indirmek" maddesini koyuyor. Algının karışacağı ilk yer burası. İki soru var:

1. Bir örgütün yasal faaliyeti, sırf o örgüt yasadışı diye yasadışı olur mu?
2. Bir örgütün faaliyeti ile paralel eylemlerde bulunanlar, otomatikman o örgüt üyesi olurlar mı?

Örnek: PKK Kürtçe eğitim için propaganda yapıyorsa, Kürtçe eğitim istemek yasadışı bir faaliyet olur mu, ya da Kürtçe eğitim isteyenler otomatikman PKK'lı olurlar mı?

Biraz daha açayım. Referandum ve seçimleri etkileyerek AKP iktidarını indirmek, bir suç değildir. Buna dünyanın her yerinde politika denir. Eğer ki iktidarı "zor kullanarak" indirmek söz konusuysa bu suçtur, darbeye müsaade eden bir ortam hazırlamak amacıyla, bilerek ve isteyerek ve destek alarak propaganda yapılıyorsa bu suçtur, lakin Mahçupyan'ın "Bu da hedefler arasında" diye gösterdiği cümle bugün her muhalifi zan altında bırakacak bir cümledir. Bu algı, çok tehlikeli bir algıdır.

Yazının son iki paragrafında Mahçupyan özetle şunu diyor: Bu kitaplar araştırmacı gazetecilik değil, zira servis edilen belgelerle yazılmış. Böyle olursa ve bir çatışmada taraf olmayı seçerseniz, gazetecilik mesleğini zorlarsınız. Şener ile Şık bu çizgiyi aşmış olabilirler.

Bu ise, üstteki ucu açık beyanatın yarattığı potansiyel tehlikeyi katmerleyen bir örnekleme. Bir gazetecinin, kendisine servis edilen belgelerle, doğruyu söyleyen bir kitap yazması suç mudur? Bir gazeteci, illa gidip belgeyi kendisi mi bulmalıdır? Doğru nereden gelirse gelsin doğru değil midir, gazetecilik bu değil midir?

Hem eğer Mahçupyan'ın anlattığı "çizgiyi aşmak" durumu geçerli ise, bu ülkede ilk çizgiyi aşan Taraf Gazetesi ve de onun muhabiri Mehmet Baransu'dur. Zira kendisi başından beri bir çatışmada taraf olmakla ve kendisine servis edilen belgeleri haber yapmakla itham edilmektedir. Böyle bir "demokrat" tutum olur mu?

Bu eleştiriler ışığında, farazi bir durumla sonlandıralım: Ben, muhalif yazılar yazan bir yazarım, ve konuştuğum insanlar arasında Ergenekon'la bağlantılı kişiler de var, lakin ben bunların bu kimliğinden haberdar değilim. Onların amacına paralel bir eylemde bulunmam, illa o örgütün bir parçası olmak anlamına mı gelir? Ben bugün Şık'ı tanıyorsam, ve Şık ile "Abi AKP şunu şunu yapmış, bunu yazacağım yarın, insanlar gerçekleri öğrensin" diye bir telefon konuşmam olsa, ben de tutuklanır mıyım?

Sonuç: Ergenekon davasındaki son durumun yarattığı kafa karışıklığı halinde, algı mühendisliği yapacak kalemler ortaya çıkacaklardır. Mahçupyan, belki de iyi niyetle, ortalığı teskin etmek istiyor, fakat yazısından her türlü muhalefeti, yüzeysel sebeplerle suçlu göstermeyi makul gösteren bir sebepleme çıkıyor.

Bugün oluşacak en tehlikeli algı budur: AKP'yi seçim sürecinde alaşağı etmek için kendisine servis edilen bilgileri yazanlar Ergenekon'un üyesi olmazlar. Bu yüzeysellikle değerlendirme yapılırsa, yarın öbür gün her gazeteci, her yazar Ergenekoncu oluverir.

7 Mart 2011 Pazartesi

Gizli Delil

Bir önceki post'ta, savcı Zekeriya Öz'ün "gizli delil" diye ortaya koyduğu fenomeni incelemiş, "bu deliller sanıklardan, avukatlarından ve de yargıçtan da gizlenmiş midir?" diye sormuştuk. Sorumuza kısmen yanıt aldık sanırım:

Şu linkte, Ahmet Şık ve Nedim Şener'in sorgusunun tam metnine ulaşabilirsiniz. Bugüne kadarki yorumlarda, Ahmet Şık ve Nedim Şener'in gazetecilik faaliyetleri ve yazdıkları ile ilgili tutuklandıkları yorumu yapılıyordu. Savcı ise "Hayır, bildiğiniz gibi değil" demişti. Sorulan sorulara bakıyoruz, Şık ve Şener'in de bildiği gibi değil zira sadece kitapları, yazdıkları ve OdaTV'den çıkan notlar ile alakalı sorular var.

Hadi diyelim biz göremiyoruz bu "gizli delil"i, Şık'ın avukatı da "Savcının söylediğinin aksine bir delil yok, varsa da bize göstermeyerek savunma hakkımızı ihlal ediyorlar" diyor.

Yargıç da bilmiyorsa bu delilleri -ki bilip bilmediği tutuklama gerekçesinin açıklanmasıyla ortaya çıkacak- gerçek anlamda bir hukuk trajedisi ile karşı karşıyayız demektir.

Sanırım "geçmişme hesaplaşma" denirken İstiklal Mahkemeleri'nin intikamının alınmasından bahsediliyormuş...

Zekeriya Öz'ün Açıklaması Üzerine

Ergenekon sürecinde gelinen noktada savcılık en sonunda bir açıklama yaptı, daha doğrusu bir bilgi notu dağıttı. (Haber kaynakları özet geçtikleri için ifadeleri farklı yerlerden derledim.) Bu notta iki adet çarpıcı ifade var:

1. "Yürütülmekte olan soruşturma, bir kısım basın mensubunun gazetecilik görevleri, yazdıkları, yazacakları yazılar, kitapları ve ileri sürdükleri görüşlerle ilgili olmayıp 'Ergenekon' terör örgütü soruşturması kapsamında elde edilen ve soruşturmanın gizliliği nedeniyle bu aşamada açıklanması mümkün bulunmayan bir kısım delillerin değerlendirilmesi sonucu yapılması zorunlu hale gelen hukuksal bir işlemdir."

Bu cümlede dikkati çeken nesne "gizli delil". Yani Ahmet Şık ve Nedim Şener, şu anda açıklanamayan deliller sebebiyle tutuklanmış. İsmet Berkan bu hususta güzel akıl yürüttü Twitter'da, biraz daha ekleyerek sorularımızı soralım:

- Bu gizli deliller, tutuklama gerekçesine açıkça yazılmış mıdır? Yargıç bu delilleri görmüş müdür? Yazılmadıysa tutuklama gerekçesi nedir?
- Basına yansıyan sorguda bu gizli delillerle ilgili hususlar mevcut mudur? Değilse (ki öyle duruyor), Nedim Şener'e ve Ahmet Şık'a bu hususta sorular sorulmuş mudur?

- Sanıktan delil gizlenerek sağlıklı bir soruşturma yapılabilir mi?
- Bu deliller ne zaman açıklanacaktır? Tutukluluk süresi 10 yıla kadar sürebileceğine göre, delillerin de bu kadar süre "gizli" kalmasını bekleyebilir miyiz?

2. "Esasen savcılığımızın hukuksal gereklilikler dışında herhangi amaç ve saikle hareket ettiğinin / edeceğinin kabulü ve kamuoyunun bu yönde asılsız değerlendirmelerle yönlendirilmeye çalışılması, büyük bir titizlik ve ciddiyetle yürüttüğümüz soruşturmaya zarar vereceği gibi adı geçen terör örgütünün hedef ve amaçlarına katkı sağlayacağı da açıktır. Bu istikametteki yayınlar tarafımızca özenle izlenmekte, hassasiyetle değerlendirilmektedir."


- Bu cümle ile ima edilen nedir? "Eğer bizim yaptıklarımızı sorgulayan yayınlar yaparsanız sizi de bu örgütün hedef ve amaçlarına katkı sağladığınız için içeri alırız" mı denmektedir?
- Bu dil size tanıdık gelmekte mi? Savcının bu bize Kanadoğlu şürekasından, babacan ordumuzdan yadigâr dili benimsemesinde hayır var mıdır?

Zor zamanlardan geçiyoruz, çok zor zamanlardan...

4 Mart 2011 Cuma

Evrim ve Ergenekon

Başlığı okuyunca Yılmaz Özdil'e bağlayıp maymunlu espriler yapacağımı düşünenler varsa hayal kırıklığı yaşayacaklar, baştan söyleyeyim. İki konuya yaklaşım arasında bir paralellik görüyorum, onu anlatacağım ciddi ciddi.

Ülkemizde "evrim" denince akla gelen üç kelime var: "Darwin, insan, maymun." Dolayısıyla bu konudaki tartışmalar bir yerden sonra tıkanmakta, ve hatta insanlar fütursuzca "Ben evrime inanmıyorum" demekte. Tamam, hobi olarak gene inanma, ama evrime inanmamak, atoma inanmamak gibi bir şey neticede.

Evrim vardır, gözlemlenmiş, kanıtlanmış, üzerine bilim dünyasında konsensusa varılmıştır. Lakin tartışılması gereken şey "evrim teorisi"dir, zira kendisi, Darwin onu ortaya attığından beri, zibilyon defa değişmiş, özellikle de gen haritasının bulunmasıyla bambaşka bir hal almıştır; öyle ki Darwin bugün gelip teorisini aynı şekilde sunsa tez hocaları ona B- verirler "Git biraz daha çalış bu ne?" diye. Hal budur, hala daha evrim konusunda farklı temelden gelen görüşler vardır, ve de evrim teorisyenleri bu teoriyi açığa kavuşturmak için çalışmaktadır, sanıldığı gibi evrimi kanıtlamak için değil.

Nasıl ki atom bulunduğundan beri Dalton, Rutherford, Bohr vs. farklı modellerle geldi, sonra quark'lar keşfedildi ve "atom teorisi" bambaşka bir hal aldı ama bu hiçbir zaman "Ben atoma inanmıyorum" dedirtmedi; nasıl ki evrendeki, güneş sistemindeki gezegenlerin oluşumuna, hareketlerine, kütleçekimlerine yüzyıllar boyu farklı açıklamalar getirildi ama bu hiçbir zaman "Ben evrene ve kütle çekimine inanmıyorum" dedirtmedi; aynı şey evrim konusunda da geçerli olmalı.

Bunun Ergenekon'la alakası ne? Şu: Ergenekon vardır. Bu ülkede zamanında adı Gladio olarak konmuş, daha sonra Susurluk'a evrilmiş, en son olarak Ergenekon olarak etiketlenmiş bir yasadışı oluşum, bir derin devlet, bir örgüt var. Burası net.

Lakin Ergenekon soruşturması gittikçe hedeften uzaklaşan bir görüntü veriyor, bu da doğal olarak tepki topluyor. Fakat bu tepki toplama "Ergenekon yalanmış işte" noktasına gelirse, yanlış yapmış oluruz. Bizim odağımız, Ergenekon soruşturmasını en başına, Veli Küçüklere, JİTEMlere, faili meçhullere, 28 Şubatlara döndürmek olmalı.

Nasıl "evrim" ve "evrim teorisi" farklı şeyler ise, "Ergenekon" ve "Ergenekon soruşturması" da farklı şeylerdir. Evrim teorisinin çıkmazlarını açıklamaya çalışmak ve eleştirmek evrim gerçeğini değiştirmediği gibi, Ergenekon soruşturmasının çıkmazlarını açıklamaya çalışırken ve eleştirirken de Ergenekon'un gerçekten var olduğunu unutmamalıyız.

N'apalım, İnanalım Mı?

Prolog


Benim memleketimdeeeeee basın özgüüüüür, demokrasi ileridiiiiiiiir...


Sahne I

Merhaba. Benim adım Hanefi Avcı. 1980'lerde Dev-Yolcuları sorguladım, onlara işkence ettim. JİTEM ile yakın ilişki kurdum, Susurluk hususunda bu bağlamda devlete ifade verdim. Oldukça namlı bir emniyetçi, ülkücü ve muhafazakarım.

Bir sabah uyandım ve bir baktım ki sosyalist olmuşum. Hay Ergenekon sen çok yaşa.

Sahne II


Merhaba. Benim adım Soner Yalçın. Araştırmacı gazeteci olarak başladığım kariyerimde, sol bir ağızdan kitaplar yazdım, derin devleti açığa çıkarmaya çalıştım. Cem Ersever kitabımdan sonra Ersever öldürüldü, ben de ölümle tehdit edildim. Sonra bana bir haller oldu, birden bizzat eleştirdiğim kurum ağzıyla yazılar yazmaya başladım. Ergenekon soruşturması başladı, beni 3 yıl boyunca ne tanık, ne sanık olarak gördüler var gücümle bağırmama karşın.

Sonra bir gün dava sürecini eleştiren bir video yayınladım ve sabahında suçlu oldum. Hay Ergenekon sen çok yaşa.

Sahne III


Merhaba. Benim adım Nedim Şener. Hrant Dink cinayetinin perde arkasındaki unsurları en çok sorgulayan, bu konuda en çok araştırmayı yapan gazeteciyim. Hatta bu uğurda ödüller dahi aldım.

Dink cinayetinde derin devletin nasıl bir rol oynadığını açığa çıkarmaya çalışırken bir sabah uyandım bir baktım derin devletçi olmuşum. Hay Ergenekon sen çok yaşa.

Sahne IV


Merhaba. Benim adım Ahmet Şık. Bu ülkede yıllar boyu yapılmayan haberleri yaptım, sessizlerin sesi oldum. Metin Göktepe'yi benden duydunuz, JİTEM'i benden duydunuz, Hayata Dönüş Operasyonu'nu benden duydunuz, kayıpları, faili meçhulleri benden duydunuz, Susurluk'u benden duydunuz, askerin medya notlarını, bizi nasıl fişlediklerini benden duydunuz...

Sonra bir sabah uyandım ve bir baktım ki ben de derin devletçiymişim. Hay Ergenekon sen çok yaşa.

Epilog


Kumpanyamız bununla da bitmiyor, devamında daha Pınar Selekler, Mirgün Cabaslar, Suzan Zenginler, İrfan Aktanlar var...

Benim memleketimdeeeeeeeeee basın özgüüüüür, demokrasi ileridiiiiiiiir...

18 Şubat 2010 Perşembe

Şüpheli Ergenekon

İsmailağa Cemaati Soruşturması'nı yürüten başsavcı İlhan Cihaner Ergenekon ilişkisi sebebiyle gözaltına alındı. (haber linki)
Ben bugüne kadar Ergenekon soruşturması dahilinde yapılan Türkan Saylan vs. tutuklamaları "iyi niyetli hata" olarak değerlendirebiliyordum. Fakat JİTEM hakkında ilk iddianameyi hazırlamış, bu oluşumun üzerine çoklukla gitmiş bir savcının Ergenekon suçundan gözaltına alınmasını aklım almıyor. Özellikle de olayın arka planındaki gelişmeleri göz önüne alırsak.
Peşin hükümlü olmamakta her zaman yarar var, lakin Ergenekon artık bir "masal öcüsü" kıvamına geliyor sanki. Umarız bu son hamle, "AKP hükümetinin fahiş hatası" olarak değerlendirilmez ileride. Çünkü hakikaten kötü sonuçları olabilir bu atılan oltanın geriye boş çıkmasının.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Baykal ve Ergenekon

Hürriyet'in bugünkü manşetinde Genelkurmay'da hazırlandığı iddia edilen "İrtica ile mücadele planı" hakkında Deniz Baykal'ın yaptığı şu yorum yer aldı: "Sahte çıkması durumunda Ergenekon çöker". Şimdi Ergenekon iddianamesinin ne kadarı hayal ürünü ne kadarının içi dolu tartışmasını bir kenara bırakıp açıklamaya tekrar bakıyorum da bu iddianamenin Baykal'ın vicdanında bütünüyle çökmesi ne kadar da kolaymış. E be Baykalım senin demokrasi anlayışının nerede başladığını çözemedim ama AK Parti'de (zibidilik yapmayayım dedim) bittiğini şimdi daha iyi görüyorum. Kantarın topuzu bu sefer öyle bir kaçmış ki nasıl toparlanır bilemedim bu açıklama. İddianameyi çöpe atmaya bu kadar hazırsa bir insan sanırım iki seçecenek var: Ya Ergenekon davası hakkında bizim bilmediğimiz ama Baykal'ın bildiği daha çok şey var ya da Deniz Baykal'ın demokrasi anlayışının kapsama alanında bir sorun var. Biraz daha temkinli bir açıklama gerekmez miydi buraya?
"İrtica ile mücadele planı" başlıklı belge Ergenekon davası kapsamında tutuklanan Serdar Öztürk'ün ofisindeki bilgisayarda bulunmuş. O zaman bu bilgisayarın tüm içeriği savcılığın elinde olmalı diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu varsayım altında eğer bu belgenin sahte olduğu sonucuna varılırsa bu elbette Ergenekon davasının yürütülme yöntemi konusunda büyük şüpheleri beraberinde getirir. Eğer belge sahte değilse bu sefer de bu belgenin neden daha önce gündeme gelmediği ve eğer savcılığın belgeden haberi vardıysa bu konuda neden herhangi bir girişimde bulunulmadığı sorgulanabilir.
Belgenin gerçekliği konusunda varılacak sonuç ne olursa olsun Ergenekon örgütlenmesinin ve bu örgütlenmenin amaçlarının gerçek olmadığına ve soruşturma kapsamında tutuklanan herkesin masum olduğuna bu kadar kolay hükmedebilir miyiz? Anlaşılan Deniz Baykal'a göre bu çıkarımı yapmakta bir beis yok. Sayın Baykal biraz zorlama olmuyor mu şimdi bu?

Ufuk Uras ÖDP'den İstifa Etti

Şunları diyerek:
"yeni dönem için benimsendiği görülen uluslararası ve bölgesel rol, egemen siyasetin üzerinde kurulduğu zeminin yeniden tanımlanması ve dengelerin yeniden şekillenmesi gereğini de doğuruyor. kimileri kendilerini bu yeni duruma uyarlarken, bazıları da bocalama içinde yeni yönelimlerini bulmaya çalışıyor. devlet destekli çeteler oluşturma ve demokrasi dışı yollardan darbelerle/muhtıralarla iktidar olma konusunda ısrar eden güçlerin tasfiyesi; ve kapsama alanı askeri bürokrasiye de uzanan ergenekon davası’nın bu döneme gelmesi de bu çerçevede önem kazanıyor. bu alanda süren mücadelenin yeni dönemin güç dengelerinin netleşmesinde önemli bir etken olduğu görülüyor. bu açıdan ergenekon davası’nın, insanların hakları ihlal edilmeden, uluslararası adalet normları, aihm içtihatları ve kararları dikkate alınarak derinleştirilmesini ve sonuna kadar gidilmesini ısrarla zorlamak; askeri müdahale girişimlerini karartma çabalarına duyarsız kalmamak önem taşıyor. ülkemiz toplumsal muhalefeti ve siyasal sözcüleri de bu zemin değişiminden derinden etkileniyor. var olan güçsüzlük çeşitli savrulmalara neden olurken, solun büyük bölümü önünde duran eşiğin farkına varamıyor. kimileri milliyetçi (ulusalcı) ve devletçi bir çizgiye savrulurken, kimileri de hükümet eliyle gerçekleştirilecek bir demokratikleşmeye bel bağlıyor. halbuki ortada ne hükümet eliyle gerçekleşen bir demokratikleşme süreci ne de kimilerinin söylediği gibi seyirci kalınacak basit bir iktidar kavgası var."
************************************************************
Ben hep diyorum zaten de, belki Uras deyince daha çok ciddiye alınırım diye söyledim öyle. Kendisinin yeni hareketi (Özgürlükçü Sol Hareket) hayırlısı olsun, destekçisiyim.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Türkiye'de Misyonerlik

Büyük çoğunluğun duyduğu anda gerildiği bir suç bu misyonerlik denilen şey. Tüm bu kamplaşmalar arasında; Kemalistinden şeriatçısına, milliyetçisinden muhafazakarına, sivilinden ordusuna çoğunluğun "tehlike" olduğuna dair uzlaşı içinde olduğu bir olgu. İsmi duyulunca akla direk "vatanın bölünmez bütünlüğü" geliyor. (Aynı kategoride "Türklüğe hakaret", "eşcinsellik", "vicdani ret" gibi temel insan hakkı kisvesi altında işlenen suçlara bakabiliriz.)
Ulusalcıya gidip "Eğer bizi tanımlayan kimliğimiz Türklük ise, neden gayrimüslim bir hareketi tehlike olarak görürüz ki?" diye sormuşlar. Dinciye de gidip "Siz yıllardır İslam'ı yaşayamadığınızdan, İslam'ın yaygın bir şekilde anlatılamadığından dem vurdunuz, Fethullah Gülen'e suçlu olarak bakılmasından şikayet ettiniz; şimdi niye aynı çabada olan birilerine ağzınızdan köpük çıkarak saldırıyorsunuz?" diye sormuşlar. Fıkra da burada bitmiş.
Ergenekon soruşturması kapsamında ÇYDD zan altında kaldığında; özellikle Zaman ve türevi gazetelerce hedef noktası olarak alınırken "Misyonerlik yaptıklarına dair belgeler" yayınlanmaya başladı. ÇYDD'yi savunanlar da "Hayır, yalan bunlar!" dedi. Bu çevrelerden kimse de çıkıp "Yahu misyonerlik niye suç ki, biz laik bir ülkeyiz, isteyen istediği dini yaymaya çalışır, anlatır." d(iy)emedi.
Verilmesi gereken en büyük sınavlardan birisi bu aslında. ekşisözlük'te zamanında "Ilımlı İslam" başlığı altına bir yazı yazmıştım. Orada anlatmaya çalıştığım da yaşadığımız bu kimlik sorunuydu. Türkiye'de ılımlı İslam, CHP'nin İslam dinini şekillendirme çabasıdır; AKP'nin yaptığı ise Müslümanlığa özgürlük sunup diğer dinlere sırt çevirmektir, ılımlı İslam zaten var, korkmayınız demiştim özetle. Tamamını buraya kopyalamayacağım, dileyen okur.
Ne mi anlatmaya çalışıyorum? Basit. Biz laik falan değiliz, kendimizi kandırmayalım.

16 Nisan 2009 Perşembe

Ergenekon - Yeni Dalga

Burak'in postuna bir ekleme olacak bu. Öncelikle teşekkürler Burak, benim de söylemek istediklerimin çoğunu ifade etmişsin. Zan altındaki kişilerin sahip oldukları kamusal imajdan yola çıkarak ve tamamen dava ile ilgili varolan (olumlu ya da olumsuz) önyargılara dayalı olarak yapılan yorumlar çok sinir bozucu. Özellikle bu son tutuklama dalgası hakkında normal şartlarda fikren anlaşabileceğim insanların anlaşılmaz tepkiler verildiğini gördüm. Bir insanın yaşlı ve kanser hastası olması, küçük kızları okula göndermesi neden suçsuzluk garantisi olarak gözümüze sokulmak isteniyor ki? Su an itibariyle ben ortada Ergenekon'un ne olup ne olmadigi konusunda kesin kanaata varacak kadar bilgi oldugunu dusunmuyoyum. Yalniz kesin inandigim birsey var: Turkiye'de kendini gercekten vatansever olarak goren, Turk toplumunun devlet eliyle modernlestirilmesi projesinin yarim kaldigini ve devaminin su anki politik ve sosyal degisimler yuzunden tehlike altinda oldugunu dusunen, ve toplumun bir adim ilerisinde olan "aydin"lar olarak bu degisimi geri cevirmek icin gorevin kendilerine dustugune inanan onemli sayida kuvvet sahibi insan var. Bunlardan kaci ve hangileri bu gorevi yerine getirmek icin siddet kulllanan bir orgute basvurmayi makul kabul eder, bunu tabii ki bilemem. Ama kendi devrim tarihimize bakarsak, ve soz konusu gruptan pek cok kisinin ayni zamanda hala o caga ait pek cok fikre kayitsiz bagli kaldigini goz onunde bulundurusak, umdugumuzdan cok daha fazla insanin bu gruba dahil oldugunundan korkmaliyiz diye dusunuyorum. Butun bu gelismeler arasinda Turkiye icin en aci ve en kalici zarara sebep olan nokta tum ulke olarak (bu dava sureci dahil) yargi sistemine olan guvenimizi tamamen kaybetmis olmamiz. Boyutlari ve kapsadigi insanlari tartisabiliriz ama ideal sartlarda bu tip bir davanin Turkiye'nin karanlik gecmisine dair belli seyleri ortaya cikaracagi konusunda sanirim cogumuz anlasiriz. Bu ulke icin inanilmaz bir donum noktasi ama yargi sisteminin tamamen politize oldugu kanisi o kadar yaygin ki, bu karanlik gecmisi aralarken gelecekte hesaplasmak zorunda kalacagamiz daha buyuk bir sakatlik yaratiyoruz. (Bence bu sakatligin olusmasindaki donum noktasi da -tekrar ayni konulari donmek istemesem de- Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararidir.) Sonuc ne olursa olsun, Ergenekon davasinin ne "taraf"inda olursak olalim, sevinmek icin sebep az.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Yanlış Savunma

Ergenekon soruşturması kapsamında en dikkat çekici, en vicdan ezici tutuklamalar-ev aramaları yapıldı geçenlerde. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin üst düzey yöneticileri, "Baba Beni Okula Gönder" kampanyasının sorumluları göz altına alındı. Gerçi kampanyanın yetkilisine göre, finansman ve dernek faaliyetlerinin bilinmeyeleri konusunda birkaç soru sorduktan sonra serbest bırakmışlar; tüm açıklamaları bu adreste.
Bu son dalga eleştirilirken, en çok şu lafı duydum ben: "Türkan Saylan gibi bir eğitimcinin, burs sağlayıcının göz altına alınması, Baba Beni Okula Gönder gibi eğitim gönüllüsü bir kampanyanın zan altında kalması bu olayın aslında ne olduğunun göstergesidir."
Ters çeviriyorum. Fethullah Gülen gibi bir eğitimcinin, burs sağlayıcının göz altına alınması, yurtdışında açtığı bir çok okulla Türkiye'yi tanıtan bir eğitim gönüllüsünün sürgün edilmesi, bu olayın aslında ne olduğunun göstergesidir. 
Ne değişmiş peki?
Ergenekon konusunda yapılan en büyük hata bu. Her göz altı dalgasına verilen fevri tepkiler. Ben daha önce de belirtmiştim gene bu blog'da, yargı süreci başladığından beri yayınlanan itirafları, soruşturmalarda ortaya çıkanları okudunuz mu, takip ettiniz mi? Ergenekon davası hakkında ne biliyorsunuz? Yoksa Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin şartlandırmasıyla, bu davada hiç aşama kaydedilmediğini, bütün tutuklamaların yalan olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Ergenekon oluşumu hakkında soru işareti oluşturmak hepimizin hakkı, çünkü nereden baksan travmatik bir olay. Fakat davayı kayıtsız şartsız baltalamak da, davaya kayıtsız şartsız destek vermek de saçmalık. Yukarıda verdiğim örnek bir Fethullah Gülen güzellemesi değil, kendisini tamamen dinsel sebeplerden dolayı sevmem zaten; sadece partizanlığın insanı nerelere götürebileceğini anlatmaya çalışıyorum.
Körleme-bodoslama olaya atlamanın kimseye faydası yok. Eleştiri yapılacaksa da, fevri değil soğukkanlı, tartarak, kanıt yoluyla. Yoksa "Benim karım Brezilya'ya gitmemiştir, bu ne biçim bir iftira!" deyip bahsi geçen pasajdaki ana noktayı kaçıran Uğur Dündar gibi oluruz.  

2 Mart 2009 Pazartesi

Ergenekon mu anti-Ergenekon mu Daha İyi Provokasyon?

Soru basit, cevap karmaşık olabilir. Şöyle ki, Ergenekon davası başlayana kadar "ulusalcı-Kemalist" çizgideki gazetelerin savunması belliydi: "Bu siyasi bir sindirme hareketidir, kesinlikle siyasidir olay, bakın daha dava bile başlamadı, iddianame bile yok." İlk önce iddianame çıktı, düzensizliği dalga malzemesi oldu, oradan da yırtınıldı, "siyasi hareket işte bakın iddianame bile gayri ciddi" dendi. Sonra dava süreci başladı. Bu süreci yakından takip ediyorsanız eğer, ne tür itirafların geldiğini, nelerin açıklandığını biliyorsunuzdur. Benim sorduğum soru basit. Ergenekon davası 23 Ekim 2008'de başladı. Başladığından bu zamana tam 130 gün geçti, 40 küsür duruşma yapıldı. Bu dava ile ilgili, (doğrudan dava süreci ile ilgili, yoksa gözaltına alınmalar, hastalıklar falan demiyorum) Hürriyet ve Milliyet gazetesinde kaç haber okudunuz? Süregiden soruşturmalar ve itiraflar hakkında ne biliyorsunuz? Yoksa aklınızda sadece 130 gün önce yerleştirilmiş "Bu siyasi bir davadır, temelsizdir, gayriciddidir" imajı mı var? Bu soruyu cevaplarsanız aydınlanacaksınız, sizi temenni ederim.