2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
KAPİTALİZM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KAPİTALİZM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2010 Perşembe

Kitap Tanıtımı: Katı Olan Herşey Buharlaşıyor

Marshall Berman'ın modernite ve kapitalizm üzerine kaleme aldığı ünlü kitabı Katı Olan Herşey Buharlaşıyor ile çok keyif aldığım bir sosyoloji dersinde tanıştım. Kitabın zihnimde kalan kısımlarını karaladığım, 3 yıl öncesine ait, dosyayı karıştırırken bu kitaba dair yazdıklarımı paylaşmak istedim.
Modernleşme kavramı üzerinde yoğunlaşan ve bu kavramı Paris, St. Petersburg, New York gibi modernitenin simgesi olan şehirlerin modernleşme süreçlerine paralel olarak açıklayan bu kitapta, Marshall Berman modernitenin içinde barındırdığı paradokslara değinirken dört önemli ismin fikirleri üzerinde durmaktadır. Bunlar; Nietzche, Goethe, Marks ve Baudelaire'dir. Berman’a göre modernite; ‘hem o hem bu yerine ya o ya bu’ parolasını kullanır. Bu durum modernitenin kutuplaşmayı da beraberinde getirmesine sebep olur.
Kitabın giriş bölümünde Nietzche’nin görüşlerine yer veren yazar, Nietzche’nin ortaya attığı nihilizm görüşü ile modernite arasında bir anoloji kuruyor. Nietzche’ye göre; modern toplum bir kafes olmakla kalmaz içindeki insanlar da o parmaklıklar tarafından şekillendirilir. Berman’a göre Nietzche’nin bu sözde bahsettiği kafes bir hapishane değildir; kafesin bütün yaptığı bir hiçlikler nesline duyduğu boşluğu sağlamaktır.
Kitabın birinci bölümünde Goethe üzerinde duran yazar, Goethe’nin eserinde yer alan Faust’u modern insanla özdeşleştiriyor. Faust’un temsil ettiği insan modeli, confirmist olmayan, marjinal ve entelektüel bir modeldir. Faust ‘yapmak’ için dünü, bugünü ve geleceği ‘yıkmak’ tadır; modern insanın da yaptığı budur aslında... Faust toplumsal ilerlemenin önemli insani bedeller olmaksızın elde edileceği bir dünya tasarlar; ama bunun bir bedeli vardır elbette. Hayatı trajediden ayırmak isterken kendi trajedisinin içine düşer. Berman kitabında Faust’u üç evre içinde ele alıyor: Faust önce hayalci, sonra aşık ve en sonunda da geliştiricidir veya modern insandır. Ancak tüm modern insanlar gibi Faust da bilinçli arzuların tatminiyle tatmin olmamaktadır.
Yazarın üçüncü olarak değindiği isim, Marks'tır. Bu kitabı yazarken referans alınan söz Marx’ın; '‘Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve insanlar nihayet kendi yaşam koşulları ve diğer insanlarla olan ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyorlar.’' sözüdür. Marx toplumu burjuvalar ve proleterler olmak üzere iki şekilde ele alır. Bujuvazi hareketin oluşturduğu ve kendi sonunu kendisi hazırlayan modernitenin yaralarını daha dolu ve derin bir şekilde sarabileceği yeni bir modernite ortaya koymayı ummaktadır. Ona göre dünyayı modern yapan kapitalizm modernitenin önünde bir engeldir.
Marx ‘kapitalist modernizm’in iki sonucu olduğunu söyler:
1. Tatmin edilemez arzular ve güdüler, sonsuz bir yaratma 2. Nihilizm, durdurulamaz yıkım ve hayatın darmadağın olması
Marx bunlara çözüm olarak komünizmi sunmaktadır. Ona göre; komünizm modernliğin tamamlanmış halidir. Diğer türlü burjuvazinin oluşturduğu modernizim insanlar arasındaki ilişkiyi yalnızca çıkar ilişkisine indirmektedir ve insanların savaştığı tüm özgürlükler yerine tek bir özgürlük koymaktadır o da ‘serbest ticaret’tir. Marx’ın asıl amacı,başlangıçta da değinildiği gibi burjuvadan bağımsız yeni bir modernizim ortaya koymaktır.
Yazar son olarak Baudelaire'den bahsediyor. Ona göre ilk modernist olan Baudelaire modernizmi ‘pastoral ve karşı pastoral’ (modernperestlik ve kültürel umutsuzluk) ismini verdiği iki ayrı cepheden değerlendirmektedir. Baudelaire göre; evet bir modernizm vardır ama bu güzelliklerle beraber sefalet ve kaygı duygusunu, modern insanın ödemesi gereken faturayı da getirir.
Yazar, Baudelaire’in eserinde geçen ‘gözler ailesi’ hikayesine de etkileyici bir şekilde değinmektedir. Bu hikayede Paris’in yıkıntı bulvarındaki ihtişamlı kafede oturan ‘modern insan’ ile ‘modernleşen dünyanın modernleşemeyen yüzünü ifade eden yoksul gözler’in buluşmasından bahsedilir. Modern dünya bütün esnek görüntüsüne rağmen hatlarını o kadar keskin bir şekilde çizmiştir ki; aynı kaldırımda bulunan ancak ihtişamlı kafenin duvarıyla ayrılan insanların anlık olarak bakışlarının birbiriyle buluşması bile inanılması güç veya çok özel bir durum gibi aktarılmaktadır.
Yazarın Baudelaire’den bahsederken üzerinde durduğu bir diğer kavram da ‘kaybedilen hale’ dir. Bu kavramla Baudelaire, değerlerin yozlaşması üzerinde durmaktadır. Bunu yaparken bir şairle sıradan bir insanın geceleri aynı genelevde buluşabildiklerinden bahsetmektedir. ‘Kaybedilen Hale’ ve ‘Yoksulların Gözleri’ aynı bulvarda geçer. Ama kaldırımda kaybedilen hale de insanlar kim olduklarını vurgularken; lağımda kaybedilen hale insanları için kim olduklarının bir önemi yoktur. Baudelaire göre, antimodern ile modern düşünür aynı bataklıkta bulur kendisini. Aradaki tek fark antimodernistin bundan duyduğu rahatsızlıktır.
Yazar, kitabın geri kalan kısmında Paris, St. Petersburg ve New York şehirlerinin modernleşme sürecinden bahsetmektedir. Berman'ın bu şehirler ile ilgili enfes anlatımına bir başka yazıda değineceğim.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Yeni İş Sektörü: İşe/Üniversiteye Alım!

Sanırım herkes farkındadır, son zamanlarda bir para kazanma yöntemi çağrıştırır oldu işe alımlar. Haberlerde de sık sık duyuyoruz, "330 kişi alınacak itfaiyeye 4000 kişi başvurdu", "26 personel alınacak, ilk gün 3000 kişi başvurdu" veya "40 gardiyan alınacak, 1070 işsiz başvurdu" gibi haberleri (daha fazlası için tıklayın). Sanırım iş başvurularından ücret alınmaması gibi bir kanun yok ama yine de alınmıyor? Tam bilemiyorum da ama... Neyse, eğer ki o yönde bir yasa yoksa, kamu kurumlarının yapması çok normal karşılanmayabilir, ama özel sektörde çok farklı şeyler yapılabilir!
Örneğin "10 kişi alacağım ulan işe!" desem, "maaşı dolgundur" deyip üstüne de "adayları da tombala usulü seçeceğim!" diye bir ilan versem, başvuru ücretini de 30 tl yapsam, helalinden bir 3000 kişi başvurmaz mı? Ben de 90000 TL'yi cebe atmaz mıyım? Sonra da asgari ücretten bu 10 kişiyi çalıştırsam, "E maaş dolgun işte, her gün ekmek doyurmuyo' mu?" deyip hem böylece işçilerin 1 yıllık maaşını çoktan çıkarmış, hatta üstüne kâr etmiş, bir başka deyişle kendi girişimciliğimle "karşılıksız bireysel kalkınma kredisi" yaratmış hem de işçilerin 1'er yıllık emeğini bedavaya getirmiş olmaz mıyım? Yılın işinsanı olmaz mıyım üstüne? Ya da daha iyi bir fikrim var (an itibariyle beyin fırtınası yapıyorum, biraz fikirler uçuşuyor, kusuruma bakmayın), diyelim ki 3000 kişi başvurmadı ve 2000 kişi başvurdu ve bizim kredi 60000 TL'de kaldı. O zaman da ben tek tek desem bu 10 garibana, "Bak hemşerim, seni işe almayayım, sen de al şu 3000 TL'yi, git bakkala çakkala borcunu öde, bu esnada da bir iş bul kendine, çalış, olma mı?". Hepsi kabul ederse (ki bütün süreç 1 hafta sürse) ayda 12000 TL kazandığı bir işte 1 hafta çalışmış gibi olacak her biri, toplam 30000 TL'yi alıp gidecekler ve bana da kalacak haramından bir 30000 TL! Nasıl ama? Kısa haftanın kârı! 3 ayda bir eleman alsam, 2 sene sonra başvuru ücretlerini yarıya düşürebilirim. Hadi yine iyisiniz... Kamu ve özel sektör şirketleri için bu duruma engel bir yasa mı var? Öyleyse çözümü de var: Üniversite Kurarım!
Tüm bunları oturup ben düşünmedim, bir yerlerde düşünülmüşü var. Hayır, bahsettiğim Kenan Şeranoğlu değil, beterin beteri var. Mevzubahis hırsız, burada adını açık açık anmak istemediğim H.Ü. (hayır, 77 yaşındaki değil, 42 yaşında, akademik ve kurumsal olan. Çok merak eden ve de anlamamış olanlar için cevabı yakın zamanda yazdığım şu yazıda gizli). Kişisel deneyimlerimden ve arkadaşlarımdan öğrendiklerimden yola çıkarak mevzubahis kurumun, Türkiye'deki en işportacı üniversitelerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kayıt dışı enteresan bir para akışının (şenliklerde kafasına karton şapka veya bileğine lastik bileklik geçirilenden makbuz falan olmadan para alınması, şenliklerde sponsorların bir kısmının yetkililere sponsor olmasının) yanında bir de resmi olarak, gözlere soka soka çarptığı bir miktar para vardır bu kurumun. Örneğin manasız bir "kırtasiye bağışı" tarzı bir şey alırlardı ben giderken ve bu "bağışı" yatırmadığınız takdirde ders kaydınızı yapamazdınız. Hâlâ vardır sanıyorum. Transkripti ve öğrenci belgesi kıymetli evrak statüsünde sayılabilecek başka devlet üniversiteleri elbette vardır ancak yanlışı başka devlet üniversitelerinin de uyguluyor olması onu doğrultmuyor tabii ki...
~Based on a Sad But True Story~
Yukarıdaki düşünceyi aklıma getiren, yaklaşık son 1 ay içinde yaptıkları yüksek lisans başvuruları ve mülakatlarıydı. Yüksek lisans başvurusu için yatırmak gereken miktar 75 (Yetmiş beş) TL idi! El insaf! Hayırdır? Mülakatlarda Johnnie Walker Blue Label mı ikram ediyorsunuz? Ya da çoktan içtiniz de, kafa güzel! Yazıktır günahtır yahu! Ankara Üniversitesi de şu sıra yüksek lisans için başvuruları kabul ediyor ve ücretsiz alıyor başvuruları! Siz her biri alanında 50 yıllık deneyim sahibi hiper uzman üst düzey akademisyen çalıştırıyorsunuz da Ankara Üniversitesi'nde asker mi çalıştırılıyor ücretsiz köle olarak?
Mesele sırf bununla da kalmıyor; 75 TL'yi bayılıp bir şekilde başvurabilen insanlar, sayılarına bakılmaksızın, aynı gün topluca mülakata alınabiliyor. Örnek vermek gerekirse, psikoloji bölümünde "klinik psikoloji" alanına başvuran arkadaşları ele alalım. Bölüme 4 (dört) kişi alınacak. Kaç kişi çağrılıyor mülakata? 81! (Bu ilk olarak öğrendiğim ama en son "70 küsura indirmişler" deniyordu, hangisi doğru emin değilim) Alınacak kişi sayısının 20 katı! Peki bu insanlar nasıl alınıyor içeri mülakata, nasıl bir sırayla? (KPDS+Lisans not ortalaması+ALES)/3. Bu ortalaması en yüksek olan ilk giriyor. Geriye doğru gidildikçe alınma olasılığı da, moral de düşüyor haliyle. E zaten 4 kişi alınacak bölümün en az 1 kişisi hocaların kafasında mevcuttur, kendi öğrencilerinden çok tuttukları biri mutlaka vardır (ki kazananlardan, mülakat öncesi 1'e 1.20 veren 2 kişi vardı). Kaldı 3. Ee?
H.Ü.'nün (42) vücuda gelmiş hali. Gözlerdeki sansür değil, orijinali öyle.
Peki, olmaz ya, hadi diyelim ki her şey tamam. 80 kişiden zorunlu olarak yüklü miktarda para toplanıyor. Tamam. Sonra 4 kişi alınacak yere aynı gün 80 kişi toplanıyor. O da tamam (Benim burada şu 'tamam'ları yazarken bile içim sızlıyor, siz nasıl yapıyorsunuz, hâlâ da anlamıyorum!). Peki bu mülakata alınan 80 kişiyle ne konuşuluyor? Bu mülakat ne derece işlevsel oluyor? Birkaç örnek vereyim: Bir öğrenciye "ne güzel" olduğu söylenir ve aralarında hangi öğrencilerine benzettikleri tartışılır; bir başka öğrenciye nereli olduğu sorulur, onun üzerinden biraz konuşulur. İki örnek yeterli sanırım durumun vehametini anlatması açısından. Madem konuşacaklarınız bunlardı, belgeleri alıp, mülakatı sırf insanlara işkence olsun diye yapacaktınız, niye yaptınız o zaman? Karşınızdaki öğrencinin Burdurlu olduğunu öğrenip, çok güzel teke zortlatması oynadığını öğrenip ne kazandınız?
Mülakatlarda harika teke zortlatan yüksek lisans adayları
75 TL hakikaten az bir para değil. Yüksek lisansa başvuran insanların, şansını yükseltmek için 1'den fazla yere başvurduğunu, özellikle her okulda bulunmayan bölümler için bunların farklı şehirlerde olabildiğini de bir düşünelim. Başvurmak istediği 3 üniversite, kendisinin yaşıyor olmadığı 2 şehirde olsun. 2 şehir için farklı zamanlarda ulaşım zaten bir mesele, bir de üstüne her biri için 75'er TL veriyor olsun. Etti sana asgari ücret. Başvurudan neden ücret alınır bu arada? Ek bir maliyeti olduğu için mi? Evrakları alan memur, maaşlı, her gün gelen memur, ek bir şey yok. Mülakata alan hocalar bölümün kadrolu elemanları, ek bir masraf yok. Mülakatlar sırasında hocalara hostluk/hosteslik yapan asistanlar bölümün "doktorası bitince atılacak" asistanları, ek bir masraf yok. Fotoğrafı zımbalamak için kullanılan 2 adet zımba teli, kimlik fotokopisini çektirmemiş olanlar için 2 sayfa (önlü-arkalı) fotokopi masrafı. Peki bizim 75 TL n'oldu? Üniversiteye tuğla oldu! O ücret alınmasa ne olur? Çok mu fazla insan başvurur? Hiç olmayacak insanlar mı başvurur? O zaman da hem genel olarak başvuruyu sınırlarsın, "hiç olmayacak" bölüm mezunlarını falan dışarıda tutarsın -ki bence gerek yok-, ve/veya madem ki not ortalamasının, ALES'in ve KPDS'nin bir ortalamasının çok etkili bir eleme yöntemi olduğu düşünülüyor, bunlara ilişkin zaten var olan sınırlar yükseltilir, belli bir sınırın altı başvuramaz. Böylece parası olmayanın değil, İngilizce'den, ALES'ten, not ortalamasından ya da hepsinden yana zayıf olanların başvurma şansı ortadan kalkar. Bunun da başka bazı sakıncaları olabilir, ama birilerini söğüşleyip başka birilerini/bir yerleri zengin etmek gibi art niyetli değildir en azından.
H.Ü.'nün (42), soygunun ardından medyada yer alan fotoğrafı
Çok özetle bu yapılan ne etiktir, ne mantıklıdır, ne de doğrudur İşportacı, kapitalist mantığın fakirden alıp kendine vermesidir, eğitimin elitleştirilmesidir. Sırf bir bölümün bir anabilim dalından 81x75=6075 TL! Ekstra hiçbir masraf yok ya (yukarıda hesapladık, kâr da dahil yaklaşık 15 Kuruş), hadi yine de 1075 TL çıkar masraf diye, 5000 TL cepte... Mis! Daha n'olsun!? Tekrar dikkat çekelim, kendi deyimleriyle "13 Fakülte, 13 Enstitü, 35 Araştırma ve Uygulama Merkezi, 1 Konservatuvar, 3 Yüksekokul, 6 Meslek Yüksekokulu" barındıran bir üniversitenin yalnızca bir enstitüsünün yalnızca bir bilim dalına bağlı bir anabilim dalı için bu söylediğimiz miktar. Çözüm? Sorun tam olarak nerede, bilmiyorum. Genel olarak üniversitede, bir kere o tamam. Bu ücreti belirleyen üniversitenin üst yönetimi olsa gerek. Daha özgül olarak sosyal bilimler enstitüsü de sanırım belli ölçüde sorumludur bundan? Son olarak da mülakat konusunda da, mülakatı yapan bölüm ve hocaları... Çözümü de onların hepsi benden iyi biliyor ya, yine de söyleyelim. Yüksek lisans başvurularında olağan koşullarda herhangi bir ücret talep edilmesi soygunculuktur, üniversitenin g.tünün keyfinin öğrenciye ödetilmesidir. Diyelim ki her şey öğrenciler için, bu para öğrencilerin iyiliği için alınıyor, e o başvuran insanların günahı ne? Sizi beslemek için mi başvuruyorlar? Bu gereksiz ücret alınmayabilir rahatlıkla. Diyorsanız ki "Yok, illa biz alacağız!", o zaman alırsın 3-5 TL sembolik bir şey. Bence ona da gerek yok. Veya ek herhangi bir masraf oluyorsa ona göre bir şey yaparsınız (ki bütçenizin kaldırmadığı bir şeyi, elzem olmadığı sürece yapmanıza gerek yok zaten). Hadi en en en kötü, alırsın parayı, başvuruların ardından tercihen kısmen, en kötü tamamen iade edersin. Kazananlara etmez, har(a)çlarının bir kısmına sayarsın falan. Böylece ilgili bürokratik işlemlerle uğraşmaktan imtina eden, laf olsun diye başvuracak insanlar başvurmamış olur. Bence yine çözüm olmadı bu sonuncusu çok, ama sizin için zorluyoruz koşulları işte, n'apalım... Hem bu sonuncuda parayı repoya yatırmak da mümkün olur? P.S. Diğer üniversitelerdeki durum hakkında fikir sahibi olan varsa not düşebilir mi buraya, bu işin piyasası hakkında biraz daha bilgilenelim?

8 Mayıs 2009 Cuma

Bilinçli Kapitalistler

Geçenlerde New York Times'in opinion bölümünden bir söylesi okudum. Söylesi "innovative charter schools" adı verilen okulları kuran Michael Strong ile yapılmış. Konu Michael Strong (yanda gördüğünüz şahıs) ve Whole Foods C.E.O.'su John Mackey'in ortak olarak kurduğu Flow Inc. adlı organizasyonun yürüttüğü "bilinçli (veya duyarlı) kapitalizm" propagandası. İkili, özgürlükçü düşünceleri ile biliniyor ve savundukları temel fikir dünyanın sorunlarını devletin değil ancak "bilinçli kapitalistlerin" çözebileceği. Bilinçli kapitalizm, Strong'un tanımına göre, şirketlerin kar ençoklamasından daha öte, daha derin bir amaça hizmet ettiği (örneğin eğitime destek, "fair trade", Afrika'daki açlık ve yoksullukla mücadele, ekolojik sürdürülebilirlik vs.) bir sistem. Sihirli anahtar kelime ikilinin "değer yaratımı" adını verdiği kavram: Hem tüketiciler, çalışanlar, tedarikçiler ve yatırımcıların çıkarlarının bir arada gözetildiği (birbirine uyumlu hale getirildiği diyelim) hem de doğanın ve ekolojik dengenin korunmasına katkıda bulunan bir "iş yapma" veya yönetim anlayışı. Flow'un kurucuları Milton Friedman'in basını çektiği bu serbest piyasanın yeterince serbest bırakıldığında insanlığın sorunlarına en iyi çareleri bulacağı fikrini o kadar benimsemişler ki dünyadaki yoksulluktan tutun çevre kirliliği ve küresel ısınmaya kadar birçok konunun çözümünün kar fırsatlarını koklamakta becerikli serbest girişimcilerden geleceğini iddia ediyorlar. Peki nereden biliyoruz bunun doğru olduğunu? Friedman'a sorarsak cevabı açık: “The great advances of civilization, whether in architecture or painting, in science or literature, in industry or agriculture, have never come from centralized government”. Friedman bu lafi ettiğinde Internet ortaya çıkmış miydi bilmiyorum ama ABD Savunma Bakanlığının başlattığı ARPANET (Advanced Research Projects Agency Network) projesinin Internet'in çekirdeği olduğunu biliyoruz. NASA 1958'de ABD hükümeti tarafından kuruldu. Daha temel örnekler vermek gerekirse sulama sistemleri, kanalizasyon, birçok bilimsel ve tıbbi araştırma, merkezi bir yönetimin (centralized government) mevcut kaynakları bu alanlara yoğunlaştırabilme gücü ve yetkisi sayesinde hayata geçti. Milton Friedman aptal bir insan olmadığına göre geriye sadece bir tek seçenek kalıyor: İdeolojik duruşunun bilimsel tarafsızlığının çok önüne geçmiş olması. Friedman'in düsturunu benimsemiş insanların "devletin tek görevi serbest piyasanın işleyişinin önündeki engelleri kaldıracak yasaları ve düzenlemeleri yapmak ve kollamak gerisini Adam Smith'in görünmez eline bırakmak olmalı" söyleminin ne kadar çarpık olduğunu bilmem tartışmaya gerek var mi? Şimdi söyleşiye geri dönelim ve Michael Strong'un bazı açıklamalarına bir göz atalim. "As we enter an age in which more and more customers, employees, and investors choose to integrate meaning into their purchasing, employment decisions, and investment decisions, opportunities will open up for those conscious businesses that are most effective at integrating a deeper purpose into the D.N.A. of all of their operations. They will have more loyal customers willing to pay a premium price; a more loyal workforce willing to bring passion, energy, and creativity to work; and, as conscious financial markets develop more fully, investors who are more willing to focus on the long term" Eğitimli ve alım gücü belirli bir seviyenin üzerindeki insanlar Strong'un tanımına göre bilinçli tüketiciler olabilir. Eğer tüm üretim ve pazarlama stratejileri bu tüketicilerin taleplerine göre şekillenseydi ve kar etmenin tek yolu "environmentally conscious" veya "fair trade" ürünleri sunmak olsaydı Strong'a hak vermek daha kolay olurdu. Peki günümüzde talebin çok daha büyük kesimini oluşturan orta ve alt sınıflar? Tüketim davranışlarının çevreye özellikle gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerdeki çalışma koşullarına etkilerini, olumsuz dışsallıklarını umursamayan veya umursayacak lüksü olmayan bu sınıflar bir anda buharlaştılar mi? Strong ve Mackey'in dünyası Whole Foods'tan alışveriş yapan insanlarla mı sınırlı acaba? Yoksa aslında tek ilgilendikleri kendileri gibi insanların açtıkları ve "conscious business" stratejileri gerektiren niş bir piyasanın daha da karlı hale gelmesi için mücadele vermek mi? Peki Starbucks'in isteyene fair trade isteyene "unfair trade" kahve satmasını kim engelleyecek? "Education, exhortation, and other forms of creating pro-environment value systems help by means of creating a green consumer base that, through purchasing green, drives more green innovations for the future than would otherwise be the case. That said, in order to solve more substantial environmental problems, we need to change the legal environment within which entrepreneurs start and grow companies so that they can solve more problems." "Green consumer base" gökten zembille inmediğine göre sanırım önce dünyadaki yoksulluğa ve eğitim sorununa eğilmek lazım. Ama bu sorunların da tek geçerli çözümü az gelişmiş ülkelere dışarıdan gelecek mali yardımdan değil mülkiyet hakkını güvenceye almak, girişimcinin önündeki bürokratik engelleri, kırmızı kurdelaları kaldırmak diye buyuruyor Strong. Bunlar tabi ki yeni fikirler değil. Kalkınma iktisatçıları arasında yıllardan beri süregelen tartışmalar hepsi. Strong, gelişmiş ülkelerin mali yardımının dünyadaki yoksulluğun azaltıması için gerekli olduğunu savunan bu konudaki başlıca ekonomistlerden Jeffrey Sachs'a yükleniyor söyleşide. Hatta Sachs'a benim oldukça abzurd bulduğum bir şekilde hodri meydan diyor. İddia su: Bundan 20 yıl sonra acaba şu aşağıdaki üç grup ülkeden hangisi kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) olarak diğerlerini geride bırakmış olacak?

Sachs 1: The 20 nations that have received the most government-to-government foreign aid as a percentage of per capita G.D.P.

Sachs 2: The 20 nations that have experienced the greatest percentage growth in government (in honor of Sachs’s claim that large government does not inhibit growth).

Strong: The 20 nations that have experienced the greatest increases in economic freedom as measured by the Fraser Economic Freedom Index. Strong iktisatçı olsaydı (ki aslında bunu anlamak için iktisatçı olması gerekmez) sanırım yukarıda tanımladığı bu üç grup ülkenin büyüme performansını diğer faktörleri hesaba katmadan karşılaştırmanın elma, armut ve muzu karşılaştırmak gibi bir şey olduğunu anlardı. Birinci grubtaki ülkelerin bu kadar yabancı ülke yardımı almasının muhtemel sebepleriyle ilerideki ekonomik performansının yakından ilişkili olacağını, ikinci gruptaki ülkelerin büyümesinin devletin büyümesinden başka sebeplerden de kaynaklanabileceğini, üçüncü gruptaki ülkelerdeki ekonomik serbestliğin tek başına (örneğin devletin altyapısal yatırımları olmadan) bu ülkeleri ekonomik kalkınma yoluna sokmasının zor olabileceğini, ekonomik serbestliğin başka değişkenlere içkin olabileceğini göz ardı eden çocukça bir iddia bence. Her ne kadar bu grupların içerdiği ülkeler kısmen örtüşeceklerse de ekonomik büyümenin söz konusu ülkenin gelişme eğrisinde hangi noktada bulunduğu ile yani bir diğer deyişle modern büyüme rejimine (tabı eğer girdiyse) ne zaman girdiği ile alakalı olduğunu da hatırlatmak lazım. Tabi bu arada ekonomik büyümenin, Strong'ün önerdiği şekilde ölçüldüğü taktirde, "ekonomik kalkınma"yi ne kadar temsil ettiğini de tartışmak gerekir. Örneğin GSYİH artışı artan çevre kirliliği ve gelir dağılımı adaletsizliği ile beraber geliyorsa (bkz. Çin Halk Cumhuriyeti) çevrenin ve yoksulun dostu Michael Strong'un Sachs'a önerdiği iddiada bunu da dikkate alması gerekmez mi? Son olarak söylesinin kapanış cümlesini (incisini) ele alalım: "The solution to market failure is often more markets; in addition to privatizing rather than nationalizing, I’d like to see legalized prediction markets, so that more information on price trends is available to more people early on, thus reducing the scale and cost of the speculative bubbles." İktisatçılar için temel tanımlardan biri olsa da meseleden bi haber bazı girişimciler için birinci senesindeki doktora öğrencilerinin başucu tuğlası Mas-Colell'den geliyor: Market failures describe "situations in which some of the assumptions of the welfare theorems do not hold and in which, as a consequence, market equilibria cannot be relied on to yield Pareto optimal outcomes". Pareto optimal neticeler ile ne kast ediyoruz? Ekonomideki kaynaklarin ureticiler (ki onlar bir yandan da tuketiciler) arasinda etkin bir sekilde dagildigi bir durumdan bahsediyoruz, oyle ki mevcut durumdan daha farkli bir paylasima ("allocation") gecerek herkesin verili kaynaklarla daha fazla uretmesini veya tuketmesini saglamak mumkun olmuyor. Tanim diyor ki "Welfare" teoremlerinin standart varsayimlari yerine gelmezse tamamen rekabetci bir serbest piyasa ekonomisin dengeleri etkin olmayabilir. Nedir bu varsayimlar? Birincisi ekonomideki bireyler diger bireylerin davranislarindan olumlu veya olumsuz olarak etkilenmeyecek. Yani verili kaynaklarla ne kadar uretip tuketebildigimiz sadece ve sadece piyasada olusan fiyatlar, kendi uretim teknolojimiz ve tercihlerimizin bir sonucu olacak (kisaca, boyle bir dunyada dissalliklara yer yok). Ikincisi piyasa aktorleri arasinda bilgi asimetrisi olmayacak, yani bir diger deyisle piyasaya sunulan, alinan satilan urunler herkes tarafindan esit derecede gozlemlenebilir olacak. Ucuncu olarak hic bir aktor veya bir grup aktor piyasadaki fiyatlari tek basina etkileme gucune (market power) sahip olmayacak. Strong bu koşulların hepsinden haberdar olmasa gerek ki piyasa ekonomisinin aciz kalışını sadece bazı ürünlerin, kavramların ve bilgilerin alınıp satıldığı piyasaların halen var olmamasına (incomplete markets) bağlıyor. Yasal tahmin piyasalarının kurulmasını rica ediyor. Bunu kimden rica ediyor orası meçhul. Olası finansal krizleri en aza indirgemek için piyasa aktörlerine mı sesleniyor yoksa başka bir merciye mi? Ayrıca bu piyasalar kendi kendine oluşsa bile bilgisel dışsallıkların bu piyasaların sunacağı yararlı bilgi miktarını etkilemeyeceğini düşünmek safdillik olmuyor mu?