2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Ermeni Sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ermeni Sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2012 Pazar

Bugün pazar faşistler azar

26 Şubat 2012, Hocalı'da yaşanan katliamın 20. yıldönümüydü. Hakkında hiç fikri olmayanlar, bir aramayla tonla bilgiye erişebilir, tekrar anlatmayalım. Ama özetle, insanlık tarihindeki soy temelli yüzlerce aşağılık katliamdan biri, bunların da en yakın tarihte yaşananlarından olduğu için en rahat kayıt altına alınabilenlerinden olduğunu söyleyebiliriz.


Taksim'de korkunç bir nefret toplantısı düzenlendi bugün. Anma değil, yas değil, iyi niyetli hiçbir şey değil. Hocalı'da dökülen kanları, 1915'tekilerle temize çekmeye çalışan, nefretin bini bir para olan bir miting. Orada değildim ama medyaya yansıyanları, medyanın bunları ele alışını, destekleyişini, hele ki memleketin başına gelmiş en büyük felaketlerden biri olan bir "hükûmet parçası"nın da saçtığı salyalaları görünce tüylerim diken diken oldu. 


Aslında bu yazıda bir yerlerden arakladığım iki resim kendini anlatıyor zaten. Ayrıca böyle bir karşılaştırma yapmayı dahi kendi adıma çok üzücü buluyorum ama anladığınız dilden konuşmak için iki resim arasındaki 7+ fark (7'ye sığmadı, daha da vardır) bence şöyle:

- Hrant'ı anma etkinlikleri, benim kişisel olarak bugüne kadar tanık olduğum ve katıldığım eylemlerin içinde en barışçıl olanı, iken; bugün düzenlenen Hocalı toplantısı savaş çığırtkanlığının her şeyin önüne geçtiği bir nefret eylemidir. Resimde de görüldüğü üzere Hocalı anısına açılan her bir pankarta karşılık, nefret söylemi içeren ya da ırkçı iki pankart taşınıyor belki.

- Hrant Dink, 5 yıldır kendi katlinin özelinde anılırken; Hocalı için yapılan eylem ne hikmetse Fransa'ya tepki, Sarkozy'ye tepki, "hepimiz Ermeniyiz!"e, "sözde yalandan varmış gibi ama olmayan Ermeni yalanı"na tepki olarak bu yıl patlamıştır. Aslında bu 20. yıldönümü olduğu için bu kadar patladı değil mi? Bak sen!

- Hrant anılırken atılan "Hepimiz Ermeniyiz!" sloganının soyla sopla alakası yoktur, bir ırkı diğerinden üstün görmeyenlerin gocunmaksızın attığı slogandır; bugün atılan "Hepimiz Azeriyiz, hepimiz Türküz!" sloganı ise bunu anlamayan, soyuna sırtını dayayanların yine aynı soyundan duyduğu gururuyla attığı bir slogan...  

- 19 Ocak'ta "Katil devlet hesap verecek!" diye cinayetin asli sorumlusu hedef alınırken; bugün bütün bir Ermeni ırkı ve benim gibi "Ermeni dönmeleri" alenen tehdit edilmekte, aşağılanmakta, nefret söylemine maruz kalmaktadır. 

- Hrant'ı ananlar "Uğur Mumcu'yu andınız, Hrant'ı niye anmıyorsunuz!" diye kimseye hesap sormazken; bugün meydandakiler "Bir Ermeni öldü hepiniz Ermeni oldunuz, bugün neredesiniz ulan!?" deme cüretini en gevşek şekilde göstermektedirler.

- Hrant anılırken "Hrant için, adalet için!", "Hepimiz Ermeniyiz!" sloganları atılıp bunların yazılı olduğu dövizler taşınırken; bugün "Ermeni yalanına sessiz kalma!", "Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz!"  sloganları/pankartları baskın (mesele sadece nicelik değil elbet) çıkmıştır . Yeri gelmişken soralım; faşizm orada, anma nerede?

- Hrant'ın anılması ve katlinin aydınlatılması amaçtır; Hocalı'nın ve orada kanı dökülenlerinki çok yazık ki ırkçıların nefretine araçtır. 

- Hrant'ın anması, "halkların kardeşliği" içindir; Hocalı eylemi "Türklerin kardeşliği"...


Yaşanan tüm bu aşağılık saldırılara ve nefret söylemine karşın yine de, faşist bir gazetenin reklamından alıntı olsa da; "Türkiye'de güzel şeyler de oluyor". Kin ve nefret içermediği, kansız olduğu için duyulmuyor belki ama, yine de oluyor.

Burada Ermenilere ve hatta kendileriyle çelişerek, kendileri ölçüsünde "milliyetçi" olmayan Türklere dahi kin kusan faşistler: sizin burada yaptıklarınızın aynısı, bire bir kopyası Almanya'da, Bulgaristan'da, Çin'de, Karabağ'da yapıldığında sakın ha gıkınızı çıkarmayın. Buna zerre hakkınız yok! Orada aynı b.ku yiyen "ülküdaş"larınızdan ufacık bir farkınız yok zira... 

Birkaç başka yazı daha:

- 'Yaşasın Xalqların Qardaşlığı' diyebilmek (Pınar Öğünç): http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1079991&Yazar=PINAR-OGUNC&CategoryID=97

Hepiniz ırkçısınız, hepiniz aşağılık!


--
*Başlık tanıdık gelmiş olabilir. Bkz: Bugün Pazar Yahudiler Azar

22 Aralık 2011 Perşembe

Soykırım Tutarsızlıkları

Uzun uzadıya girizgâh yapmaya gerek yok. Mesele güneş tutulması vs. doğa olayları gibi her sene belirli dönemlerde karşımıza çıkıyor zaten: "X ülkesi soykırımı tanıyacakmış!", "Y ülkesi soykırımı inkar etmeyi suç ilan etmiş!" falan filan. Tabii bu "kendi içinde var olan" hala daha nispeten kapalı toplumumuz için büyük travma.

Öncelikle algının kapılarını biraz açalım:

1. Şu anda 20 ülke Ermeni soykırımını resmi olarak tanımış durumda.
2. Gayssot Act diye bir şey var, insanlık suçlarını inkar etmeyi suç olarak tanımlıyor. Bunun üzerine aktif bir tartışma var zaten.
3. Yahudi soykırımını reddetmeyi suç olarak tanımlayan (aralarında Bosna Hersek'in de olduğu) da bir sürü ülke var.

Yani özetle, biz kulaklarımızı kapatıp "la la la" diyebiliriz, ama Avrupa'da bu konu, bizim çapımızın çok dışında bir şekilde tartışılıyor. Bizim çapımızın çok dışında, çünkü bizden hala şaka gibi tepkiler geliyor. Zaten esas derdim de o:


1. Tarihi tarihçilere bırakalım!


Tez: "Devletler soykırım konusunda bir şey yapmamalı, tarihçiler karar versin."

Sorular:

- Halihazırda bir sürü tarihçi orada olan katliamları belgesiyle ortaya koymuş ve de soykırım olduğu konusunda kanaat bildirmiş durumda. Bu tarihçilerin nesi yanlış? Yoksa sizin demek istediğiniz "tarihi bizim dediğimizi diyecek tarihçilere bırakalım" mı?

- Türkiye Cumhuriyeti bu konuda araştırma yapmak isteyen tarihçilere arşivlerini sonuna kadar açmış mıdır? Mezarları araştırmak isteyenlere hiçbir sorun çıkartmamış mıdır?

- Madem tartışmalı tarihi tarihçilere bırakmak lazım, neden Başbakan Dersim Katliamı'ndan dolayı özür dilemiş de "konuyu tarihçilere bırakalım" dememiştir?

- Dünya üzerinde siyasi ve toplumsal boyutta hiç tartışılmamış, sadece tarihçilere bırakılmış katliamlar hangileridir?

Doğru argüman: "Bu konuyu hukukçulara bırakalım, soykırım olup olmadığı uluslararası düzeyde bir karara bağlansın."

2. Fransa da Cezayir'de soykırım yaptı!


Tez: "Onlar da soykırım yaptı, bak biz de yasa geçiririz."

Sorular:


- "de" kelimesinin anlamını biliyor musunuz? Bu argümanda dolaylı olarak soykırımı kabul ettiğinizin farkında mısınız?

- Başkasının tarihinde olayların sizin tarihinizde olanların gerçeklenmesiyle ne gibi bir alakası vardır? "Almanlar yenilince biz de yenildik" sözünün yalan olduğunun farkında mısınız?

Doğru argüman: "Biz kendi tarihimizle yüzleştik, özrümüzü diledik, sonraki adımları atmaya hazırız. Fransa'nın da kendi tarihi konusunda aynı şeyi yapmasını tavsiye ediyoruz."

3. İfade özgürlüğü!


Tez: "Ben istersem soykırımı reddedebilirim, hani Avrupa ifade özgürlüğünü savunuyordu?"

Sorular: 


- Bu tartışmaya ve yasa tasarısına dair hiçbir şey okudunuz mu? Temel argümanın "soykırımı inkar etmenin bir topluluğa karşı nefret suçu işlemek" olarak yorumlanması olduğunun farkında mısınız? Yoksa her "bence soykırım değil" diyenin cezalandırılmayacağını biliyor musunuz?

- Kendi Ceza Kanunu'nda 301. madde gibi bir madde olan, doğru düzgün tanımlamadığı "Türklüğe hakaret" mefhumu sebebiyle "soykırım oldu" diyen Orhan Pamuk'u yargılayan bir ülke olarak "ifade özgürlüğü" konusunda konuşma hakkına sahip misiniz?

Doğru argüman: "Türkiye, ifade özgürlüğü üzerinde hiçbir engelin olmaması gerektiğine inanır ve yasalarıyla da bu durumu güvence altına alır. O yüzden Fransa'nın yasa tasarısı temel prensiplerimize aykırıdır."

*   *   *

Soykırım konusunda bir çok abuklama mevcut, lakin en son gündeme gelen fikriyatı bir didkleme ihtiyacı hissettim. Yoksa sayfalar yetmez bu konuyu anlatmaya.

Tabii Almanya'da "Türklere kendi dilinde eğitim hakkı verilmeli" deyip bir sonraki gün "Türkiye'nin dili Türkçedir!" diye gürleyen bir başbakanın (mübalağa yok), ve tüm retoriğini ilkokul 3. sınıfta girdiği tartışmalardan besleyen bir ana muhalefetin ülkesinde tüm bunlar normal.

Not: Taner Akçam'ın şu makalesi de son derece faydalı.

29 Mart 2010 Pazartesi

Zaytung mu daha komik Hürriyet mi?

Şimdi karmaşık bir olay var. Aşk, entrika, ırkçılık, gazetecilik, her şey var içinde. O yüzden biraz dağınık yazmış olabilirim, şimdiden affola. Zaytung'u bilmeyenleriniz için önden bir söyleyelim, uydurma haber yayınlayan bir mizah sitesi (The Onion gibi). Hem gündemi hem de basının saçmalıklarını şahane hicvediyorlar. Hürriyet de, Zaytung kadar olmasa da mizaha katkıları yadsınamaz (istemeden yapsalar da). Neyse, dün Ekşi Sözlük'te dolanırken zaytung haberini gerçek sanan dallama başlığına denk geldim. Amiral gemisi Hürriyet'e göre Zaytung'da yayınlanan Sierra Leone'de Unutulan Büyükelçi Çareyi Ermeni Tasarısında Buldu başlıklı haberi Ermeniler gerçek sanmış. Ekşi Sözlük'teki ırkçı zevat atlamış tabi "Ehe Ermeniler salak olum keh keh, neye inanmışlar dallamalar" şeklinde, Hürriyet'teki yorumlar da bu eksende doğal olarak. Millet Ermenilere saydırmak için hazırolda beklediği için direk gelen ortaya şutu çekmişler. Şimdi kazın ayağının nasıl olduğunu anlamak için önce haberde geçen yazıya bir bakıyoruz. Yazıda Harut Sassounian Turkish Forum adlı bir sitede Zaytung'un bu haberiyle karşılaştığını yazıyor. Haberin bariz bir şekilde uydurma olduğunu söylüyor zira Sierra Leone'de Türkiye'nin büyükelçisi bulunmuyor ve Eritre, Çad ve Cibuti'de de soykırımla ilgili bir çalışma yok. Ancak haberdeki isim bolluğu, detay bolluğu ve "zencilerin arasındaki beyaz adam" fotoğrafı yüzünden bazı Türk sitelerinin habere inandığını ve yayınladığını söylüyor. Olay bu. Şimdi Hürriyet'teki metine bakalım: "ABD’deki Ermeni lobisinin etkili isimlerinden olan yazar Sassounian, fıkradan farksız bu düzmece habere inanıp ciddi ciddi yorumlar yapmakla kalmadı, Türk dışişleri hakkında alaycı ifadeler de kullandı." Bir nevi "Dersim isyanıyla meşhur Tunceli doğumlu" gibi sıkı bir giriş var. Sassounian bu habere inanmışmış. E okuduk yazıyı, adam "bu haber düzmece" diye anlattı kaç paragraftır. Hatta bununla kalmamış Türk dışişleriyle alay etmiş. Aman tanrım, çok korkunç! Yazıda Türk dışişleri ibaresi bile yok. Adam "Erdoğan büyükelçiyi geri çağırdığı için şimdi rahat rahat lobi yapabiliriz" diyor. "...The Armenian Weekly, siteye gelen yorumların ardından hatasını farketti. Sassounian, iki saat sonra yazısını değiştirse de..." Yani Hürriyet'e göre adam yalan habere inandığını gösteren bir yazı yazmış, sonra bir yorum yazmışlar "Kardeş haber yalan" diye, bunun üstüne 180 dönüp "bu haber yalandır" diye yazı yazmış. Bütün bunlar 2 saat içinde olmuş. Bu esnada Hürriyet muhabiri de olan bitene tanıklık etmekte. Şimdi yazıya aynı gün 2 yorum var, biri haberin gerçek kaynağını, Zaytung linkini veriyor, öbürü de "Türkler Avrupanın hasta adamı yae" cinsinden salak milliyetçi bir yorum yapıyor. Hiç bir yerde yazının ilk hali yok. Hürriyet muhabiri yazının ilk halinden bir kelime bile bahsetmiyor. Madem yazı değiştirilmiş, ilk yazıda ne yazıyordu? Ne demişti adam?. Acaba Hürriyet yalan söylüyor olabilir mi? (Bu bir retorik sorudur.) "“Zaytung’un kullandığı büyükelçi fotoğrafının orijinal gibi göründüğünü” ve “birçok Türk sitesinin de bu haberi gerçek sandığını” belirterek kendisini savundu. " Ahahahh. Kendini savundu, evet. Yine bir çakallık sanatıyla karşı karşıyayız. Yazıda fotoğraf gerçek gibi göründüğü için bazı Türk siteleri haberi gerçek sandı diyor adam. Baştan beri haberin düzmece olduğunu söylüyor zaten "Abi ben tongaya düştüm ama foto gerçek gibiydi" falan demiyor ki. Ama eğer lafları yeterince çarpıtabilirsek tam tersini söyletebiliriz değil mi Hürriyetciğim. Ermeni yazar, “düzeltilmiş” yazısını, “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son dönemde sarfettiği sözler düşünülürse, bazen hakikat kurgudan daha şaşırtıcıdır” ifadesiyle bitirdi." Burada Hürriyet'i kutlamak istiyorum, zira son cümleyi doğru çevirmiş. Aferin. "Ermeni yazar" yazısını "düzeltti" sen de "Türk gazeteciliğini" kurtardın. Bravo. "ERMENİSTAN’daki milliyetçi Taşnak Partisi’nin İngilizce yayın organı The Armenian Weekly, yayınladığı asparagas haberle trajikomik bir hataya imza attı. " Hürriyet'in bu cümlesini ironinin tanımı olarak sözlüklere girmesini istiyorum. Son olarak da asıl trajikomik duruma bakalım. Baskın Oran da bu konuyla ilgili yazdı. Meğerse Zaytung'un haberini ciddiye alanlar "Ermeniler" değil, Amerika'daki ulusalcı zevatmış. "Türk düşmanı büyükelçi" diye çemkirmişler. Vatan'da da var haberi. Sazanlıklarını anlayınca da haberi yayından kaldırmışlar, ama google affetmez. E ister misiniz "Ermenistan Ermenilerindir" sloganlı bir gazete de "Türkler kendi yaptıkları yalan habere kendileri inandı" diye haber yapsınlar?

9 Mart 2010 Salı

Merak Ettim De... #4

Eğer "Kürtler dağda yürürken kart kurt ses çıkaran dağ Türkleri" ise, ve "Ermeni Soykırımı'nı aslında Kürtler yaptı" ise; bu durumda soykırımı biz yapmış olmuyor muyuz?

20 Şubat 2010 Cumartesi

Milliyetçi Kesimin Parola Takıntısı

Parola dediğimiz şeyin formülü basit: Bir sayı ve bir harf. İlkokul sınıfı gibi. Zaten göreceksiniz ki, zeka olarak da çok ileri bir düzeye gitmiyor bu işler.
Bu parolalara en çok Ermeni Soykırımı konusunda rastlıyoruz. Efendim, mesela Ermenilerin 4T planı var: Tanıtım, Tanınma, Tazminat, Toprak. Ermenilerin bu planı Türkçe yapmış olmaları özellikle dehşete düşürücü. Her ne kadar hiçbir Ermeni mercii bu ve bunun gibi bir planı dile getirmemiş olsa da, milliyetçi kardeşlerimiz tehlikenin farkında.
Tabii 4T konuyu açıklamak için yeterli olmayacağından bir de 6T var, lakin o İngilizce tezahür ediyor "6Ts of the Turkish - Armenian Conflict" başlığı altında: Tumult, Terrorism, Treason, Territorial Demands, Turkish Suffering and Losses, Tereset. Burada esas güzel olan, 2. 3. ve 5. maddelerin aslında hep aynı şeyden, Ermeni çetelerin yabancı desteğiyle Türklere saldırıyor olmasından bahsetmesi. Aslında bunu da 4T ile açıklayabilirmişiz ama etkisi az olurmuş. Ha, bir de Tereset Temporary Resettlement, yani geçici yeniden iskan. Ama ne hikmetse giden dönmemiş, pek de geçici olmamış bu. İş kazası diyelim.
"Bayram değil, seyran değil bu tespit nereden çıktı?" diyebilirsiniz. Bahçeli, günümüz Türkiye'sini de formüle etmiş de ondan: 7K. Kriz, Kargaşa, Kaos, Korku, Kutuplaşma, Kavga, ve Karanlık imiş bu tahribat planının açılımı. Tabii kargaşa ile kaos eş anlamlı olduğundan burada da ufak bir semantik sorunumuz var, 6K ile kapatabilirmişiz olayı. Bu kriz zamanı boşa israf olmuş.
Tabii Bahçeli esas tehlikeyi fark edememiş, ben açıklayayım: 3K. Bu da Bahçeli'ye gülen şeylerin baş harflerinden oluşuyor. Kargalar, komünistler ve kitako'm*.
Yazımıza sayın Bahçeli'nin lineer cebiri yeniden yazdığı video ile son verirken (link - kitlenin girdiği şok ve kendisinin inanmışlığı da harikulade gerçekten), kendilerine esenlikler diliyoruz.
*Swahili dilinde oturma organı.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Chernobyl’den Şişli’ye

Geçen hafta sevgili başbakanımız Rusya’dan nükleer santral haberleriyle döndü. Nükleer enerji sakıncalı mıdır, değil midir bilmiyorum, çok hakim olduğum bir konu değildir. İhtiyacımız var mı , yok mu, varsa yeni teknoloji mi kullanılacak, onu da bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da nükleer enerjinin yaptığı tek çağrışımın 26 Nisan 1986 olduğu. Chernobyl’in 4. reaktörünün patlamasından 2 gün önce de Ermeniler 1915 olaylarının 71. yılını anıyorlardı. O zamanlar kızılın hakim olduğu Karadeniz’in kuzeyinden gelen radyoaktif parçacıklar, her daim yeşilin hakim olduğu Karadeniz’in güneyine yağdı. -------------------------- Bu coğrafyanın Karadeniz’inde güneş ilk Hopa’dan doğar. Bir önceki dönemde Türkiye’nin tek sosyalist belediye başkanını çıkaran, faşizmle yıllardır savaşan Hopa’dan… Ülkenin karmakarışık olduğu ‘72’de bir çocuk doğdu Hopa’da, 14 sene sonra içtiği çayın yapraklarına, bölerek yediği ekmeğin yapıldığı mısıra, çorbasını içtiği kara lahanaya, kuzeyden esen yıldızın ölüm getireceğini bilmeden. Oysa Kuzey Yıldızı yol gösterici bilinir. Yıllar geçti, yolu gösteren ışık oldu o çocuk. Kazım Koyuncu türküler söyledi Türkçe, Lazca, Gürcüce, Hemşince... Kulağa ne güzel geliyor değil mi; Hemşince? Bu güzel adamdan duyana kadar 4-5 yıl önce, Hemşince’nin varlığından bile haberim yoktu. Lazca’yı duymuştum elbet “Kuş” Mehmet eniştemden, Çerkezce dedemin ana diliydi mesela, Gürcüce öbür yakasıydı Çoruh’un… Ama Hemşince, hiç duymamıştım. Tahmin ettim elbet adını Hemşin’den aldığını. Ama nasıl olmuştu da bir ilçenin kendine ait koskoca bir dili olmuştu? İlginç bir hikayesi var Hemşince’nin. Sarp sınır kapısı Gürcistan’la sınır kapımız değil de, S.S.C.B.’yle aramızdaki perdeyken, Hemşin ve çevresinde yaşayan özellikle genç nüfusun etnik kökenlerinden pek haberi yokmuş. Ne zaman ki Sovyetler dağılıp Kafkas’lar birbirine karışmış –her anlamda-, işte o zaman Ermenilerle rahatlıkla anlaşabildiklerini görmüşler Hemşince kullanarak. Hemşinliler’in bir kısmı aslında Osmanlı döneminde İslam’ı seçen –veya seçtirilen- Ermeniler olduğunu o zaman öğrenmişler. Hatta öyle ki, Ermenistan’lı Ermeniler, Hemşinliler’in konuştuğu Ermenice’nin hiç bozulmamış bir Ermenice olduğunu söylüyorlar. Yeni nesillerin babalarının, dedelerinin bu durumdan haberdar olup da, çocuklarından, torunlarından saklamalarını akıl almıyor ilk bakışta. Sonra düşündükçe asimilasyonun ne derece kemiklere işlediğini anlıyor insan, hayal ettikçe kendi kemikleri de sızlıyor. (Tam bu satırları yazarken, bir de ekşi sözlüğe bakayım dedim ve şuna denk geldim.) Bugüne dek neredeyse en ufak bir sürtüşme olmamış bölge halklarının arasında ama, suçlayabilir misiniz onları kimliklerini kendi çocuklarından bile sakladıkları için? Hele de hemen yanıbaşlarından çıkan beyaz bereli bir çocuğun, bir başka Ermeni kökenliye yaptıkları düşünülünce. Diaspora olmak zordur, 3 yıl önce dün daha net görüldü bu. Hrant’ın doğduğu topraklardan Nemrut görünür. Komagene krallığı Aramca mı konuşurdu, Hemşince mi bilmem. Bildiğim Komagene’nin üzerinde kurulu olduğu Nemrut'ta güneşin batışını bir başka Ermeni Ara Güler’in fotoğraflarından öğrendiğim. Diaspora Ara’dadır, arada kalmıştır. Ne bulunduğu yerdendir, ne de bölündüğü. Hele hele Türkiyeli Ermeni olmak daha da zordur. En zoru Hemşinli olmaktır. 1915 olaylarında öldüğü iddia edilen 1,5 milyon Ermeni’ye ek olarak, o dönemde Müslüman olan yaklaşık yarım milyon Ermeni’yi de katarak, kayıp sayısını 2 milyon olarak belirler kimi muhafazakarlar. Buradayken de zaten çemberin dışındaki adamlar onlar. ‘80’lerin sonu, ‘90’ların başı –tam tarih veremeyeceğim- bir gün Yeşilköy Çiroz sahilinde denize giriyoruz. Babamın patronu Yervand var, oğulları Sarim ve Ari var, anneleri var bir de. Maalesef annenin adını hatırlayamıyorum. Sarim annesine “mama” diyor sürekli. İnatla soruyorum “mama ne demek, neden anne demiyorsun” diye. Aklım ermiyor diye babam susturuyor. Aynı Sarim sonraki sene bana Paskalya’da boyanmış yumurta getiriyor. Seneler geçiyor, babası Yervand üniversitede ziyaretime geliyor. Kampüsü gezdirmek istiyorum, ilk sorusu “okulda çok ülkücü var mı?” oluyor. Hâlâ her bayramda arayıp kutluyorlar. Babam onların yanında çalışırken her Cuma namaza gidebilsin diye 2 saat izin veriyorlar. Ama bir yandan da ticaret yaptıkları insanlara, ortak olan iki kuzen –Pakrat (Pako) ve Yervand- kendilerini Türk isimleriyle tanıtıyorlardı. Korku mu dersiniz, çekingenlik mi, size kalmış. Ama ben ne zaman Bakırköy’deki Surp Astvazazin Kilisesi’nin iyice kapalı kapılarının önünden geçsem, korkunun kokusunu alırım, utanırım. -------------------------------- Chernobyl Türk’ü de öldürdü, Laz’ı da, Gürcü’yü de, Hemşinli’yi de, bana Hemşince’yi duyuran Kazım’ı da. Birlikte öldük ama birlikte yaşayamadık bir türlü. Hrant birlikte yaşayabilelim diye yaşadı, birlikte yaşayabilelim diye, Şişli’de bir sokakta öldü. Biz yine beceremedik. Faşizm mi galip geldi, biz mi faşizme yenildik? Artık ayağa kalkma vaktidir! Kazım’la Hrant kolkola gezerken bir yerlerde, bizim için de artık yollara düşme vakti gelmiştir! Ben bağırırken “Hepimiz hâlâ Ermeni’yiz, hepimiz hâlâ Hrant’ız!” diye, sen de susma Hemşinli... Sen de bağır geçmişini!

4 Eylül 2009 Cuma

Soykırım Nedir?

"Soykırım sadece bir insanı öldürmek değil. Ben soykırıma uğramış bir insanım. Neden biliyor musun? Ben burada ermeni okuluna gidiyordum 6 yaşında. Ermeni tarihi diye bir şey zaten yoktu. Türk tarihi öğretiyorlardı ve benim ne kadar kötü olduğumu anlatıyorlardı. Ben okuldan çıktığımda, kendimden utanıyordum. Çünkü öyle anlatılıyordu. İşte bu bir soykırımdır. Öldürmek değildir asıl soykırım, geçmişini, tarihini gömmektir. İnkar etmemek lazım. Çünkü bu yapıldı."
Arto Tunçboyacıyan
(y.n. Kendinden hiç utanmamış olanlar anlamaz zaten halden de, biz gene de demiş olalım diyeceğimizi yeniden.)

21 Temmuz 2009 Salı

Hırsız Yok

Bir süredir Armenian Weekly'nin newsletterlarını (postakutuma yolladıkları gazete özetlerini diyelim) alıp duruyorum. Başlıkların hemen hepsi ünlü Ermenilerin başarı ve hayatları ve Medz Yeghern üzerine; ve daha da ilginci, dünyanın bütün meselelerini yine bu iki "leitmotif"e bağlıyorlar. Öncelikle, neden üyeyim? Çünkü dediklerini merak ediyorum ve değer veriyorum. Bu yeterli tabii. Ama bir derdim de nasıl bir politika güttüklerini görmek. Zira Medz Yeghern konusunda benzer dertlerimiz olduğu halde politik bir kirlenmeye maruz bıraktıkları felaket konusunda fena halde ters kulvardayım Armenian Weekly yazarları ve kadrosuyla. Dünyayla "soykırımı tanıma" üzerinden kurulan ilişkinin hastalığından kurtulmak, Dink'in dava edilmiş mükemmel tanımındaki gibi, Türk kavramından kurtularak temizlenecek/kurtarılacak bir Ermeni kimliğine kavuşmak demek. Dünyanın tüm Ermenilerinin bunun farkına herkesten önce varması lazım aslında. En büyük rahatsızlığım da dünyanın çeşitli yerlerinde egemenin sesine sahip erk-şiddetlerin(gewalt) kendilerine kendi içlerindeki açıkları, çıkmazları(aporia diyelim) göstermek yerine, tam da politika olmadığı için politik olan hamlelerle, aralarında seçim yapmayı ve taraf tutmayı seçmeleri. Biraz zorlayan bir cümle oldu belki, ama şöyle somutlaştırayım: Eğer ki bir ülkenin iktidarı kendi içinde erk-şiddetle bastırdığı bir kitlenin gözü önünde başka bir ülkenin erk-şiddetle bastırdığı bir kitleyi savunuyorsa, bu ironiktir. Velhasıl, o ülkenin bastırılan kitlesi, "e bize yaptığının ne farkı var?" diyerek hatırlatmakta haklıdır, hatırlatmalıdır ve dikkate alınmalıdır. Öte yandan, o başka bir ülke çıkıp da "e siz de yaptınız" diyerekten politik bir stratejiyle kendi yaptığını haklı çıkarmaya kalkıyorsa, bu da ironiktir ve ironisi aynı ilk örnekteki gibi anımsatılmalıdır. Ancak... (Evet bu bir Milliyet Gazetesi'nde-bir-sayfaya-boşluklarla-çeyrek-sayfalık-yazı-yazarım-abi 'ancak'ıdır!) İki erk-şiddetin de ezileni bir olmak yerine, karşılıklı olarak o erk-şiddetlerin uluslararası politikalarına sakız oluyorlarsa, burada bir sorun var. Armenian Weekly'de okuduğum son haber tam da bunun örneği olarak beni sarstı. Çin'de Uygurlar'a karşı acımasız bir şiddet uygulanıyor. Tam da Benjamin-Derrida-Agamben tasvirine uygun olağanüstü hal koşulları söz konusu. Erk-şiddet, egemenin kendini açığa çıkarttığı bir yerden, tüm yasayı askıya aldığı bir alan açıyor ve yasa kağıtlarda değil uygulamalarda kendini gösteriyor. Uygurlar harcanabilir homo sacerler olarak yalnızca ve yalnızca uluslararası diplomasinin dünyasında kullanılabilirlikleri kadar varolabiliyorlar. Erdoğan'ın öne sürdüğü türden bir adeta-soykırımın olduğunu söyleyemeyiz belki. Hatta mümkünse soykırım kelimesini öyle hoyratça da kullanmayalım. Ama soykırım kelimesine takılmadan ve aynı erk-şiddette olduğu gibi güçten ziyade etkiye bakarsak, bu adeta-soykırım kavramı diğer şeyler arasında bize iki şey söylüyor: 1- Erdoğan soykırım kelimesi ve kavramını yoz-kullanıma sokarak mitleştiriyor. 2- Bu içini-boşaltma ya da anlam-bozum ile tüm egemen güçlerin suçlarının ortakpaylaşım alanını yeniden açarak "siz sesinizi çıkarmayın, biz de sesimizi çıkarmayalım"a oynuyor. Alın size yeni nesil denge politikası. Peki Armenian Weekly ne yapıyor? Diyor ki makalede, Erdoğan kendini küçük düşürdü. Diyor ki, 'soykırım' kelimesini böyle hoyratça kullanarak kendi anlayışına ve uygulamalarına nasıl ters düştüğünün farkına varmadı. Ve Çin basınında çıkanların kendi savlarına destek verdiğini düşünerek ekliyor yazıyı yazan Sassounian: Çin de Türkiye'ye bunu söyleyecek son ülke olduğunu anımsattı! Bir yandan ne bekliyordum ki, diyorum. Bir yandan da nasıl bu kadar kör olunabilir? diye sormadan edemiyorum. "Bakın bakın, Çin de öyle demiş" diyerek ne yaptıklarını sanıyorlar bilmiyorum doğrusu. En rahatsız olduğum noktalardan biri şuydu: "The People’s Daily also published several letters critical of Turkey, one of which stated: “The Kurdish massacres in Turkey were a kind of genocide and Nazism. Linking China to genocide is like a thief shouting ‘stop thief.’" [Halkın Günlüğü (Çin'in gazetelerinden biri- kabaca çeviriyorum), Türkiye'yi eleştiren bir kaç yazı yayınladı. Bunlardan birinde şöyle deniyor: "Türkiye'deki Kürt katliamları birer soykırım ve Nazizm örneğiydiler. Çin'i soykırımla itham etmek bir hırsızın 'Hırsız var' diye bağırmasına benziyor."] Bir hırsızın 'hırsız var' diye bağırmasında sorun görmüyorum ben. Argumentum ad hominem'i bilmeyen ve sıksık bu hataya düşen politikacılara aşinayım (ne yazık ki) ama yine de "eeh saçmalamayın lütfen" demekten geri durmayacağım. Pekala bir yalancı da doğruyu söyleyebilir. Ama o yalandan bizzat muzdarip kitlenin çıkıp da bir yalanın çürütülmesi için başka bir yalancının arkasına sığınmasından fena halde rahatsızım. Zira bu haklının hakkının haklıktan çıkarlığa dönüşmesine sebebiyet veriyor. Ve itham ediyorum bu durumda, Ermeni diasporası hakkını çıkara dönüştürmektedir. Aradaki fark, 'çıkar'ın otoritenin izini taşıması, ve egemenin sesini kullanmaya öykünmesi, bir egemencilik oyununa alet olmasıdır. Spivak'ın ezilenin konuşamamasından kastettiği buna yakındır (link tabii ki Can the Subaltern Speak? makalesi, ve indirmek içindir.). Aradak farklara şimdi giremeyeceğim. Ama şunu söyleyebilirim ki, sesin ve konuşmanın egemenle ilişkisini unuttuğunuz yerde, kimliğin ne olduğunu da unutuyorsunuz demektir. Öte yandan, The People’s Daily yazarı da "ayrıca biz hırsız değiliz" gibi bir şey diyemeyerek, "bu bizim içişimiz" diyerek de ayrı bir gafta bulunuyor; ama buna girmeye gerek bile yok - ya da giremeyeceğim diyeyim, zira Çin'de ne oluyor hiçbirimiz bilmiyoruz aslında. Bu bambaşka bir yazının konusu. Özetle, Armenian Weekly'nin düştüğü hata tam da Çin'in, Türkiye'nin, İsrail'in (one-minute vakası), Fransa'nın (Cezayir-Medz Yeghern atışması), A.B.D.'nin(ne istersen!) vs.'nin istediği türden bir ses kullanımında yaşanan ses kaybıdır. Çin'e karşı tek bir söz etmeyen bir yazıdan bahsediyoruz - aklım almıyor bunu. Burada savunulması gereken hem Çin'e hem de Türkiye'ye karşı bir tavırdır pek tabii. O yüzden Uygurlar'ın asıl muhattabı Türkiye'deki Kürtler, İsrail karşısında Filistinliler, Ermeniler'dir mesela; ama bunun nasıl da uzak gözüktüğünü/olduğunu biliyoruz. Ve şu anki durumda, tüm hırsızlar birbirlerine "hırsız yok" diyor aslında. Demem o ki, bir hırsız "hırsız var" dediğinde, önce var olduğu iddia edilen hırsıza bir bakmak lazım. Bir hırsız düşmeden başkası düşmüyor. Tarih bize şiddetle bunu öğretmemeye çalışıyor! Daha fazla yoruma girmeden, Armenian Weekly'nin yazısının sonunu şuracığa düşüvereyim: "The most effective measure China can take in response to Erdogan’s hysterical accusations is to have the Chinese Parliament adopt a resolution recognizing the Armenian Genocide." [Çin'in, Erdoğan'ın isterik suçlamalarına karşı alabileceği en etkili tavır, Çin Parlementosu'nun Ermeni Soykırımı'nı tanıyan bir yasayı uygulamaya geçirmesidir.]

22 Nisan 2009 Çarşamba

Sorosçu Köylüler

Van'ın Gevaş ilçesinin (isim de Türkçe değil lan?!) Aydınocak köyünde, Ermeni mezarlığı olarak bilinen bir bölgeye okul yapılma çalışmaları başlamış; ve buna köylüler tepki göstermiş. Radikal'ın sorduğu sorulara köylüler şu şekilde cevap vermişler:
“Mezarların taşlarının çoğu tahrip edilmiş. Kimileri de bu taşları evlerinin duvarlarında kullanmışlar. Şimdi bu bölgede okul için kazı yapılıyor. Daha derine inilirse daha çok kafatası ve kemik çıkar. Buranın bir Ermeni mezarlığı olduğunu biliyoruz. Biz üzülüyoruz. Kim olursa olsun mezhebi, dini ne olursa olsun burası tarihtir. Turizm amacıyla kullanılabilirdi. Her kepçe darbesinde kemik çıkıyor. Tabii ki mezarlık üzerine okul yapılması saygısızlıktır. Köy merası olduğu için de, köyün neye ihtiyacı varsa bu arazinin üzerine yapılıyor. Okul buraya değil eski okulun yerine yapılabilirdi.” 
Ermeni soykırımının ABD'de gündeme gelmesinin yakın olduğu şu günlerde, köylülerin yaptığı bu açıklamayı çok manidar buluyorum. Liboşluk Van'a da sıçramış; Soros'un kanlı elleri oraya da uzanmış demek ki. Yazık.

13 Nisan 2009 Pazartesi

Şiddetle Taraf Tutmak

Yukarıdaki başlıktan 3 anlam çıkıyor, 3'ü de aşağıda anlatmak istediklerimi karşılar.
Derbi maçında çıkan kavgayı biliyorsunuz. O konuda şurada ve şurada değerlendirmelerimi yaptım kısaca. Olaydan bir gün sonra köşe yazarlarının, televizyon yorumcularının dedikleriyle durumun vehameti daha da ortaya çıkıyor. Şiddetin bu kadar meşrulaştırılması rahatsız edici. 
******************************
Satır arası. Geçen hafta daha burada Türk polisinin taraftara uyguladığı gereksiz şiddeti eleştirdik. Bugün başka bir haber okuduk polisin Kürtçe pas isteyen çocukları dövdüğüne dair. Zaten Nevruz ile 1 Mayıs arası polis ciddi bir eğitim sürecinden geçer, ama bu sene olay biraz abartıldı sanki. Neyse, grand finale'e 2 hafta kaldı, o zaman göreceğiz neler olacak.
******************************
Benim aklıma takılan konu biraz daha farklı. Sağda solda maçta çıkan olaylar ile ilgili yapılan yorumlara bakıyorum; sağduyulu birkaç kişi haricinde şu eksende gidip geliniyor:
1. Önce onlar başlattı, o vurdu, delikanlıydı vs. Yani tuttuğu tarafı haklı çıkarmak için bahane aramak.
2. Hakem oyunun tansiyonunu arttırdı, federasyon tezgah kurdu. Yani 3. tarafa suçu atmak.
3. Beşiktaş taraftarı şikeci, şerefsiz, küçük, hazımsız vs. Kendi tarafının başarısızlığını başkasının başarısını küçük görerek hafifletmek.
Şu olayın "Ermeni tehciri tartışmaları" ile paralelliği harika. Ha "önce Lugano vurdu" demişsin, ha "Ermeni çetelerine tepki gösterdik". Ha hakeme suç atmışsın, ha "Batı'nın oyunu, Fransızlar abarttı, Büyük Ermeni Devleti kurulacak işte Hans Goeteller'in haritası" demişsin. Ha Beşiktaş taraftarına saldırmaya başlamışsın, ha her sene ABD'nin soykırımı tanıma girişimini "Ermeni lobisi şöyle böyle" diye küçümsemişsin. 
Ciddi bir toplumsal travmadan muzdaripiz. Bu paranoyadan nasıl kurtulunur bilmiyorum, ama kendi tuttuğu tarafın müdahili olduğu bir eylemi haksız görüp yermenin kendi tarafını küçük düşürüp karşı tarafa hak tanıma olduğunu düşünüyoruz. Sonra gelsin "şerefsiz"ler, gitsin "hain"ler. 
At gözlüğü takanların gözlükleri atması elzem. O inanmadığımız evrim bizi gelir bulur belki bir gün, ne diyeyim.