2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2011 Perşembe

Arşiv Oyunu

Neydi o klişe laf? "Geçmişini bilmeyen geleceğini yönlendiremez.", ya da onun gibi bir şey işte.

Bu lafın bütün beylik niteliğini bir kenara koyarsak, şüphesiz bir gerçekle yüzyüze kalırız ki, o da arşive dalmanın oldukça eğlenceli olduğudur. Çünkü hatalarını örtbas etmeninen büyük erdemlerden sayıldığı bir ülkede, günün beylik laf edenlerinin geçmişte neler yumurtladıklarının, ya da hangi düşünce tarzlarından beslendiklerinin müthiş bir seyirlik değeri vardır.

Elimde Altemur Kılıç adlı nevi şahsına münhasır figürün 15 Eylül 1985 tarihinde Tercüman gazetesine yazdığı "12 Eylül'ün Ezikliği" başlıklı makale var. Bu makalede kullanılan cümlelerin, üslubun yansımalarını bugün sağdan sola çok geniş bir perspektife gözlemlemek mümkün. Buyrun, okuyun, siz karar verin: (ama karar vermenize yardımcı olmak için ben özellikle kaydadeğer gördüğüm yerleri bold eyledim hehe)

"12 Eylül'ün beşinci yıldönümünde, bugün hala sürebilen güven ve huzur ortamının minnettarlığı içinde, bizi bir iç savaşın, bir parçalanmanın eşiğine getirmiş buunan şartları şbretle hatırlamak veya hatırlatmak gerekirken, beş yıl sonra maalesef, adeta bu hareketin ne kadar yerinde oluşunun ve haklılığının müdafaasını bile yapamamak ezikliği içine düşmüş gibiyiz. Biz, 12 Eylül öncesini hatırlattıkça, nerdeyse "Artık kabak tadı verdi" diyecekler. Prensip itibariyle bizim tarafımızda olması gerekenler ve köklü bir düzen değişikliğinden fikir ve maddi bakımından muhakkak zarar görecek olanlar arasında bile, maalesef aynı ezikliğin içine düşmüş olanlar vardır. Daha kötüsü, bazıları da "özgürlükçülük" şanı uğruna "Lenin'in işe yarar budalaları" olarak Türkiye'de gerçek demokrasinin değil kendi Marksist ideolojilerinin hakim olmasına çalışanlara alet olmaktadırlar. Ne acı!


Evet üzerine basarak ifade edeyim: "Bizim taraf", daha doğrusu esas fikirleri itibariyle bizim taraf olması gereken taraf, hür teşebbüs, kurulu düzen, gerçek demokrasi tarafı dağınıktır. Haklılığına ve gerçek memleketseverliğine, Atatürkçülüğüne dayanarak, düzeni korumak hususunda atakta olması gerekirken müdafaada bile değildir; anlaşılmaz bir eziklik içine girmeye başlamıştır. Bırakınız bütü bu tarafı, kurulu düzen tarafıın sağlı sollu bütününü, sağ taraf bile politik bir takım çıkar hesapları ve oyunları yüzünden parçalanmış haldedir.


Buna karşılık, rejimin düşmanları kararlı ve sistemli olarak, ataktadırlar. 12 Eylül'de kursaklarında kalan hevesi, bu sefer behemehal tatmin etmek için ataktadırlar. Bunu kitaplarının, dergilerinin, demeçlerinin satırları arasında değil, bizatihi açık satırlarından, şimdiye kadar başardıklarından sezmemek, görmemek mümkün değildir.


Bu başarının iki delili yukarıda da söylediğimiz gibi, 12 Eylül'ü maksatlı bir tartışma ortamına çekmeye muvaffak olmalarıdır. Biz bu filmi daha evvelce görmüştük. Nitekim, Pişmanlık Kanunu'ndan istifade edenlerin biri, itiraflarında kendisine teröre katılmanın rahatlığını veren faktörlerden başlıcası olarak 12 Mart'ın ve 12 Martçılar'ın düşştükleri durumu göstermiştir.


İkinci büyük başarıları, bugünkü idareyi türlü dedikodularla, efsanelerle aşındırmak hususunda olmuştu. Bu efsanelerden en önemlisi Atatürkçülüğe karşı bir Türk-İslam sentezinin ve kadrosunun hakim kılınmaya çalıştığı efsanesidir ki, bu efsane maalesef gerçek Atatürkçüler arasında da yaygınlaşmaktadır. Bu konuya, tekrarlana tekrarlana adeta gerçekmiş gibi yerleşmekte olan ve maalesef doğru dürüst karşı müdafaası yapılmayan bu efsaneye ilerde geniş bir şekilde temas etmek istiyorum. Ancak şunu söylemeliyim ki, onların yakıştırmaları, yani hakikatleri tahrifleri karşısındaki müdafaamızda milliyetçiliğin manevi ve milli köklerimize bağlılığında ezikliğe düşmenin gereğini görmüyoruz.


Karşımızdakilerin çok sistemli olarak şimdi yürütmekte oldukları kampanyanın, daha doğrusu kampanyaların, tehlikeli ve hainane bir maksadı vardır: Genellikle Silahlı Kuvvetlerimizin, özellikle 12 Eylül'ü yapanların itibarlarını sarsmak. Geniş kapsamlı ve devlete karşı işlenen suçları da ihtiva edecek bir af, sıkıyönetimin görevden uzaklaştırdıklarının "ince hukuk" anlayışı ile eski görevlerine iadesi, düzen bozucu ve terörist kadroların takviyesini ve yeniden cesaret bulmalarını sağlayacaktır. Fakat daha kötüsü bu kampanyaların başarısı 12 Eylül'ün haklılığına vurulmuş bir darbe olacaktır. Kellelerini koltuklarına alıp hepimiz uğruna bir mücadele vermiş olanlar en azından "Bunca mücadeleyi niçin yaptık?" diye soracaklardır. 


Ve evet, bütün bu gelişmeler karşısında biz müdafaa halinde bile değiliz; anlaşılmaz bir eziklik, hatta uyuşukluk içerisindeyiz.


Allah encamımızı hayreylesin!"


Kılıç'ın bu bir tek köşeyazısında, Aközgillerin sol karşıtı dilinden ordunun yıpratılması geyiklerine, eleştiri yapmanın "maksatlı bir yıpratma hareketi içinde bulunmaktan ötürü teröristlik delaleti olması"ndan (ki biliyorsunuz bu günümüzde post-Ergenekon süreci olarak niteleniyor) "bizim taraf kesinlikle gerçek demokrasi getirecek" iknasına, gerçek Atatürkçülük ve Türk-İslam sentezi kavramlarının mükemmel kullanımlarına rastlamak mümkün.

12 Eylül zihniyetinin bu en çıplak ve konsantre haline bakıp, bugün rejim ile yüzleşme dilinin nasıl teşkil olduğuna bakmak, şüphesiz ki kimimizi biraz kolundan bacağından tutup silkeleme sürecine katkıda bulunacaktır.

Allah encamımızı hayreylesin.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Modern Demokrasinin Çıkmazı: Seçimler

Bu konuda hakkında değil blog yazısı, kitap yazılmalı aslında. Lakin yerimiz dar, o yüzden istatistikleme vs. olmayacak, sadece teorik düzlemde sorular sorup, demokrasinin modern zamanda işleyişindeki engeli ve neden tanımının genişletilmesi gerektiğini açıklamaya çalışacağım.

(Benim görüşüm şudur, yazıdan sıkılıp da yanlış izlenim oluşturmayayım diye baştan söyleyeyim: Dünyadaki, teorik olarak, en iyi yönetim biçimi, müşfik diktatörlüktür (benevolent dictator). Lakin tarih, bu sistemin hem var oluşunun, hem de çöküşünün çok acı olduğunu bize gösterdiğinden, elimizdeki en iyi sistem demokrasi olarak kalmaktadır. Ama demokrasi idealistliği, onun kusurlarını görmezden gelip de istikrar, sistem vs. izinde yoğunlaşmaya giderse, demokrasi "militan demokrasi" gibi bir kuruma evrilir ve de tehlikeli olur.)

Bu açıklamadan sonra, seçimlerin modern zamanda neden demokrasinin başına bela olduğundan bahsedeyim.

I. Seçimler ve Finansman Sorunu

Günümüzün geçerli ekonomik sistemi, bir adayın seçimlerde söz sahibi olabilmesi için ciddi anlamda bir finansman sağlamasını öngörmekte. Bu da çok ciddi bir soruna işaret ediyor.

Eğer bir aday, finansmanını özel kişiliklerden sağlarsa, zaman içerisinde demokrasi o özel kişiliklerin sözünün daha fazla geçtiği, lobilerin siyasetçiler üzerinde etkisinin halkın etkisinden fazlalaştığı bir sisteme dönüşme riskini barındırıyor. İstenildiği kadar şeffaflık olsun, kitlesel medyanın gücünün aşikar olduğu bir sistemde, halka amnezi yaşatmak oldukça kolaylaşıyor. (Örneğin ABD'de Cumhuriyetçi Parti net bir şekilde sadece zenginlerin istekleri doğrultusunda ilerleyen, asıl gündemi üst sınıf için vergileri indirmek olan bir parti olmasına karşın, bütün propagandasını vatan-millet söylemiyle fakir halk için varmışçasına yapabiliyor.)

Eğer finansman halkın vergilerinden sağlanırsa da, onu düzenleyen devlet olduğundan, politik gücü ele geçiren partinin kendisine uygun bir düzenleme yapması beklenen oluyor. (Örneğin Türkiye'de partilere verilen devlet yardımı, sadece güçlü olan partilere gitmekte ve bu kriterler sürekli erk sahiplerinin yararına yontulmakta)

Diyelim ki, aday olan herkes devletçe dağıtılan paradan yararlansın. Bu sefer de sigorta şirketlerinin en büyük sorunu olan ahlaki tehlike (moral hazard) baş göstermekte. Yani politika ile ilgisi olsun olmasın herkesin yardımdan yararlanmak için aday olma riski var. Bu da sistemi oldukça etkisizleştirmekte. Bu yüzden belirli kısıtlamalar konulması lazım, lakin kısıtlamalar konulunca da demokrasi kelimesinin vaat ettiği anlam kaymakta.

İşte bu finansman sorunsalı, herkes için faydalı ve adilane bir çözümü olmayan, doğrudan iletişimin az olduğu kalabalık kitlelerde demokrasinin önündeki ciddi engellerden birisi.

II. Seçimler ve Oylama Sorunu


Günümüz demokrasilerinde, seçimlerde uygulanan oylama çeşitlerini genel olarak iki kategoriye ayırabiliriz: Tek kazananlı ve çok kazanalı sistemler. Lakin her sistemin içinde barındırdığı sorunlar var, ve de bu sorunlar gene finansman sorunsalında olduğu gibi dönüp dolaşıp en güçlüye yarayacak şekilde sonuçlar veriyor.

Öncelikle şu tarihsel bilgiyi verelim: Antik Yunan demokrasisinde, oylama en az demokratik sistem olarak değerlendirilmekteydi, zira varlık ve de popülerlik seçim sonuçlarına fazlasıyla etki yapmaktaydı. O yüzden sıklıkla tercih edilen sistemler genel kurullarda karar alınması, kura çekimi ve de rotasyon idi. Günümüzde seçimlerin demokrasinin en önemli şartı olarak kabulünün ironisini buradan dahi tahlil edebilmek mümkün.

Konuya geri dönersek, günümüzde uygulanan bir çok oylama sistemi var, ve hiçbiri mükemmel değil. Uzun uzun açıklamak yerine size anahtar arama kelimesini vereyim: Arrow'un imkansızlık teoremi. Özetle bu teoreme göre, aşağıdaki üç adillik prensibi aynı anda sağlanamaz.

1. Eğer bütün oylarda X Y'ye tercih edilmişse, o zaman genel tercihte de X Y'nin üstünde olmalıdır.

2. Hiçbir bireyin tercihi her zaman baskın tercih olamaz.

3. X ve Y'nin tercihini sağlayan faktörler, sadece X ve Y tarafından belirlenir. Denkleme katılan Z faktörü, X ve Y arasındaki tercihi etkileyemez.

Bir adet olası yanlış anlamayı düzeltelim: Arrow'un teoremi, "hiç adil oylama yoktur" şeklinde özetlenemez, lakin teoremin gösterdiği bütün bu mantıklı adiliyet prensiplerinin aynı anda uygulanamayacağı, yani kusursuzluğun olamayacağıdır. Günümüzde en çok ihlal edilen koşul, geçişlilik koşuludur (3. sıradaki maddenin ima ettiği bir hal) Yani toplumdaki bireylerin çoğunun X > Y > Z tercihi, oyların kayması sonucunda genel tercihe yansımamaktadır.

Daha pratik, bireyin kendi içinde var olan endişelerden de bahsedebiliriz. Örneğin bir adayın fikirleri çok beğenilse de, "Ama o zaten kazanamaz, o yüzden öbürüne vereyim" koşullanması da yaşanmakta, bu yüzden daha matematiksel endişelere gerek kalmadan alternatif adayların var olması tamamen demokrasi kuralları dahilinde engellenmektedir. (Bu sorunu aşmak için "tercihli oy" prensibi düşünülebilir, lakin o uygulamada da ters çevrilebilirlik yoktur. Eğer A seçilmişse, oylar ters çevrildiğinde A'nın seçilememesi kuralı, tercihli oy sisteminde geçersiz kalmakta, yani esasen istenmeyen bir adayın seçilebilme şansı doğmaktadır.)

Özetle, çoğunluğun olduğu yerde bireylerin bir kısmının tercihi öyle ya da böyle göz ardı edlimek zorundadır zaten. Uygulamaya baktığımızda ise, bu ihlalin daha da keyfi yapıldığını gözlemlemek zor olmaz. Zira iktidara gelen partiler, kendilerinin devamlılığını sağlamak için bu düzenlemeleri yaparlar. Bunun adı da "istikrar" olur. Hatta genelgeçer görüş, yüzde 10 gibi yukarıda değinilen bütün prensiplerin, aslında demokrasi için çok önemli bir adım olduğu haline bile gelebilir.

Sonuç


Günümüzde "demokrasi" mücadelesi verenlerin bu mücadeleyi bir demokrasi idealizmiyle gerçekleştirmemesi çok önemli. Yukarıda çok özetle değindiğim gibi, demokrasi günümüz koşullarında, kendi içinde vaat ettiklerinin hepsini veremeyecek bir sistem durumunda, ve kağıt üzerinde dahi kusursuz olmadığı gibi uygulamada da ciddi sorunlar teşkil olabilmekte.

O yüzden, demokrasiyi savunurken "herkes için insan hakları, herkes için özgürlük" gibi kavramlar ile genişletmek, demokrasinin bir avantajı olan "kendini düzeltebilirlik" etkeninden yararlanmak lazım.

Bugün "demokrasi için şimdilik şu kalsın..." denmesi, demokrasinin kusurlarını büyütmek anlamına gelebilir. Demokrasiyi "istikrar", "darbe olmaması", "çok partili seçimler" gibi kavramlara indirgeyen; bunlar olunca "demokrasi" var olduğu için tatmin olan sistemler, demokrasiyi kavramsal olarak doldururlar ama mana olarak uzağında konumlanırlar.

O yüzden dediğim gibi, bir "demokrasi idealizmi", bir kusursuzluk illüzyonu oldukça yanıltıcı olacaktır. Demokrasinin işleyişindeki bu iki temel kusuru (ki bunlar bir blog köşesinde hızlıca değindiklerim) göz ardı ederek demokrasi tartışması yapmak etkisiz kalır.

15 Mart 2011 Salı

Demokrasi Yolunda Türkiye

Böyle bir başlık 3 ciltlik bir kitaba yaraşır aslında, ama benimki biraz hızlısından bir özet olacak.

Türkiye'de demokrasi kavramını ters yüz eden sınıf ağırlıklı olarak bugün azamiyetle Kemalist diye adlandırılan vesayetçi sınıftı. Mesela onlara göre tek partili rejimin devamının sebebi "halkın demokrasiye hazır olmaması" idi, bu bahane çok geçerliydi mesela. Sonra bu söylemin devamı olarak, demokrasi kelimesi "birden fazla partinin olduğu rejim" anlamına geldi. Eğer seçime katılan iki parti varsa o ülkede demokrasi var olmak zorundaydı.

Bu literatürde demokrasinin iyiliği için yapılabilecek eylemler de tanımlıydı. Mesela sırf demokrasinin iyiliği için, askeri darbe yoluyla demokrasiye ara verilebilirdi. Ya da Vural Savaş'ın ortaya attığı gibi, militan demokrasi diye bir kurum var olabilir, ve bu kurum demokrasiyi koruyabilirdi. Savaş'ın kitabında önerdiği militan demokrasi, Türkiye'yi "irtica ve bölücülük"ten koruyordu, hukuk siyasi otoriteye göbekten bağlıydı. Literatürde militan demokrasi kavramı vardı zaten, ama orada kast edilen demokrasi "liberal demokrasi" idi, bizdekiyle arasındaki ufak bir nüansçıktı bu da.

Neyse, devir değişti, Kemalist düzenin bize öğrettiği bu demokrasinin yerini Sünni liberal demokrasisi aldı. Aldı ama, mekanizmalar baki kaldı.

Bugün demokrasinin anlamı gene bir düzleme, "darbe karşıtlığı"na indirgendi, demokrasi salt darbe karşıtı bir düzen olarak sunuldu. Türkiye tarihinin en demokrat partisi AKP'nin kurmayları literatüre aşağıdaki fantastik demokratik beyanatları kattılar mesela:


"Düşünmezsen Kürt sorunu yoktur", "Rum ve Ermenilerle milli olamazdık", "Devletime karşı suç işleyenleri vurmaktan hoşlanacağım", "İşkence konusunda hamdolsun ülkemizde sorun yoktur", "Nijeryalılara Türkçe öğrettik Kürtlere öğretemedik", "Polis halkımızla yakın sıcak ilişkiler kurmaktadır", "Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum", "Hatamız Tekel işçilerine merhamet etmek"...

Gene bugün, "teknik takip" adında yasal süreyi aşan ve 2 yılı bulan telefon dinlemeleri, insanların gizli deliller ile tutuklanmaları da Vural Savaş'ın savladığı militan demokrasiye çok benzer bir şekilde savunulmakta, dava konusunda şüphesini açıklayanlar "demokrasi düşmanı" olmakta, başkası adına kitap yazmak şüphesi "terör örgütü üyeliği olası delili" olarak değerlendirilmekte. Azınlıklar konusunda milim ile atılan adımlarda devlet adına çekinceler sunulmakta.

Özetle, yıllardır bir zümrenin yamuklukla empoze ettiği, bugün başka bir zümre tarafından başka bir yamuklukla empoze edilen, aradan liberterlerin, liberallerin, sosyal demokratların "Ama burayı unuttun, ama bunu da yapalım" diye cılız seslerinin duyulduğu sisteme Türkiye tipi demokrasi diyoruz. Türkiye'nin demokrasi yolculuğu denen şey, demokrasi tekelini ele geçirme savaşından ibaret.

Bu memlekete demokrasi kendiliğinden gelmedikçe, illa birileri getirmeye kalktıkça da bu resim değişmeyecek..

23 Şubat 2010 Salı

Türkiye Tipi Demokrasi - #2

AKP Çorum Milletvekili Ahmet Aydoğmuş: "AK Parti iktidarına karşı çıkanların kanını tahlile yollamak gerekir." (link)

20 Şubat 2010 Cumartesi

Türkiye Tipi Demokrasi

AKP Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan: "40 sene onlar fişledi şimdi biz onları fişliyoruz." (link)

17 Haziran 2009 Çarşamba

Baykal ve Ergenekon

Hürriyet'in bugünkü manşetinde Genelkurmay'da hazırlandığı iddia edilen "İrtica ile mücadele planı" hakkında Deniz Baykal'ın yaptığı şu yorum yer aldı: "Sahte çıkması durumunda Ergenekon çöker". Şimdi Ergenekon iddianamesinin ne kadarı hayal ürünü ne kadarının içi dolu tartışmasını bir kenara bırakıp açıklamaya tekrar bakıyorum da bu iddianamenin Baykal'ın vicdanında bütünüyle çökmesi ne kadar da kolaymış. E be Baykalım senin demokrasi anlayışının nerede başladığını çözemedim ama AK Parti'de (zibidilik yapmayayım dedim) bittiğini şimdi daha iyi görüyorum. Kantarın topuzu bu sefer öyle bir kaçmış ki nasıl toparlanır bilemedim bu açıklama. İddianameyi çöpe atmaya bu kadar hazırsa bir insan sanırım iki seçecenek var: Ya Ergenekon davası hakkında bizim bilmediğimiz ama Baykal'ın bildiği daha çok şey var ya da Deniz Baykal'ın demokrasi anlayışının kapsama alanında bir sorun var. Biraz daha temkinli bir açıklama gerekmez miydi buraya?
"İrtica ile mücadele planı" başlıklı belge Ergenekon davası kapsamında tutuklanan Serdar Öztürk'ün ofisindeki bilgisayarda bulunmuş. O zaman bu bilgisayarın tüm içeriği savcılığın elinde olmalı diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu varsayım altında eğer bu belgenin sahte olduğu sonucuna varılırsa bu elbette Ergenekon davasının yürütülme yöntemi konusunda büyük şüpheleri beraberinde getirir. Eğer belge sahte değilse bu sefer de bu belgenin neden daha önce gündeme gelmediği ve eğer savcılığın belgeden haberi vardıysa bu konuda neden herhangi bir girişimde bulunulmadığı sorgulanabilir.
Belgenin gerçekliği konusunda varılacak sonuç ne olursa olsun Ergenekon örgütlenmesinin ve bu örgütlenmenin amaçlarının gerçek olmadığına ve soruşturma kapsamında tutuklanan herkesin masum olduğuna bu kadar kolay hükmedebilir miyiz? Anlaşılan Deniz Baykal'a göre bu çıkarımı yapmakta bir beis yok. Sayın Baykal biraz zorlama olmuyor mu şimdi bu?

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Demokrasi Nedir?

"Bir demokraside, hukuk ve politika hususlarındaki önemli kamusal kararlar, doğrudan ya da dolaylı olarak, büyük çoğunluğunun eşit haklara sahip olduğu topluluk üyelerinin açıkladığı resmi görüşlere dayanır." Albert Weale, Demokrasi, s. 14 "Çankaya Belediyesi'nin amblemini nasıl Çankaya Belediyesi belirliyorsa, Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin amblemini de Büyükşehir Belediyesi seçer. Kabul etmek zorundalar. Bizim dediğimiz olur. Demokrasi budur ve hazımsızlık yapılamaz" Melih Gökçek, Ankara Benim Tapulu Malım, s. 683

10 Mart 2009 Salı

Demokrasi Anlayışı

İstanbul'da Kemal Kılıçdaroğlu'nun propagandasını yapan "Organize Dürüstlük" temalı bir billboard'un yanına, Kemal Kılıçdaroğlu'nun anti-propagandasını yapan "Dosyacı Kemal'in Dosyası" billboard'u asılmış. Biz buna demokrasi diyoruz. Ama Kılıçdaroğlu farklı düşünüyor. Milliyet gazetesi de bunu "saldırı" olarak nitelemekte sakınca görmüyor. Kılıçdaroğlu yolsuzluk ortaya çıkarırken "halk kahramanı", onun hakkında "yolsuzluk iddiası"nda bulunulunca saldırı. Burada AKP'nin demokrasi anlayışını eleştiriyoruz, daha çok taze iki örnek var: bilime müdahale, ve de "gözaltı değil yahu, kontrol altı" adı altında kişilik hakkı ihlali. Anamuhalefet partisinin de demokrasiden anladığı ortada. Sonra çıkıp "Türkiye'de demokrasi yok" diyenleri "satılmışlık"la, "Batı'nın uşağı olmak"la suçluyoruz. Yahu şu son iki günkü gazeteleri okuyun sadece, ve düşünün. Bizim demokrasiden anladığımız ne? Hala daha erken 20. yüzyıl demokrasi anlayışındayız. Halk bir partiyi seçer, seçilen parti "Tamam ben iktidarım, kapayın çenenizi ve itaat edin" der. Bu demokrasi anlayışı tarih oluyor artık, "çoğulcu demokrasi" var, azınlık haklarının savunusu, toplumun tüm kesimlerinin kucaklanması esas... Tabii biz, darbeler sağolsun, gelişmemiş/ilkel demokrasiyi yeni yeni benimsediğimiz için, güncel demokrasi anlayışını yakalamamıza yıllar var.