2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Yasaklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yasaklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2013 Cuma

22.00-06.00 yasağının anlamı

Hükûmetimiz daha önceki alkol yasağı düzenlemesinin gündemi yeterince işgal etmediğini ve de PR yönünden getirisinin az olduğunu düşünmüş ki gördü ve yükseltti: Arabada sigara içmek yasak, 22.00-06.00 arası perakende alkol satışı yasak, eminim daha az tepki çeken nüanslar da vardır/gelecektir. Bu yasağın savunulmasında iki argüman öne çıkıyor: 1. İskandinav ülkelerinde ve ABD'de de var. (Bunun neden gayet gerzek bir argüman olduğunu şurada anlatmıştım) 2. Kamu sağlığı. Bunun niye gerzek olduğunu da şimdi anlatayım.

Bu yasak uygulanmaya başladığında alkol tüketimi ve satışlarının nasıl etkileneceğine dair elimizde bir data yok, o yüzden sadece mantıkî öngörülerde bulunabiliriz. Ben bir de bu tür bir zaman yasağının olduğu bir ülkede yaşamışlığın verdiği empirik datayı ekleyerek şu sonuca varacağım: Bu düzenleme alkol tüketimini azaltmaz (ve hatta arttırabilir), sadece koşullarını değiştirir; bunu yaparken de muhafazakâr kesimde iktidarin imajını pekiştirir.

1. 22.00'dan sonra alkol satışının yasaklanması, kısa vadede satışlarda bir düşüş yaratabilir, çünkü impulsif alkol satışı (abi canım çekti bir bira alayım) azalır, fakat insanların buna adapte olması çok da zor değil. Bu tür düzenlemeler iki tür davranışı teşvik ediyor: Evinde sürekli bira tutmak, ve bir toplanma vs. durumunda da "içkimiz biter" düşüncesiyle bol bol alım yapmak. Bu iki teşvikin de sonunun "dolapta duran birayı içmek" olacağını öngörmek zor değil. Ha, öte yandan "tembellik" karakteri ağır gelen insanların alkol tüketimi de zamanla azalabilir. Buradan net bir sonuca varmak zor, fakat zannetmiyorum ki satışlarda önemli bir düşüş olsun.

2. Bu yasak, kısa vadede "fırsatçılara" gün doğuracak, el altından 22.00'dan sonra içki satanlar çıkacaktır. Bu da hem zararlı bir madde üzerindeki denetimi kaldıracak, hem devletin vergi kaybına sebep olacak, hem de insanları kanuna aykırı davranmaya teşvik edecektir. Uzun vadede bu düzenlemeye adapte olunur muhakkak,  fakat kısa vadede kamuya böyle bir zararının olacağı da aşikar. Alkolün denetimsiz satışı olasılığının kamu sağlığına faydalı olacağını da söyleyemeyiz.

3a. Gelelim en can alıcı noktaya: 22.00'dan sonra "perakende" alkol satışının yasaklanması, devletin alkol tüketicisine şu mesajı vermesidir: Çıkın dışarıda için, biraya 3 lira vereceğinize 10 lira verin. Şu an alkollü içki servisi yapan işletmelerin, barların vs. bayram ettiğine şüphem yok. Meselenin unutulmaması gereken böyle bir ekonomik boyutu da var.

3b. Bu sebepten de bu düzenlemenin "alkollü araç kullanma"nın önüne geçmek yerine, onu desteklediği aşikar. Bu teşvikin istatistiksel bir önemi var mı, onu zaman gösterecek fakat trafik kazalarını argüman olarak kullananların nasıl düşündüğünü cidden merak ediyorum.

4. Bu düzenleme, insanları bira gibi çabuk tüketilen alkoller yerine, rakı, viski vs. gibi daha uzun süre evde saklanılacak/bir kerede bitirilmeyecek alkolleri tüketmeye de yöneltebilir. Hard liquor da zaten bindirdikçe bindirilen vergiler sebebiyle çok daha pahalı, ve bunun da devlet için anlamı belli.

Bu yukarıdaki sebeplerden -ve eminim daha fazlası da listelenebilir ama bütün günü bu konuyu düşünerek geçirmek istemiyorum- ötürü bu düzenlemenin alkol tüketimine ciddi bir ket vuracağını düşünmüyorum. Hatta ilk etapta tepkisellikten ötürü muhtemelen daha fazla alım olacaktır, fakat uzun vade için de meselenin ekonomik boyutunu düşünmek lazım. Hükûmetin toplum mühendisliği sevdasını biliyoruz, lakin AK Parti iktidarı, sırf düzenleme yapmış olmak için düzenleme yapacak kadar "idealist" değil. Nasıl ki kürtaj/sezaryen, başörtüsü engeli, 4+4+4 düzenlemelerinin ucunda köşesinde "evde oturan ve çocuk üreten kadın -> nüfus artışı -> eleman -> büyüme" denklemi varsa, alkol ve sigara düzenlemelerinde de "vergi" kalemini es geçmemek lazım. Tabii bütün bunları yaparken taban gözünde imaj tazelemenin, bütün bir muhalefete "ayyaşlar" demenin qeyfi de cabası.

Ekleme: Twitter'da @militanpachi ve _@ayseozdemir_ çok güzel bir noktaya parmak bastılar. Bu düzenleme en çok mahalle bakkalını vuracak, zira Tekel bayiileri cirolarının yarısını çoğu marketler kapandıktan sonraki satışlardan yapıyorlar. Ayakta kalmak için Tekel bayiine dönüşen mahalle esnafını zora sokup, süpermarket zincirlerine, yani büyük kapitale de bayram ettirecek bir düzenleme bu ilaveten.

Ekleme 2: Harvard Üniversitesi Kamu Sağlığı'nın beslenme tavsiyelerinde alkol hakkında şu ifadeler kullanılıyor: "Orta derece alkol tüketimi faydalı olabilir - ama herkes için değil. Faydaları ve riskleri kendiniz tartmalısınız. (...) Orta derece alkol tüketimi bağırsak ve göğüs kanseri riskini arttırsa da, bu riskler kalp sağlığına faydalara kıyasla daha az - özellikle de kalp hastalıklarının birçok sağlık sorununa sebebiyet verdiği orta yaşlarda." (...) "Alkol içmiyorsanız başlamayın, fakat içiyorsanız da orta derecede için."

Yani salt sağlık sebeplerinden değerlendirirsek de alkolün "mutlak kötü" olduğunu söyleyemeyiz.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

İçki yasağı meselesi ve ötesi

Ülke iç ve dış politikada heyecanlı günler yaşarken, gündemin bir yaşam tarzı bazlı tartışmayla şekillenmesi kaçınılmazdı, sağ olsun yeni alkol satışı düzenlemesi Hızır gibi yetişti. Teklif tepkiler üzerine komisyonda yumuşatılsa da, bu konu ne zaman gündeme gelse yaşanan tartışmalardaki bir abukluk baki kalacak: Memlekette ne zaman kişisel özgürlüklere/yaşam tarzına müdahale anlamına gelen bir kanun tasarısı gündeme gelse, karşı çıkan da, destekleyen de şu düz argümana sarılıyor: "X ülkesinde böyle (değil)!" Bu, çeşitli sebeplerden ötürü olabilecek en kötü argüman, ve de meseleyi "kültür savaşları" boyutundan "devletin bireyin tercihleri üzerindeki kontrolü" boyutuna getiremedikçe de bu sıkıntıyı yaşamaya devam edeceğiz.

Öncelikle şu "X ülkesinde de böyle" muhabbetinin neden saçma olduğunu madde madde anlatmaya çalışayım.

1. Her ülkenin kuruluş felsefesi, toplumsal düzeni, insanların yasaları idrakı, teamülleri vs. farklıdır. ABD gibi İngiltere'de baskıdan kaçan, temel felsefesinde "özgürlük" olan, "checks and balances" sistemi oturmuş bir ülkedeki düzenlemeyi kopipeyst yapamazsınız. AB ülkeleri bile yasal anlamda bir bütünlük içerisinde değildir, ortak çerçeveye göre davranırlar.

2. Bir yasa bir ülkede gayet atıl kalmış, kimse uğraşmak istemediği için değiştirilmiyor olabilir. (ABD'nin Massachusetts eyaletinde hastanede yatan hastalara alkol satmak yasaktır. Niye böyle bir saçma kanun var bilinmez.) Ya da yasaların çizdiği sınır uygulamada genişletme gibi bir toplumsal uzlaşı gerçekleşmiş olabilir. (New York eyaletinde zina suçtur. Evet, bildiğimiz New York.) Şimdi mesela bunlara bakıp "ABD'de de böyle" demek aldatıcı olur.

3a. Bu yüzden böyle genellemeler tutarsızlığa mahkûmdur. Mesela siz "ABD'de içki satın alma yaşı 21 mesela!" dedikten sonra orada üniversitelerin barları olduğunu söylemezseniz, ya da "ABD'de de açık alanda içemezsiniz!" dedikten sonra bu kanunun eyaletlere göre farklılık gösterdiğini, sokakta düzenlenen festivalde bir alan belirlendiği takdirde içki içilebildiğini falan söylemezseniz, Virginia gibi bazı eyaletlerde eczanede bile içki satıldığından, kiliselerde şarap verildiğinden bahsetmezseniz hata yapmış olursunuz. Bütün bu düzenlemeler bir arz-talep dengesi içinde gelişmiştir çünkü her toplumda.

3b. Gene bu ülke bazlı karşılaştırmalarda çorba yapmak da sağlığa zararlıdır. Mesela katı düzenleme yanlısı birisi "AB'ye uyum için yapıyoruz, Hollanda'da bile sokakta içki içmek yasak!" der, ama serbestlik olan Yunanistan'ı, Almanya'yı saymaz. Ya da düzenlemeye karşı çıkan birisi "medenî ülkelerde böyle yasaklar yok!" der ama Fransa ve Finlandiya gibi ülkelerdeki ziyadesiyle korumacı yasakları görmezden gelir.

Yani sözün özü, "başka ülkelerde de böyle" demek yerine, "X ülkesinde şu uygulama, şu şu sonuçları doğurmuş, bizde de böyle bir sorun var, uygulanabilirliği var mıdır, nasıl adapte edilebilir?" gibi tartışmalar yapmak yerine "AB'ye uyuyoruz, şeriat geliyor, ABD'de de böyle, istediğimiz yerde içeriz hohoyt!" falan tartışmaları abesle iştigal.

Gelelim en başta önerdiğim "devletin birey üzerindeki kontrolü" boyutuna. Bu konuda temel iki prensibim var: Devlet, bireylerin/kurumların kendi başına karar veremeyecek varlıklar olduğu savıyla hareket edemez, onları sınırlayamaz. Ancak bireylerin/kurumların kararları, başkalarına zarar veriyorsa ya da onların karar mekanizmasını etkiliyorsa (externality ya da dışsallık denen olgu) bu durumda maddî ya da önleyici tutumlar geliştirilebilir. Bu tutumlar geliştirilirken de mümkün olduğunca minimalist ve efektif düşünülmelidir.

"Alkol yüzünden X oluyor, o yüzden yasaklayalım!" derken o X'in başka hangi sebeplerden olduğunu ve de o sebeplere karşı tutumunuzu düşünürseniz, devletin çocukların zararlı maddelerden uzak tutma konusundaki haklı çabalarını yetişkinlerle karıştırmazsanız, kamu kuruluşu/alanı ile özel işletme arasındaki farkı iyi çizerseniz, "çağdaşlık" denkleminizi ezberlerinizden kurtarırsanız ve her şeyden önemlisi bireylerin refahı ve mutluluğu için devlet denen bir kurumun var olması gerektiğini, bunun tam tersinin adının demokrasi değil de başka bir şey olduğunu unutmazsanız çok iyi olur, çok da güzel olur bence.

5 Mayıs 2011 Perşembe

"Devlet Baba" Hala Baba

Şimdiki zamanda yaşananları anlamak adına, zaman-uzam ekseninde gezintilere çıkmak kimi zaman fazlasıyla gerekli olmakta. İnsanın hafızasının bilincinde olmasının şeytani yönlerinden birisi, insana her şeyi hatırlayabileceğine dair gereğinden fazla bir özgüven verebilmesi, diğeri ise bu özgüvenden dolayı hatırlayabildiği kadarının kesinliğine inanması. Bu sorunu aşmak için yapmak gereken, bir eylem, söylem ya da olgu ile karşılaşıldığında birkaç basit soru sormak ve o doğrultuda araştırma yapmak: Neden yapıldı? Neye dayanarak yapıldı? Benzer örnekleri var mı? Kim yaptı?

Bu sıralamaya sadık kalmak olayları sağlıklı değerlendirebilmek için önemli bir şart. İnsan aklı, faili bulduğunda bütün meseleye vakıf olduğunu sanabiliyor zira. Hatta bazen faili bulduğunu sanıp da yanılabiliyor. O yüzden “Kim Yaptı?” sorusunu da çok iyi sormak lazım. Türkçe derslerinden hatırlarsınız, özneyi bulmak için “Kim yaptı?” sorusunu sorduğunuzda, arada yanlışlıkla nesneyi bulabilirdiniz. Örn: Piknik yaptı. Ne yaptı? Piknik. Halbuki piknik özne değil, nesne burada. Pikniği yapan bir “gizli özne” var, o.

AKP iktidarı sırasında gelen kimi “düzenlemeler” (ki düzenleme, yasak denilemeyen yerde kullanılan bir hüsnütabir), insanlarda “İşte toplumu muhafazakarlaştırıyorlar, toplumu şekillendirmeye çalışıyorlar, bunların niyeti belli!” gibi bir birincil reaksiyon doğurabiliyor. Halbuki bu cümlenin göz ardı ettiği çok fazla gerçeklik var. Birincisi, bizim toplumumuz zaten muhafazakar, değişik değerleri ve dinamizmi “Gençler bir şeye heves etmiş keh keh” refleksiyle karşılar. İkincisi, devlet zaten toplumu hep şekillendiregelmiştir. Çünkü devlet bireyi korumak ve kollamak için var. Çünkü devlet babamız, biz ise onun haylaz çocuklarıyız.
Sigara Yasağı ve Paternalizm


Anlatmak istediğimi açıklığa kavuşturmak için yakın geçmişten bir örnekleme yapmam lazım.

Belirli mekanlarda sigara içme yasağı, aslında çoğu medeni addedilen ülkede uygulanan, ve de nedenlemesi uyarınca özgürlükçü bir dokuya sahip olabilecek bir yasak. Şöyle ki, sigara, insan sağlığına çok ciddi zararları olan bir madde, ve aktif olarak içmeyen biri bile, dumanına maruz kaldığında sağlık anlamında etkileniyor. Bu durumda, bir insanı sigara dumanına maruz bırakmak, onun temel haklarından birisi olan sağlığı engelleyici bir hal oluşturur.

Bu durumda yapılması gereken ikiye ayrılır: sert paternalizm ve yumuşak paternalizm. Sert paternalizm, yani sigara içimini kökten yasaklamak, insanların vatandaş olarak yaşamak için bulunmak zorunda olduğu yerlerde uygulanır. Örneğin devlet daireleri, toplu ulaşım araçları, eğitim binaları, hastaneler, karakollar vs. Fakat devlete ait olmayan, ve de insanların para vererek eğlence vs. amaçlı gittiği yerlerde, devlet sigara içimini toptan yasaklayamaz. Devlet, buralara ancak yumuşak paternalizm ile yaklaşabilir: İçinde bir alanda sigara içilen mekan tasarlamak isteyene vergi uygular (sigara gibi zararlı bir maddenin dışsallık [externality] etkisini tanzim etmek için), fakat o noktadan ötesine geçemez. Kapitalist bir ekonomide zaten piyasa kuralları dengeyi bulduracak, sigara içen ve içmeyen insanların tercih ettiği mekanlar oluşacaktır. (Bu sert ve yumuşak paternalizm yargısının ve uygulamalarının ayrıntısı tartışılabilir tabii.)

Peki bizim “devlet babamız”, sigara yasağı konusunda ne yaptı? Hem özel olsun olmasın çoğu kapalı mekana ekonomik prensipleri gözetmeden karıştı, hem de örneğin elektronik sigara gibi, hiçbir pasif içicilik etkisi olmayan ve de tamamen bir bireysel tüketim aracı olan maddeyi yasakladı. Sebep? “Vatandaşın sağlığını korumak ve sigara tüketimini azaltmak.” Halbuki, vatandaşlar birer yetişkin olarak bu tercihi kendileri yapabilecek yaştalar.

İşin ironisi ise şurada başlıyor: Sigara yasağı getirildiğinde, sigara içmeyen çoğu insan, bu yasaktaki bu paternalistik ve aşırıkorumacı dinamikleri göz ardı ederek devletin olumlu bir iş yaptığını düşündüler, ve hatta hükümetin partilerüstü destek toplayan icraatlerinden birisi bu oldu. Devletimizin “sakat” nedenlemesi, sonuç hoşa gittiği için gümbürtüye gitti. (Diğer bir ironi de aynı devletin tütün üretimini sübvanse etmesi, ama konuyu saptırmamak için onu hızlıca geçelim.)
İnternet Yasakları


Sigara içen çocuğunun sağlığını korumak için sigarayı yasaklayan devlet “baba”nın eylemi vatandaş tarafından onaylandığında, elinin uzanabildiği ve destek göreceği her mevzuda bu tür düzenlemeye gitmesinin meşruiyeti doğar. Babamız, bir gün “Öğrenciler olaylara karışmasın, gitsinler paşa paşa okusunlar” der, diğer bir gün “Gençler içki içmesin, yazık” der, sonraki gün “Gençler ahlaka muğayyir yerlere gitmesinler” der. Bunları çoğumuzun babası da diyor zaten.

Peki bu çok yeni ve şaşırtıcı bir fenomen mi? Hayır. 12 Eylül’den beri zaten aynı devlet, bireylerini “zararlı ideolojiler”den koruyor, üniversitelere siyaset ve "siyasi simge" sokmamak için çabalıyor, sokaklara dökülüp satanist avına çıkıyor, metal müzik peşinde koşuyor, ahlak adına etek yırtmaçlarını mevzuatla düzenliyor, lisede el ele tutuşan gençlerin ellerine cetvelle vuruyor… Fark şu: O baba kabul edilebilir sertlikte Kemal bir babaydı, şimdiki baba kimisi için çok sıkı bir Recep baba. Ama baba gene baba.

Şimdi gündemde 22 Ağustos’ta düzenlemesi yapılacak olan “internet paketi” düzenlemesi var. Devletimiz, vatandaşlarının kazara zararlı sitelere girmelerini engellemek için düzenlemeye gidecekmiş, aileler devlet babanın izin verdiği istelere gireceklermiş. Bazı alan adları yasaklanmış, bazıları da ekstra muameleye tabi tutulacakmış. Bu filtreleri aşanları takip sistemi getirilecekmiş.

Bugün anket yapsak toplumun yarısından çoğunun bu gelişmeyi onaylayacağı aşikar. Zaten sıklıkla unutulan bir başka gerçeklik ise şu: Mevcut internet kanununu AKP, CHP, MHP vs. el ele diz dize çıkardılar.

Devletin vatandaşını bir çocuk, bir teba gibi gördüğü ve bu zihniyetin vatandaşlar tarafından keyfiyetle onaylandığı; birey algısının oluşmadığı bir toplumda, bu yasaklara şaşırmamak lazım.

Yapılması gereken vatandaşların “Bu babayı beğenmedim, başka baba isterim” demek yerine “Baba yeter ya, kaç yaşına geldim ben!” demesi. Ama post-12 Eylül toplum yapısında “Bugün öyle dersek yarın üvey baba gelir bizi döver” korkusu hakim hala.

Neyse, arada bu satırların yazarı gibi “vatana millet hayırsız anarşik evlatlar” çıkıp böyle ileri geri konuşacaklardır, takmayın siz. “Herkes için özgürlük” falan, sakıncalı laflar bunlar.

4 Haziran 2010 Cuma

Shelbyl ile Masal Saati

Günlerden bir gün bir ülke varmış. Bu ülkenin siyasetçileri dinazor, bürokratları örümcek beyinli, halkı ise mukaddesatçıymış. Bunlar internette gördükleri ve inanmadıkları her şeyi "o bizim kutsal değerümüz böühühühü dalga geçmeyin böühühüh" diye yasaklamaya çalışırlarmış; o ülkedeki hakimler de hukuka pek hakim olmadıklarından bu istenileni yaparmış.
Bu ülkenin internetten sorumlu bakanı ilk bilgisayarı ne zaman gördüğü meçhul, denizcilik fakültesinden mezun, uzmanlığı ulaştırma olan bir adammış. Başbakan bir bakmış ve demiş ki: "İnternet de ulaştırma değil mi? Bu ulaştırır." Aynı adam demiryollarını da çoğunlukla ulaştıramazmış ama olsun, bu onun yıllarca görev yapmasına engel değilmiş.
...
Yahu böyle yumuşatmaya çalıştım ama olmayacak.
Hepiniz hödüksünüz.
Ama en çok da "Youtube'a ben giriyorum ki ehue" deyip o yasağın ve yasağın sebebi yasanın kalkması için hiçbir şey yapmamış olanlar hödük.