2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2013 Pazartesi

İçki yasağı meselesi ve ötesi

Ülke iç ve dış politikada heyecanlı günler yaşarken, gündemin bir yaşam tarzı bazlı tartışmayla şekillenmesi kaçınılmazdı, sağ olsun yeni alkol satışı düzenlemesi Hızır gibi yetişti. Teklif tepkiler üzerine komisyonda yumuşatılsa da, bu konu ne zaman gündeme gelse yaşanan tartışmalardaki bir abukluk baki kalacak: Memlekette ne zaman kişisel özgürlüklere/yaşam tarzına müdahale anlamına gelen bir kanun tasarısı gündeme gelse, karşı çıkan da, destekleyen de şu düz argümana sarılıyor: "X ülkesinde böyle (değil)!" Bu, çeşitli sebeplerden ötürü olabilecek en kötü argüman, ve de meseleyi "kültür savaşları" boyutundan "devletin bireyin tercihleri üzerindeki kontrolü" boyutuna getiremedikçe de bu sıkıntıyı yaşamaya devam edeceğiz.

Öncelikle şu "X ülkesinde de böyle" muhabbetinin neden saçma olduğunu madde madde anlatmaya çalışayım.

1. Her ülkenin kuruluş felsefesi, toplumsal düzeni, insanların yasaları idrakı, teamülleri vs. farklıdır. ABD gibi İngiltere'de baskıdan kaçan, temel felsefesinde "özgürlük" olan, "checks and balances" sistemi oturmuş bir ülkedeki düzenlemeyi kopipeyst yapamazsınız. AB ülkeleri bile yasal anlamda bir bütünlük içerisinde değildir, ortak çerçeveye göre davranırlar.

2. Bir yasa bir ülkede gayet atıl kalmış, kimse uğraşmak istemediği için değiştirilmiyor olabilir. (ABD'nin Massachusetts eyaletinde hastanede yatan hastalara alkol satmak yasaktır. Niye böyle bir saçma kanun var bilinmez.) Ya da yasaların çizdiği sınır uygulamada genişletme gibi bir toplumsal uzlaşı gerçekleşmiş olabilir. (New York eyaletinde zina suçtur. Evet, bildiğimiz New York.) Şimdi mesela bunlara bakıp "ABD'de de böyle" demek aldatıcı olur.

3a. Bu yüzden böyle genellemeler tutarsızlığa mahkûmdur. Mesela siz "ABD'de içki satın alma yaşı 21 mesela!" dedikten sonra orada üniversitelerin barları olduğunu söylemezseniz, ya da "ABD'de de açık alanda içemezsiniz!" dedikten sonra bu kanunun eyaletlere göre farklılık gösterdiğini, sokakta düzenlenen festivalde bir alan belirlendiği takdirde içki içilebildiğini falan söylemezseniz, Virginia gibi bazı eyaletlerde eczanede bile içki satıldığından, kiliselerde şarap verildiğinden bahsetmezseniz hata yapmış olursunuz. Bütün bu düzenlemeler bir arz-talep dengesi içinde gelişmiştir çünkü her toplumda.

3b. Gene bu ülke bazlı karşılaştırmalarda çorba yapmak da sağlığa zararlıdır. Mesela katı düzenleme yanlısı birisi "AB'ye uyum için yapıyoruz, Hollanda'da bile sokakta içki içmek yasak!" der, ama serbestlik olan Yunanistan'ı, Almanya'yı saymaz. Ya da düzenlemeye karşı çıkan birisi "medenî ülkelerde böyle yasaklar yok!" der ama Fransa ve Finlandiya gibi ülkelerdeki ziyadesiyle korumacı yasakları görmezden gelir.

Yani sözün özü, "başka ülkelerde de böyle" demek yerine, "X ülkesinde şu uygulama, şu şu sonuçları doğurmuş, bizde de böyle bir sorun var, uygulanabilirliği var mıdır, nasıl adapte edilebilir?" gibi tartışmalar yapmak yerine "AB'ye uyuyoruz, şeriat geliyor, ABD'de de böyle, istediğimiz yerde içeriz hohoyt!" falan tartışmaları abesle iştigal.

Gelelim en başta önerdiğim "devletin birey üzerindeki kontrolü" boyutuna. Bu konuda temel iki prensibim var: Devlet, bireylerin/kurumların kendi başına karar veremeyecek varlıklar olduğu savıyla hareket edemez, onları sınırlayamaz. Ancak bireylerin/kurumların kararları, başkalarına zarar veriyorsa ya da onların karar mekanizmasını etkiliyorsa (externality ya da dışsallık denen olgu) bu durumda maddî ya da önleyici tutumlar geliştirilebilir. Bu tutumlar geliştirilirken de mümkün olduğunca minimalist ve efektif düşünülmelidir.

"Alkol yüzünden X oluyor, o yüzden yasaklayalım!" derken o X'in başka hangi sebeplerden olduğunu ve de o sebeplere karşı tutumunuzu düşünürseniz, devletin çocukların zararlı maddelerden uzak tutma konusundaki haklı çabalarını yetişkinlerle karıştırmazsanız, kamu kuruluşu/alanı ile özel işletme arasındaki farkı iyi çizerseniz, "çağdaşlık" denkleminizi ezberlerinizden kurtarırsanız ve her şeyden önemlisi bireylerin refahı ve mutluluğu için devlet denen bir kurumun var olması gerektiğini, bunun tam tersinin adının demokrasi değil de başka bir şey olduğunu unutmazsanız çok iyi olur, çok da güzel olur bence.

21 Kasım 2012 Çarşamba

E-devlet bizi düdüklüyor?


Böyle spor servisi ve yozdil başlığı arası bir harf oyunlu cin başlıkla karşınıza çıkmak istemezdim, ama bugün de böyle olsun izninizle. Hem belki birileri bu vesileyle sağda solda paylaşır, altına "anlayana..." falan yazar ne bileyim.

Geçen gün bir sevgili arkadaşımın yardımıyla Amerika'dan telefon getirttim. Cep telefonu olduğunu söylememe gerek yok sanırım, bu devirde masaüstü kablolu telefon getirtecek halim yok. Gerçi hal demişken, hali-vakti yerinde olmaktan yola çıkarsak cep telefonu da getirtecek halim yok ya, neyse. 

Çoğunuz biliyorsunuzdur, Çelik'le paralel olarak devir de değişti, devlet öyle elini kolunu sallaya sallaya telefon getirtmiyor epey süredir. Hatta Haziran ayının başından beridir de 100 lira bir haraç alıyor. Ne kadar ucuz bir telefon getirtirseniz, o telefonu kaydettirmek için ödediğiniz haracın oranı o derece yükseliyor diyebiliriz.

Neyse, aynı devlet, iliğimizi kurutan ve "telefonu getirmeyin, buradan alın" diyen devlet bu sefer de bizi yormamak için ayağımıza kolaylık getiriyor 1 Kasım 2012 itibariyle; yurtdışından gelen telefon kayıtları e-devlet üzerinden yapılabilecek. İşte devletimizin bir hizmeti daha! Böylece bir haraç da GSM şirketlerinin iletişim merkezlerine verilmeyecek. Hadi yine iyiyiz köftehorlar..

Bu beleşçiliğin heyecanıyla e-devlet sistemine girmeye çalışıyorum, giremiyorum. Şifremi değiştirmiştim, hatırlıyorum, denemiştim, %100 çalışıyordu. Ama olmadı, olduramadım.

Neden sonra (hiç kullanmamıştım bu kalıbı da, bakalım nasıl oluyormuş), dedim gideyim PTT'den anlayayım. Oradaki genç "Daha önce 2 kere mi aldınız şifre?" dedi. Dedim "Bilmem?". Sonra "Ben biliyorum, buradan görüyorum, 2 kere almışsınız." Ve şöyle bir diyalog geçti:

- E peki, almış olayım. Şimdi niye giremiyorum?
+ En son ne zaman girdiniz?
- Valla hatırlamıyorum.
+ 3 ayda bir şifrenizi yenilemeniz gerekiyor.
- Yok, 3 aydan fazla olmuştu.
+ Zaten 1 ay boyunca hiç giriş yapmadıysanız şifreniz bloke olur.
- Bloke mi olur? Değiştirmeye falan zorlamıyor mu sistem?
+ Yok, doğrudan bloke oluyor. Ben de biliyorum, çok saçma ama böyle. 4 lira alayım.
- Al la al, la havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim, amin.

İşte bu diyaloğun ardından e-devlete bir kez daha kendimi düdüklettikten sonra, gidip internetten daha da fazla düdükleteyim diye çıktım yola. Hala beceremedim, ama en kısa sürede bakalım.

Özetle, e-devlet şifreniz varsa ayda bir devlete kendinizi yoklatın ki ucuza gelsin. Düdüklemenin yanında bunun çok açık bir kontrol mekanizması, askerlikvari bir yoklama olduğunu da atlamamak gerek. Türksel'in yeni servisiyle birlikte düşünüp, üstüne bir de KPDS'de her sınıfın kamerayla dikizlendiğini düşünürsek, 1984'e verilen 500 milyarıncı referans ödülüne aday olabiliriz sanırsam. Bambaşka bir yazının iğrenç konusu olsun bunlar da. Zira bir Gökhan Demirkol misali hem ırza geçip hem videoya kaydetmektir bu yapılan, daha az iğrenç değil.

5 Mayıs 2011 Perşembe

"Devlet Baba" Hala Baba

Şimdiki zamanda yaşananları anlamak adına, zaman-uzam ekseninde gezintilere çıkmak kimi zaman fazlasıyla gerekli olmakta. İnsanın hafızasının bilincinde olmasının şeytani yönlerinden birisi, insana her şeyi hatırlayabileceğine dair gereğinden fazla bir özgüven verebilmesi, diğeri ise bu özgüvenden dolayı hatırlayabildiği kadarının kesinliğine inanması. Bu sorunu aşmak için yapmak gereken, bir eylem, söylem ya da olgu ile karşılaşıldığında birkaç basit soru sormak ve o doğrultuda araştırma yapmak: Neden yapıldı? Neye dayanarak yapıldı? Benzer örnekleri var mı? Kim yaptı?

Bu sıralamaya sadık kalmak olayları sağlıklı değerlendirebilmek için önemli bir şart. İnsan aklı, faili bulduğunda bütün meseleye vakıf olduğunu sanabiliyor zira. Hatta bazen faili bulduğunu sanıp da yanılabiliyor. O yüzden “Kim Yaptı?” sorusunu da çok iyi sormak lazım. Türkçe derslerinden hatırlarsınız, özneyi bulmak için “Kim yaptı?” sorusunu sorduğunuzda, arada yanlışlıkla nesneyi bulabilirdiniz. Örn: Piknik yaptı. Ne yaptı? Piknik. Halbuki piknik özne değil, nesne burada. Pikniği yapan bir “gizli özne” var, o.

AKP iktidarı sırasında gelen kimi “düzenlemeler” (ki düzenleme, yasak denilemeyen yerde kullanılan bir hüsnütabir), insanlarda “İşte toplumu muhafazakarlaştırıyorlar, toplumu şekillendirmeye çalışıyorlar, bunların niyeti belli!” gibi bir birincil reaksiyon doğurabiliyor. Halbuki bu cümlenin göz ardı ettiği çok fazla gerçeklik var. Birincisi, bizim toplumumuz zaten muhafazakar, değişik değerleri ve dinamizmi “Gençler bir şeye heves etmiş keh keh” refleksiyle karşılar. İkincisi, devlet zaten toplumu hep şekillendiregelmiştir. Çünkü devlet bireyi korumak ve kollamak için var. Çünkü devlet babamız, biz ise onun haylaz çocuklarıyız.
Sigara Yasağı ve Paternalizm


Anlatmak istediğimi açıklığa kavuşturmak için yakın geçmişten bir örnekleme yapmam lazım.

Belirli mekanlarda sigara içme yasağı, aslında çoğu medeni addedilen ülkede uygulanan, ve de nedenlemesi uyarınca özgürlükçü bir dokuya sahip olabilecek bir yasak. Şöyle ki, sigara, insan sağlığına çok ciddi zararları olan bir madde, ve aktif olarak içmeyen biri bile, dumanına maruz kaldığında sağlık anlamında etkileniyor. Bu durumda, bir insanı sigara dumanına maruz bırakmak, onun temel haklarından birisi olan sağlığı engelleyici bir hal oluşturur.

Bu durumda yapılması gereken ikiye ayrılır: sert paternalizm ve yumuşak paternalizm. Sert paternalizm, yani sigara içimini kökten yasaklamak, insanların vatandaş olarak yaşamak için bulunmak zorunda olduğu yerlerde uygulanır. Örneğin devlet daireleri, toplu ulaşım araçları, eğitim binaları, hastaneler, karakollar vs. Fakat devlete ait olmayan, ve de insanların para vererek eğlence vs. amaçlı gittiği yerlerde, devlet sigara içimini toptan yasaklayamaz. Devlet, buralara ancak yumuşak paternalizm ile yaklaşabilir: İçinde bir alanda sigara içilen mekan tasarlamak isteyene vergi uygular (sigara gibi zararlı bir maddenin dışsallık [externality] etkisini tanzim etmek için), fakat o noktadan ötesine geçemez. Kapitalist bir ekonomide zaten piyasa kuralları dengeyi bulduracak, sigara içen ve içmeyen insanların tercih ettiği mekanlar oluşacaktır. (Bu sert ve yumuşak paternalizm yargısının ve uygulamalarının ayrıntısı tartışılabilir tabii.)

Peki bizim “devlet babamız”, sigara yasağı konusunda ne yaptı? Hem özel olsun olmasın çoğu kapalı mekana ekonomik prensipleri gözetmeden karıştı, hem de örneğin elektronik sigara gibi, hiçbir pasif içicilik etkisi olmayan ve de tamamen bir bireysel tüketim aracı olan maddeyi yasakladı. Sebep? “Vatandaşın sağlığını korumak ve sigara tüketimini azaltmak.” Halbuki, vatandaşlar birer yetişkin olarak bu tercihi kendileri yapabilecek yaştalar.

İşin ironisi ise şurada başlıyor: Sigara yasağı getirildiğinde, sigara içmeyen çoğu insan, bu yasaktaki bu paternalistik ve aşırıkorumacı dinamikleri göz ardı ederek devletin olumlu bir iş yaptığını düşündüler, ve hatta hükümetin partilerüstü destek toplayan icraatlerinden birisi bu oldu. Devletimizin “sakat” nedenlemesi, sonuç hoşa gittiği için gümbürtüye gitti. (Diğer bir ironi de aynı devletin tütün üretimini sübvanse etmesi, ama konuyu saptırmamak için onu hızlıca geçelim.)
İnternet Yasakları


Sigara içen çocuğunun sağlığını korumak için sigarayı yasaklayan devlet “baba”nın eylemi vatandaş tarafından onaylandığında, elinin uzanabildiği ve destek göreceği her mevzuda bu tür düzenlemeye gitmesinin meşruiyeti doğar. Babamız, bir gün “Öğrenciler olaylara karışmasın, gitsinler paşa paşa okusunlar” der, diğer bir gün “Gençler içki içmesin, yazık” der, sonraki gün “Gençler ahlaka muğayyir yerlere gitmesinler” der. Bunları çoğumuzun babası da diyor zaten.

Peki bu çok yeni ve şaşırtıcı bir fenomen mi? Hayır. 12 Eylül’den beri zaten aynı devlet, bireylerini “zararlı ideolojiler”den koruyor, üniversitelere siyaset ve "siyasi simge" sokmamak için çabalıyor, sokaklara dökülüp satanist avına çıkıyor, metal müzik peşinde koşuyor, ahlak adına etek yırtmaçlarını mevzuatla düzenliyor, lisede el ele tutuşan gençlerin ellerine cetvelle vuruyor… Fark şu: O baba kabul edilebilir sertlikte Kemal bir babaydı, şimdiki baba kimisi için çok sıkı bir Recep baba. Ama baba gene baba.

Şimdi gündemde 22 Ağustos’ta düzenlemesi yapılacak olan “internet paketi” düzenlemesi var. Devletimiz, vatandaşlarının kazara zararlı sitelere girmelerini engellemek için düzenlemeye gidecekmiş, aileler devlet babanın izin verdiği istelere gireceklermiş. Bazı alan adları yasaklanmış, bazıları da ekstra muameleye tabi tutulacakmış. Bu filtreleri aşanları takip sistemi getirilecekmiş.

Bugün anket yapsak toplumun yarısından çoğunun bu gelişmeyi onaylayacağı aşikar. Zaten sıklıkla unutulan bir başka gerçeklik ise şu: Mevcut internet kanununu AKP, CHP, MHP vs. el ele diz dize çıkardılar.

Devletin vatandaşını bir çocuk, bir teba gibi gördüğü ve bu zihniyetin vatandaşlar tarafından keyfiyetle onaylandığı; birey algısının oluşmadığı bir toplumda, bu yasaklara şaşırmamak lazım.

Yapılması gereken vatandaşların “Bu babayı beğenmedim, başka baba isterim” demek yerine “Baba yeter ya, kaç yaşına geldim ben!” demesi. Ama post-12 Eylül toplum yapısında “Bugün öyle dersek yarın üvey baba gelir bizi döver” korkusu hakim hala.

Neyse, arada bu satırların yazarı gibi “vatana millet hayırsız anarşik evlatlar” çıkıp böyle ileri geri konuşacaklardır, takmayın siz. “Herkes için özgürlük” falan, sakıncalı laflar bunlar.

23 Ağustos 2009 Pazar

Direne direne...

Görünüşe bakılırsa, devletin İzmit'te depremzede konutlarına yerleş(tiril)en bürokratlarına ilişkin direniş, polisin baskısına, uyguladığı şiddete rağmen zafere doğru gidiyor. Konuya dair Komünal İşkembe'de depremin 10. yıldönümü olan 17 Ağustos 2009'da yer alan ilgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.
Radikal'in haberine göre, Milli Eğitim Müdürü Nevzat İspirli'nin "en kısa sürede boşaltacağım" sözünün ardından, bir bürokrat işgal ettiği daireyi boşalttı bile!
Muktedire karşı koyun olmamanın ne kadar da güzel işe yaradığını yakın zamanda bir de "harç zamlarının geri alınması" konusunda görmüştük. Yapılan her eylem istenen sonuca ulaşmıyor olabilir, ama herhangi birinin hedefine ulaşması bile, diğerlerinin gerekliğinin göstergesidir.
Eylemlerde pek sık kullanılan sloganlardan biri olan "Direne direne kazanacağız!"ın bu şekilde amaca ulaşma yolunda ilerlemesini sevinç ve takdirle karşılıyor, tamamına ermesini diliyorum!
Bu esnada çöpe sokulamayınca bayır aşağı yuvarlanan genç adamı da merak etmiyor değilim..

31 Temmuz 2009 Cuma

Gazap Trenleri

Delirmek üzereyim şu an... Yine devletin bir başka kurumu, yine devletin o başka kurumundaki enteresan sistem, beceriksizlik vesaire ile bir kez daha karşınızdayım sevgili İşkembe severler!
Bu pazar İstanbul'a gitmeyi planlıyoruz. Dedik gidelim şöyle bi', gezelim görelim ne var ne yok. Bunun için de en ucuz yollusu olacağından ve de Eskişehir'de 4 saatlik bir gezme süresi tanıyacağından sebep beceriksiz devletin beceriksiz demiryollarının yüksek hızlı tren + 4 saat sonraki aktarma ekspresini kullanalım dedik. Her şey tamam buraya kadar. Plan zaten süper değil mi?
Neyse, dün gece de alayım bari şu biletleri diyerek girdim TCDD'nin sitesine. Firefox'ta çalışmayan bir siteleri var, en başta onu söyleyeyim. Girdikten sonra pazar gününe baktım, istediğimiz gibi bir yer yok, o vakit bir gün geç gidelim ama istediğimiz gibi gidelim diyerek pazartesi aynı şekilde aldım bileti. Saat 11.10 Ankara'dan hareket, 12.40 Eskişehir'e varış, 4 saat gezmece tozmaca gülmece eğlenmece, 16:45 Eskişehir'den hareket, 20.40 civarı da Haydarpaşa'ya varış. Bunu ayrı ayrı buradan Eskişehir'e ve oradan Haydarpaşa'ya bilet almak şeklinde de yapabilirdik, ama kombine ile öğrenci 19.50, tam 24 TL! Pek güzel..
Neyse, akşam 7'de rezervasyon iptalleri oluyor sistemde otomatik olarak, onu düşünerek 7'yi biraz geçe Sincan tren istasyonuna vardım, ki pazar için şansımızı deneyelim hem, hem de pazar günü yer yoksa internetten satın aldığımız bileti teslim alalım.
Ve Kâbus Başlıyor!
Gişedeki hanım ablaya dedim ki, "Pazar günü buradan 11.10, Eskişehirden 16.45 trenine 2 kişilik yer var m'ola?". Önce bir baktı suratıma, "Öyle yapamazsınız ki? Buradan giden hızlı trenin karşılığı neyse, ona binmek zorundasınız." dedi. Şaşırdım... Kadının demek istediği şuydu, buradan Eskişehir'e her gün 4 hızlı tren seferi var ve her birinin Eskişehir'e planlanan varış saatinden 15-20 dakika sonra da İstanbul'a hareket eden bağlantılı seferi var. Bizim de biletleri o şekilde almamız lazımmış ama biz bir treni atlatıp, bir sonrakine alabildik gayet internet üzerinden. İnanmadı, "O zaman kombine almamışsınızdır, ayrı ayrı almışsınızdır biletleri?" dedi. "Hayır?" dedim, "Kombine menüsünden ve kombine fiyatına aldım. Bi' tam bi' öğrenci 43,5 TL.". Kadın "mümkün değil?" dedi ve sarıldı telefona.
Bu arada bir not, bizim buraya yaptıkları R.T.E. (55) bulvarı nedeniyle 2-5 Ağustos 2009 arası bir yapım çalışması olacağı, dolayısıyla da o tarihler arasında tren seferlerinin bazılarının yapılmayacağı yönünde bir bilgi var internet sayfasında. Ama bunu sizin arayıp bulmanız gerekiyor. Eğer ki doğrudan bilet satışa girip, oradan biletinizi alırsanız, gayet de alıyorsunuz. O alımları engelleyecek herhangi bir şey yapılmamış.
Ayrıca, bahsettiğim gibi doğrudan o satış bölümüne gitmedim. Şanslıyım ki gördüm ilgili ilanı. Ama şurada resim olarak bulabileceğiniz ilanda bakın ne diyor;
------- "YOLCULARIMIZA ÖNEMLE DUYURULUR Ankara Sincan Sanayi yolu 27.07.2009 (dahil)- 05.08.2009 (dahil) tarihleri arasında, Sincan- Esenkent arasındaki yol 03.08.2009 günü saat 17.00`dan 05.08.2009 günü saat 05.00`a kadar 36 saat süreyle tren trafiğine kapatılacaktır. Bu nedenle : 1- Yüksek Hızlı Trenlerden; - 03.08.2009 tarihli 91005, 91007, 91010 ve 91008 - 04.08.2009 tarihli 91001, 91002, 91003, 91004, 91005, 91006, 91007, 91008 ve 91010 nolu trenler Ankara- Eskişehir- Ankara arasında, (...) iptal edilmiştir." ------- Buradan ne anlarız? Eğer ki pazartesi günü saat 17.00'da kapanacaksa yol, o saatten önceki trenlerin iptal olmasına gerek yoktur teorik olarak. Ha, onlar pratikle teoriyi ayırabilir, ve diyebilirler ki "saat 17.00'da yol kapanacak ama 3 Ağustos gece 00.01'den itibaren 5 Ağustos gece 23.59'a dek hiçbir tren işlemeyecektir. Ama ne yapıyorlar? 4 Ağustos'taki tüm yüksek hızlı trenlerin iptal olduğunu söylerken, 3 Ağustos'ta yalnızca 91005, 91007, 91008 ve 91010 numaralı olanların iptal olduğunu söylüyorlar. Benim bilet aldığım trenin numarası kaç? 91003! Şimdi devam ediyoruz. Hanım abla telefonla konuştuktan sonra, bana dönüyor ve "böyle bir sefer yok beyefendi." diyor. Ben bütün iyi niyetimle, "Tamam o zaman, pazar günü aynı şekilde 2 bilet verip bunu iptal edebilirsiniz yer varsa?" diyorum ve benim aldığım şekilde kombine bileti onun oradan alamayacağını söylüyor. Telefonda öğrendi çünkü kombinenin farklı trenlerle yapılabileceğini. "Hamfendi, ben aldım bileti, aynı şekilde bu biletleri pazar gününe aktaramıyor musunuz?" diyorum, "Bunları iptal etmem lazım, sizin de gidip internetten almanız lazım. Bunları iptal ederken de kesinti yapmam gerekli." diyor ve işte o an ben delleniyorum! Olmayan Trene Biletler! Lan eşşoğlueşşeğin kurumu! Ulaaaaaaan! Olmayan trene bilet sat, paramızı çarp, yapılmış planların orta yerine s.ç, ondan sonra da biletimi iptal ettiğin yetmiyormuş gibi, bir de kesinti yap! Yeek yeaa! İptal ettirmedim biletimi, atladım bisikletime döndüm evime. O hırsla %70 eğimli yokuş çıktım tık demeden bu arada. Düşünün halimi... Şimdi bir sonraki aşamaya geçiyor ve TCDD danışmayı arıyorum. Eğer ki o seferin iptal olmayacağını söylerse ne ala, en mutlu bi' insan olurum. Yok eğer bileti iade alıp parayı da aynen, kesintisiz, kuruşu kuruşuna öderim derse, ona da eyvallah. Canım sıkılır ama hiç olmazsa yedikleri b.kun çilesini de bana çektirmedikleri için mazur görebilirim. Amaa... Bir üçüncü olasılık var ki, onu hiç anmak istemiyorum şu an! Gelişmelerle birazdan (yani yaklaşık 15 dakika sonra) -eğer hâlâ sinirden bilgisayarı kırmamış olursam- birlikte olacağız. Şimdilik esen kalın (Sen üzerine alınma TCDD, geber sen!)! (1. bölümü bitirirken saat 20:54) ------------------------------------ (2. bölüme başlarken saat 21:07) Evet sevgili İşkembeseverler, o hanım ablayı ben kesmez miyim! 2 saatte yaklaşık bir 2 yaş yaşlandırdı beni, o kadar sinir, o kadar dellenme boşaymış. Hanım ablanın kendisi bir şaşkınmış, aradığı danıştığı her kimse o da şıracının şahidiymiş. Demem o ki, o seferler varmış gayet, herhangi bir sorun yokmuş biletle ilgili. Ama eğer ki ben o kadına orada güvenseydim de bileti iptal ettirseydim, sonra da eve gelip tekrar kontrol edip dellenseydim dellenirmişim, şimdi biraz duruldum neyse ki. Özür dilemeli miyim bunca yaygara için? Bence hayır? Bu esnada da zaten kurcalarken bir de yeni bir duyuru buldum. 14 Temmuz'da güncellendiği söylenen bu duyuruda da şöyle bir şey diyor; -----------

14 Temmuz 2009 tarihinde güncellenmiştir.

Sincan İstasyon Caddesi Silolar Demiryolu Köprülü kavşağı inşaatı yapım çalışmaları için 03 Ağustos 2009 ( dahil ) ileri tarihli bilet satışı aşağıda belirtilen trenlere yapılmayacaktır.

YHT' lerden;91001, 91002, 91003, 91004, 91005, 91006, 91007, 91008, 91010

(...)

-----------

Tey allaam! Yahu bu kurumun bilgi işlemi mi işlemiyor, kurum çalışanlarını mı gerektiği şekilde eğitemiyor, yoksa başka bir yerlerde mi bir sıkıntı var? e) Hepsi! Gerçi kurumun geçmişi de zaten çok parlak değil ya, hak'katen yıprandım şurada 2 saatte, dermanım yok oralara girecek. Onun yerine kısa ve öz bir şekilde sözü Sakin'e bırakayım;

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Tek Millet İki Devlet

Son günlerde, taze Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu'nun gündeme yeniden taşıdığı bir slogan bu. Genellikle Türkiye - Azerbaycan ilişkilerini anlatmak için kullanılmakta. Fakat, Google sağ olsun, başka kontekstlerde kullanıldığını da görebiliyoruz. Örneğin bir süpermarket kampanyası hesabı "Üç devlet tek millet" yapmış bizi (Türkmenistan'ın da katılımıyla) cumhurbaşkanı Abdullah Gül. Tabii yeri geldiğinde de "Tek devlet tek millet" oluyoruz Başbakan Erdoğan'ın dediği üzere.
Benim de itirazımın başladığı nokta burası aslında tam olarak. Biz Atatürk milliyetçiliğini şiar edindik, ben Türk'üm diyen herkes Türk'tür dedik; ama bana "Olm siz Türkler var ya" diyen Türkmen arkadaşı da bizim millete kattık. Türkmenistan'dakiler kendilerini Türkten ziyade Türkmen, Rus, Tatar olarak tanımlarken biz biraz acayip bir iş peşinde koşmuş olmuyor muyuz?
Bu memlekette yaşayan "Türk" Kürtlere zorla Türkçe öğretmeye çalıştık yıllarca, Türkçe öğrettiklerimizin de aksanlarıyla dalga geçtik, ucuz mizah malzemesi yaptık. Eh, Azeriler ve Türkmenler düzgün Türkçe konuşmadığı halde "tek millet" olma ayrıcalığı nereden geliyor o zaman?
Daha geçenlerde İlker Başbuğ Atatürk'ten alıntılamış, herkes "Vay ordu ne güzel açıkladı" demişti. Alıntılanan cümleyi hatırlar mısınız? "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına Türk milleti denir." Sormazlar mı adama "Kardeş pardon ama o zaman biz nasıl Azerilerle tek millet oluyoruz?" diye? Sormazlar.
Ulusalcılık, anti-emperyalizm dersiniz, Atatürk milliyetçiliği dersiniz, sonra bir de "tek millet x devlet" dersiniz. Demekte özgürsünüz. Fakat bunların hepsini derken çeliştiğinizi fark ediniz, benim dediğim odur.