2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2013 Perşembe

Fed'in açıklaması, kur ve büyüme üzerine

Dün doların 2.00 seviyesinin altına hızlı bir şekilde inişini anlamlandırmak çok zor değil: Fed Haziran ayında bono alım programını (quantitative easing ya da QE) bir noktada gitgide azaltacağını (ki bu elbet olacak) yarım ağızla söylemiş ve piyasalar haddinden fazla tepki vermişti buna. Dün 3 aydır yeniden inşa etmeye çalıştıkları güveni, Bernanke'nin "valla yok hocam öyle bir şey" (mealen) diyerek altını çizmesi üzerine en sonunda enjekte edince piyasalar Haziran'da verdikleri tepkinin aksini verdiler.

Gelişmeler ışığında bu yazıda üç şeyi, mümkün olduğunca teknik dilden uzak durarak, yapmak istiyorum:

1. Geçmişe dönük bazı söylemlerin ipe sapa gelmezliğini tekrar incelemek (hello, faiz lobisi)
2. Bu QE programının geleceğini incelemek.
3. Başçı'nın geçenlerde yaptığı blöfün/ultimatomun hakkını vererek, Babacan'ın dünkü açıklamaları ve ikinci maddedeki analiz doğrultusunda gene de ileride Türkiye'yi bekleyebilecek tehlikeye değinmek.

Faiz lobisine retrospektif bir bakış

Gene bu blogda daha önce hükûmetin yürüttüğü faiz lobisi argümanının ekonomik olarak neden geçerli olamayacağını uzun uzadıya açıklamaya çalışmıştım. Zaman geçtikçe bu "faiz" söyleminin anti-Semitik bir hâl alacağı endişem de gerçek olmaya başlayınca, faiz lobisi herhangi bir beğenilmeyen ekonomik gelişmeyi açıklayan deus ex machina olarak piyasaya sürülmeye başladı. Gezi zamanında bu soru kendisine yöneltildiğinde ahval ve şerait gereği "yok öyle bir şey, saçmalamayın" diyemeyen Babacan "onlar kendilerini biliyorlar"  gibi bir söylemde bulmuştu çareyi. Nitekim gene geçenlerde Babacan sine-i akl-ı selime dönecek ve "Gezi olayları olmasa da ekonomi dalgalanacaktı" açıklamasını yapacaktı.

Dünkü gelişmeler ışığında olaylara bir daha bakalım: Gezi sürecinin artçı şoklarını yer yer devam ediyor, Suriye konusunda hükûmetin yalnız kaldığı muhabbeti dönüyor, daha Ahmet Atakan'ın ölümünden sonra komplo teorileri sıcak sıcak piyasaya sürülürken, aaa, dolar düştü? Fed'in açıklaması ile hiçbir dış mihrak kalmadı nedense piyasada?

Umarım ki bu üç aylık süreçe geri dönüp bakıldığında olaylara arada Occam'ın usturası ile bakmanın ne kadar mantıklı olacağı anlaşılmıştır. Tüm dünyada tahvil faizleri yükseliş trendine girmişken Gezi olayları ile doğal bir tepki oluştu; Başbakan ve kabinenin garip açıklamaları bu güvensizliği arttırdı, üzerine Fed'in açıklamasına tepki geldi ve gelişmekte olan ülkelerden para çıkışı iyice hızlandı. Piyasalara güven verecek açıklamalar yapılmaya başlandı, Fed açıklamasını tersine çevirdi, gene gelişmekte olan ülkelerin para birimleri değer kazandı.

Hasıl-ı kelâm, dünya Türkiye'nin etrafında dönmüyor.

Fed neden dünkü açıklamayı yaptı? İleride ne olur?

Her şeyden önce, Fed'in Haziran'daki açıklamasına tepki zaten abartı idi. Bernanke'nin sözlerinden sadece QE'nin giderek azalacak olması kısmına odaklanılması, zaten sıkışan piyasaları paniğe sürüklemişti. Fed'in dünkü açıklaması, bir yerde geçmişe dönük yaşanan bu iletişimsizliğin telafisi.

Fed'in açıklamasını daha iyi anlamak için ABD datalarına bakmak lazım. Birincisi, her ne kadar enflasyon datasını tahmin etmek kolay iş olmasa da, enflasyon Fed'in tahminlerinin oldukça aşağısında en pesimist senaryoda dahi. İkincisi, işsizlik datasına dair gelecek tahminleri de çok tatmin edici seviyede değil. Fed faizleri işsizlik oranı %6.5'a gerileyene kadar arttırmayı düşünmüyor, ve de bu orana 2014'ün sonunda ulaşılması bekleniyor. Üçüncüsü, ABD'de en hafif tabirle şaklabanlık olarak nitelenecek bir "borç tavanı" sunî krizi var (cidden bizim 367 krizinden hallicedir) ve de Ekim'e kadar bu kriz çözülmezse ekonomiye malî politikalar bir darbe daha vuracak. Dördüncüsü, Fed'in "elbet giderek azalacak bu QE" muhabbeti dahi piyasaları tedirgin etmişken, daha doğrudan bir mesaja ihtiyaç vardı.

Bunun gibi daha başka açıklamalar da yapılabilir, fakat özetle ekonomik dataların Fed'in istediği seviyede olmaması ve geleceğe dair endişeler dünkü genişleme yanlısı açıklamaya sebep oldu ve piyasalar mutluluk ile doldu. Lâkin Ekim ayında Kongre'nin "borç tavanı" krizini ardında bırakması, QE politikasının doğal sınırlarına ulaşması* ve Aralık ayına kadar ABD ekonomisine dair gelebilecek olumlu datalar, Fed'in üç ay sonra başka bir ağızla konuşması anlamına da gelebilir. Zira QE elbet bitecek, ve piyasalar bunun farkında değilmiş gibi davranmaya devam ediyor.

Türkiye'yi ne bekliyor?

Öncelikle Türkiye'nin zaman kazandığı malûm. Türkiye piyasalarını faizlerden ve cari açıktan daha çok psikolojik gerginliğe sürükleyen bir fenomen "liranın değer kaybı" her ne kadar bunu homo economicus net olarak açıklayamasa da.

Burada Başçı'ya da bir parantez açmak lazım. Eğer Fed'in bu açıklaması ve piyasaların böyle tepki vereceğini öngörerek bu çok cüretkâr lafları ettiyse, kendisine büyük saygı duydum. Motivasyonu politik miydi, ne kadar bilgiye sahipti hiç bilemeyeceğiz belki de, ama şimdilik işe yarayacak gibi duruyor. Doları 1.92 seviyesine "rezerv eritmeden" indirmek mümkün olmayabilir, fakat MB'nin istediği seviyede stabilize etme şansı bu gelişmelerle çok daha fazla arttı. Tabii takvimin kesinliği Aralık ayında bir manipülasyon ihtimalini gene de orada tutuyor, bu riski de unutmamalı.

Fakat buna rağmen Türkiye'nin önünde ciddi yapısal sıkıntılar duruyor. Öncelikle, Türkiye'nin büyümesi bir süredir iki buçuk kaleme kilitlenmiş durumda: finansal kurumların faaliyetleri ve bunlarla alâkalı olarak artan özel tüketim ve kamu -ağırlıkla inşaat- harcamaları. Özel sektörün büyümede katkısı düşerken, gelen yatırımın niteliği de uzun vadeden gittikçe kısa vadeye dönüşüyor. Cari açık problemi "enerji yea" diye hafifsenecek bir boyutta değil. Neyse ki, hükûmetten bu temel endişeleri kapsayan ve ayakları yere basan bir açıklama geldi uzun bir süre sonra Ali Babacan aracılığı ile. Umarım kendisi kabinede yalnız değildir ve de Yiğit Bulut zıpırlığı ekonomi yönetiminin temel taşlarından biri olmaz.

Sonuç

Son gelişmeler finansman açısından bir rahatlama sağlasa da, Türkiye ekonomisinin kendini dev aynasında görmeyi bırakması gerekliliği sürüyor. İnşaat sektörünün ve kredilerin şişirdiği balona hava bulunamamaya başlandığı anda, Babacan'ın da belirttiği gibi ciddi bir kısır döngünün içinde bulabilir Türkiye kendini. QE bitene kadarki süreci büyümeyi şişrmek yerine yapısal bazı reformları yapmakta kullanmalıyız. Yoksa sadece rezerve/uluslararası dinamiklere güvenerek ekonomi/para politikası yürütmek pek sağlıklı değil.

*Link için @teslaon'a teşekkürler.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Komünal'den Notlar #2: Ahmet Davutoğlu ve Dış Politika

Komünal İşkembe yazarlarının buraya yazmadıkları zamanda yaptıklarından bir demet sunmuştuk geçmişte. Bu da onun devamı olsun. Blog yazışmalarından ufak bir parçayı, küçük düzenleme/düzeltmelerle bloga koymak istedik. Düzeltmeler miniskül çapta olacaktır. Amaç ciddi olduğu kadar, kullanılan argo (samimi) dili de koruyarak, “nitelikli geyik” yapıyormuş havası katmaktır. Son dönemde yaşanan gelişmelerden etkilenerek, Baskın Oran’ın Radikal 2’de yazdığı bir yazıdan hareketle Ahmet Davutoğlu’nu tartıştık. natura horror vacui: Son dönemde çok tartışılan Türk dış politikası ve Ahmet Davutoğlu üzerine Baskın Oran geçen pazar (sonradan eklenen not: aslında birkaç pazar önce yazılmış) bir yazı yazmış. Eşek olduğum için yeni okudum. shelbyl: Ben eşek olmadığımdan o yazıyı çok önce okumuştum :) Baskin Hoca'nın analizi, bir gazete yazısı için inanılmaz sadelik ve doğrudanlıkta. Yani o analizi sayfalarca da yapabilirsin, bu haliyle kusur da bulunur; ama ana fikri çok iyi vermiş. Geçen gün "tarım olmadan nasıl kalkınırız" romantiklerine laf atarken biraz da bu yazıdan esinlenmiştim. (Bunun benzerini bir hafta önce/sonra da yazdı bu arada) Hâlâ daha Turkiye'yi ABD, Rusya falan gibi hayal eden ülkeler var. Birader, senin ne yüzölçümün, ne nüfusun o işe yeter. 2+2=4. Almanya, Fransa ne ise; Türkiye de o olur. Ayağını uzatırken yorganını terziye diktirmelisin (Kamer Genç kaçtı lan içime.) cagatto: Ben aslında Baskın Oran'ın bazı dediklerine katılmıyorum. Analizinde de bazı eksikler ve sapmalar var. Davutoğlu'nu ben de beğeniyorum bakan olarak ve bugüne kadar gelmiş dış işleri bakanları içinde özel bir yeri olduğunu kabul ediyorum, ama sadece Türkiye Cumhuriyeti değil Osmanlı'nın bile en büyük dış işleri bakanı demek biraz fanatikçe. Şimdi kalkıp Fatih Sultan Mehmet'in dış işleri bakanı ile Davutoğlu'nu mu karşılaştıralım yani? Karşılaştırmak bir yana, Türk tarihi açısından o kadar muhteşem bir rol üstlenip görevini de mükemmel bir şekilde icra ettiğini düşünmüyorum kendisinin. Baskın Oran'ın anlattığı şekilde kendi düşünce tarzı çerçevesinde sistemli bir dış politika oluşturmak elbette ki takdire şayan, ancak bunu sadece Davutoğlu yapmış ve ondan önce kimse sallamamış bu rolü diye sunmak yanıltıcı. “Türkiye'nin sadece yüzde 3’ü Avrupa'da” diyerek batıcı yaklaşımı eleştirmeye çalışmak da bence çok zayıf. Japonya'ya özensek batici olmuyor muyuz yani? Ya da kapitalizmi kendi istediği gibi, çıkarları doğrultusunda yorumlayan Çin'i izlesek? Batı’nın en büyük iki aktörü Avrupa ve Amerika bile birçok konuda devlet sistemlerini ayrıştırmışken hep batıcı olmak ne demek? İsrail'in Avrupa'da toprağı olmamasına karşın neden hep Avrupa'da sayılır? Ben Davutoğlu'nun öyle muhteşem bir şey başardığını görmedim. Görevi sırasında Yorgo Papandreu ile kişisel ilişkilerini de kullanıp son dönemde Yunanistan ile sorunsuz bir dönem geçirmemizin ana sebebi olan İsmail Cem bence bu ülke için çok daha önemlidir. Baskın Oran'ın kendisinin de dediği gibi “komşularla sıfır sorun” yeni bir politika değildir, Atatürk'e uzanmakta ve onun imzaladığı anlaşmalarda da vardır. En büyük düşmanımız olarak söylenen Yunanistan'la bugün sorun yoksa Davutoğlu'na mi borçluyuz? “Komşularla sıfır sorun” demek, “İran'la sıfır sorun” demek değildir, ama AKP yönetimi böyle algılıyor bence. Ermenistan ile ilgili sürekli devletin girişimleri vardı, Türkeş'in bile zamanında girişimi vardı, AB'nin falan zorlamasıyla protokol imzalayıp sonra altından bir şey çıkmaması bence “komşularla sıfır sorun” politikasının pek de işlemediğini gösteriyor. Suriye ile olan sorunların çoğu Davutoğlu'ndan önce çözülmüştü. Irak'la sorunlar mecburen PKK çerçevesi içinde ele alınıyor. Ayrıca komşularımız illa sınırımızdaki adamlar mı? Bence Türkiye'nin İsrail ile ya da Azerbaycan ile komşuluğu Suriye ile komşuluğundan çok daha önemlidir. Ayrıca yazıdaki analizin çok kaba gözlüklerle yapıldığına inanıyorum. Baskın Oran diyor ki: “ ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ geri zekâlılığından ‘Komşularla Sıfır Sorun’a geçerek paranoyadan sıyrılmak, bu sayede de, kendisini “müseccel problemli” olarak sınıflandırmış bir Batı’nın karşısına yepyeni bir kimlikle çıkmak nedir, bir düşünün. " Bu bence çok isabetsiz. Bundan önceki dış ilişkiler çalışanları ‘Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur’ politikasında mı hareket ediyordu allah aşkına? Bir iki tane geçmişten fantezi örneği verilerek “bakın, önceden herkes ırkçı rüyalar peşindeydi, şimdi çok dengeli politika izliyoruz” demek büyük haksızlık. Ayrıca Türkiye'nin yeni kimliği nedir şu an? Baskın Oran gerçekten köprü olacağımızı şimdi düşünüyor, ancak Hamas'ı ve El Kaide'yi terör örgütü kabul etmeyip (bir AKP milletvekili öyle diyor), kimi kime bağlıyoruz anlamadım. Son olarak dış politikamızın içeride nasıl çoğulculuğa götürdüğünü anlayamadım. Her sene bir papaz öldürülüyor bu ülkede, oy kaygısıyla apaçık Yahudi düşmanlığı yapılıyor, ondan sonra dış politikamız çoğulcu oluyor. Türkiye'nin Filistin'e verdiği destek nasıl çokkültürlülüğe yönlendiriyor bizi, bunu görmek çok zor. Sürekli medeniyetler buluşması diye nutuk atıp ondan sonra sadece Filistin'deki Arap Müslümanların yanında durmak, sürekli İsrail düşmanlığı yapmak, sıfır sorunumuz olan İran'da ölen gazeteci ve sivillere ses çıkarmamak nasıl bir politikadır? Sonuç olarak kişisel görüşüm Davutoğlu'nun elbette sıradışı ve bulunduğu ortamda başarılı bir bakan olduğu. Ancak Baskın Oran'in abarttığını ve çok partizan konuştuğunu düşünüyorum. Davutoğlu'nu eleştirirken de “ama o da onun sorunu değil, hükümetin politikası” demek çok saçma. Dış işleri bakanı hükümet politikasını icra etmekle yükümlü bir devlet memuru mudur sadece? shelbyl: Cagatto’nun söyledikleri yazının kendi içinde mükemmel eleştiriler, ve hepsi gavur tabiriyle "right on". Ama şu var, Baskın Hoca, hükümeti ve Davutoğlu'nu Ermeni sorunu konusunda ciddi şekilde eleştirmişti zaten geçmişte. Bir de bu yazıyı İsrail krizi çıkmadan yazmıştı, şimdi sorsak görüşlerini revize etmiştir muhtemelen. Ben Baskın Hoca'nın söylediklerini daha yumuşatıp derim ki: Davutoğlu bu ülkeye İsmail Cem'den sonra gelmiş en kalifiye dış işleri bakanıdır. Hoca o giriş cümlesinde fazlasıyla gaza gelmiş. Bu arada Cagattocuğum (sonradan eklenen not: gerçek isimleri, mahlaslarla değiştirip samimiyet ekleyince komik oluyormuş lan), eğer dilersen eleştirilerini ileteyim hocaya? Cagatto: Shelbylcim, dediğin gibi önceden Baskın Oran protokoller konusunda eleştirilerini köşesinde yazmıştır, ben kaçırmışım. Son bir senedir köşe yazılarını pek okuyamıyorum, ama Ankara'da olduğum sürede bir iki şey kapmaya çalıştım. Hoca bu eleştirileri eminim başkalarından da duymuştur, köşesinde böyle bir yazı ile bence Davutoğlu'na çok güzel destekte bulunmuş. Ki bence desteklenmesi de lazım. Dediğin gibi bu yazı İsrail krizi öncesinde yazılmış. Aslında ben de Davutoğlu'nun çabalarının bu kriz esnasında büyük kayba uğradığını düşünüyorum, çünkü İngilizce açıklamalarını dinlediğim kadarıyla da Davutoğlu gayet anlaşılır bir şekilde bu krizi idare etti, ancak Tayyip Erdoğan'ın içerideki konuşmaları Davutoğlu'nun son bir senede özel bir konuma getirdiği Türkiye imajını zedeledi. Son birkaç gündür bati medyasında çıkan yazılar bu yönde. Shelbyl: Gene kesinlikle katılıyorum sana. Oğlum sen ne desen katılıyorum ben sana ya, ne yapacağız böyle? Everfever: Bir hatırlatma açısından İsmail Cem'in Dış İşleri Bakanlığı yıllarındaki başarılarının bir listesini, özetini veya öyküsünü bulabileceğimiz bir kaynak var mıdır? Ben kendisinin çok popüler olduğunun dışında pek bir şey hatırlamıyorum da, o yüzden sordum. Shelbyl: Abi Yunanistan? Everfever: Kardak krizini mi çözmüştü? Oğlum ben yaşlandım, hafıza filan kalmadı. Shelbyl: Ya Yorgo ile kankaydı bunlar işte, sorun morun kalmadı. Abi 90'li yıllarda her gün Yunanistan ile savaş çıkacak diye beklerdik yahu? Sen hakikaten yaşlanmışsın. :) natura horror vacui: Çok az vaktim var, birazdan işten çıkıp servise yetişeceğim (Sonradan eklenen not: Yazar servisi kaçırırsa akşam trafiğinde boku yiyebileceğini ima ediyor. Altmetin: Eve ulaşmam Türk Dış Politikasından daha önemli).Cagatto’nun eleştirilerinin çoğuna katılıyorum, ama karşı çıktıklarım var. Uzun uzun yazacağım eve gidince. Şunu söylemek istedim: İsmail Cem çok saygın bir dış işleri bakanıydı, iyi bir devlet adamıydı ama yeni bir şey sunmadı. Yunanistan'la yakınlaşma bile aslında -90’ların gergin ortamına rağmen- uzun süredir amaçlanan ama nihayete ermeyen bir şeydi. Cem döneminde bu kadar başarılı olunmasında, Apo'nun yakalanması sonrası, Kenya'daki Yunanistan Büyükelçiliği'nde saklandığının ortaya çıkmasıyla, Yunanistan'daki kimi siyasetçilerin istifası başrol oynadı. Yunanistan'la yakınlaşma mevcut konjonktürün getirdiği bir şeydi. And Yorgo and İsmail happened to be present. Onun dışında Türkiye'nin aslında DP döneminden beri izlediği politika güçlendirildi. Hatta Pro-American itibarımız daha da güçlendi. AB'ye entegrasyonun da yeni bir amaç olmadığı aşikar. İlerleme kaydedildi ama yoldan çıkılmadı, yeni bir yol denenmedi, tali yollar aranmadı... İsmail Cem sağlamcı oynadı, risk almadı. Shelbyl: Natura'm, İsmail Cem zaten Abdurrahman Çelebi'dir. Bu ülke konjonktürü dahi yürütemeyen birçok dış işleri bakanı gördü, adam "respectable" bir şekilde salındı dış semalarda. Sağlamcı oynamasını bir eksiklik olarak görmüyorum, ve hatta o koşullarda mantıklı bir hareket olarak düşünüyorum. Everfever: İki NATO üyesi ülke arasında savaş çıkması? Lan ben mi hayal aleminde yaşıyordum o zamanlar, yoksa millet mi paranoyağa bağlamıştı? Evet, o dönemler (o dönem dediğim aslında çok uzun bir dönem) iki ülke arasında sürekli sidik yarıştırmalar, it dalaşları vs. vuku bulmaktaydı. Demirel'in gerine gerine "Ege bir Yunan gölü değildir. Türk gölü de değildir. Nihayetinde Ege göl değildir" diyerek kriz önlediği, saçma sapan, bir kaşık suda fırtına koparılan, Kardak krizi gibi saçmalıkların yaşandığı bir dönemdi. Natura’nınn dediklerini de göz önüne alınca İsmail Cem'in Ahmet Davutoğlu'ndan daha iyi bir Dış İşleri Bakanı olduğunu ima etmek haksızlık gibi geliyor. Hatta İsmail Cem olayı bana şu anda okuduklarım ve hatırladıklarımla "Some people have greatness thrust upon them" vecizesini hatırlatıyor (Evet bazı şeyleri hatırlayabiliyorum). Elbette İsmail Cem dönemi hakkında biraz daha fazla okuma yaparak bir kanıya varmam şart. shelbyl: Kardak krizini ben mi çıkardım oğlum? Kıbrıs'ta savaş çıkmadı mı fiilen? Yunanistan NATO'dan askerlerini çekmedi mi birkaç yıllığına Kıbrıs olayı patlak verince? O gerginlikler havadan sudan olaylar mıydı yani? Bir de algı meselesi var her şeyden önemlisi. Bu ülkede Yunan algısını değiştirdi Ismail Cem donemi. Yarın öbür gün Ermeni ve Yahudi algısı da olumluya evrilirse, o zaman da Davutoğlu'nu anar 30 yıl sonrakiler. Bu arada ben “İsmail Cem Davutoğlu'ndan iyidir” demedim. "Cem'den sonra gelmiş en kalifiye adamdır" dedim. Bu illa Cem Davutoğlu'ndan daha iyi demek değil, ikisini de önemli atfetmek sadece. Bu arada Davutoğlu'nun planı müthiş, ona lafım yok da, kendisinin hangi icraatını görebildik ki? Ermenistan protokolleri patladı, İsrail olayında sular bir o yana bir bu yana akıyor. Ancak vizeler kaldırıldı şu ana kadar, somut başarı odur. cagatto: Benim de amacım Ismail Cem daha iyidir demek değildi, belki yanlış anlaşıldı. Nitekim bu biraz da şu politikacı daha iyiydi gibi, biraz da ideolojik bir tartışma olabilir, yani gayet zor kesin bir şey diyebilmek. Yani ben Colin Powell mı iyiydi, yoksa Condoleeza Rice mı diye sorsam başka düşünceler de işin içine girecektir. Demek istediğim yazının Davutoğlu'nu biraz abartmış olması, bence ne Türkiye için çok büyük bir gömlek, ne de kendi mirasını bırakacak bir şey yapmış durumda şu an. Bu açıdan Burak'ın dediklerine katılıyorum. Yani Davutoğlu'nun yapmak istediklerinin çoğunu ben de desteklerim ancak şu ana kadar henüz bir şey yapmadı açıkçası (bana biraz Obama'yı hatırlatıyor bu yönden). İsmail Cem'i örnek vermemin sebebi konjonktürel sebeplerden ötürü de olsa kendisinin açık ve ısrarcı bir şekilde Yunanistan ile yakınlaşma politikası izlediği ve benim aklımda Yunanistan ile arkadaşça ilişkiler geliştirmemizin mimarı olarak kalmasıdır. Bunun dışında wikipedia'nın dediği şu (sonradan eklenen not: çevirmek zor geldi :)):
He negotiated candidate status for Turkey's bid to join the European Union as foreign minister.[1]He was largely credited with Turkey's declaration as a full member candidate during the Helsinki summit, after much negotiation with the E.U. and a night trip by E.U. foreign policy chief Javier Solana and the then E.U. Commissioner Verheugen to Ankara to iron out the last details. Cem and his Greek counterpart George Papandreou worked to improve Turkish-Greek relations.[1]It is during Cem's tenure as foreign minister that a confident, albeit a step-by-step approach was taken towards a rapprochement between Turkey and Greece. The relations were actually at an all time low after the Ocalan affair, whereby Greek Foreign Minister Pangalos and some officials of the Greek Foreign Ministry were involved in hiding terrorist organization PKK leader prior to his arrest by the Turkish police. Cem and Papandreou picked up the historically hostile relationships initially starting with some confidence measures.
İsmail Cem'in halk içindeki şu anki sevilirliği de muhtemelen kanser ile savaşıp sonra hayatını kaybetmesi. Wikipedia'nın yazdıklarına bakarsak İsmail Cem'in yeni bir şey önermediğini görüyoruz, ancak Türk dış islerinin senelerce süren mesela AB üyeliği konusunda çabalarını sonuçlandıran o (bir nevi). Benim tepkim Baskın Oran'ın biraz çok genele kaçan analiziydi. Ismail Cem örneği de Türk dış işlerinin “Türk’ün Turk’ten başka dostu yoktur” geri zekalılığını önceden göstermediğini anlatmak içindir. Öyle bir mantalite önceki dış işleri yönetimlerinde ne kadar varsa şimdi de vardır, çünkü bir devletin dış ilişkilerinin genel hatları iktidarlara bağlı değildir. Davutoğlu ile bire bir kıyaslamak o yüzden pek bir şey kazandırmaz. Çünkü elbette ki bir dış işleri bakanı konjonktüre uygun hareket etmek zorunda. Şu an Davutoğlu'nun yeni bir şey getirdiği ya da önerdiği bana açıkçası görünmüyor. En azından Baskın Oran'ın söyledikleri doğrultusunda Türk dış işlerinin yepyeni bir konseptle falan ortaya çıktığı yok, sadece mevcut iktidarın tercihleri ve konjonktürel gelişmelerden ötürü yeni Osmanlı tipinden bence saçma tartışmalar var. (Çok kültürlülük, çeşitlilik gibi cici sözler söyleyip Alevi vatandaşlara destek olmayan, sırf o kökenden olduğu için Kılıçdaroğlu’na “ ‘candaş’ medya desteği var” diyebilen bir başbakandan ne tür bir çok kültürlülük bekleyebiliriz?) Son iki üç senedir açıkçası Türkiye'de hiç kimsenin AB'yi iplediğini düşünmüyorum, ilk döneminde “AB'ye üye yaptık” havasıyla etrafta dolaşan ve Ankara'nın her yerine AB bayrağı diken AKP iktidarı da AB'den umudunu kesmiş durumda. Avrupa'da son seçimlere de bakarsanız sosyal demokratlar yerine bolca hristiyan demokratların ve muhafazakar kesimin yönetimi eline geçirdiğini görürsünüz, ki bunun sonucu Türkiye'nin Avrupa hayalinin suya düşeceğininçok güçlü sinyallerini vermiştir. Avrupa'dan ümidi Türkiye de kesince mecburen Rusya'ya, İran'a falan yaranıp ondan sonra “biz köprü oluyoruz” demek bana tatmin edici gelmiyor. Ayrıca her seferinde “biz Amerika'ya, IMF'ye bağımlı değiliz, artik özgürüz, kendi politikamızı üretiyoruz” deyip ondan sonra IMF ile anlaşma yapmadan ekonomik program yapamamak ya da Obama ile telefonda görüşmeden bir açıklama yapamamak (bkz. son İsrail krizi) bence yönetimin inandırıcılığını yitirdiği yerler. Dün Radikal'de Yıldırım Türker'in yazdığı gibi İsrail'e “katil katil” diye bağırıp halen o ülkeden sürekli silah almak nasıl bir tezattır? Baskın Oran'ın bize övdüğü Davutoğlu'nun yönetimindeki Dış işleri ümit milli takımın İsrail'deki hazırlık maçını iptal etmesinden başka ne yaptı ki? BM'de yazılan kararı bile yanlış cevirdiler içeride rezil olmamak için. BM İsrail'i kınamadı elbette ki, sadece metinde “BM 10 kişiden fazla sivillerin öldüğü olayları kınar” dendi İngilizce, ancak bizim Türkçe'ye dış işleri 10 kişiyi silerek çevirdi. Bu mudur yani? Önceden dediğim gibi, ben de Davutoğlu'nu çok beğeniyorum ve desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum, ancak körü körüne bir kişiye ya da kuruma destek vermek sağlıklı değil. aksine böyle yaklaşımların son senelerde olduğu gibi halkı daha partizan hale getirip kutuplaştırdığını düşünüyorum. Tayyip Erdogan'ın hem iç işlerinde, hem dış işlerinde izlediği “bizden olmayan ölsün” politikası da bana feci şekilde Bush'un aynı politikasını hatırlatıyor. Eren: Cagatto’nun Türkiye dış politikası hakkındaki analizi gayet başarılı bence. Özellikle AB ve BM kararı ile ilgili kısma katılmamak mümkün değil. Sadece Ortadoğu ile Batı arasında köprü muhabbetinin AB'ye üyelik sürecinde rol oynayan diğer maddelerde yerimizde saymaya son verdiğimiz takdirde Türkiye'nin AB'ye üyelik şansına olumlu katkı yapabileceğini düşünüyorum. Yani sadece içi boş bir söylem olarak görmüyorum. natura horror vacui: Kaldığım yerden devam edeyim. Öncelikle Shelbylcim, sen de takdir edersin ki izlenen yeni politikanın sonuçları bir anda değil, uzun vadede görülecektir. Şu an itibariyle yeni yeni temelleri atılıyor. Yalnız Davutoğlu'nun planı çok riskli. Bugün ekşi sözlükte birisi yazmış "ya bölgede gerçekten barışı sağlayacak bu adam, ya da 3. dünya savaşı'na sebep olacak" diye. Sonuna kadar katılıyorum. O kadar keskin hatları olan bir politika öneriyor ki, Türkiye gerçekten de bölgenin her anlamda en güçlü ülkesi konumuna gelebilir, ama aynı zamanda dımdızlak da kalabilir. Cagatto'ya şu konuda karşı çıkıyorum, Eren'in de dediği gibi AB'den uzaklaşma bir sırt çevirmeden ziyade farklı bir yoldan gitmeyi ifade ediyor benim için. AB'den umut kesmekten ziyade, süreci hızlandırmak için yapılmış gibi görünüyor. Davutoğlu'nun bölgenin lideri olmaya oynadığı açık. Bunu başarabilirse -orta ve uzun vadede-, AB'nin Türkiye'yi karşısına almak yerine, yanına almayı tercih edeceğini düşünüyor. Ben de ona katılmıyor değilim. Ancak bunun oluşmasında Eren'in dediğinin önemi büyük: yerimizde saymaya son vermemiz lazım. Bir de Cagatto’nun ilk yazdığı eleştirilerde birkaç düzeltme yapalım. Yanlış hatırlamıyorsam El Kaide için "ben onu terör örgütü olarak görmüyorum" denmedi. Söz konusu olan Hamas'tır. Bu da tartışmalı bir mevzudur benim gözümde. Şimdi askeri kanadı olan İzzeddin El-Kassam Tugayları'na değil de, Hamas'a komple terör örgütü demek beraberinde şunu getirir: PKK terör örgütüdür, dolayısıyla fiilen onun siyasi kanadı olan BDP de öyledir. Zamanında IRA terör örgütü olarak tanımlanmıştır, dolayısıyla Sinn Fein de terör örgütüdür. Dediğim gibi, bu konu tehlikeli bir bölge. "Hamas'ı terör örgütü olarak görmüyorum" demek bence de yanlıştır. Ancak halkın oyuyla başa geçmiş bir hükümeti meşru saymamak da aynı derecede yanlıştır Son Gazze olayları ve BM tutumu konusunda şu kadarını söyleyebilirim, her ne kadar BM İsrail'i kınamamış olsa da, Türkiye'nin eli ileri derecede güçlenmiş durumda. İsrail'in üzerindeki Gazze ablukasıyla ilgili baskının da doğru bir politikayla günbegün artacağını düşünüyorum. Hazır BM'den söz etmişken İran'a yaptırımlar konusundaki uygulamayla ilgili de birkaç şey söylemek lazım. Son dönemde benim gördüğüm en önemli olaylardan biridir o oylama. Her ne kadar 12 oyla kabul edilmiş olsa da, Türkiye'nin uzun yıllardır izlediği pısırık politikadan sıyrıldığını gösteriyor benim için verdiği red oyu. Daha da önemlisi Lübnan'ın kullandığı çekimser oyun Türkiye'nin telkinleriyle olması. Oylama sonrası Davutoğlu'nun açıklamalarını dinlediyseniz, "bizim red oyu kullanacağımız zaten biliniyordu, asıl Lübnan'ın red oyu kullanması kriz yaratacaktı. O yüzden red yerine çekimser oy kullanmalarını biz rica ettik olası bir krizi engellemek için" dedi. Bu şu demek, Türkiye bölgenin siyasi dengesini sağlayan güç konumuna gelmeye çalışıyor. Daha da önemlisi Hillary Clinton'un, yanılmıyorsam Kolombiya'da yaptığı "Brezilya ve Türkiye'nin İran'a yardım etmeye devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz" açıklamasıdır. Bu sabah bir haber okudum. Bu şu demek, Türkiye'nin mimarlığında Ortadoğu'da Schengen benzeri bir bölge kuruluyor. Bakın bu Cagatto’nun sözünü ettiği çok kültürlülüğün uygulamaya konması demektir. Bölgede yaşayan Türk, Kürt, Arap, Özellikle Suriye ve Lübnan'da bolca bulunan Hristiyan ve Süryani, Lübnan'da yaklaşık 500000 nüfusa ulaşan Ermenileri biraraya getirecek bir proje. Bunun ticari getirilerini sayma gereği bile duymuyorum. Eğer bu gerçekleşirse, hakikaten kökten bir hamle olur; sadece Türk dış politikası için değil, tüm bölge için. Gürcistan'la da aynı yolda ilerleniyor. THY'nin İstanbul-Hopa seferleri aslında Batum'a yapılıyor ve oradan otobüsle aktarmayla Hopa'ya gidiliyor. Bunlar sadece kimlikle yapılıyor, bakın pasaport değil. An itibariyle bu uygulamanın Türkiye-Gürcistan arasında genel bir yapıya kavuşması için çalışmalar yapılıyor. Yunanistan'la daha geçen ay tarihimizin en kapsamlı ticari anlaşmalarını imzaladık, vizenin kaldırılması konuşuluyor. Bunlar küçük şeyler değil. AKP dış politikasıyla ilgili eleştirilerimi birkaç hafta önce -İsrail mevzuu kopmadan birkaç gün önce- blogda yazmıştım zaten. Eleştirilerim bakidir. Ancak Davutoğlu için "yeni bir şeyler önermiyor" demek insafsızlıktır. Hataları yok mu? Elbette var. Ancak bu toprakların gördüğü en etkin diplomasi atağını uyguluyor, ve evet buna Osmanlı da dahil. En iyi dış işleri bakanı olmayabilir ama tartışmasız tarihimizin en etkin dış işleri bakanı. Kabul edelim ki, Ahmet Davutoğlu AKP hükümetinde değil de, sosyal demokrat veya (hayali bile güzel) sosyalist bir hükümette dışişleri bakanı olsaydı, şu anda kendisini eleştiren tüm solcular "anti-emperyalizm"e karşı savaş verdiğini söyleyip, Davutoğlu'nu idol ilan ederlerdi. Yanlış bir başbakanın kabinesinde bakan olması, kendisini kötü bir bakan yapmaz. Daha da önemlisi, söz konusu hükümetin yurt içinde uyguladığı kötü politikaların sorumlusu dış işleri bakanı değildir (bkz. Cagatto’nun yazısındaki Alevi eleştirisi). Everfever: Şakşakçı konumuna düşmeyi göze alarak Natura’yı alkışlıyorum. :) Benim İsmail Cem konusuna takılmış olmamın tek sebebi Shelbyl’in "Davutoğlu bu ülkeye İsmail Cem'den sonra gelmiş en kalifiye dış işleri bakanıdır" demesi. Shelbyl, İsmail Cem'in Davutoğlu'ndan daha kalifiye olduğunu düşünmese bile bu cümle İsmail Cem'in Davutoğlu'ndan daha iyi olduğu düşüncesini içeriyor. En azından öyle bir ima var. Ben bu yüzden bu olayı biraz deşmek istedim shelbyl: Abicim oradaki "sonra" kelimesi, zaman olarak onları ilişkiye koyuyor, başarı sıralaması olarak değil. Messi, Maradona'dan sonra Arjantin'in çıkardığı en büyük yıldızdır. Şimdi ben burada Maradona Messi'den iyi mi diyorum? Hayır. Anlaştık mı? Natura'ya gelince, ekşi sözlüğe şunu yazmıştım zamanında:
Dış ilişkiler uzun vadeli olaylardır. Türkiye'nin çoğu dış işleri sorunu, şu an kilitlenmiştir bir mahkum ikilemi açmazı gibi. O kilitler ancak oyunun kurallarının değişmesi ile açılır hale gelecektir. Davutoğlu'nun yaptığı da budur. Doğruluğu yanlışlığı ileride görülecektir. Ama bugün "paradigma değişiyor, nah değişir!" diye itiraz edenlerin de durup düşünmesi gereken bir şey var: Şimdiye kadar güttüğümüz çözümsüzlük stratejisi ile elimize ne geçirdik? Strateji dehası demek için henüz çok erken, o yüzden bu önerme doğrudur demiyorum. Lakin kukla, amaçsız bir dış işleri bakanı olmadığı aşikar. Her şeyi geçtim, ne yapmaya çalıştığını biliyor. ve hatta benzer politikaları güttüğü, Türkiye'nin eline güç kazandırdığı ve de sorun çözme yolunda aşama kaydedebildiği için herkesçe sevilen İsmail Cem gibi bir pozisyona gelebilmesi de mümkün. Bu adam hükümetteki en düzgün, en dolu adam, buna kalıbımı basarım. Ve Ortadogu'da paradigma değiştirebilmek için global olçüde bundan daha uygun bir zaman dilimi de olamazdı. Dipnot: Bir ülkenin gelişmesi için tarım ve sanayi olmazsa olmaz değil günümüzde, hizmet sektörüyle kalkınan zilyon tane ülke var. Ki Hindistan, Brezilya vs. gökten yağan para ile büyümedi, adamlar yabancı sermaye çekerek bu hale geldiler. Tek doğrusu yok bu işin.
Lakin bu İsrail olayında pek de başarılı olduğumuzu sanmıyorum, ki bunda aslan payı "one minute"un devamını çekmeye çalışan Erdogan'ındır. Ermenistan olayında da ayni endişeler geçerli. Ben Davutoğlu'nu başarısız bulduğumu soylemedim, lakin yaptiği hamlelerin arkası dolmadığı için "stratejik deha", "büyük başgan!" olarak nitelemek çok erken bir tutum olur. natura horror vacui: Ekşi sözlüğe yazdıklarının hepsinin altına imzamı atarım. Ama İsrail konusunda çok aynı fikirde değilim. Gazze filosu sonrasını açıkçası iyi yönettiklerini düşünüyorum. Ben "one minute"den daha vahim bir hezeyan bekliyordum açıkçası. Sakin kalmayı başardılar. Bunda Davutoğlu'nun telkinlerinin rol oynadığına eminim. Gaza gelen birçok insanın beklentisi -ve de isteği-, İsrail'le ilişkileri bir süreliğine maslahatgüzarlık seviyesine indirmekti. Ama gaza gelmediler. Filo olayının öncesinde Türkiye'nin İsrail'in OECD'ye girmesini veto etmesi bekleniyordu, onu yapmadılar. Yani gemileri yakıp gitmiyorlar bence. Sonuçlarını zaman gösterecek elbette. Ermenistan konusunda ise, Ermenistan'ın süreci dondurmasında Türkiye'nin tavrından ziyade Diasporanın etkili olduğunu düşünüyorum. Ermenistan topu Türkiye'ye atmışken, Türkiye'nin yapması gereken sürecin devamıyla ilgili kararlılığını göstermektir. Belirli bir noktaya gelinmesi bile sevindirici. öngörülemeyen bir duraklama olduğu doğru, ama ben yine de ilerisi için umutluyum. Davutoğlu'nun an itibariyle "büyük başkan" olmadığına katılıyorum, ancak tekrar ediyorum, benim gördüğüm en etkin dış işleri bakanı. bunun tartışmasını bile yapmam.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Türk Dış Politikası üzerine

Birkaç gün önce Ahmet Davutoğlu'nun Foreign Policy'de yayınlanan makalesini okuyup üzerine yorum yapmıştım. O gün gelişen olaylardan ziyade Türk Dış Politikası'yla ilgili genel bir makale olduğundan hem dergideki yazıyı, hem de yorumumu buraya da taşımayı uygun gördüm. ----------------------------------------------------------------- Genel olarak özellikle Davutoğlu sonrası gözle görülen yeni Türk Dış Politikası’nı anlatması açısından ilginç bir makale olmuş. Zaten çevre ülkelere dönük bir politika izlendiği biliniyor. Bunu uzun uzun anlatmış sadece. Ama mesela “zero problems towards neighbors” (komşulara yönelik sıfır sorun) politikasından bahsederken, hâlâ Kıbrıs konusunda bir adım ilerleme kaydedemediklerini belirtmemiş. Ermenistan’la belirli bir noktaya gelinmesi elbette umut verici ama ben bu durumun da iyi siyasal ilişkilerden ziyade, iyi ekonomik ilişkilere ulaşmakla alakalı olduğunu düşünüyorum. Zaten yazının sonunda ekonomik hedeflerden söz ederken bunu anlatıyor. Zira hepimiz biliyoruz ki, korkulanın aksine AKP aslında İslamcı bir parti olmaktan çok Allah’ına kadar liberal bir partidir. Hatta dini imanı paradır kendilerinin bence. Lübnan, Suriye, Rusya vs. ile vizenin kaldırılmasındaki ana amaç da bu zaten; ticaretin hacim kazanması. Keza Ermenistan’la yakınlaşmanın asıl sebebi de ticari pazar yaratmak. Çevre ülkelerle yakınlaşmakla ilgili söyleyeceklerini baştan meşrulaştırmak için Boşnakların, Gürcülerin, Azerilerin falan bolca buralarda yaşadığını söylemesiyle, kurduğu şu cümle arasında bir çelişki görmüyor değilim: “It will therefore fall largely to nation-states to meet and create solutions for the global political, cultural, and economic turmoil that will likely last for the next decade and beyond.” (Dolayısıyla muhtemelen önümüzdeki on yıl ve ötesinde sürecek olan küresel siyasi, kültürel ve ekonomik hengame için biraraya gelip çözümler üretme işi büyük oranda ulus devletlere düşecek.) Bir de şöyle bir şey demiş, halt etmiş: “Turkey also has advanced considerably in the European integration process compared with the previous decade, when it was not even clear whether the EU was seriously considering Turkey's candidacy.” (Ayrıca Türkiye Avrupa'ya entegreasyon sürecinde, AB'nin, Türkiye'nin adaylığını ciddi olarak düşünüp düşünmediğinin bile belirgin olmadığı bir önceki on yıla göre, önemli yol kat etmiştir.) Tabi bu cümleyle birlikte son 7 yıllık AKP iktidarından söz ettiğini de belirtmek gerek. AB üyeliği sanki yarım asırdan fazladır Türkiye’nin tüm hükümetlerinin gündeminde değilmiş gibi, Ecevit hükümetinin ana eylem noktası değilmiş gibi konuşup her şeyi AKP’ye mal etmek en hafif tabiriyle gaflettir. Ayrıca kurduğu cümlenin son kısmı halen geçerliliğini koruyor. Zira müzakere sürecinde kapatılan kalemlerden hiç söz etmemiş sayın Dışişleri Bakanımız. Buna bağlı olarak uluslar arası organizasyonlarla ilgili ilerleme kaydettiklerinden, NATO’da aktif rol alındığından, Afganistan’dan falan söz etmiş. Bir de şöyle bir cümle kurmuş: “Although Turkey maintains a powerful military due to its insecure neighborhood, we do not make threats.” (Her ne kadar Türkiye bulunduğu güvensiz bölge yüzünden kuvvetli bir askeri güce sahip olsa da, tehdit oluşturmuyoruz -"tehdit etmiyoruz" şeklinde de çevrilebilir-) Bunun tanımı aba altından sopa göstermektir. Bu makale kaleme alındığı sıralarda Kuzey Irak’a düzenlenen operasyonla, yukarıdaki cümle arasındaki tutarsızlıktan söz etmiyorum bile. Rusya ve İran’la yakınlaşmanın yaratmış olabileceği tedirginliği ortadan kaldırmak için yazının muhtelif yerlerinde ABD’ye dalkavukluk yapmasına da bayıldım. Gerçi suçlamıyorum, nihayetinde diplomasi böyle bir şey. Sanırım yazıda söyledikleri içinde en doğru kısım şu: “For example, Turkey has a vision of the Middle East. This vision encompasses the entire region: it cannot be reduced to the struggle against the PKK...” (Örneğin Türkiye Orta Doğu konusunda bir vizyona sahiptir. Bu vizyon tüm bölgeyi kapsar: sadece PKK'ya karşı verilen mücadeleye indirgenemez...)Yeni dönem dış politikayı da buna göre yönlendirmeye çalışıyor, Allah’ı var. Yalnız bunda arabulucu rolünü Türkiye kendi üstlenmiş gibi gösterirsen gülerler adama. Mirasçısı olduklarını söyledikleri Menderes-Özal çizgisinin layıkıyla korunması sonucu, Amerikan uyduculuğunun Türkiye’ye biçtiği roldür bu. Kimseyi yemesin sayın Dışişleri Bakanım. Tüm bunlara rağmen genel olarak Davutoğlu sonrası dış politikamızı beğendiğimi belirtmem lazım. Bir de yazısındaki şu bölümü umarım uygulamaya da koyarlar diyerek bu uzuuun yorumu bitireyim: “From these three methodological approaches, five operational principles guide Turkey's foreign policy-making process. The first principle is the balance between security and democracy. The legitimacy of any political regime comes from its ability to provide security and freedom together to its citizens; this security should not be at the expense of freedoms and human rights in the country. “ (Bu üç metodolojik yaklaşımdan, beş farklı eylemsel ilke Türkiye'nin dış politika belirleme sürecine yön verir. İlk ilke güvenlik ve demokrasi arasındaki dengedir. Herhangi bir siyasi rejimin meşruiyeti yurttaşlarına güvenlik ve özgürlüğü birarada sağlama yetisinden gelir; bu güvenlik özgürlükler ve insan hakları pahasına olmamalıdır.)

29 Aralık 2009 Salı

Istenmeyen Fuzeler

Bu yaziyi kiz arkadasimla birlikte Russia Profile icin yazdik. Asli burada.
December 29, 2009 Unwelcomed Missiles By Feryaz Ocakli and Yelena Biberman Special to Russia Profile

Washington May Have Compromised with Moscow over the MDS in Czech Republic and Poland, but Russia Is Not Fully Backing an Alternative MDS in Turkey

In the latest chapter of the U.S. missile defense system (MDS) saga, Turkey has rejected U.S. President Barack Obama’s proposal to deploy missile shield elements on its soil for fear of Russian retaliation. The twist is that it was Russian President Vladimir Putin who, back in June 2007, suggested Turkey as an alternative site for MDS interceptors. It is unclear whether Russia serves as an excuse or the real reason for Turkey’s reluctance to get into the MDS business. In other words, it is unclear who is wagging Washington: Moscow or Ankara? The answer is – both.

This is not the first time Ankara is involved in a missile dispute between Washington and Moscow. The escalation of events that ultimately led to the 1962 Cuban Missile Crisis began in Turkey. Missiles stationed there boosted American nuclear capabilities at the expense of the Soviet Union. Only when Moscow responded in kind by attempting to install its own nuclear missiles in Cuba did Washington agree to dismantle its arsenal in Turkey.

The George W. Bush administration proposed to install the MDS in Poland and the Czech Republic in 2007. The White House declared that the missile defense system would help to counter a possible Iranian missile threat. The Kremlin responded by signaling that it would station short-range Iskander missiles in Kaliningrad, a Russian exclave bordering Poland, and accused the White House of using Cold War tactics against a rejuvenating Russia. Putin hinted at Turkey, Iraq, and Israel as potential, non-threatening locations for the defense system instead of Russia’s western border with the European Union. When the Obama administration decided to drop Warsaw and Prague off the agenda, Washington returned to Ankara.

Obama first voiced the possibility of installing the MDS in Turkey during Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan’s visit to Washington on December 7. Turkish daily Milliyet soon quoted a Turkish military source claiming: “both Russia and Iran [would] perceive that as a threat.” Several days before Erdogan’s Washington trip, Russia’s ambassador to Ankara Vladimir Ivanovskiy told Turkish daily Aksam that Russia would approve of an MDS in Turkey if Turkey, the United States and Russia act as “partners” to the project. Why, then, is Ankara turning down Washington’s request?

The first plausible explanation for Turkey’s puzzling behavior is that it is an attempt to please Russia by helping it get a larger role in the missile defense project. After all, Russia is Turkey’s largest trading partner, and Turkey depends on Russia for 65 percent of its natural gas and 40 percent of its oil imports. There are some signs that the United States is at least considering bringing Russia into the project, at least as long as Iran remains the bigger threat. NATO’s new Secretary General Anders Fogh Rasmussen called for “linking the United States, NATO and Russia missile defense systems at an appropriate time.” Associated Press reported Russian envoy Dmitry Rogozin responding by calling cooperation with Russia “not a matter of choice but of necessity.”

The second explanation lies in Turkey’s recent shift in foreign policy. Since the Turkish Parliament rejected the Bush administration’s plan to open a northern front in the invasion of Iraq in 2003, Turkey has increasingly asserted itself as a diplomatic force in the Middle East, Eastern Europe, and the Southern Caucasus. Ankara has turned to a policy of “zero problems” with its neighbors. Surrounded by countries historically seen as rivals at best, Turkey has traditionally oriented itself towards the United States and Western Europe at the expense of closer relations with its neighbors.

Still, Turkey’s recent shift in foreign policy should not be confused with a turn away from “the West.” Ankara misses no opportunity to reassert its intentions to join the European Union, and to remain a “strategic partner” to the United States, even when the latter seems less than enthusiastic to establish the relationship as such. Turkey’s new foreign minister, Ahmet Davutoglu, symbolizes the shift in policy orientation. As a chief advisor to the prime minister before his new appointment, he is credited with masterminding Turkey’s shift toward the “zero problems with neighbors” approach.

Ankara’s unwillingness to accept Washington’s missiles on Turkish soil reflects Turkey’s new foreign policy line. While striving to maintain its close strategic ties with the United States, Turkey is also juggling newly improved relations with Moscow and Tehran. Iran is Turkey’s second biggest supplier of gas and oil, after Russia, and trade between the two countries is steadily increasing. Ankara is also taking a cautious approach toward Iran’s nuclear program, frequently voicing its disapproval of sanctions against Tehran.

Moreover, Ankara is concerned about becoming a front against Iran. Installation of an American MDS in Turkey would inherently be perceived as an offensive move by Tehran, and Turkey wants to avoid becoming a target for Iranian missiles – a possible byproduct of a defense system intended to improve security against this threat. On the other hand, Turkey is considering acquiring its own MDS from either the United States, Russia, or China. The details of this purchase have yet to be worked out.

As the issue stands today, Turkey will not want to take part in a future standoff between neither Washington and Tehran nor Washington and Moscow. The United States would therefore find it difficult to compel Turkey to redefine its foreign policy in a way that would directly compromise Ankara’s relations with its neighbors and, especially, Russia.

Feryaz Ocakli is a doctoral candidate at Brown University specializing in Turkish politics. Yelena Biberman is a doctoral candidate at Brown University specializing in post-Soviet politics.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Obama'nın Rusya Gezisi

World Public Opinion (Dünya Kamuoyu) adlı bir kuruluşun yaptığı ankete göre yirmi ülke arasından Obama hakkındaki en olumsuz değerlendirmeyi veren ülke Rusya. Rus halkının sadece yüzde yirmi üçü Obama'nın doğru adımlar atacağına inanıyor ve sadece yüzde onbeşi Amerika'nın dışişlerinde pozitif bir rol oynadığını düşünüyor. İki ülke arasında yıllardan beri süregelen gerginlik anket sonuçlarının insanı şaşırtmasına engel oluyor. Bu haftasonu Medvedev'i Moskova'da ziyaret eden ABD başkanı işte bu soğukluğu gidermek için kolları sıvadı. ABD'nin amacı START (Stratejik Silahlar İndirim Anlaşması)'ı yenilemek, Iran ve Afganistan için destek sağlamaktı. Uzmanlara göre ABD-Rusya zirvesi başarılı geçti; Hem Medvedev hem Obama silah kontrolü yolunda adımlar attılar. 5 Aralık 2009'da süresi dolan START anlaşması yenilenecek. Yeni anlaşmaya göre hem ABD'nin hem de Rusya'nın stratejik harp başlığı rezervlerini 1,700-2,200 adete indirmeleri gerekiyor. Zirve olumlu geçmiş ve anlaşmanın ana hatları oluşturulmuş olabilir. Ama bakalım bu ilişkinin sıcaklığını kaybetmesi ne kadar sürecek? İki taraf da sözlerinde durabilecekler mi?

Sarah Palin Neden İstifa Etti?

Uzmanların söylediklerine bakılırsa Sarah Palin'in Alaska Valiliği'nden istifa etmesini aşağıdaki üç nedenden biri tetikledi: 1. 2012 ABD başkanlık seçimlerine hazırlanma isteği; 2. Medyanın ve siyasi görevinin kendisine, beş çocuğuna ve ailesine zarar vermeye başlaması ve Palin'in ailesini koruma isteği; 3. Pek temiz bir siyasetçi olmadığı anlaşılması ve yasal yoldan yüklü miktarda para kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalması. Cumhuriyetçilerin Palin'in bir daha Başkanlık seçimlerine katılmasına olanak vereceklerini hiç zannetmiyorum. Hadi diyelim olmadık şeyler oldu ve Palin aday oldu...Bu ancak ve ancak Obama'nın 2012 seçimlerini garantilemesini sağlar (eğer ikinci kere seçimlere katılırsa). Obama rahat bir nefes almış, Cuma akşamı içten içe gülmüştür.

26 Haziran 2009 Cuma

Kutsal Kitap, Kutsal Kurşun

Genelde bundan bahsetmek istemem, ama bugün herkese söylerim: Ben Teksas'ta doğdum, Teksaslı olarak sayılabilirim. Bu yüzden Amerika'nın güneyindeki "kültürü" iyi bildiğimi söyleyebilirim (maalesef). Silah taşımak, kiliseden sonra golf/spor/yat kulüplerine gitmek (herkes beyaz, garsonlar hariç), hafta sonunda eğlenmek için ava gitmek ve cow tipping (nasıl çevireyim hiç bilmiyorum) gibi şeylere alıştığımı da utanarak söyleyebilirim. Ama buna baktığım zaman ben bile şaşırdım. Haber şu: Kentucky'de bir papaz, cemaatinin 4 Temmuz'da silahlarını kiliseye getirmesini söylüyor. Silah taşıma hakkını kutlamak için yapılıyormuş bu. Güneydeki Cumhuriyetçiler, bir Demokrat başkan olduğu zaman ya da meclis Demokratlarla dolu olduğu zaman, hemen silahlar yasaklanacak veya onların alınması daha zor olacak diye korkuyorlar. Önceden bu silah taşıma hakkından hep kutsal bir şeymiş gibi bahsediliyor diye düşünmüştüm; şimdi gerçekten öyle olmuş. Papaz hiç çelişki görmediğini söylüyor ve "bütün Hıristiyanlar pasifist değildir" diye anlatıyor. Evet, tabii, Hıristiyanların pasifist olmaları lâzım değil. Sadece İsa öyleydi. Galiba iyi bir Hıristiyan olmak için artık onun gibi davranmak lâzım değilmiş (zaten Yahudi'ydi o, kim onun gibi davranır ki?). Ama kimse korkmasın. Olay güvenli olsun diye, görünen silahlar kontrol edilecekmiş, boş olmaları lazım olacakmış... Ancak gizli taşınan silahlar aranmayacakmış, çünkü - papazın dediğine göre - "gizli" o demektir. Harikaymış bu. Şimdi unutmayalım, bunun gibi insanlar aynı zamanda Müslümanlardan en çok korkanlar olurlar, İslam şiddete teşvik eden bir din diye. Hıristiyanlik gibi değil yani. Ayrıca bunun komik yanı da var.. Olay yüzünden kilisenin sigortası iptal edilecekmiş.

9 Haziran 2009 Salı

Arlington Ulusal Mezarlığı

Haftasonu Arlington Ulusal Mezarlığı'nı ziyaret ettim. Colin Powell 2008 sonbaharında Barack Obama'yı destekleyen açıklamasında bahsettiği için Irak Savaşı'na katılmış olan Amerikalı Müslüman askerlerin olduğunu biliyordum. Ama yine de üstünde Irak Operasyonu yazan Müslüman mezar taşlarını görünce tekrar düşünemeden edemedim: bu askerler Müslümanlarla karşı karşıya kalınca ne hissettiler? Daha iyi bir yaşam umuduyla ülkelerini bırakıp Amerika'ya yerleşen ama çocukları tekrar geldikleri coğrafyaya dönen --hem de orduyla-- anne-babaları ne hissetti?

4 Haziran 2009 Perşembe

Barack Obama'nın Müslümanlara Seslendiği Mısır Konuşmasının Metni Yayınlandı

Barack Obama'nın Kahire Üniversitesi'nde verdiği, Müslümanlara seslenen ve uzun süredir beklenen konuşmasının İngilizce metni yayınlandı. Konuşmaya buradan ulaşabilirsiniz. Obama'nın konuşmasını hazırlamak için Müslüman ama Amerikalı firmaların CEO'larını Beyaz Saray'a çağırdığı ve onlara danıştığı söyleniyor. Amerika Başkanı konuşmada Afganistan sorununa da değindi.

24 Nisan 2009 Cuma

Irak'ta Şiddet Artışı

Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'tan çıkış planını açıklamasının üzerinden daha henüz iki ay bile geçmedi. Bu süre zarfının içinde Barack Obama Avrupa'yı turlarken Irak liderlerine kendi ülkelerinin sorunlarını üstlenmelerini hatırlattı ve ABD dış işleri politakası odağı göze çarpan bir şekilde Afganistan'a kaydı. Peki Amerika'nın çıkış planının açıklanması beklenildiği etkiyi yarattı mı? Irak'ta sular duruldu mu? Hayır; tam tersine Irak'ta şiddet artışı başladı. Bugünkü saldırılar Şii mezhebinden olanların kutsal saydıkları bir türbenin hemen yanı başında gerçekleşti. İntihar bombacılarının saldırıları sonucu sadece iki gün içinde 144 ölü ve 125 yaralı var. Her saldırının sonunda olduğu gibi yaralılardan biri de suçluyu aramış; ABD bizim güvenliğimizi sağlamak zorunda demiş. ABD-Irak meselesi uzun bir konu; şimdilik Irak'taki şiddet artışının nedenlerine kısaca değinmek istiyorum. Her saldırının nedeninin farklı olabileceğını göz önünde bulundurmama rağmen Irak'taki şiddet artışını çok genel bir şekilde "iktidar boşluğu" teorisi ile açıklamak mümkün. Politik tarihe bakacak olursak oluşan iktidar boşluklarının hemen istekli taraflarca doldurulduğunu görürüz. Aristoteles nasıl doğa boşluktan nefret eder dediyse, doğa gibi politika da boşluklardan nefret eder. Beşinci yüzyılda Roma imparatorluğu dağılınca, oluşan boşluğu Vizigotlar, 1918'de oluşan Avusturya-Macaristan iktidar boşluğunu ise ya Rusya ya da Almanya doldurdu. Amerika'nin çekilmesiyle Irak'ta oluşacak olan boşluğu da birileri dolduracaktır. Bu saldırılar işte bu güç çekişmesinin haberci sancılarıdır.

6 Nisan 2009 Pazartesi

Obama'nın TBMM'ye Yaptığı Konuşmanın Ham Metni Yayınlandı

Amerika Birleşik Devletleri başkanı Barack Obama'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne hitaben yaptığı konuşmanın ham tutanak metni TBMM sitesinde yayınlandı. Obama konuşmasına Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olduğunu vurgulayarak başladı: "Sayın Başkan, Sayın Başkan Yardımcısı, sayın üyeler; bugün bu Mecliste konuştuğum için onur duyuyorum ve ülkelerimiz arasındaki dostluğu ve müttefikliği devam ettirmeyi amaçlıyorum.

Bu, Amerika Birleşik Devletleri Devlet Başkanı sıfatıyla yaptığım ilk ülke ziyareti. Daha önce G20 zirvesine Londra'ya, NATO zirvesine Strazburg'a, Kehl'e ve Prag'taki Avrupa Birliği zirvesine gittim. Bana, ziyaretimi Ankara'ya ve İstanbul'a devam ettirmeyi bir mesaj vermek için yapıp yapmadığımı soranlar oldu. Buna cevabım çok kolay: "Evet." (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Türkiye, Amerika Birleşik Devletlerinin önemli bir müttefikidir. Türkiye, Avrupa'nın önemli bir parçasıdır ve Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri birlikte çalışmalı, birlikte çalışarak zamanımızın güçlüklerini çözümlemelidirler"

Konuşma metninin devamına buradan ulaşabilirsiniz.

5 Nisan 2009 Pazar

Kuzey Kore Neden Menzilli Füze Fırlattı?

Bu sabah hepimiz "Kuzey Kore uzun menzilli füze fırlattı" haberiyle uyandık. Kuzey Kore saatiyle 5 Nisan Pazar günü sabah 11:20 civarlarında, Kuzey Kore Kwangmyongsong-2 adlı menzilli füzesini fırlattı. Hem de bir çok uyarıya rağmen. Birleşmiş Millet'lerin Kuzey Kore'yi uyaran, nükleer programlarını ve silahlarını terk etmesini isteyen bir çok kararını ve de bir çok devletin uyarılarını görmezden gelerek. Bir kaç gün önce G-20 zirvesinde bir araya gelen Barack Obama ve Güney Kore devlet başkanı Lee de eğer alınan kararları Kuzey Kore ihlal ederse karşılığının ağır olacağını belirtmişlerdi. Peki bütün bu uyarılara rağmen neden Kuzey Kore bildiğini okuyarak, menzilli füze fırlattı? Bu soruya cevap vermeden önce, konunun evveliyatını bilmeyen, "Bu ne tip bir füzedir; bu füze denize düştü, kimseye zarar vermedi" diyenler için Kwangmyongsong-2 menzilli füzesinin ateşlenmesinin neden bu kadar tepkiye yol açtığını kısaca açıklayalım. Kuzey Kore'nin fırlattığı füzenin tipi Taepodong-2 olarak biliniyor. Taepodong-2 tipli balistik füzelerin ateşlenmesi üç aşamadan oluşur ve tam olarak geliştirilmesi için denemeler ve testler gereklidir. Kuzey Kore tarafından 1980'li yılların sonlarına doğru geliştirilen füze hakkında çok bilgiye sahip değiliz ama Taepodong-2 hem telekomünikasyon amaçlı uydu hem de nükleer savaş başlığı taşıyabilecek kapasiteye sahip. Bu son füzenin 4,500 kilometreye kadar da ulaşabildiği konuşuluyor. Bu da demektir ki Kuzey Kore uzaya uydu gönderiyorum deyip, Amerika'yı vurabilir. (Gerçi böyle bir durumda ABD füzeyi havada imha edebilecek ve geri cevap verebilecek teknolojiye sahip).
Kuzey Kore resmi haber ajansı Kore Merkezi Haber Ajansı tarafından yayınlanan 2009 tarihli fotoğraf
Hatırlarsanız bir önceki Taepodong-2 ateşlemesi erken saatlerde 5 Temmuz 2006'da yapılmıştı; yani 4 Temmuz Amerika Bağımsızlık günü kutlamalarından saatler sonra. Başarısızlıkla sonuçlandı ve bir kaç ülkenin (mesela Japonya) ticaret politikasında değişiklikler yaparak ekonomik açıdan zengin olmayan Kuzey Kore'yi cezalandırmaya çalışmasına neden olmuştu. İşte bütün bu sebeplerden dolayı Kuzey Kore'nin menzilli füze fırlatması uluslararası tepkilere yol açtı. Peki Kuzey Kore neden bu kadar risk aldı? "Testimi de yaparım, füzemi de fırlatırım," doğalı davranışının nedenleri nedir? Sonrasında sebep olacağı olaylar nedir? Kuzey Kore'nin Yeni ABD Hükümetine Göz Dağı Vermek İstemesi Hatırlarsanız Bush hükümeti zamanlarında Amerika Birleşik Devletleri'nin Kuzey Kore'ye karşı tutumu çok sertti. Kuzey Kore bu tutumu çoğu kez "saldırgan" olarak niteledi. 29 Ocak 2002 tarihinde, Bush Ulusa Sesleniş Konuşması'nda Kuzey Kore'nin "Şer Ekseni"ne dahil olduğunu söylemişti. 2008 senesinde Kuzey Kore'ye karşı uygulanan sert politikalar biraz hafifletilse de iki ülke arasındaki ilişkiler çok ekşimişti. Bir yandan da Kuzey Kore, ABD ile yüzyüze konuşmak istiyordu. Çin, Japonya, Rusya, ABD, Güney ve Kuzey Kore'yi kapsayan altılı görüşmeler yerine. Altılı görüşmelerin amacı Kuzey Kore'yi nükleer silah emellerinden vazgeçirip karşılığında ödül olarak para yardımı yapmaktı. Ama bu arada Bush koltuğundan indi ve yerine yumuşak başlı ve barışçıl olarak değerlendirilen Obama geldi. Bu füzenin fırlatılması da işte Obama'yı sınamanın bir yoludur. Kwangmyongsong-2 aslında politik bir deneydir. Son zamanlarda Afganistan sorunlarına odaklanmış olan ve Bush politakalarından uzaklaşmak isteyen ABD hükümetine "Biz de burdayız" demenin bir yoludur. Peki bu sabah Çek Cumhuriyeti'nde alkışlarla kocaman bir kalabalık tarafından karşılanan ve Kuzey Kore'nin artık cezalandırılmayı hak ettiğini söyleyen "barışçıl" Obama ne yapacak? Yumuşak güçle halledebilecek mi bu sorunu? Kuzey Kore işte böylece yeni hükümet ile ne kadar ileri gidebileceğini görmüş olacak. Kuzey Kore'nin Ocak ayında iki Amerikan gazetecisini tutsak olarak tutmasına rağmen, Obama görüşmelere devam edeceğini söylemişti. Peki şimdi ne yapacak? Kısacası Kuzey Kore, ABD hükümetine göz dağı vermek istedi. Kuzey Kore'nin Ekonomik Yardıma Muhtaç Olması Füzenin ateşlenmesi 2006 senesindeki gibi tamamen başarısızlıkla sonuçlanmadı; Taepodong-2 suya düşse de uçuş yörüngesinin ilk iki aşaması başarılıydı. Kuzey Kore, "Bakın biz başardık, siz ne derseniz deyin" der gibi. Bu da demektir ki Kuzey Kore konuşmalar için bu sefer masaya oturduğunda elinde daha fazla koz olacak. Amerikan medyasına göre 2000 senesinde Kuzey Kore lideri Kim Güney Kore ile bir zirveye katılması karşılığında 100 milyon dolar para elde etti. Kuzey Kore'nin ekonomik sıkıntı çektiğini ve yıllardır başka ülkelerin yardımıyla ayakta durduğunu da işin içine katarsak, alınan bu risk Kuzey Kore'ye anlaşmalarda daha fazla güç vererek, daha fazla para yardımı olarak geri dönebilir. Ya da geliştirdiği füzeyi satın alacak müşteriler bile yaratabilir. Kuzey Kore Lideri Kim'in Tekrar Otorite Sağlamak İstesi Hazırlarsanız Kuzey Kore lideri Kim Jong-il 1994'de ölen babasının yerine geçmişti. Kendisine "sevgili lider" olarak hitap ediliyor ve şu anda dünyanın en büyük ordularından birinin başında. Fakat Kim Ağustos ayında birdenbire ortadan yok oldu. Kuzey Kore'nin 60. kuruluş yıl dönümü kutlamalarına bile katılmadı. Bunun üzerine tabi bir çok teori ortaya atıldı. Japon medyası tek tük basında resimleri çıkan ve medyadan kaçan Kim'in aslında öldüğünü yerine O'nun gibi görünen başka birinin yerine geçip ara sıra ortada boy gösterdiğini iddia etti. CIA ajanları, Kim hasta ve ölmek üzere dedi. Daha sonra kalp krizi geçirdiği haberleri yayıldı ve Kuzey Kore tarafından yayınlanan raporlar "iyileşti bile" dedi. Daha sonra Francois-Xavier Roux adlı Fransız bir doktor Kim üzerinde beyin ameliyatı gerçekleştirdiğini açıkladı.
Kore Merkezi Haber Ajansı tarafından yayınlanan Kim'i orduyu selamlarken gösteren fotoğraf
Şu ana kadar Kim'in elimizde geçtiğimiz aylarda çekilmiş orduyu selamlayan üç fotoğrafı var ama BBC bu fotoğrafların sahte olduğunu söylüyor. Kısacası Kim ortada yok. Kimse nerede olduğunu bilmiyor. 23 Ocak 2009'da Pyongyang'da Çin Hükümeti ile olan görüşmeleri Ağustos'dan beri bir ilkti. İlk kez gözlere göründü. Peki liderlerini göremeyen, sürekli Kim hasta dedikodularını duyan bir ülke neler hisseder? Panik. Liderlerinin kan kaybettiğini ülkeyi artık yönetemeyeceğini düşünür. Bu da Kim'in otorite ve güç kaybetmesine yol açar. Zaten Kuzey Kore halkı Kim'in oğullarını ülkeyi yönetebilecek kapasitede görmüyordu. Yani halkın hissettiği bu panik ailenin hükümdarlığının da tehlikeye girmesine neden oluyordu. Bu füze Kim'in tekrar otoritesini kurmaya çalışmasının, halkı tekrar kontrol altına almasının bir yoludur. "Ben Burdayım" demesidir. Peki Şimdi Ne Olacak? Eğer Kuzey Kore cezalandırılmazsa ya da 2006'daki gibi sert olmayan ticari cezalandırmalar uygulanırsa ya da Kuzey Kore yapacağı görüşmeler için yüklü miktarda para elde ederse, bu İran için de bir davet olabilir. İki kardeşden biri yaramazlık yapar da cezalandırılmazsa, hepinizin bildiği gibi diğer kardeş de aynı yaramazlığı yapmaya meyilli hale gelir. Buradaki psikoloji "Peki o yapıyor, ben neden yapmayayımdır." Kuzey Kore'ye gelen tepkiler çok sert olmazsa, İran da nükleer programına devam edecek cesareti bulabilir.

19 Mart 2009 Perşembe

AIG Skandalı ve 165 Milyon Dolar Prim

Ekonomik krizin aciliyetinin ve işsizliğin dünyanın heryerinde arttığı bir dönemdeyken dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden American International Group (AIG)'nin "değer verdiği" çalışanlarına 165 milyon dolar prim verdiğini öğrendik. Hatırlarsanız AIG geçen sene son anda iflasın eşiğinden dönmüştü ve geçtiğimiz Eylül'den beri de ABD hükümetinden yaklaşık 180 milyar dolar yardım aldı. Amerikan Merkez Bankası yaptığı bu 180 milyar dolarlık yardımın karşılığında AIG'de yüzde seksen hisseye sahip.
Durum böyleyken, AIG üst yöneticisi Edward Liddy bugün öfkeli bir Amerikan Kongresi'nin karşısına çıktı ve primleri savundu. AIG eleştirildiği halde şu an itibarı ile kimse tam olarak soruna bir çözüm getirebilmiş değil. AIG çalışanlarıyla yaptığı sözleşmelerde söz verdiği primleri vermek zorunda mı? Kongre, prim alan çalışanlardan aynı miktarda vergi alsa olur mu? Önümüzdeki günlerde Kongre'nin ne yapmaya karar verdiğini hep beraber göreceğiz. Bizlerin ama AIG skandalından çıkarabileceği sonuç basit: sistem, sistemi çökertenlere yaradı. AIG'de finansal ürün geliştirenler önce fırtınanın oluşmasına katkıda bulundular, sonra da kriz dalgaları nedeniyle herkesin sandalı batarken, fırtınanın ortasında yepyeni teknelere sahip oldular. Peki bu durumdan ABD hükümetinin öğrendiği ders nedir? Devlet, özel sektöre bulaşmamalı, ama illa da zorunlu ise daha dikkatli davranmalı, gözünü dört açmalıdır. ABD hükümetinin bu primlerden daha önce haberi oldu mu? Evet ise, neden işler düğümlenmeden fırtına engellenmedi? Peki ABD hükümetinin gerçekten bu primlerden haberi olmadıysa, neden bu kadar geç öğrendi? Kimse mi akıl edemedi sözleşmelere bakmayı? Raya kulak dayayıp tren beklemektense, trenin arkasından koşmak bu olsa gerek!

26 Şubat 2009 Perşembe

Amerika Dışişleri Bakanlığı'nın 2008 İnsan Hakları Raporu Açıklandı (I. Bölüm)

İlki 1977 yayınlanan Amerika Dışişleri Bakanlığı'nın 2008 İnsan Hakları Raporu bugün itibarı ile Amerika Dışişleri Bakanı Hillary Rodham Clinton tarafından kamuoyuna açıklandı. Rapor hazırlandığı ilk yıllarda sadece ABD'den yardım alan devletleri hedef alıyordu fakat günümüzde yelpaze çok daha geniş. 2008 raporu ABD hariç nerdeyse 190 ülkedeki insan hakları durumunu sorguluyor ve eleştiriyor. Türkiye'yi de kapsayan rapor, Deniz Feneri yolsuzluğunu ve Ergenekon davasını da içeriyor. Raporun Çin hükümetini eleştirmesini fakat ABD hakkında hiç bir eleştiri içermemesini "ikiyüzlülük" olarak nitelendiren Çin hükümeti de karşılık olarak Amerika'daki insan hakları ihlalini listeyen bir rapor yayınladı. Amerika Dışişleri Bakanlığı'nın 2008 İnsan Hakları Raporu'nun tamamına (İngilizce versiyonu) buradan ulaşabilirsiniz. http://www.state.gov/g/drl/rls/hrrpt/2008/index.htm target="_blank" Raporun Türkiye ile ilgili kısmına dair düşüncelerimiz için Komünal İşkembe'yi takip etmeye devam edin..