2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Taraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2010 Perşembe

Ahmet Altan neden sarı?

Nihayet aylarca ana sayfada duran frikik verdiği fotoğrafını kaldırdılar derken Ahmet Altan bu sefer de sarı portresi ile Taraf'ın ana sayfasını süslüyor. Bakıyorum diğer kafalara. Hepsi normal. Ortada garip bir megalomani veya yaltaklanma seziyorum diyeceğim; sarı kafasıyla Altan'ın diğer yazarlardan ayrı bir yerde durduğunu falan anlatmak istemişler diyeceğim ama bu da çok anlamlı gelmiyor zira neden başına taç falan yerleştirmek yerine sarı bir portre? Kendi çaplarında pop-art mı yapmak istemişler acep? Yoksa Altan'ın köşesinin adı Kum Saati olduğu için ve kum da hepinizin bildiği gibi sarı olduğu için mi böyle bir hoşluk yapmışlar? Daha mantıklı fikirleri olan?

9 Nisan 2010 Cuma

Aziz Yıldırım Dehşet Saçtı!

Eğer az biraz gözünüz spor sayfalarına takılmış bir insan iseniz, bu lafı duyunca "Ne yapmış acaba Fenerbahçe Başkanı?" diye meraklanırsınız. Türkiye'nin %82'sinin aklına Aziz Yıldırım deyince Fenerbahçe Başkanı olan gelir çünkü. Taraf gazetesi de bu merakı sömürmek istemiş bu haberinde sanırım ki bu manşeti atarak. Şimdi soruyorum, kazayı Aziz Yıldırım değil de Hikmet Hamdi işleseydi "Hikmet Hamdi Dehşet Saçtı!" diye başlık atar mıydınız? Bir trafik kazası haberinde, kazaya sebep olan bir insanın isminin başlıktan "dehşet" ile ilişkilendirilerek verildiğini kaç defa gördünüz? Neden "Korkunç kaza", ya da "Dikkatsiz sürücü dehşet saçtı" değil de Aziz Yıldırım? Ucuz numaralar bunlar, yakışmıyor.

2 Ekim 2009 Cuma

Ordular, öldürmeye yarar

Şu an, yazdığım bu cümleyle suç işleyip işlemediğimi bilmiyorum. TCK o kadar güzel, o kadar özenle hazırlanmış ki, yaptığınız herhangi bir şeyin suç olup olmadığından şüpheniz varsa, doğrudan yapmamaya teşvik ediyor sizi. Yani ortada "halkı askerlikten soğutma" diye bir suç -daha doğrusu bir suç mu, bir emir mi bilemiyorum bu haliyle- var TCK 318. maddede, ama sınırları belirsiz. Ben "ordu, öldürmeye yarar" dediğimde suç işliyor muyum, "halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunma veya propaganda yapma" suçu işleyip "altı aydan iki yıla kadar hapis cezası"nı hak ediyor muyum, üstüne üstlük bunu basın ve yayın yolu ile işleyip cezamı yarısı oranında artırıyor" muyum, bunu bilmiyorum. Dolayısıyla ne yapmam lazım? En ufak bir tereddüt halinde bile bu suçu işler gibi bile yapmayayım ki, suç işlemeyeyim. Bu belirsizlik hakkında gayet güzel bir yazıyı vicdani retçi Ersan Uğur Gör -ne acı bir tesadüf ki 2007'nin 30 Eylül'ünde- yazmış, Radikal 2 de suça iştirak etmiş. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.
Katil: ordu
Eğer ki halkı askerlikten soğutmak suç ise, ordunun eylemlerini olumsuz şekilde tanımlamak da suç olmalı. Haksız mıyım? Ben olsam, Türk Dil Kurumu'nun ilgili şahıslarını da içeriye tıkardım. Bakın katil nasıl tanımlanıyor:
"
1 . İnsan öldüren kimse, cani:
"Öldürdüğü güzele ağlayan bu katilin / Elleri kanlı fakat gözyaşları temizdi"- E. B. Koryürek.
2 . sıfat Öldürücü, ölüme neden olan:
"Katil kurşun."- .
"
Dolayısıyla, ordu öldürmeye yarıyor mu? Evet. Ordu, katil mi? Evet. Bunları ifade etmek suç mudur? Hayır. Neden olsun ki? Orduyu karalamaya da çalışmıyorum, orduya iftira da atmıyorum? Olanı söylüyorum, saklananları paylaşmak için vicdani yükümlülük hissediyorum.
Maktul: Ceylan Önkol
14 yaşında bir kız çocuğu. Her şeyden önce, bir insan. "İnsan" kelimesi genelde ordular için bir şey ifade etmiyor olabilir gerçi ama... Amerikan ordusunun, Vietnam savaşında Vietnamlılara "domuz", "hayvan" gibi 'insan olmadıklarını ifade eden' isimler takması ve askerlerin de Vietnamlıların gerçekten domuz olduğuna, insan olmadığına inandırılarak değersizleştirilmesi, savaşın çok önemli bir psikolojik kolunu oluşturuyordu. Bu sayede saldırı yaparken öldürülen insanlara karşı empati geliştirilmesi engellenmiş, ölümleri normalleştirilmiş oluyordu. Bugün Kürtleri de insan olarak görmeyenlerin, veya en azından kendini insandan, vatandaştan sayıp, Kürtleri de kendisiyle eşit görmeyenlerin sayısı azımsanabilir mi?
Bu yapılan, bir komutanın emri mi, canı sıkılan erlerin caniliği mi, havan topu eğitiminin bir parçası mı, yoksa bambaşka bir şey mi, şimdilik bilmiyoruz. Ceylan Önkol yarın öbür gün ordu için "eğitim zayiatı" olarak kayıtlara geçebilir, ya da belki çoktan geçmiştir bile, kim bilir? Gerçi insandan saymadıktan sonra kayıtlara geçirmenin gereği bile yok ya...
Tarihin tekerrürü
Savaş Karşıtları'nın (www.savaskarsitlari.org) arşivine bakınca, havan topunun bu şekilde ilk defa kullanılmadığını görüyoruz. 8 Temmuz 2008'de Birgün'de yer alan habere göre, "1992 yılında askerler tarafından yakılan ve AİHM'de Türkiye’nin mahkum edilmesine neden olan Bahri Menteş’e ait ev yine hedef" oluyor, tesadüf eseri ölen ya da yaralanan olmuyor.
Medyadaki yansımalar
Kızın ailesi önce yaygın medya kuruluşlarına ulaşmaya çalışıyor ancak başarısız oluyor. Konu, yine Taraf'ın haberi ve Ahmet Altan'ın iki gün üst üste yazdığı 2 köşe yazısıyla dikkat çekiyor (Ahmet Altan'ın yazılarına buradan ve buradan ulaşabilirsiniz). Derken, bugün Milliyet ve diğer pek çok yaygın medya kuruluşu da olaya yer vermiş/vermekte.
Sonuç olarak, daha önceki benzerlerinden yola çıkarak ne yazık ki bu olaydan da elbette çok şaşırtıcı bir sonuç beklemiyoruz. Zira Cumhuriyet başsavcısı, olayın gerçekleştiği yerin "teröre müzahir bölge" olduğunu söyleyerek ilk 'sözde hafifletici', daha doğru bir ifadeyle 'kaytarıcı' açıklamayı çoktan yapmış bile. Bu, daha önce de kullanılan ve ne yazık ki daha sonra da kullanılacak bir ifade. TSK da, Tuğgeneral Metin Güralp aracılığıyla, beklenen ilk açıklamayı haftalık basın bilgilendirme toplantısında yapmış bile;
"TSK olarak gencecik bir çocuğumuzun ölümünden son derece üzgünüz, olay hakkındaki soruşturma devam etmektedir. Ancak yapılan ilk incelemede, bölgedeki askeri birliklerden o saatte her hangi bir havan atışı yapılmadığı tespit edildi."

5 Eylül 2009 Cumartesi

Olmak ya da Olmamak

Çok sevdiğim bir arkadaşımla Mecidiyeköy'deki Robert's Coffee'de oturmuş geyik yapıyorduk. Uzun zamandır görüşememiştik de, çok iyi olmuştu. Konu döndü dolaştı maalesef mevcut güncel politik duruma geldi. Siyaset üzerine kısa, ama hararetli bir tartışma yaptık. Ben onun bana ve diğer birkaç arkadaşımıza karşı olan ithamlarını dinledim (dönek, liboş, vs.). Sonrasında ben onun saçmaladığını söylediğimde kendini bir tek cümleyle savundu: - Vatansever olmak suç mu? İnsanın siyasi görüşünü savunabilmesi bu kadar kolay, bu kadar kaçak dövüşerek olmamalı diye düşünüyorum. "Ben vatanseverim, ululardan bir uluyum, bana karşı gelirsen vatana karşı gelirsin. Ben bu ülkenin iyiliğini düşünüyorum, sen de bana karşısın, o zaman sen memleketin kötülüğünü istiyorsun (Bkz: Aristo mantığı)" şeklinde bir mantık oluşturuluyor. Amacım kendisini ve onun özelinde diğer ulusalcıları suçlamak, karalamak da değil. Sadece onları anlamaya ve bundan yola çıkarak kendimi anlatmaya gayret ediyorum. Ben ve benim gibi düşünen birçok "liboş, dönek, hain" ulusalcıları hain olarak görmüyor. Başlarındaki kanaat önderleri dışında aralarında kötü niyetlilerinin olduğunu bile düşünmüyorum. İki taraf da korkuyor. Ulusalcıların en büyük korkusu anladığım kadarıyla,(hayır irtica değil, ondan da çok korkuyorlar elbette) AB bahanesiyle memleketin satılması. İçine kapanık, İnönü zamanı Türkiye'sini istiyorlar adeta. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde (ne zaman bu birliğe ve beraberliğe ihtiyaç duymadık? Bir başıboş gezmemize izin veremediler) demokratikleşme, başkasını da insan sayma adına yapılacak her türlü hareketin memleketi parçalamak adına atılmış bir adım olarak görüyorlar. Ben de korkuyorum doğrusu. Ülkede hali hazırda devam eden asker vesayetinin devam etmesinden korkuyorum. Askere gittiğimde eğitim zayiatı olmaktan ve bunun sonrasında kimseden hesap sorulmamasından korkuyorum. Teğmenin biri beni öldürdüğünde başkalarının "TSK'yı yıpratmayın" demesinden korkuyorum. Türkiye'de her on senede bir olduğu gibi darbe olmasından, benim veya arkadaşlarımın hatta hiç tanımadığım insanların gözaltına alınmasından korkuyorum. Türkiye'deki bürokrasinin ve işleyişin hiç değişmeyeceğinden korkuyorum. Seneler sonra çocuklarımın da "Burası Türkiye, burada işler böyle" diyeceğinden korkuyorum. Bu korku beni vahşileştirmiyor, veya dolaylı olarak korkularımı besleyen insanları vatan haini ilan etmeme sebep olmuyor. Benim gibi düşünmeyen arkadaşlarıma diş bilemiyorum. Ama lütfen izin verin, ulusalcılar gibi düşünmüyorum diye de vatan haini değilim.

16 Haziran 2009 Salı

Masallardaki Yağız Anadolu Genci: Külkedisi

Üniversitedeki ilk yılımda bir arkadaşım vardı, adını tam çıkartamıyorum. Sosyolojiye giriş dersi için hazırladığımız bir projede beraber çalışmıştık. O ilk yılın sonunda YÖK başörtülü öğrencilerin ODTÜ’ye alınmaması gerektiğini sert bir bildiriyle rektörlüğe ilettiğinden, bu arkadaşım okula gelemez oldu. Sonradan öğrendim ki bizim üniversiteyi bırakmış, Viyana’da okula başlamıs. Ailesi zengindi, gitti. Bir başka arkadaşımızın buna parası yetmedi, başörtüsünü çıkartmak zorunda kaldı. Devletin dayattığı başörtüsü ayrımcılığı başörtülü kızlar arasındaki sınıf farklarını da böylece gözler önüne serdi. Parası, bağlantısı olanlar yurtdışında, iyi üniversitelerde eğitim görürken, orta ve alt ekonomik sınıflardaki başörtülüler ya başörtülerinden ya eğitimlerinden vazgeçmek zorunda kalıyor.
Elif Çakır Taraf’taki yazısında başörtülü kızların yaşadığı bu haksızlığı alıyor, Brezilya dizilerinde bile zor bulunan bir melodram ile bezeyip, siyah beyaz bir film halinde sunuyor. Çakır’a göre Amerika ve Avrupa’nın en prestijli üniversitelerinde çocuk okutmak “Cumhuriyet elitinin” bir ayrıcalığı. Birbirlerinden aşağı kalmak istemeyen bu aristokratlar çocuklarını ayvi lig’lerde, Sorbon’larda okutmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Özlerinde aptal, iş bilmez, cahil “Cadde” çocukları olan bu geleceğin cumhuriyet elitleri, okudukları okullarda da sadece “trendi” giyinip, bar bar gezmeyi öğreniyorlar. Bizim imam-hatip mezunu külkedilerinin elinden tutan bazı “wonder"lar da olmasa, yurtdışında okumak sadece bu jon jonların ayrıcalığı olacak.
Çakır’a birkaç soru sormak lazım. Kimdir acaba bu “Cumhuriyet elitleri”? Bu kavram o kadar genişletildi o kadar bulandırıldı ki, eğer zamanında bir anlam taşıyorduysa da şimdi hiçbir manası kalmadı. Askeri ve sivil bürokraside palazlanmış insanlardan mı bahsediyoruz? Devlet desteğiyle yaratılmış Türk burjuvazisinden mi? Serbest piyasa ekonomisinde ithalat-ihracat yoluyla 1980 sonrası ekonomik ortamında büyüyen Özal sermayesinden mi? Yoksa sadece Müslüman kimliğini öne çıkarmayan zengin Türklerden mi? Bu “Cumhuriyet eliti” kavramı her şeyi anlatmaya çalışırken hiçbir şeyi anlatamıyor.
Çakır’in üzerinde düşünmesi gereken daha önemli bir sorun, bu yazıda yansıttığı siyah-beyaz dünya görüşü. Yurt dışında okuyan Türklere bakarsanız içlerinde gerçekten çok zengin, elit ailelerden gelenlerin çok olduğunu görürsünüz. Acaba Çakır bu insanların kaç tanesiyle tanıştı? Bu grubun tümüyle aptal olduğu, cahil olduğu, yüzeysel zevkleri olan dikta yanlılarından oluştuğu kanısına varırken nasıl bir inceleme yaptı? Amerikan neo-con'larından duymaya alıştığımız bu siyah beyaz insan tezahürlerini bir bir sıralarken, tüm başörtülüleri gerici sanan zihniyetle aynı koltuğa oturduğunu farketmiyor mu?
Yine dönüp yurt dışında okuyan Türklere bakalım. Bu öğrencilerin hepsi gerçekten “Cumhuriyet eliti” çocukları mi? Kesinlikle hayır. Amerika’da burslu okuyan öğrenci sayısı oldukça yüksek. Özellikle master ve doktora programlarına baktığınızda orta sınıf ve işçi sınıfı ailelerden gelmiş Türklerin sayısının hiç de az olmadığını görebilirsiniz. Daha da önemlisi, Elif Çakır’in iddiasının tersine Fethullah Gülen hareketine dahil, Gülen’in sponsorluğunda kurulmuş okul ve yurtlarda eğitim almış “Külkedilerinin” bolluğu sizi şaşırtabilir. Gülen cemaatinin ağ kurma, organize olma konusundaki başarısının en önemli göstergelerinden biri de budur. Yurtdışında çok iyi okullarda okuyan, hocalık yapan cemaatlilerin olmadığını mı varsayıyor Çakır? Yoksa çizdiği siyah beyaz resme uymadığı için gözardı mı ediyor?
Tekrar başa dönersek, Türkiye’de Müslüman kimliğini ön plana çıkararak yaşamak isteyenler arasındaki sınıf ayrımlarına bakmamız gerekiyor. Bazıları yaşadıkları ayrımcılık karşında gerçekten çaresiz durumda kalırken, bazılarının ekonomik yetkinlikleri onları istedikleri yabancı üniversiteye sokabiliyor. Bazıları gerçekten üniversiteyi bırakmak zorunda kalırken, diğerleri içinde bulundukları cemaat ağının nimetlerinden de faydalanıp Amerika’nın en iyi okullarında kendilerine yer bulabiliyorlar. Bırakın jon jon’lar Cadde’lerinde takılmaya devam etsin. Onlar her zaman var olacak. Ama Müslüman kimliğiyle öne çıkanlar da bu grubu günah keçisi yapıp, kurban sendromuyla yaşamayı bir kenara bırakmalı. Bazısı zengin, bazısı çok iyi bağlantılı muhafazakâr Türklerin yurt içinde ve dışında, akademik olan ve olmayan çevrelerde hangi pozisyonlara gelebildiğini hepimiz görüyoruz. Bu yakınmalar da inandırıcılığını yitiriyor.