2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com

30 Nisan 2010 Cuma

E oldu mu Kurban oldu muaa?

Geçtiğimiz cumartesi (24 Nisan) gecesi, 1 yıllık bir aranın ardından Ankara'da bir Kurban konseri daha izledik. Tanıyanlar ve İşkembe takip edenler bilir, Kurban'ın hastasıyım! Hatta bir kısım İşkembe insanı olarak da hastasıyız geçen tartışmalarda falan da yorumlardan gördüğünüz üz're. Konserini izlerken kendimi kaybettiğim, mest olduğum birkaç insan/grup var zaten (isteyip de hiç izleyemediğim RHCP bir yana bu esnada), Kurban da bunların başında geliyor. Bu seferki de yine her zamanki gibi iple çektiğim bir konser olmasına karşın ne yazık ki her zamankinden farklı olarak hayal kırıklığı oldu biraz. Hatta sanırım bu hayal kırıklığı kısmı benimle birlikte çok insan için de geçerlidir. Bir başka deyişle, kötü bir Kurban konseri 24 Nisan gecesine kadar benim için bir oksimorondu. Öyle bir şey de olabiliyormuş demek. Hiç olmazsa dün akşam Eskişehir'deki konser güzel geçmiştir umarım, birileri yazsa da okusak. 

Şöyle bir de konserden notlar vereyim;

- En başta, kapı açılışı 9.30 deyip, sonra da grubun 2 saat 10 dakika kadar sonra (11.40 civarı) sahneye çıkması saçma sapan bi' şey. Ki, afişlerin üzerinde alt grup falan yazıyordu... Sabah, zamandan yana biraz sıkışık olduğum için telefon edip sordum "Kaç gibi sahne alırlar? Ön grup var mı?" diye, "Ön grup yok, 11 gibi çıkarlar sahneye" dediler. Yani ola ki aramasam da, "ön grup varmış, onu da dinleriz" deyu 9.30'da oraya gitsem, 2 saat beklemenin ardından dellenmiş ve daha da büyük bir hayal kırıklığı yaşamış olabilirdim.

- Kapı açılışı saatinde gelen insanların 2 saat 10 dakika beklediği konser, 1 saat 15 dakika kadar sürdü. Kurban konserlerinden pek alışkın olmadığımız bu durum, "organizasyonla bi' dertleri mi var ki?" hissiyatı yaşattı. Zira, normalde birer saatin üstünde 2 bölüm falan olurdu, bu sefer her zamanki mola zamanlarında bitirdiler.

- Konserin başından sonuna kadar çok keyifsiz görünüyorlardı, bir önceki maddedeki hissiyat böylece pekişmiş oldu. Bitse de gitsek görüntüsü pek fenaydı. Kurban'ın sahnede ve indikten sonra seyirciyle sıfır iletişimine alışkın değiliz, iyi olmuyormuş. Bir tek Deniz Yılmaz'ın İfrit öncesinde "evet arkadaşlar, şimdi Toxicity çalacağız." dediğini hatırlıyorum. İzlediğim hemen hemen bütün Kurban konserlerini Kerem Tüzün'ün olabildiğince yakınından izliyorum, zira konser boyu seyirciyle iletişimi ve envai çeşit maymunluğuyla konsere ayrı bir eğlence katıyor, hastasıyım! İlk defa bu kadar nursuz gördüm.

- Ses sistemi feciydi. Konserden sonra Burak Gürpınar'ın serzenişi üzerine, canlarının buna sıkılmış olabileceğini tahmin ettim, zira malum, kötü bir ses sistemiyle ne kadar iyi çalsalar da nafile. Konser lan bu? Müzik, müzik!


- Belki de konser kısa sürdüğünden, bilemiyorum, ama her ne kadar yeni albümün ardından Ankara'daki ilk konser de olsa, böyle "baştan aşağı yeni albümü çalalım sonra koşarak uzaklaşalım" görüntüsü de can sıkıcıydı.

- Çok az izleyici vardı. Gözümün ayarı yoktur, ama koca salonda 200 kişi kadar vardı sanırım? Geçen sene bu zamanlarda konser verdiklerinde (ki ortada albüm falan yoktu), Saklıkent (ki sanırım 312 Arena'yla benzer boyuttalar) gayet doluydu. 23 Nisan'ın 3 gün tatil etmesinden olabilir dedi bir arkadaş, mantıklı, evet.

- Konser zaten kısaydı malum, bis falan da hak getire. Sahneden indikten sonra Burak Gürpınar geldi, iki imza dağıttı, lak lak yaptı falan. O esnada bir oğlan "abi yeaaa, geçen sene bilmem nerede hem konser 20 liraydı, hem çok daha uzun sürdü, çok kısa çaldınız, niye böyle oldu? Olmaz ki ama... Herkes de kaçtı gitti zaten!" falan diye fırçaladı gariban Burak'ı. "Bugün 6 saat sound check yaptığımızı biliyor musun!" diye bir yanıt verdi Burak Gürpınar. Belli ki o sound check de fayda etmemiş.

- "Yine" ne kadar müthiş bir şarkı, bir daha idrak ettim.


Özetle; "e oldu mu Kurban oldu muaa?"

29 Nisan 2010 Perşembe

Barselona'yı Savunmak

Shelbyl'in dünki Barça-Internazionale maçıyla ilgili Ekşibeşiktaş yazısını okudum bugün. Diyeceklerimi okumadan önce istatistiklere bir bakın derim. 75-25 topla oynama! 12-1 şut! 4-4 ofsayt! Busquets tüm maça medya manevrası yaptırdı. Tamam berbat bir drama oyuncusu olabilir. Ama o faul fauldu. Sarı kart da sarı karttı. Değilse de öyleydi... Yerdeyken ellerinin arasından durumu kontrol etmesi büyük hata. Kendini yere atan atana olan bir piyasada bunu çaktırarak yapan bu adama odaklanmak da bence -en basit tabirle- talihsizlik. Ki o hareket Telegraph'ın listesindekilerle yarışamaz bile bence. Ben Mourinho'ya yalnızca Otto Rehhagel'e duyduğum saygıyı duyabilirim şu maçta (ki bu adamın önceden yalnızca Alman takımlarını çalıştırmış olması burada enteresan bir bilgi gibi geldi bana). Başka türlü aşamayacağını bildiği bir engeli, futbol dünyasının, hele de Barça gibi bir takımın en nefret edeceği türden bir taktik anlayışıyla darmaduman etmesinin Busquets'in hareketinden farkı yok. Nasıl ki Inter'in oyununa antifutbol demek saçmaysa, Busquets'e de çirkef demek saçma. İkisinde de sempati temel eksen. Inter mükemmel bir defans yapınca sempatiyle bunu beğenebiliyorsan, Busquets'in boğazına parmak atılınca yerde yirmi takla atmasına da sempati duyabilirsin. Bu, biraz da karşı takımın hızlı oyun kurucusunu durdurmak için peşine bücür bir libero takmayı anımsatıyor bana - ki bütün maç sinek gibi vızır vızır etrafında dönsün, sürekli beden temasına girsin, çeksin, çimdiklesin, ufak ufak tepsin adamı ki, ya çıldırsın oyun kurucusu, ya da dövsün de kart görsün vs. İkisini de yargılayamam o noktada. Ama oyun kurucusuna sempati duyarım. Tam tersi de mümkün olabilirdi. Futbolda inatla yapılmayan bir hamleyi tekrar anımsamak lazım bu noktada. Şaibeli bir pozisyonda hakemler gayet de kameralara başvurup ofsayt mı değil mi, faul mu değil mi, kart mı değil mi, buna bakabilecekken, halen sahada gözün gördüğüne takılı kalınıyor. Çünkü şaibe satar arkadaşım! Şaibedir futbol. Dediğim gibi gözünden bir şey "kaçmayan" ve aslında futbolda belki tek gerçeklik olan kamera gerçekliği sahayı da domine etse, aklıma ilk gelenleri sıralıyorum: 1 - Fairplay mecburiyet olur; 2- Gerginlikler azalır; 3- Erman Toroğlugiller işinden olur! Futbol endüstrisinin ve seyircisinin (aksini iddia ediyor gibi görünse de) bunların hiçbirini istemediği aşikar olsa gerek. Gelgelelim Mourinho'nun takımının çok ciddi bir farkı vardı. O da istatistiklerde yine. Defans yapan taraf olmasına rağmen yaptığı faul sayısının düşüklüğü. 15 faul yapmış Inter. Barça'nın 20 faulu var. İşin bu kısmı asıl başarı zaten. Zira maçın tüm istatistiğine -özellikle de kartlara bakarsak- aykırı olan bir figür 15 faul. Ayrıca Barça'nın ofsayta düşmemek konusundaki duyarlılığı olmasa bize elli tane ofsayt pozisyonu izletecek müthiş ofsayt taktikleri de cabası. Ve Julio Cesar. Gerçekten bu maçın adamı oydu. Belki şanslıydı biraz. Ama kurtardığı goller de yenilir yutulur cinstendi! Maçın aklımda kalan kaçan gollerini düşündükçe, bu maçı Barselona nasıl alamaz demekten kendimi alamıyorum. Mourinho'nun hakkı Mourinho'ya, Cesar'ın hakkı Cesar'a. İlk maçtaki gibi Inter kazandı diyemiyeceğim. Barselona kaybetti bu turu. Çünkü gerim gerim gerildi ve konsantrasyonunu kaybetti. Nihayetinde Mourinho'nun asıl başarısı da bu oldu. Hmm, demek ki Inter kazandı da diyebilirmişiz... Bu yazının asıl amacını da artık becerebildim mi bilmiyorum, buraya kadar saklamış oldum. Öncelikle futbolla ilgili hiçbir torbayı büzemeyeceğimizin farkında olduğumuzu varsayıyorum. Sonralıkla da temel fikirlerimi koyuyorum ortaya. 1- İyi futbol kavramına ihtiyacımız var. 2- Barcelona'nın futbolu iyi futboldur. Burada futbol yerine sinema, Barcelona yerine Bergman koyabilirdik. Ya da müzik ve Radiohead koyabilirdik vs. "Zevkler ve renkler tartışılmaz" cümlesini ilk kullananlara da söyleyeceklerim var ama, uğraşmaya değmez... Birinci argüman şundan geçiyor. Arzu diye güzel bir kavramımız var. Arzu, her ne kadar kendi başına pozitif bir ölçek olmasa da, kendisiyle ilişki içerisindeki arzulananla pozitif bir ilişki kurar. Arzu hep, farkın/aynılığın arzusudur. Kendisini sürekli bu çift-özellik üzerinden kurar. Farklı olanı arzularsın ya da (örneğin kendinle) aynı olarak farklı olanı arzularsın. Ve belki de demeye gerek yoktur ki, arzu olmadan hayat olmaz. Arzu bu noktada, iradeyle eşanlamlı olana kadar kendini nüksettirebilme becerisine sahiptir. Toplumsal cinsiyetten tutun kapitalizm altbaşlığında yer bulan liberalizme kadar hemen her toplumsal alanda geçerlidir bu. Futbolda da iyi futbol - kötü futbol ayrımı, basitçe, arzulanan değil, arzuyla ilişki içerisine girebilen futbolla (-) bu ilişkiye açık olmayan arasındaki ayrımdan geçer. Rehhagel'in Yunanistan'ının futbolu açık değildir mesela. Ama Inter fevkalade açıktı dün! Shelbyl'in yazısının da en kilit yanı buydu: "Ben bir futbol maçı izlerken kendimi bir takımı tutmamaya zorlayabildiğim, buna alışabildiğim gün önümde acayip kapılar açıldı."demiş Shelbyl. Bence bahsettiği basitçe, arzulanabilir olana açık olmaktı. Ama bunun için bir futbolun arzulanabilir olması gerekir. İyi futbol belki de budur. Rehhagel arzulanabilir bir yeni-futbol oynatmamıştı, ama öyle bir yeni-futbolun olasılık kapılarını açmıştı. Bunda Yunanistan milli takımının yaratıcı olmamasının da etkisi var. Buna saygı duyarım ancak. Mourinho'ya da benzer bir saygıyla yaklaşıyorum. Ama Inter takımı burada oldukça büyük fark yaratıyor. Zira o taktikleri uygulama biçimleri (Adamımsın Zanetti, canımsın Maicon) yaptıkları tüm işi ağzım açık izlememi sağlıyordu. Yer yer bana "Abi bunlar kaç kişi atak yapıyor?" diye sordurtan Barça futbolcularını öğüten harika bir makineye dönüşmüşlerdi dün. Barselona'yı da aynı eksende seviyorum ben. Elenmesi karşısında duyulan sevinç, bir yandan da insanevladının artık tanrılara olan kıskançlıklarının doruk noktasında olduğu son birkaç yüzyılın milyonlarca kıskançlık tezahüründen biriydi. Busquets belki de Guardiola-Messi-Xavi-Iniesta-... kombinasyonunun tanrısal bedeninde bulunan bir insaniyet belirtisiydi. Eh ve oh, evet! Nihayetinde Barselona da insanlardan oluşan bir takım diyebildik böylelikle. Zorla Barça sempatizanlığı dayatmaya çalışmıyorum anladığınız üzere. Maksat tavır analizi olsun! Messi'ye de zerre yüklenemeyeceğim açıkçası. Aynı o hep sevilen, lan noliy dedirten Messi'ydi; ve Arjantin'deki gibi kaybolduğunu da düşünmüyorum maçta. O top kaleye girmedi. Tek fark buydu Messi adına. Ha bir de faul alamadı. Bunun da hem sabrına, hem de konsantrasyonuna etkisi oldu. Son kertede, yakın zamanda öğrendiğim müthiş bir Bulgar atasözüne sığınacağım: Risk kazanır, risk kaybeder. İnsanların bu denklemde işi yok. Mamafih, futbol kazanır, futbol kaybeder. Ötesini düşünmek, ipe un sermekle bir. Saçma; ama o da olmasa arzu nerede, irade nerede, hayat nerede, what is the matrix ulan? Canınız/canımız ipi vermek istemiyor işte, kabul edelim bunu.

Ahmet Altan neden sarı?

Nihayet aylarca ana sayfada duran frikik verdiği fotoğrafını kaldırdılar derken Ahmet Altan bu sefer de sarı portresi ile Taraf'ın ana sayfasını süslüyor. Bakıyorum diğer kafalara. Hepsi normal. Ortada garip bir megalomani veya yaltaklanma seziyorum diyeceğim; sarı kafasıyla Altan'ın diğer yazarlardan ayrı bir yerde durduğunu falan anlatmak istemişler diyeceğim ama bu da çok anlamlı gelmiyor zira neden başına taç falan yerleştirmek yerine sarı bir portre? Kendi çaplarında pop-art mı yapmak istemişler acep? Yoksa Altan'ın köşesinin adı Kum Saati olduğu için ve kum da hepinizin bildiği gibi sarı olduğu için mi böyle bir hoşluk yapmışlar? Daha mantıklı fikirleri olan?

28 Nisan 2010 Çarşamba

"Kim Oğlunun İ.ne Olmasını İster Ki?"

Geçenlerde Ekşi Sözlük'te bir polemiğe rast geldim de -aman ne şaşırtıcı-, orada sarf edilen bir laftı bu başlıktaki. Mevzubahis başlık "eşcinselliği normal görenlerin oğlu i.ne olsun" gibi bir beddua-tariz arası bir laf. Oraya eşcinsel haklarını savunan bizler "olsun, ne olacak?" maiyetinde şeyler yazınca, cevval bir Türk gencimiz dayanamamış ve sormuş: Kim oğlunun i.ne olmasını ister ki? Soruyu soranın bunu gerçekten iyi niyetle sorduğuna dair şüphe yok. Bu laf çok önemli bir laf, niyte bazı sorunların çözülemediğini, tüm politik kaygıların yanında ayan beyan ortaya koyacak değerde bir laf. Bu lafı söyleyen insan, tüm kalbiyle eşcinselliğin anormal bir şey olduğuna inanıyor. Seçtiği, aşağılayıcı çağrışımları olan "i.ne" kelimesi ile de bu tezini güçlendiriyor. "Ne var oğlum eşcinsel olursa" diyenlere yakınıyor adeta, cünkü inanamıyor, onun dünyasında bu yok, ona çevresinin, eğitiminin vs. çizdiği kalıplarda "oğlunun i.ne olmasını isteyecek insan" yok, olamaz. Kim diyorsa yalan diyordur. Başka bir örnek de Pervari'den geldi, hani bu tecavüz vakalarının son durağından. Oranın belediye başkanı da dün bir açıklama yapıp şunu demiş: "Biz konuyu aramızda hallettik, kapandı. Üzerimize geliyorlar." Bu laf bir politikacı manevrası değil bence. Bu adam içtenlikle "Yahu alan razı satan razı, niye millet bu kadar galeyana geldi" diye düşünmekte. Bu muktedir, küçücük çocukların, bebeklerin tecavüze uğramasının, genel olarak insanlık onuruna aykırı olduğunun, bu yüzden de üzerine gidilmesi gerektiğinin farkında değil. "Yahu" diyor, "konu kapandı işte, ceza verildi verilene, daha niye bu tantana?" İşte bunu anlayabilmemiz lazım. Oğlunun eşcinsel olmasını normal görenin, küçük çocuğa tecavüzün daha büyük sonuçları olduğunu fark edemeyenin beynine inebilmek, onu anlatabilmek lazım. Bazen sadece sert tepki göstermekle bir yere varılmıyor, çünkü bizim tepki gösterdiğimiz şeyden çok daha derinde, çok daha temel bariyerler var dimağlarda.

25 Nisan 2010 Pazar

Evrim Alataş İçin

Mın Dît’e gitmeye niyetlendiğim haftanın başında gazetede gördüm öldüğünü. O kadar şaşırdım, birden o kadar üzüldüm ki! Bilmiyordum hiç hasta olduğunu. O kadar genç olduğunu da unutmuşum. İçim cız etti. En son Taraf’ta yazdığını fark etmiştim, ‘aa ne güzel, okunur ki’ diye düşünmüş, üşenmiş, unutmuşum.

Çok da geç haberim oldu varlığından. Geçen sene Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer çıktığı zaman Yıldırım Türker bir yazı yazmıştı. Gidip Mayoz Bölünme Hikayeleri’ni aldım. O kadar değişikti ki! İyi şeyler anlatmıyor, ama çok komik anlatıyor. Gülüyorum, sonra birden kendimi suçlu hissediyorum, ben neye gülüyorum?

Kitabı aldığımda, hala daha pek bilmiyorum kim. Kürt mü, Türk mü? Kadın mı, erkek mi? “...bu yazarın yirmili yaşlarının başında, oğlan çocuğu muzipliğini, hınzırlığını ve cesaretini henüz hiç yitirmemiş genç bir erkek olduğunu sanıyordum” demiş Bianet’te Sevilay Çelenk, düşündükçe kendimi ayıplıyorum. Ben de içimdeki cinsiyetçiye yenik düşüp “Kadın mıydı ya hakkaten? Ben bir gugılliyim” diye internete sarılmıştım. Şimdi bile şaşırıyorum, sanki sadece tuzu kuru olan mizah yaparmış gibi geliyor. Kürt ve Alevi bir kadın, hem de 21’inden beri kanser hastası…

Sonra Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer’i aldım. Okurken okumuyormuşum da, artık bu kadınla tanışmışım, oturmuşum karşısına, bana köyünü anlatıyor gibiydi. Aslında hayal edemeyeceğim bir yer Evrim Alataş’ın anlattığı Gölpınar. Ama sanki oradaymışım her şey olurken gibi bir his kaldı içimde kitap bitince.

Mın Dît’i izlemeye gittiğimde son yazısını okuyup gittim. Ne Türklere ne Kürtlere yaranabildiklerinden şikayet etmiş son yazısında, ben de yaranamadığı Kürtlere yakın durur gibi oldum filmden sonra. Filmde, yapayalnız kalmış iki çocuk var Diyarbakır’da. İzlerken ben de için için söylendim durdum, ‘Bu çocukların köyü yok mu? Halası, amcası yok mu? Kimse mi yok?’ diye. Düşündüm sonradan. Mesela köy dediğim nedir ki? Yanar. Halalar, amcalar, insandır. Ölür. Hem film tek tek aklıma gelebilecek bütün ümitleri kırmak zorunda değil. Derdi de o değil zaten, niye olsun ki?

Mayoz Bölünme Hikayeleri’nden ufak bir tanesiyle bitireyim burada.
Şirin mi şirin bir MİT mensubu, Ankara’daki ‘bahriyelik’ dönemini tamamlar ve görevini icra etmek üzere Diyarbakır’a gönderilir. Fakat görev gizlidir, her önüne gelene ‘Hey hemşerim, ben MİT’tenim, şu yolu bir tarif et be koçum’ denemez. Hele de Diyarbakır’da. Der ki meslektaşlarına, ‘Hey ağalar, iyi de ben Diyarbakır’ı bilmiyorum. MİT’i nasıl bulacağım?’ Meslektaşları da, ‘Karşısında Kız Meslek Lisesi var, sen orayı sor’ der.
Bizimki gelir Diyarbakır’a ve caddede oynayan çocuklara sorar ‘Pişşt, baksanıza, Kız Meslek Lisesi nerede?’ diye. Çocuklar MİT binasını işaret ederek, ‘Abe aha şurda, MİT’in karşısındadır’ der.


Başımız sağolsun.

23 Nisan 2010 Cuma

Merak Ettim De... #11

Hz. Muhammed'in resminin çizilmemesi ona tapılmasın diye, peki. Ama bu durum. ve hatta Hz. Muhammed'in resminin çizilmesine bu kadar tepki göstermek, onu normal insanlıktan çıkarıp insanüstü bir hale getirmiyor mu? Yani resmi çizilemeyen bir varlık olması, onu biraz da Tanrı ile aynı kefeye koymak değil mi? Ona tapılmasın istenirken, ona tapılmasının yolu açılmış olmuyor mu?

Gene mi Sen?

Benim bir otomotiv fabrikam var. Ürettiğim otomobillerin fren sistemlerinde bir hata oluşuyor, ve ben buna sesimi çıkarmıyorum. Hatta bunun üzerien gidip cenaze evleriyle, mermercilerle, levazımatçılarla vs. anlaşma yapıyorum; çünkü biliyorum ki benim ürettiğim arabalar yüzünden insanlar ölecek. Sonra bu durum ortaya çıkıyor.
Dünyanın en saçma hikayesini okuduğunuzu düşünüyor olabilirsiniz, fakat olan bitenin bir açıklaması bu. Kahramanımız -amanın ne şaşırtıcı- Goldman Sachs. Buradan olan bitenin daha detaylı bir açıklamasını okuyabilirsiniz, ama ben özet geçeyim. GS, bir hedge fund ile anlaşma yapıp, "batması kesin olan" türev ürünlerini müşterilerine satıyor. Bu hedge fund, oluşturmuş olduğu türev ürünlerinin batacağı yönünde oynarken, GS de kendini garantiye almak iiçin bu ürünler üzerinden sigortalatıyor kendisini. Böylece, türev ürünleri batarken hem hedge fund hem GS kazanmış, piyasa ise patlamış oluyor.
Güzel değil mi? Daha güzeli GS'nin savunması: "Biz bu işlem sonucunda para kaybettik, mağduruz." Baştaki analojiye dönersek, diyorlar ki: "Yeterince insan ölmedi, biz masumuz."
Bütün piyasa çükerken ayakta kalan, Yunanistan'dan mortgage krizine hep bir kirliliğin baş aktörü olan GS'ye bakınca düşünüyorum ki, tarihte ismine yapılan cinasları bu kadar daha hak eden bir şirket olmamıştı herhalde.
Goldman Sucks!
*En baştaki analoji "Too Big To Fail" kitabının da yazarı olan Andrew Ross Sorkin'den alıntılanmıştır.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Tecavüz

Siirt'teki felaketi duymuşsunuzdur. Eğitimcisinden esnafına, askerinden polisine, gencinden hacı dedesine hepsi birleşip küçücük kızlara tecavüz etmişler. Defalarca. Bu olaya trajedi demek bile hafif, her türlü küfür mübah.
Lakin bu ne ilk ne de son. Bu Siirt'in problemi değil sadece, bu eğitim düzeyi, sosyoekonomi falan filan da değil. Buyurun, ssg'nin sadece ekşisözlük'ten araştırma yaparak çıkardığı arşivi okuyun. Daha da yetmediyse Google'a herhangi bir il ismi ile tecavüz yazıp aratın. Alanya'sından Bolu'suna, Tekirdağ'ından medeniyetin tek beşiği İzmir'ine her yerde var bu. Tecavüzcüler arasında mühendisler de var. Bu memlekette 17 aylık bebeğe tecavüz edildi yahu!
Kolay değil mi hemen "asalım, keselim, şerefsizler" demek; kim suçlu peki?
- "Çocuk yardım istemediğine göre rıza göstermiş" diyerek suçlunun cezasını hafifleten Yargıtay 5. Ceza Dairesi masum mu mesela? (link) Hani o "ülkenin selametinin garantisi" Yargıtay?
- Tek derdi Aşk-ı Memnu dizisinin yarattığı ahlaki tahribat olan bakanlarımız, siyasilerimiz bu vahşetin dolaylı yoldan sorumlusu olamaz mı?
- Tecavüz haberinin yanına, sağına, soluna "seksi fotoğrafları için tıklayınız" haberleri konduracak kadar iğrençleşmiş medya pek bir masumdur değil mi?
- Bu olaylar her yerde gerçekleşmesine karşın, tartışmayı hemen "Doğulu o, cahil o, şu bu" diyerek ötekileştirmekte, başka kimliğe yansıtmakta bulan toplum da sütten çıkmış ak kaşık değil mi?
- Hüseyin Üzmez'i hala daha sahiplenebilen, koruyabilen, savunabilen pek "mütedeyyin" kişilerin de hiçbir payı yoktur bu olayda değil mi?
- "Abi kız istemiştir", "O kadar etek giyerse..." falan diyerek kendine bahane yaratan, yoldan geçenlere laf atmayı yiğitlikten sayanlar, ataerkilliğin her halini benimsetmeye çalışanlar da pür-ü paklar tabii.
- Seksi toplumsal normlarla tabusal bir hale getirip, hormonlarını dizginleyemeyen insanları alternatif yollara sürükleyen ahlak bekçiliği de normal, evet.
Evet, tecavüz etmişler, hiiii, ne ayıp, yapanlar asılsın, kesilsin, Siirt haritadan silinsin (bunu bile diyen var yahu) Eee, sonra?
Gömün kafayı kuma, gömün. Seneye 14 yaşındaki çocuğa 32 kişinin tecavüz ettiğini okur, gene küfür eder, sonra da Gamze Özçelik'in videolarını ararsınız sağda solda.
Alın bu da ibret belgeniz olsun.

Kısa Kısa

Sevgili Polis Amca ve İstihbarat Dayı ve Asker Abi,
Ben çok liboş, vatanını milletini sizin standartlarınızda sevmeyen birisiyim. Polis şiddetini eleştirir, ifade özgürlüğünü savunur, vicdani ret hakkının tanınmasını isterim. Siz beni sevmezsiniz, olabilir. Ama lütfen annemi, babamı rahat bırakın. Onlar tıpkı sizin istediğiniz gibi "polisin de çalışma koşulları zor canım, AB reformları elini kolunu bağladı", "öyle istediğin her şeyi de söyleyemezsin", "bu kadar dış mihrak varken askerlik yapacaksın tabii" falan derler. Çok iyi, çok cici insanlardır.
Bunları niye mi yazıyorum? Çünkü Deniz Gezmiş'in ailesinin fişleri hala daha Ilıca Jandarma Karakolu'nda duruyormuş. (link)
* * *
Herkes "Bu Anayasa değişiklikleri Anayasa'ya aykırıdır", "Bu Anayasa değişiklikleri devleti ele geçirme planıdır" falan deyip duruyor. Ben bakıyorum bakıyorum, mevcut HSYK ve Anayasa Mahkemesi düzenlemelerinden daha "anti-demokratik", daha "anayasaya aykırı" bir şey göremiyorum. Yalnız değilmişim, Oral Çalışlar da görememiş zaten. Buyrun okuyun.
Tabii siz hala HSYK'nın derdinin demokrasi, anayasa vs. değil de kendi borularını aynı güçte öttürmeye devam etmek olduklarını idrak etmek istemeyebilirsiniz. Benim için mahsuru yok, idrak yolları enfeksiyonu AİDS'den daha amansız bir hastalık.
* * *
Sebahat Tuncel meclis konuşmasında "Bu ülkede savaş var" demiş, milletvekilleri de tepki göstermiş "Savaşını yerim ben!" diye. (link) Çünkü bu ülkede savaş yokmuş, terör varmış.
Tuncel'in hatası büyük, savaş yerine "dahili hârp" demeliydi, o zaman insanlar bu kadar tepki göstermezdi. Kelime alerjilerimiz var bizim çünkü. Türk Tarih Kurumu'nda çalışan bir profesör "İnsan öldürmek ne zamandan beri soykırım oldu?" diye sorabiliyor mesela. Bize "s" harfi ile başlayan kelimeleri söylemeyeceksin, o zaman tartışmayı bitiririz.

19 Nisan 2010 Pazartesi

chicken translate habercilik

Radikal'in internet sayfasında "You Say Party! We Say Die" adlı Kanadalı dance-punk grubunun bateristinin ölüm haberini görüyoruz. Haberde yazılana göre baterist Clifford konser sırasında sahnenin çökmesi sonuçu ağır yaralanmış. Aynı haberi anlatan İngilizce bir kaynağa bakalım: The Abbotsford, B.C., band had been playing a show on Friday night at Vancouver’s Rickshaw Theatre when Clifford suddenly collapsed. Aslında sahne adamın üzerine yıkılmamış; sadece baterist sahnede yere yıkılmış... Tabii, sahne adamın üzerine çökseydi daha ilginç(!) bir haber olurmuş...