2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
TEKEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TEKEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2010 Cuma

5 soru 5 cevapta TEKEL direnişi

Tekel işçilerinin direnişi güçlenerek sürüyor, dünkü 1 günlük iş bırakma eyleminden sonra başlatılan süresiz açlık greviyle işçiler pes etmeyeceklerini gösteriyorlar. Bu esnada bizim gibi memleket sınırları dışındakilere de ancak uzaktan destek vermek ve direniş hakkında yazılanları takip etmek kalıyor. Kaç gündür hem basının, hem sivil toplumun tepkisini anlamak için o site senin bu blog benim sekerken, Ekşi Sözlük üzerinden şöyle bir harekete denk geldim. Oluşum hakkındaki yorumları bilahare yaparız, lakin daha çok takıldığım düzenlemeyi düşündükleri eylem ve şu yazı oldu. Yazıda ifade edilen fikirlerin pek bir orjinalliği yok aslında, fakat son günlerde grev karşıtlarının en çok dillendirdiği argümanları güzelce biraraya getiriyor, hepsine beraberce cevap verme olanağı sağlıyor. O zaman gelsin bakalım, 5 soru 5 cevapta Tekel direnişi: Soru(n) 1: Tekel işçileri dediğin güruh "devlete kapağı atmış", buradan nemalanan asalaklardır. Biz bunlara niçin bakalım? Devlet denilen şey mutlak iyiyi yahut kötüyü temsil etmediği gibi, devlete çalışan insanların hepsi için de (işçi-memur-kadrolu-sözleşmeli vs.) genellemelere gitmek mantıklı değil. Şu veya bu şekilde maaşını devletten alan insanların hepsine asalak demek, devlet memurlarını "örgü ören teyzelerle rüşvet alan amcalar" diye tektipleştirmek emeğin örgütlenmesinin önünü tıkamaktan, yapay ayrımlar yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. (Bu demek değil ki devletin bünyesinde hiç asalak yok, fakat o başka bir yazının konusu). (Özel not: Söylemeyeyim dedim ama dayanamadım. Az önce linkini verdiğim yazının başında devletten baba diye bahsedilmiş, sonlarına doğru ise "devletin memesine yapışmak"tan dem vuruluyor. Ya yazarın kafası biraz karışık, ya da babasından emdiği süt burnundan gelmiş. 3h'ciler cinsel eğitimin yaygınlaşmasını savunmalı, böylece zamanlarını daha verimli kullanmalı diye düşünüyorum ister istemez.) Soru(n) 2: Tekel işçileri aylardır yan gelip yatıyor, boşa maaş alıyorlar. Daha neyin eylemini yapıyorlar? Tekel işçileri aylardır gerçekten çalışabilecekleri, verimli olabilecekleri bir kamu kurum yahut kuruluşuna aktarılmak için uğraşıyorlar. Tekel özelleştirilince yapacak işi kalmayan işletmelerde yılardır çalışmaktaydı bu insanlar. Özelleştirmeden sonra boş kalmış olmalarının kabahatini işçilerde aramak, niyetin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğunu belli ediyor. Soru(n) 3: Hükümet Tekel işçileriyle uzlaşmaya çalıştı, fakat işçiler kendilerine sunulan imkanları reddediyorlar. 3 bin YTL maaş, 41 bin YTL kıdem tazminatı, 4-c üzerinden yüzde bilmemkaç zam, onyüzbin baloncuk verildiği halde gözleri doymuyor. Daha ne yapalım? Dezenformasyon gerçekten şahane bir silah sayın işkembeseverler... Öncelikle, işçilerin kazanılmış HAKKI olan kıdem ve ihbar tazminatları devletin bir lütfuymuş gibi sunuluyor. Sonra 4-c denen garabet bir fırsat gibi önlerine atılıyor, bir de şaka yapar gibi 4-c üzerinden zam teklif ediliyor, hem de bunun hesabı bile saptırılarak. Ondan sonra gelsin suçlamalar. Tekel işçisi, sana sesleniyorum: Cebinde 41 bin liran varmış, gözün doysun! Ayrıca, bulaştığın rezaletleri de bilmiyor değiliz! Olur böyle vakalar, liberaller yakalar... Soru(n) 4: Türkiye'de milyonlarca işsiz varken, işi olanın sorunlarıyla mı uğraşacağız? Hem başbakanımız da ööle diyo? Türkiye'deki (ve her yerdeki) işsizlerle çalışanların arasında yansıtılmaya çalışıldığı gibi bir çıkar çatışması değil, çıkar birliği var. Bugün bütün çalışanlar için hak mücadelesi verilmezse, yarın işsizler için durum (iş bulsalar dahi) kölelikten öteye gidemeyecek. 4-c kapsamında getirilmeye çalışılan sistem budur. 4-c'ye karşı verilen mücadele; işçi statüsünde sayılmayan "sözleşmeliler" haline gelmek, sendikalaşma, kıdem ve ihbar tazminatı, iş güvencesi, gelir güvencesi gibi hakların elden çıkması ve maaşların 630 ytl'ye kadar düşmesine karşı verilen mücadeledir. Bunu saptırabilmek için liberal-muhafazakar-hükümet yanlısı filan değil, alenen kötü niyetli olmak lazım. Gelelim başbakanın demecine. Başlı başına ilahi komedya. Bir başbakanın kalkıp "bu paraya çalışacak milyonlarca işsiz var" demesiyle, bir otobüs şoförünün dolu aracı yol kenarına park edip "eve gitmeyi bekleyen onlarca yolcu var" demesi arasındaki 10 farkı bulmak ister mısınız? Birini ben söyleyeyim: Başbakanın (karşılığında maaş aldığı) görevini ifa etmemesi çok daha fazla insanı etkileyecektir. Madem milyonlarca işsiz var, senin orada ne işin var sayın başbakan? Sayın çalışma bakanı? Sesim geliyor mu? Yoksa siz de mi "işsiz"siniz? Soru(n) 5: Biz beyaz yakalılar ve beyaz yakalı adayları, aldığımız maaşa ve çalışma koşullarımıza "razıyız". O kadar razıyız ki eylemini bile yapıyoruz bunun. Çoğunluğu bizden daha eğitimsiz ve daha az kalifiye durumdaki Tekel işçileri neden koşullarına razı olamıyor? Açık ara en sinir bozucu argüman bu olsa gerek. Soruyu tersine çevirip sahibine iade etmeli aslında: Siz niye razısınız? Neye göre razısınız? Tekel işçisinin hak ettiği paranın 800 ytl olduğuna nereden kanaat getirdiniz? Başkalarını aşağı çekmek yerine kendi haklarınızın da düzelmesi için hep beraber mücadele vermek daha mantıklı değil mi? Daha eğitimli insanların daha katı şartlarda plaza köleliğine razı olmasında bir gariplik yok mu hakikaten? Yüzlerce kere söylendi, yeni bir fikir değil ama tekrardan zarar gelmez: İşçinin beyaz yakalısı, mavi yakalısı, fabrikada çalışani, masa başında çalışanı vs. farketmiyor. Burada verilen mücadele herkes için. Eğer başarılı olur da birtakım haklar elde edilirse bunlar sadece Tekel işçisinin kazanımı olmayacak. Gün gelir bakarsınız 3h hareketinin heyecanlı gençlerine bile faydası dokunur...

4 Ocak 2010 Pazartesi

Özelleştirmeler ve 4-C Geçici Personel Uygulaması Üzerine

15 Aralık’tan beri TEKEL işçileri eylemde. Meselenin kaynağı TEKEL özelleştirmelerindeki son dalga. 2001 yılında başlayan bu uzun süreç içinde önce içki ve sigara bölümleri olarak iki kısma ayrılan işletmelerden sigara bölümü 2008’de British American Tobacco’ya satılırken alkollü içki bölümü ise yine aynı yıl Mey İçki’ye satılarak özelleşmiş oldu. 2009 yılına geldiğimizde sırada yaprak tütün ve tuz işletmeleri var. Yazılı ve görsel medyadan yarım yamalak da olsa takip edebildiğimiz şu son eylemler işte bu son dalga özelleştirmelerle alakalı. Türkiye Tütün Müskirat ve Yardımcı İşçileri Sendikası’nın (Tek Gıda-İş) verdigi bilgiye göre bu son dalga özelleştirmelerle yaklaşık 12 bin TEKEL işçisi Şubat 2010'da işsiz kalacak. Özelleştirilen işletmelerden çıkarılan işçiler için iki seçenek var. Birincisi özel sektörde bir iş bulmak. Global krizle birlikte artış eğilimi gösteren işsizlik oranını dikkate alırsak özel sektörde iş bulmanın en yetenekli ve kalifiye işçiler için bile oldukça zor olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca söz konusu işletmelerin özelleştirilmesine başlanmadan önce (ki henüz tüm işletmelerin özelleştirmesi sonuçlanmadı) tütün TEKEL’in tekelinde olan bir endüstri olduğu için ve aynı sektörde rekabet eden alternatif işletmeler olmadığından iş bulmak muhtemelen daha da zorlaşıyor. Zira işlerini yitiren insanların birçogu yıllardır aynı işletmede çalışmış olduklarından tütün endüstrisine özel bir takım tecrübe ve yetiler edinmiş durumdalar. Bütün bu sebeplerden ötürü teoride değilse de pratikte işini yitirenlerin büyük çoğunluğu ikinci seçenek olan 4-C’ye mahkum vaziyette. Yani özelleştirmeler neticesinde işini yitiren işçiler 657 nolu devlet memurları kanunu (DMK) uyarınca geçici personel olarak diğer kamu kurumlarına dağıtılacak. TEKEL işçileri 4-C kadrolarına geçmek istemiyor. O yüzden 15 günden fazladır eylemdeler. Eylemler sırasında polisin şiddet içeren müdaheleleri eminim birçoğumuzu rahatsız etti. Sonu gelmeyen orantısız güç kullanımı sorunsalı ve işçilerin meydanlarda alanlarda üvey evlat niyetine iki kat şiddet ve tahammülsüzlükle karşılaşmaları üzerine hem Komünal İşkembe’de hem de diğer mecralarda bazı yazılar yazıldı. Ben ise meselenin diğer boyutları hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. 2004 senesinde AKP, 657 nolu DMK’nun dördüncü maddesine (c) bendini ekleyerek geçici personel diye bir kategori yaratmış oldu. DMK’na sinsice eklenen bu minnacık bend ile uzun vadede kamu bütçesi üzerindeki yükü azaltmak ve kamu sektörüne esneklik kazandırmak amacı güdülüyor. Zira bu kanun ile özelleştirmeler sonrasında kapı önüne koyulan işçileri çok daha ucuza, yani düşük ücretlerle, 10 aylık sözleşmelerle, kıdem tazminatı vaadi olmadan ve diğer kamu çalışanlarına sağlanan iş güvencesinden yoksun bir şekilde kamuda istihdam etmenin önü açılmış oldu. Peki ne pahasına? Halihazırda geçim sıkıntısı çeken binlerce işçinin bir anda daha da fakirleşmesi pahasına; tabi ki artan gelir dağılımı eşitsizliği pahasına; kamu sektöründe çalışmanın en önemli avantajı olan iş güvencesini yitirmek pahasına; tek suçu özelleştirilen bir sektörde çalışmak olan işçiler ile diğer kamu işçileri arasındaki çifte standart pahasına. Bu uygulama AKP’nin hat safhada pragmatist bir parti olduğunu bir kez daha gösterdi diyebiliriz. 4-C uygulaması ile hükümet işçiye anında kamuda iş verme vaadiyle muhtemelen hem ileride özelleştirmelere gösterilecek tepkileri biraz olsun yumuşatmayı hem de uzun süre işsiz kalma riskini göze alma lüksü olmayan birçok kamu calışanını da daha kötü koşullarda daha “esnek” bir şekilde istihdam etmeyi hesaplıyordu. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi bir şey kısaca. Şimdi asıl soru şu: Acaba hükümet TEKEL işçilerini de sıtmaya razı edebilecek mi? Peki bu son eylemler vesilesiyle tekrar gündeme gelen özelleştirme ve 4-C konusunu nasıl tartışabiliriz? Bence ortada iki temel konu var. Birincisi ekonomi politikası olarak özelleştirmeye nasıl yaklaşabiliriz sorusu. Daha da açarsak ‘özelleştirme iyi bir şey mi, Türkiye’de nasıl uygulanıyor, nasıl yapılmalı, neleri özelleştirmeli neleri özelleştirmemeli?’ şeklinde uzayıp giden sorular sorabiliriz. Özelleştirmeye kategorik olarak karşı olmayıp uygulamadaki bazı sorunlar yüzünden belirli özelleştirmelere muhalif olabiliriz. Veya tamamen ideolojik sebeplerden özelleştirmenin karşısında olabiliriz. Piyasa mekanizmasının ve özel mülkiyetin giderek devlet kontrolü ve ortak mülkiyetin yerini almasının toplumsal ilişkileri zedelediginden, herşeyi alınıp satılabilen metalara dönüştürdüğünden yakınabiliriz. Veya milliyetçi bir pencereden bakılırsa özelleştirmeler milletin malını yabancılara peşkeş çekmektir; özelleştirmelere olur vermek vatan hainliğidir vs. Bir noktadan sonra bu konuda nerede durduğunuz gelip dolanıp dünyayı nasıl algılayıp yorumladığınıza, yani hayat görüşünüze dayanır. Ben iktisadi teşebbüslerin tümüyle devlet kontrolünde olmasına karşıyım. Yani koşullu ve kısmi olarak özelleştirmeden yanayım. Bunun muhtelif sebepleri var. Bunların bir kısmı ekonomik argümanlara dayanırken bir kısmı da reel siyasetin gerçekleriyle alakalı. Önce siyasi sebeplerden bahsedelim. Sadece Türkiye’de değil kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT) olduğu birçok ülkede devlet kontrolündeki işletmeler siyasi manipülasyona en açık kurumlar olarak çıkıyor karşımıza. Halkın vergileriyle kurulan işletmelerin içini boşaltan siyasetçilere Türkiye’de yıllarca tanıklık ettik. Çogu zaman, şahsi veya partisinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde bu işletmeleri kendi yandaşlarına istihdam kapısı olarak kullandı siyasilerimiz. Sonuç olarak bu işletmelerin birçoğu liyakat sisteminden uzak, kar edemeyen hantal işletmeler haline geldi. Siyasi popülizm sonucu bir hükümetten diğerine miras bırakılan aşırı istihdamın ve kaynak israfının devlet bütçesi üzerindeki yükü birçok toplumsal projenin gerçekleşmesini engelledi. Ne yazık ki bu işletmelerin siyasi rant aracı olarak kullanılmasını özelleştirmeden engellemek teoride mümkünse de bunun pratikte oldukça zor olduğu -tarafsız bir yargı, temiz bir hükümet, şeffaf siyaset ve bağımsız denetim mekanizmaları oluşturmak işe yarayabilirdi- tecrübeyle sabit. Özelleştirmeye sıcak bakmamın bir de ekonomik sebepleri var. Merkezi planlamayla yönetilen ve birimler arasında piyasa ekonomisindeki gibi bir rekabetten bahsedemeyeceğimiz bir ekonomi ile tamamen özel teşebbüslerin birbirleriyle rekabet ettiği bir ekonomiyi kıyaslayalım. Ekonomide merkezi planlamanın en geniş çaplı örneğine Sovyetler Birliği’nde uygulanan kumanda ekonomisi ile tanık olduk. Kumanda ekonomisi deyince hangi işletmenin hangi ürünü hangi diğer işletmelere hangi miktarlarda ne kadar para karşılığı satacağına karar veren, bunu yaparken nihai ihtiyaçları belirleyip ona göre üretim kapasitesi oluşturan, girdi-çıktı hesapları ile tüm üretim ve üretimin dağıtım ağını organize eden devasa bir merkezi teşkilattan bahsediyoruz. Devletin belirlediği milli hedefleri ve toplumsal öncelikleri esas alan bu sistemin etkin bir sekilde işleyebilmesi için karar alıcı merkezi otoritenin sahip olmasi gereken bilginin tamamen elde edilmesi mümkün değil. Tamamıyla toplumun refahını gözeten karar alıcılar varsaysak bile sistemin verili kaynakları kullanarak en yüksek katma değeri yaratabilmesi için gereken bilgi oldukça yüksek. Bireylerin ihtiyaçlarını belirlemek, üretkenliklerini ölçmek, kaynakların ne tür yatırımlara aktarıldığında daha verimli kullanılacağını öngörmek, her bir işletmenin etkinliğini denetlemek, aksaklıkları tespit etmek için gerekli bilgi akışını sağlamak oldukça zor. Özel işletmelerin rekabet ettiği ideal bir serbest piyasa ekonomisinde ise fiyat mekanizması sayesinde bireysel kar ençoklama problemlerini çözen işletmeler sadece kendi üretim parametrelerini ve piyasadaki mevcut fiyatları gösterge alarak girdi taleplerini ve üretim miktarlarını belirlerler. Planlı ekonomilere kıyasla aşırı talep veya aşırı arz gibi problemler çok daha geçicidir. Serbest piyasada oluşan fiyatlar bireylerin ve toplumun değişen ihtiyaçlarını çok daha hızlı ve şeffaf bir şekilde yansıtabilir. Böylece kaynakların bu değişen ihtiyaçları karşılamak için yönlendirilmesini sağlar. Öte yandan planlı ekonomiyi savunan iktisadi argümanlar da mevcut. Bu argümanların ana dayanak noktası iktisadi faaliyetlerin devlet tarafından organize edilmesinin ve devletin ana ürün ve hizmet talebini tek başına karşılamasının gerek ölçek ekonomisinden (yani tek bir işletmenin yüksek miktarlarda üretim yapabilme gücünün o işletmeye birim maaliyet avantajı sağlaması) faydalanmak adına gerekse çalışanlara istihdam güvencesi sunmak anlamında en doğru karar olduğu varsayımı. Ayrıca iktisadi hayatın devletin çatısı altında toplanmasının sektörler arası koordinasyon ve planlama esnekliğini artıracağından, genel ekonomik resmi gözeten ve kontrol eden bir mercinin planlamasının, toplumun refahı ve gelir dağılımı açısından daha arzu edilir sonuçlar doğuracağından da dem vurulabilir. Hatta merkezi planlama altında ekonomik dalgalanmaların ve ekonomik krizlerin daha az olacağını da savunabiliriz. Bu daha istikrarlı ekonomik ortamda devletin uzun vadeli, büyük ve riskli yatırımlara girişmesi daha kolayken serbest piyasa ekonomilerindeki özel işletmeler bu tarz yatırımlardan kaçınabilir. Son kertede teorik olarak eksilerinin yanısıra muhtemel artılarının da olmasına rağmen planlı ekonomilerin pratikte piyasa ekonomilerine nazaran sürdürülmesinin zor olduğunu, bunların zamanla kabul edilemeyecek kadar hantal sistemlere dönüştüğünü gördük. Sovyetler Birliği’ndeki 70 yılı aşkın planlı ekonomi tecrübesinin bize gösterdiği, devasa bir kumanda ekonomisinin kronik arz açıklarına, üretimde atıl kapasite problemlerine çok yatkın olduğuydu. Neticede piyasa ekonomisini benimsemiş Batı'lı rakiplerini yakalayamaz hale gelen Sovyet ekonomisi, milyonlarca insan için görece olarak daha fazla eşitlik ama aynı zamanda da fakirlik ve yoksunluk üretti ve miyadını doldurup tarihe karıştı. Tabi ki politika olarak özelleştirmeyi savunmak ekonomik libertarianların devletin elini herşeyden çekmesini savunması ile aynı şey değil. Stratejik önemi olan, doğası gereği kamusal fayda sağlayan ve dolayısıyla devlet eliyle yönetilmesi toplumun refahı açısından daha olumlu olan sektörler özelleştirme kapsamına alınmamalı diye düşünüyorum. 'One size fits all' - herhalde 'her duruma aynı reçete' olarak çevirebiliriz bunu- diye niteleyebileceğimiz bir özelleştirme anlayışına karşıyım. Bunun yanısıra ihalelerin şeffaf olmadığı, kişisel rant aracı olarak görülen bir özelleştirme süreci de pek tabi ki faydadan çok zarar getirebilir. Özetlemek gerekirse ben özelleştirmenin doğru yapıldığı ve kapsamı doğru belirlendiği sürece ve madurların kaybını telafi edecek kurumlar mevcut olduğu taktirde toplum için arzu edilen bir politika olduğunu düşünüyorum. Devlet aracılığı ile halka ait olan işletmelerin satılarak gelirin halka aktarılması ve satılan işletmelerin özel muteşebbisler tarafından daha üretken hale gelmesi prensipte herkes için faydalı olabilir. Tabi 'ne pahasına olursa olsun - yani pastanın büyüklüğü ne kadar küçük olursa olsun- daha eşit bir gelir dağılımı' diye tutturuyorsanız bu meşru bir sosyal bir tercihtir derim. Benim tercihlerime nazaran çok uç bir tercih olsa da. Gelelim ikinci önemli hususa; yani özelleştirme sonrası madur olan kesimler hakkında ne yapılmalı sorusuna. İşte bence en kritik soru bu. Bu açıdan 4-C uygulaması en azından TEKEL işçilerinin (daha önce onlarinki kadar büyük bir protesto olmamıştı) yaşam koşullarında önemli bir düşüş anlamına geliyor. Öncelikle birçok işçi önceden kazandığından daha düşük maaşlar alacak. Özelleştirmede işsiz kalanlar geçici personel olarak en fazla 10 ay süreyle ve ayda 650 lirayla çalıştırılacak. Her on ay bittiğinde, yeniden on ay süreyle bir kamu kuruluşunda çalıştırılmaları öngörülüyor. Böylece kıdem tazminatından mahrum oluyorlar. Sendikalaşma hakkı zaten hak getire. Türk-İş ortada çifte standart olduğunu savunuyor. Örnek olarak geçmişteki bazı özelleştirmelerde (bkz. Petlas, Turban, Köy Hizmetleri, SEKA, Orman Ürünleri) işçilerin özlük hakları ile beraber başka kamu kurumlarında emekli olana kadar çalışma hakkı elde etmelerini veriyor. Eylemlerin işçiler için şu ana kadar ki getirisi hükümetin başka bir teklifle gelmesi oldu. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in açıklamasına göre hükümet 4-C kapsamında çalışan ilkokul mezunu işçilerin maaşlarını %17.4 (yani 114 TL) artış ile 658 TL’den 772 TL’ye, lise mezunlarınınkini %15.8 (116 TL) artış ile 856 TL’ye ve yüksek öğretim mezunlarının ücretlerini de %14.3 (117 TL) oranında artırarak 938 TL’ye çıkarmayı öneriyor. Son haberlere göre sendikalar ve işçiler bu öneriden memnun değil. Hala 4-C kapsamı dışında kalmak istediklerini vurguluyorlar. Muhtemelen çoğunluğu oluşturan lise mezunu 4-C’lileri ele alırsak yeni öneride ellerine geçen miktar 856 TL. Asgari ücret ise 1 Ocak 2010 itibarıyla, 16 yaşından büyükler için brüt 729, net 577 lira. Burada yıllarca çeşitli kamu işletmelerinde emek vermiş ve birçoğu için ücretleri şu an teklif edilenin çok daha üstüne çıkmış işçilerden bahsediyoruz. Bu işçilerin önceki maaşları ile kıyaslandığında bu ücretler oldukça düşük kalıyor. Üstelik hangi yüzle farklı kıdemlere ve yeteneklere sahip bu insanları sadece ilkokul mezunu lise mezunu, yüksek öğretim mezunu şeklinde eğitim seviyesine göre kategorilere bölüp dalga geçer gibi yılların işçisinin net maaşını 2,200 TL’den 800 TL’ye çekersin? Binlerce insana ‘lale devri sona erdi’ –bu arada bir an için hakikaten TEKEL işletmelerinde işçiler için bir yan gelip yatmanın söz konusu olduğunu kabul etsek bile bu lale devrinin sorumlusu işçiler değil siyasetçilerdir- diyerek tüm bedeli işçilere ödetirsin? Yeni yıl zamlarını bir güzel yapar ama bu insanlar evlerini geçindirirken ne kadar zorluk çekecek sormazsın. Şimdi belki soracaksınız "kardeşim AKP zaten ekonomik anlamda muhafazakar liberal bir parti değil mi? Neden bu kadar şaşırıyorsun" diye. Benimki şaşırmadan ziyade bir serzeniş sadece. AKP'nin 4-C'den geri adım atması bana mümkün gözükmüyor. Yine de TEKEL işçilerinin sadece kendileri için değil benzer duruma düşmüş ve düşecek diğer insanlar için de eylemlerine devam etmesini umuyorum.