2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Eylem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eylem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Taksim Gezi Parkı eylemi üzerine

Nasıl oldu bilmiyorum, ama gayet küçük çaplı, amacı belli ve optimize bir eyleme muhalefet etmeyi/olduğundan daha büyük göstermeyi başardık ve Gezi eylemi kaynaklı ve çok maddeli bir gündem oluşturduk. Aslında bu konu hakkında yazılacak bir şey olmaması lazım zira her şey ortada, fakat hem okuduğum bazı apoloji çabaları mizahî bir yaklaşımı hak ediyor, hem de "eylem"lere bazen haddinden fazla yüklenen anlamları da bu vesileyle yazma ihtiyacı duydum.

1. Öncelikle bütün bir eylemi tenkit etmek için doğa, ağaç, çevre sevgisi argümanı ile absürtleştirme yoluna gidenleri gördüm, gerçekten çok başarılı. Buradan iki yola sapılıyor:

a. 5 tane ağaç için bu tantanaya ne gerek var!: Sanki herhangi bir beş ağaç, herhangi bir sebepten kesiliyormuşçasına başvurulan bu argüman; hem Gezi Parkı'na dair imar planlarını yok sayıyor ve nitel olarak kusurlu, hem de zaten sınırlı sayıda ağacın olduğu bir alana yapılan müdahale olduğunu yok sayıyor ve nicel olarak kusurlu.
b. Gerçekten doğayı sevseniz... : Bu çok daha ilginç bir tutum. Şehirlerde yaşam alanı yaratmak, yeşillendirme/ağaçlandırma çabaları için "doğayı sevmek" gerekli değil. Ben şahsen doğa aşığı değilim ama evimin yakınında küçük/orta ölçekte parklar olması gayet hoşuma gidiyor.

2. Bu videoda Sırrı Süreyya Önder'in iddia ettiği üzere, orada yapılan yıkımın ruhsatı yok, ve de polisler özel şirketlerin koruması gibi davranıyor, özel şirket zabıta kiralamış vs. Olayın sırf bu boyutu dahi eylemi hak ediyor: Burada kanunun/hukukun hiçe sayılması gibi bir durum varsa, ve devlet bunu bizzat emniyet görevlisi yoluyla teşvik ediyorsa konuşulması gereken bir sorun vardır.

3a. Gezi Parkı eylemi, büyük çaplı bir kentsel dönüşüm protestosu değil, olmak zorunda da değil. Tabii ki iki mesele alakalı, fakat kapsam konusunda bu tür bir standarda gerek yok. Yani orayı kullanan, çevresinde yaşayan insanların mikro bir kurtarma çabası olmasının dahi hiçbir zararı yok. Öyle olmasa bile, zaten niteliği/politizasyonu sebebiyle o mesajı da içkin bir şekilde taşıyor. Ne bileyim, bir yardım kurumu usulsüzce kapatılacak olsa ve onun önünde eylem yapılsa "ama gelir eşitsizliğini protesto için şunları da yapsanıza?!" itirazı gelmez herhalde. Ya da vazgeçtim, kesin gelir he.

3b. Daha önce eylem mekanı/ilgi alanı/hedef kitle üzerine çok tartışmalar döndü, i.e. "Meydan-Galatasaray-Tünel hattında yürüyüşler", fakat burada gayet lokal bir hedef olduğu için "bu eyleme giden o eyleme gitti mi?" gibi tartışmalar da garip. Yukarıda da anlattığım gibi, bu eylemi destekleyenlerin büyük ölçekte bütün çevre eylemlerini destekleme gibi bir mesuliyeti yok, ayrıca iki ilgi alanı da mutlaka kesişiyor olmak zorunda değil. Şu röportaj ve bu haber bu mücadelenin ayrıntısını, farklı ilgi alanlarını merak edenleri gayet aydınlatacaktır.


4. Sırf şu yukarıdaki kare dahi bu eyleme dair hötöröt edecekleri iki defa düşündürmeli. Buradaki muamele, bu eylemin sembolik anlamının kuvvetini göstermek için yeterli.

Biraz stating the obvious yazısı oldu galiba, yeter bu kadar o yüzden.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Özelleştirmeler ve 4-C Geçici Personel Uygulaması Üzerine

15 Aralık’tan beri TEKEL işçileri eylemde. Meselenin kaynağı TEKEL özelleştirmelerindeki son dalga. 2001 yılında başlayan bu uzun süreç içinde önce içki ve sigara bölümleri olarak iki kısma ayrılan işletmelerden sigara bölümü 2008’de British American Tobacco’ya satılırken alkollü içki bölümü ise yine aynı yıl Mey İçki’ye satılarak özelleşmiş oldu. 2009 yılına geldiğimizde sırada yaprak tütün ve tuz işletmeleri var. Yazılı ve görsel medyadan yarım yamalak da olsa takip edebildiğimiz şu son eylemler işte bu son dalga özelleştirmelerle alakalı. Türkiye Tütün Müskirat ve Yardımcı İşçileri Sendikası’nın (Tek Gıda-İş) verdigi bilgiye göre bu son dalga özelleştirmelerle yaklaşık 12 bin TEKEL işçisi Şubat 2010'da işsiz kalacak. Özelleştirilen işletmelerden çıkarılan işçiler için iki seçenek var. Birincisi özel sektörde bir iş bulmak. Global krizle birlikte artış eğilimi gösteren işsizlik oranını dikkate alırsak özel sektörde iş bulmanın en yetenekli ve kalifiye işçiler için bile oldukça zor olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca söz konusu işletmelerin özelleştirilmesine başlanmadan önce (ki henüz tüm işletmelerin özelleştirmesi sonuçlanmadı) tütün TEKEL’in tekelinde olan bir endüstri olduğu için ve aynı sektörde rekabet eden alternatif işletmeler olmadığından iş bulmak muhtemelen daha da zorlaşıyor. Zira işlerini yitiren insanların birçogu yıllardır aynı işletmede çalışmış olduklarından tütün endüstrisine özel bir takım tecrübe ve yetiler edinmiş durumdalar. Bütün bu sebeplerden ötürü teoride değilse de pratikte işini yitirenlerin büyük çoğunluğu ikinci seçenek olan 4-C’ye mahkum vaziyette. Yani özelleştirmeler neticesinde işini yitiren işçiler 657 nolu devlet memurları kanunu (DMK) uyarınca geçici personel olarak diğer kamu kurumlarına dağıtılacak. TEKEL işçileri 4-C kadrolarına geçmek istemiyor. O yüzden 15 günden fazladır eylemdeler. Eylemler sırasında polisin şiddet içeren müdaheleleri eminim birçoğumuzu rahatsız etti. Sonu gelmeyen orantısız güç kullanımı sorunsalı ve işçilerin meydanlarda alanlarda üvey evlat niyetine iki kat şiddet ve tahammülsüzlükle karşılaşmaları üzerine hem Komünal İşkembe’de hem de diğer mecralarda bazı yazılar yazıldı. Ben ise meselenin diğer boyutları hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. 2004 senesinde AKP, 657 nolu DMK’nun dördüncü maddesine (c) bendini ekleyerek geçici personel diye bir kategori yaratmış oldu. DMK’na sinsice eklenen bu minnacık bend ile uzun vadede kamu bütçesi üzerindeki yükü azaltmak ve kamu sektörüne esneklik kazandırmak amacı güdülüyor. Zira bu kanun ile özelleştirmeler sonrasında kapı önüne koyulan işçileri çok daha ucuza, yani düşük ücretlerle, 10 aylık sözleşmelerle, kıdem tazminatı vaadi olmadan ve diğer kamu çalışanlarına sağlanan iş güvencesinden yoksun bir şekilde kamuda istihdam etmenin önü açılmış oldu. Peki ne pahasına? Halihazırda geçim sıkıntısı çeken binlerce işçinin bir anda daha da fakirleşmesi pahasına; tabi ki artan gelir dağılımı eşitsizliği pahasına; kamu sektöründe çalışmanın en önemli avantajı olan iş güvencesini yitirmek pahasına; tek suçu özelleştirilen bir sektörde çalışmak olan işçiler ile diğer kamu işçileri arasındaki çifte standart pahasına. Bu uygulama AKP’nin hat safhada pragmatist bir parti olduğunu bir kez daha gösterdi diyebiliriz. 4-C uygulaması ile hükümet işçiye anında kamuda iş verme vaadiyle muhtemelen hem ileride özelleştirmelere gösterilecek tepkileri biraz olsun yumuşatmayı hem de uzun süre işsiz kalma riskini göze alma lüksü olmayan birçok kamu calışanını da daha kötü koşullarda daha “esnek” bir şekilde istihdam etmeyi hesaplıyordu. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi bir şey kısaca. Şimdi asıl soru şu: Acaba hükümet TEKEL işçilerini de sıtmaya razı edebilecek mi? Peki bu son eylemler vesilesiyle tekrar gündeme gelen özelleştirme ve 4-C konusunu nasıl tartışabiliriz? Bence ortada iki temel konu var. Birincisi ekonomi politikası olarak özelleştirmeye nasıl yaklaşabiliriz sorusu. Daha da açarsak ‘özelleştirme iyi bir şey mi, Türkiye’de nasıl uygulanıyor, nasıl yapılmalı, neleri özelleştirmeli neleri özelleştirmemeli?’ şeklinde uzayıp giden sorular sorabiliriz. Özelleştirmeye kategorik olarak karşı olmayıp uygulamadaki bazı sorunlar yüzünden belirli özelleştirmelere muhalif olabiliriz. Veya tamamen ideolojik sebeplerden özelleştirmenin karşısında olabiliriz. Piyasa mekanizmasının ve özel mülkiyetin giderek devlet kontrolü ve ortak mülkiyetin yerini almasının toplumsal ilişkileri zedelediginden, herşeyi alınıp satılabilen metalara dönüştürdüğünden yakınabiliriz. Veya milliyetçi bir pencereden bakılırsa özelleştirmeler milletin malını yabancılara peşkeş çekmektir; özelleştirmelere olur vermek vatan hainliğidir vs. Bir noktadan sonra bu konuda nerede durduğunuz gelip dolanıp dünyayı nasıl algılayıp yorumladığınıza, yani hayat görüşünüze dayanır. Ben iktisadi teşebbüslerin tümüyle devlet kontrolünde olmasına karşıyım. Yani koşullu ve kısmi olarak özelleştirmeden yanayım. Bunun muhtelif sebepleri var. Bunların bir kısmı ekonomik argümanlara dayanırken bir kısmı da reel siyasetin gerçekleriyle alakalı. Önce siyasi sebeplerden bahsedelim. Sadece Türkiye’de değil kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT) olduğu birçok ülkede devlet kontrolündeki işletmeler siyasi manipülasyona en açık kurumlar olarak çıkıyor karşımıza. Halkın vergileriyle kurulan işletmelerin içini boşaltan siyasetçilere Türkiye’de yıllarca tanıklık ettik. Çogu zaman, şahsi veya partisinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde bu işletmeleri kendi yandaşlarına istihdam kapısı olarak kullandı siyasilerimiz. Sonuç olarak bu işletmelerin birçoğu liyakat sisteminden uzak, kar edemeyen hantal işletmeler haline geldi. Siyasi popülizm sonucu bir hükümetten diğerine miras bırakılan aşırı istihdamın ve kaynak israfının devlet bütçesi üzerindeki yükü birçok toplumsal projenin gerçekleşmesini engelledi. Ne yazık ki bu işletmelerin siyasi rant aracı olarak kullanılmasını özelleştirmeden engellemek teoride mümkünse de bunun pratikte oldukça zor olduğu -tarafsız bir yargı, temiz bir hükümet, şeffaf siyaset ve bağımsız denetim mekanizmaları oluşturmak işe yarayabilirdi- tecrübeyle sabit. Özelleştirmeye sıcak bakmamın bir de ekonomik sebepleri var. Merkezi planlamayla yönetilen ve birimler arasında piyasa ekonomisindeki gibi bir rekabetten bahsedemeyeceğimiz bir ekonomi ile tamamen özel teşebbüslerin birbirleriyle rekabet ettiği bir ekonomiyi kıyaslayalım. Ekonomide merkezi planlamanın en geniş çaplı örneğine Sovyetler Birliği’nde uygulanan kumanda ekonomisi ile tanık olduk. Kumanda ekonomisi deyince hangi işletmenin hangi ürünü hangi diğer işletmelere hangi miktarlarda ne kadar para karşılığı satacağına karar veren, bunu yaparken nihai ihtiyaçları belirleyip ona göre üretim kapasitesi oluşturan, girdi-çıktı hesapları ile tüm üretim ve üretimin dağıtım ağını organize eden devasa bir merkezi teşkilattan bahsediyoruz. Devletin belirlediği milli hedefleri ve toplumsal öncelikleri esas alan bu sistemin etkin bir sekilde işleyebilmesi için karar alıcı merkezi otoritenin sahip olmasi gereken bilginin tamamen elde edilmesi mümkün değil. Tamamıyla toplumun refahını gözeten karar alıcılar varsaysak bile sistemin verili kaynakları kullanarak en yüksek katma değeri yaratabilmesi için gereken bilgi oldukça yüksek. Bireylerin ihtiyaçlarını belirlemek, üretkenliklerini ölçmek, kaynakların ne tür yatırımlara aktarıldığında daha verimli kullanılacağını öngörmek, her bir işletmenin etkinliğini denetlemek, aksaklıkları tespit etmek için gerekli bilgi akışını sağlamak oldukça zor. Özel işletmelerin rekabet ettiği ideal bir serbest piyasa ekonomisinde ise fiyat mekanizması sayesinde bireysel kar ençoklama problemlerini çözen işletmeler sadece kendi üretim parametrelerini ve piyasadaki mevcut fiyatları gösterge alarak girdi taleplerini ve üretim miktarlarını belirlerler. Planlı ekonomilere kıyasla aşırı talep veya aşırı arz gibi problemler çok daha geçicidir. Serbest piyasada oluşan fiyatlar bireylerin ve toplumun değişen ihtiyaçlarını çok daha hızlı ve şeffaf bir şekilde yansıtabilir. Böylece kaynakların bu değişen ihtiyaçları karşılamak için yönlendirilmesini sağlar. Öte yandan planlı ekonomiyi savunan iktisadi argümanlar da mevcut. Bu argümanların ana dayanak noktası iktisadi faaliyetlerin devlet tarafından organize edilmesinin ve devletin ana ürün ve hizmet talebini tek başına karşılamasının gerek ölçek ekonomisinden (yani tek bir işletmenin yüksek miktarlarda üretim yapabilme gücünün o işletmeye birim maaliyet avantajı sağlaması) faydalanmak adına gerekse çalışanlara istihdam güvencesi sunmak anlamında en doğru karar olduğu varsayımı. Ayrıca iktisadi hayatın devletin çatısı altında toplanmasının sektörler arası koordinasyon ve planlama esnekliğini artıracağından, genel ekonomik resmi gözeten ve kontrol eden bir mercinin planlamasının, toplumun refahı ve gelir dağılımı açısından daha arzu edilir sonuçlar doğuracağından da dem vurulabilir. Hatta merkezi planlama altında ekonomik dalgalanmaların ve ekonomik krizlerin daha az olacağını da savunabiliriz. Bu daha istikrarlı ekonomik ortamda devletin uzun vadeli, büyük ve riskli yatırımlara girişmesi daha kolayken serbest piyasa ekonomilerindeki özel işletmeler bu tarz yatırımlardan kaçınabilir. Son kertede teorik olarak eksilerinin yanısıra muhtemel artılarının da olmasına rağmen planlı ekonomilerin pratikte piyasa ekonomilerine nazaran sürdürülmesinin zor olduğunu, bunların zamanla kabul edilemeyecek kadar hantal sistemlere dönüştüğünü gördük. Sovyetler Birliği’ndeki 70 yılı aşkın planlı ekonomi tecrübesinin bize gösterdiği, devasa bir kumanda ekonomisinin kronik arz açıklarına, üretimde atıl kapasite problemlerine çok yatkın olduğuydu. Neticede piyasa ekonomisini benimsemiş Batı'lı rakiplerini yakalayamaz hale gelen Sovyet ekonomisi, milyonlarca insan için görece olarak daha fazla eşitlik ama aynı zamanda da fakirlik ve yoksunluk üretti ve miyadını doldurup tarihe karıştı. Tabi ki politika olarak özelleştirmeyi savunmak ekonomik libertarianların devletin elini herşeyden çekmesini savunması ile aynı şey değil. Stratejik önemi olan, doğası gereği kamusal fayda sağlayan ve dolayısıyla devlet eliyle yönetilmesi toplumun refahı açısından daha olumlu olan sektörler özelleştirme kapsamına alınmamalı diye düşünüyorum. 'One size fits all' - herhalde 'her duruma aynı reçete' olarak çevirebiliriz bunu- diye niteleyebileceğimiz bir özelleştirme anlayışına karşıyım. Bunun yanısıra ihalelerin şeffaf olmadığı, kişisel rant aracı olarak görülen bir özelleştirme süreci de pek tabi ki faydadan çok zarar getirebilir. Özetlemek gerekirse ben özelleştirmenin doğru yapıldığı ve kapsamı doğru belirlendiği sürece ve madurların kaybını telafi edecek kurumlar mevcut olduğu taktirde toplum için arzu edilen bir politika olduğunu düşünüyorum. Devlet aracılığı ile halka ait olan işletmelerin satılarak gelirin halka aktarılması ve satılan işletmelerin özel muteşebbisler tarafından daha üretken hale gelmesi prensipte herkes için faydalı olabilir. Tabi 'ne pahasına olursa olsun - yani pastanın büyüklüğü ne kadar küçük olursa olsun- daha eşit bir gelir dağılımı' diye tutturuyorsanız bu meşru bir sosyal bir tercihtir derim. Benim tercihlerime nazaran çok uç bir tercih olsa da. Gelelim ikinci önemli hususa; yani özelleştirme sonrası madur olan kesimler hakkında ne yapılmalı sorusuna. İşte bence en kritik soru bu. Bu açıdan 4-C uygulaması en azından TEKEL işçilerinin (daha önce onlarinki kadar büyük bir protesto olmamıştı) yaşam koşullarında önemli bir düşüş anlamına geliyor. Öncelikle birçok işçi önceden kazandığından daha düşük maaşlar alacak. Özelleştirmede işsiz kalanlar geçici personel olarak en fazla 10 ay süreyle ve ayda 650 lirayla çalıştırılacak. Her on ay bittiğinde, yeniden on ay süreyle bir kamu kuruluşunda çalıştırılmaları öngörülüyor. Böylece kıdem tazminatından mahrum oluyorlar. Sendikalaşma hakkı zaten hak getire. Türk-İş ortada çifte standart olduğunu savunuyor. Örnek olarak geçmişteki bazı özelleştirmelerde (bkz. Petlas, Turban, Köy Hizmetleri, SEKA, Orman Ürünleri) işçilerin özlük hakları ile beraber başka kamu kurumlarında emekli olana kadar çalışma hakkı elde etmelerini veriyor. Eylemlerin işçiler için şu ana kadar ki getirisi hükümetin başka bir teklifle gelmesi oldu. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in açıklamasına göre hükümet 4-C kapsamında çalışan ilkokul mezunu işçilerin maaşlarını %17.4 (yani 114 TL) artış ile 658 TL’den 772 TL’ye, lise mezunlarınınkini %15.8 (116 TL) artış ile 856 TL’ye ve yüksek öğretim mezunlarının ücretlerini de %14.3 (117 TL) oranında artırarak 938 TL’ye çıkarmayı öneriyor. Son haberlere göre sendikalar ve işçiler bu öneriden memnun değil. Hala 4-C kapsamı dışında kalmak istediklerini vurguluyorlar. Muhtemelen çoğunluğu oluşturan lise mezunu 4-C’lileri ele alırsak yeni öneride ellerine geçen miktar 856 TL. Asgari ücret ise 1 Ocak 2010 itibarıyla, 16 yaşından büyükler için brüt 729, net 577 lira. Burada yıllarca çeşitli kamu işletmelerinde emek vermiş ve birçoğu için ücretleri şu an teklif edilenin çok daha üstüne çıkmış işçilerden bahsediyoruz. Bu işçilerin önceki maaşları ile kıyaslandığında bu ücretler oldukça düşük kalıyor. Üstelik hangi yüzle farklı kıdemlere ve yeteneklere sahip bu insanları sadece ilkokul mezunu lise mezunu, yüksek öğretim mezunu şeklinde eğitim seviyesine göre kategorilere bölüp dalga geçer gibi yılların işçisinin net maaşını 2,200 TL’den 800 TL’ye çekersin? Binlerce insana ‘lale devri sona erdi’ –bu arada bir an için hakikaten TEKEL işletmelerinde işçiler için bir yan gelip yatmanın söz konusu olduğunu kabul etsek bile bu lale devrinin sorumlusu işçiler değil siyasetçilerdir- diyerek tüm bedeli işçilere ödetirsin? Yeni yıl zamlarını bir güzel yapar ama bu insanlar evlerini geçindirirken ne kadar zorluk çekecek sormazsın. Şimdi belki soracaksınız "kardeşim AKP zaten ekonomik anlamda muhafazakar liberal bir parti değil mi? Neden bu kadar şaşırıyorsun" diye. Benimki şaşırmadan ziyade bir serzeniş sadece. AKP'nin 4-C'den geri adım atması bana mümkün gözükmüyor. Yine de TEKEL işçilerinin sadece kendileri için değil benzer duruma düşmüş ve düşecek diğer insanlar için de eylemlerine devam etmesini umuyorum.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Eylemsel bir haftasonu

Bu haftasonu, İstanbul ve Ankara'yı bir dizi eylem bekliyor. Epeydir bu kadar yoğun bir takvim denk gelmemişti sanırım, bildiğim kadarıyla 3 "yasal" eylem var haftasonu. Belki katılmak, destek vermek isteyenler veya medyadan takip etmek isteyenler, olup biteni merak edenler olur diye kısaca bilgilendireyim istedim. Şöyle ki;
(İstanbul) Eylem maratonu yarın, yani aslında bu yazı yayınlandığında artık bugün olacak, 21 Kasım cumartesi günü saat 11.00'de İstanbul'da Tünel Meydanı'nda Yeşiller Partisi öncülüğünde düzenlenen, "Bir göz de sen ol!" sloganıyla, Güneydoğu'da 1988'den 2009'a kadar "Öldürülen 342 Çocuk İçin 21 Kasım Eylemi" ile başlıyor. Eylem günü olarak 21 Kasım'ın seçilmesi, Uğur Kaymaz'ın bundan tam olarak 5 sene önce bugün hunharca öldürülmüş olmasından kaynaklanıyor sanırım. Güneydoğu'da süregelen savaşa ve bu savaşta öldürülen çocukların, Uğur Kaymaz'ın, Ceylan Önkol'un hesabını sormayı ve bu ölümlerin sonlanmasını amaçlayan bir eylem. İHD tarafından son güncellenen listeye göre, bu sayının 372 olduğu belirtiliyor. Mevzubahis listeye buradan ulaşabilirsiniz. Yeşiller'in internet yayını Yeşil Gazete'nin internet sitesinden bir alıntı yaparsak;
"Sanatçılarımızın yakacağı ağıtlar eşliğinde, aramızdan 342 kişi her biri bir çocuğun adını taşıyan beyaz önlükler giyecek, kalanımız barış ve adalet gerçekleşene kadar taşıyacağımız kırmızı bileklikler takacak. Her önlük, her kırmızı bileklik vicdanlara bakan birer göz olacak… “Katilimiz nerede” diye bakan gözlerle Taksim Meydanı’na kadar sessiz, sözsüz, pankartsız yürüyeceğiz. Taksim’de saat 12.30′da bir basın açıklaması okuyacağız. Seni de bekliyoruz. Bir göz de sen ol!"
---------
(Ankara) Kronolojik olarak ikinci eylem, "Krize, Açlığa, Yoksullaştırmaya, İşsizliğe, Zamlara Hayır Mitingi". Sendikalar, sivil toplum örgütleri, aralarında TKP, EMEP, ÖDP ve DTP'nin bulunduğu sol partiler ve ülke sağını temsilen CHP'nin birlikte düzenlediği miting, AKP hükûmetinin zamlarına, işçi/yoksul halk karşıtı politikalarına, her türlü "paranın yanında, parasızın karşısında" haltına karşı düzenleniyor. Miting saat 15.00'da Kolej'de olacak, 13.00'da Gençlik Parkı'nda toplanılıp, Kolej'e doğru yürüyüşe geçilecek. Mitinge ilişkin daha ayrıntılı bilgiye şuradan ulaşmak mümkün.
---------
(Ankara) Bilgim dahilindeki son eylem, 22 Kasım pazar günü Ankara Sıhhiye'de gerçekleştirilecek olan "Psikologlar Meslek Yasası İçin Yürüyor!" eylemi. Türk Psikologlar Derneği (TPD) ve Türk Psikoloji Öğrencileri Çalışma Grubu (TPÖÇG) tarafından düzenlenen, bir alt grup olarak Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği Girişimi'nin de destek verdiği eyleme Facebook grubundan görüldüğü kadarıyla 700'e yakın psikolog, psikoloji öğrencisi ve destekçi katılıyor. Eylemin amacını kısaca Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği' Girişimi'nden alalım;
"Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği Girişimi olarak bu eylemin ana talebi olan meslek yasası oluşturulması sürecini destekliyoruz. Bu meslek yasasının; alanda çalışan psikologların, işsiz psikologların, psikoloji alanında eğitim gören üniversite öğrencilerinin, akademide çalışan psikologların talepleri temel alınarak; içinde onların, sağlık ve eğitim emekçileri sendikaları temsilcilerinin de bulunduğu bir kurul tarafından tabandan ve demokratik bir şekilde düzenlenmesini talep ediyoruz."
Saat 14.00'da Toros Sokak Basın Park'ta buluşacak olan grup, Abdi İpekçi Parkı'na yürüyecek, basın açıklaması ve konuşmaların ardından eylem sona erecek. Bu eylemle ilgili bilgi de Türk Psikologlar Derneği'nin internet sayfasından edinilebilir. Ayrıca TPD Genel Başkanı Gonca Soygüt'le konuya dair yapılan görüşmeye de şuradan ulaşmak mümkün.