2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Milliyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milliyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2013 Çarşamba

Türkiye'nin gerçekle imtihanı: Boston edition - 1

Boston patlamalarından sonra yaşanan süreçte hiç şaşırtıcı olmayan fakat gene de aydınlatıcı ve de not düşülmesi gereken iki olgu var. Birincisi, medyanın -ki biz bunlara dünyanın her yerinden haber alma hususunda güveniyoruz hesapta- bilgiye en kolay ulaşacağı ABD gibi bir yerde çuvalladığı gerçeği, ikincisi ise insanların birinci olgu ile bağlantılı olarak, konuya dair geçerli ve kapsamlı bilgilere sahip olmaması. Bu doğrultuda iki yazı yazmak istiyorum. Öncelikle medya ve medya figürleri ile dalga geçeceğim, ikincisinde ise -eğer hevesim olursa- olan biteni olanca ayrıntısıyla anlatıp, konuyla ilgili süreçte yapılan çıkarımlara ışık tutmaya çalışacağım (onu yaparken de dalge geçeceğim çok hoş insanlar var tabii)

Sinirlerimin en çok tepeye çıktığı gün küçük kardeşin arandığı gündü, o günden birkaç haberi not düşmüşüm. Süreçte eminim daha çok saçmalıklara maruz kalındı ama o kadar vakit harcayasım gelmiyor.

Öncelikle Radikal'in haberine bakalım:

Daha en baştan yanlış bir bilgiyle başlıyor haber, zira resimdeki "Boston bombacılarının evi" değil, Watertown'da arama yapılan evlerin herhangi birisi. İkincisi, o gün sadece bir "operasyon" yapılmadı, belirli bir çember içindeki bütün binalar arandı. Üçüncüsü, "Dzohokhar Tzarnaev, Boston'a sınır kentlerden biri olan Watertown'da bir evde köşeye sıkıştırıldı." ifadesi de yanlış, çünkü bu haber yayınlandığı anda hala daha bulunamamıştı kendisi. Dördüncüsü, Radikal kardeşin adını yanlış yazdığı gibi (ya Dzhokhar yazın, ya Cohar diye translitere edin, ya da Amerikalıların tercih ettiği gibi Jahar deyin, Noel Baba gülüşü gibi "Cohohar" uydurmayın) haber boyunca da ne yazacağına da bir türlü karar veremiyor, zira Dzohokhar, Dzhozkar, Dzhokhar, Dzokhar gibi her varyasyonu deniyor.

Radikal ne ki, çalışanı ne olsun: Bir başka habercilik fiyaskosu da Cohar'ın yakalanma operasyonu sırasında Cüneyt Özdemir'den geliyor. Özdemir, hata yapmakla kalmıyor, bir de hatasıyla ve yapamadığı gazetecilik ile övünüyor. Kendisinin zırvalamasından şu tweet'i ile haberdar oldum.

Kendisi sanki olay yerinden bildiriyormuşçasına 20.46'da "ABD basınını atlatıyorum" öz-övgüsünde bulunuyor -ki Türkiye'de ikamet eden birinin haber kaynağı ABD basını değil de ne olabilir, çok merak ediyorum-, lakin işin komiği, şu tweet'i ben kendisinden iki dakika önce, bizzat ABD basınından bilgilenerek atmıştım:


Burada "ABD basınını atlattığı" övgüsüyle kendinden geçen Özdemir, zanlının yakalandığı haberi geçilmeden 16 dakika önce, operasyon bir saate yakın süredir devam ederken ise şunu yazıyordu:


Radikal'i bir kenara koyup, Milliyet'e bakalım: Olay günü Watertown'daki bütün evlerde arama yapılırken, kendilerinin ön plana çıkardığı gelişme şu:

Haber metninde de Watertown'ı Waterfront yapmayı beceren Milliyet, haberi geçtiği sırada "sokağa çıkma yasağı" -ki öyle bir yasak yoktu zaten, "sokağa çıkmayın" tavsiyesi ile "sokağa çıkma yasağı" çok farklı şeyler- kalkmış olmasına rağmen "birkaç gün sürecek" bilgisine yer veriyor.

Bunlara ufak tefek hatalar desek bile, şu akıl ve mantık süzgecinden zerre geçmemiş ifadeye yer verebilmek büyük başarı ister: "Boston polisinin peşine düştüğü Dzhokhar A. Tsarnaev ise internette yayımladığı mesajda, Hepinizi öldüreceğim. Siz kardeşimi öldürdünüz ifadesini kullandı." Böyle bir mesajın yayınlandığı falan yok, her zaman olduğu gibi büyük bir olaydan sonra açılan sahte Twitter hesaplarından birinde geçen bir ifade bu.

Gelelim Sabah'a. Haber metni şimdiye kadar gördüklerimiz arasında en derli toplu olan gazete, kağıt üzerinde olmayan çok büyük bir saçmalığa imza attı. Arkadaşımın Facebook'unda "Boston" bilgisini gören gazete, onu arayarak olayla ilgili bilgi almak istedi. Vallaha atmıyorum. Evet, bütün olan biten ABD medyasının her türlü kaynağında anlatılırken, Sabah gazetesinin metodu Facebook'ta "Bostonlu Türk" arayıp ona soru sormaktan ibaret.

Dediğim gibi, birçok medya kuruluşunda irili ufaklı hatalara rastlamak mümkündü, fakat bu dört örnek meseleyi gayet güzel toparlıyor. Tekrar etmek gerekirse, burunlarının dibinde milyon tane kaynak varken doğru düzgün haber yapmayı beceremeyen bu medya kuruluşlarından Afrika'da vs. olan biteni öğrenmek nasıl bir hayal, düşünün. Zaten mesela Star gazetesinin köşe yazarı öyle bir Mali portresi çizmişti ki hiç çizmese daha iyiydi.

(devam edecek...)

7 Nisan 2012 Cumartesi

Fethullah Gülen ve Alevilik (1995)

(8 Temmuz - 10 Temmuz 1995 tarihleri arasında Milliyet gazetesinde yayınlanan Ruşen Çakır mülakatını buraya alıntılayacağım. Çakır, Gülen, Doğan grubu, Alevilik anahtar kelimeleriyle ilgi çekici olmayan bir mülakat olması düşünülemezdi zaten, nitekim öyle de olmuş. Fethullah Gülen'in Alevilik üzerine görüşleri resmi sitesinde de mevcut zaten, fakat oradaki çoğunlukla 1995 tarihli alıntılarda bu mülakata başvurulmamış pek. Alevilik'in makbul sınırlarda tutulması çabasının yoğunlaştığı, İzzettin Doğan isminin ön plana çıkarıldığı, buna karşın Aydınlık çizgisinin Alevilik'e sahip çıkmaya çalıştığı 1990'lara dair ilginç bir perspektif olduğu kanaatindeyim. İkinci soruda bahsedilen istihbarat bağlantısı, Çiller'i mafya konusunda uyarması, DHKP-C militanı Sibel Yalçın üzerinden gerçek Alevilik çıkarımları da işin bonusu olsun.)

Son dönemdeki çıkışlarıyla ve cemaatinin faaliyetleriyle hep gündemde kalan Fethullah Gülen, Gazi olaylarının ardından "Ben de Aleviyim" demesiyle dikkatleri çekmişti. Son olarak İzmir'de Başbakan Tansu Çiller'den cemevi açmak için destek istediği öne sürülen Fethullah Hoca kendisine ilettiğimiz soruları yanıtladı.


- Alevi - Sünni ayrımı konusunda ne düşünüyorsunuz?


- Temelinde sevgi, muhabbet, birlik, düzenlik, yardımlaşma ve birleştiricilik bulunan bir yol ne yazık ki, Alevi değil, birtakım sol, komünist ve tamamen bölücü, kan dökücü örgütlerce sahipleniliyorsa, biz bunun Alevilikle alakası olmadığını kabul ediyor ve Alevi kardeşlerimizin de aynı inançta olduğuna inanıyoruz. İslam içi siyasi kavgaların, sahabe arasındaki birtakım hadiselerin tamamen tarihte kaldığı bir zamanda Sünni - Alevi ayrımının yersizliği ortadadır ve şu anda böyle bir ayırımı destekleyecek hiçbir unsur sözkonusu değildir.


Aleviliği istismar etmeye çalışan bazı komünist örgütler ve onlara alet olan ateistler, hem İslam'ın, hem bu ülke ve milletin, hem de arkasına sığındıkları Atatürk'ün düşmanıdırlar. Yıllarca onu en büyük faşist ve burjuva devrimcisi olarak suçlayanlar, eğer emellerinde muvaffak olurlarsa -ki, inşallah olamayacaklardır- ilk defa Kemalizm'i dinamitleyeceklerdir. Çoklarının habersiz bulunduğu bu hakikatı ilk defa burada ifade ediyorum.

- Özellikle 1980 sonrası başlayan ve Alevi aydınlarınca Alevi Rönesansı" olarak tanımlanan hareketliliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

80'den sonra dünyanın her tarafında dine dönüş başladı. Demir perdenin çökmesi ile bu daha da hızlandı. Protestanların protestanlığa, Katoliklerin katolikliğe, Budistlerin Budizm'e dönmesi gibi, elbette Müslümanlar da Müslümanlığa dönecekti. Gayet tabii olan bu vetirede, yıllarca sol ve komünistler tarafından istismar edilen Aleviliğin de özünü araması tabiidir. Alevilik, solculuk ve komünistlik değildir. Hele hele sevgi, muhabbet, hoşgörü, diğergamlık, fütüvvet adına vampirler gibi kan içicilik değildir. Kaynakları Hz. Ali (ra)'nın Nehcûl-i Belaga"sı ise, Mevlana'nın Mesnevisi, Yunus Emre'nin deyişleri, Hacı Bektaş*i Veli'nin Makalatı, Ahmed Yesevi'nin Hikmetleri ise onlar da kaynaklarına döneceklerdir. Dönecekler ve her türlü istismar ağından kurtulacaklardır.

Gaziosmanpaşa hadiselerinden birbuçuk ay kadar önce birisi vasıtasıyla yukarılara bir rapor ilettim. İstihbaratta profesyonel bir dostumun verdiği bu raporda, PKK tarafından Almanya'da büyük hazırlıklar yapıldığı, Türkiye'de bazı hassas yerlerde Alevi ocak ve bucaklarının kundaklanacağı, Aleviler'den bazılarının vurulacağı ve bütün bunlar Sünnilere isnad edilere Aleviler'in ayaklandırılııp, bir Sünni-Alevi çatışması meydana getirileceği bu raporda yazılıydı. Bunun arkasında da PKK ve Abdullah Öcalan vardı.

Bütün bunların dışardan destek gördüğü, Batılı büyük güçlerin hiçbir zaman birlik halinde gelişmemizi istemediği açıktır. Ve çok acıdır, Türkiye'de Alevi olmadıkları halde Alevilik iddia eden birtakım ateistler, temelde din ve Atatürk düşmanı, dolayısıyla din ve vücdan hürriyetini garantiye alması gereken laiklik düşmanı çevreler Kemalizm arkasına sığınarak, ateizm adına buna destek verdiler. Fakat bereket versin, Aleviler de, polisimiz de çok basiretli davrandı. erçi askerle polis karşı karşıya getirilmeye çalışılıyordu, polisin basireti buna imkan vermedi. Bu münasebetle işin başındaki şahsa telefon ederek polisimize tebriklerimizi arz ettim.

Niyetleri, ülkeyi parçalamak, polisi yıpratıp askeri bir cuntaya gel demek, Müslümanları ve milli, dini hizmet veren müesseseleri ezmekti. Ayrıca, yıllarca istismar edilen Alevileri yine aynı istismar çevrelerinin ağına bir defa daha çekmek ve gerçekleri görerek, bu ağdan kurtulmalarına fırsat tanımamaktı. Allah izin vermedi.

Türkiye'de ateizme, din düşmanlığına kilitlenmiş bir kesim, Alevilerin devamlı surette belli bir siyasi çizginin oy deposu olarak kalmasını istemektedir. Özlerine, öz kaynaklarına ve şifahi kültürden yazılı kültüre geçmeye yönelen Aleviliğin ister rönesans deyin, ister reform deyin, aslıyla buluşması tabii bir vetiredir.

- Alevilik sadece Hz. Ali taraftarlığı mıdır?


Meseleyi lügati açıdan ele alacak olursak, Alevi deyince ilk akla gelen şey, Hz. Ali (ra) taraftarı olmaktır. Hz. Ali (ra) fütüvvetin, kahramanlığın, diğergamlığın, hasbiliğin temsilcisi idi. O yiğittir, pervasızdır, korkusuzdur, haksızlıktan fersah fersah uzaktır. Bu açıdan Alevilik Seyyidina Hz. Ali (ra)'nin amelde, davranışta, düşüncede arkasında olmak, ilave olarak da, Hz. Ali (ra)'nin bu yanlarıyla diğer sahabiye yaklaşmak demektir. Hz. Ali (ra)'nin, Efendimiz (SAV)'in velayetini temsil etmesi açısından Hz. Bediüzzaman Said Nursi buna bir de velayeti katar. Türkiye'de Aleviliğin ilk temsilcileri diyebileceğimiz Türkmenler, onun daha çok mertliğine meftun olmuşlardır. Ayrıca, birer delikanlı, yiğit ve akıncı olarak ordularımızın önünde yürümüş ve erler, erenler, alperenler halinde bu milletin i'tilasında büyük hizmetler vermişlerdir.


- Siz, Gazi olaylarından sonra Ben de Aleviyim" şeklinde bir açıklama yaptınız. Bununla neyi kastediyordunuz?


Doğup büyüdüğüm evde olsun, yetiştiğim medrese, tekkede olsun ve Bediüzzaman çizgisinde olsun Ehl-i Beyt sevgisi ve tasavvuf Aleviliği en önde gelen unsurlarından biriydi ve biridir de. O kadar ki, evimizde tüten Ehl-i Beyt sevgisinden dolayı benim Hz. Ali (ra)'ye olan tutkum diğer sahabeleri gölgeliyordu. Fakat, en başta Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra) ve Hz. Osman (ra) olmak üzere bütün sahabinin büyüklüğü müsellemdir. Onlara da sevgi be bağlılık duymak gerekir. Bu yüzden yıllarca Hz. Ali(ra)'ye olan mahabbetimin diğer sahabiye olan sevgimi gölgelememesi için çok çalışmışımdır. Hz. Ali(ra) "Haydar-ı Kerrar"dır, Damad-ı Nebidir, pekçok huhusi fazilette ve bilhassa Efendimiz (SAV)'ın mübarek soyuna, bu soydan kıyamete kadar gelecek çok büyük velilere baba olmada bütün sahabiye üstündür. Bu cihetten Hz. Hasan da üstündür, Hz. Hüseyin de üstündür. İşte bu tasavvuf veya velayet Aleviliği açısından öyle demiştim. 


Fıkıhta takip ettiğim Hanefi mezhebi de büyük ölçüde Hz. Ali(ra)'ye dayandığı gibi, Hz. İmam-ı Azam Ebu Hanife ile Hz. İmam-ı Cafer es-Sadık arasında da büyük bir yakınlık vardır.

Bizim mesleğimizde Hasenilik esastır. Hz. Hasan, Hzç Muaviye'ye karşı hilafet davasından vazgeçerek, İslam toplumunun birliğini sağlamış ve müslümanlar arasında kan akıtılmasını önlemiştir. Yani o, siyasetle, dünyevi makam ve mevkilerle alakasının olmadığını ve aslolanın müslümanların birliği olduğunu, bizzat davranışıyla ortaya koymuştur.

İşte bu manada Hz. Hasan'ın çizgisindeyim ve öyle düşünüyorum, Hz. Ali (ra)'yi, Hz. Fatıma (r. anha)'yı, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i seviyorum diyen Aleviler'e karşı bağrımız açıktır. Böyle çok engin, herkese açık bir yanımız var. Her seviyede bulunan Alevi'ye karşı da yardıma hazır bulunduğumuzu rahatlıkla söyleyebilir, hepsinin ayaklarının altına başımı rahatlıkla koyabilirim. Bu manada Gaziosmanpaşa olayları münasebetiyle "Ben de bir Aleviyim dedim. Annem de o kadar Alevi idi. Babam da o kadar Alevi idi. Öünkü o duyguyu, o düşünceyi bana telkin eden babamdı. Evet Hz. Ali (ra)'nin kahramanlıklarını anlata anlata ruhumda kahramanlık düşüncesini bana aşılayan o olmuştu.

- İzmir'de Başbakan Tansu Çiller'den cemevi açmak için izin istediğiniz doğru mu? Doğruysa, bu talepteki amacınız nedir?


Herhangi bir ferdin cami yapmak veya cemevi açmak için Başbakan'dan izin istemesi sözkonusu olamayacağına göre, böyle bir iddia fevkalade manasızdır. Başbakanlıkla görüşmeden önce, içlerinde Alevi dedelerinin de bulunduğu bazı Alevi vatandaşlarımızla elçiler vasıtasıyla veya bir sofrada yüzyüze gelerek konuştuk, bazı meseleleri müzakere ettik. Bana cemevi yapma hususunda işbirliği teklif ettiler. Cevaben "Bazı kardeşlerimiz, bazı Alevi vatandaşlarımız bizim böyle bir şeye doğrudan katılmamızdan rahatsız olabilirler. Siz, cemevi yapmak mı düşünüyorsunuz, yoksa kültür lokali veya okul açmak mı planlarsınız, her ne yaparsanız biz de arkadan destek veririz. Bu işe doğrudan karışmayalım." dedim.


Başbakanla İzmir'de görüşmem daha yeni gerçekleşti. Benim bu vaadim ise bundan çok önceydi. Başbakan'a İzmir'deki görüşmede, yeraltı dünyası ile, mafya ile alakalı endişelerimi aktardım. Ve bütün bunların faturasının kendisine çıkarılacağını söyledim.

Cemevi açma hususunda Alevi kardeşlerimize yardım vaadetmem konusunda şunu diyebilirim ki; Alevilik, yıllarca şifahi bir kültür olarak kalmıştır. Şu ilim asrında onun da yazılı kaynaklarına dönmesi gerektir diye düşünüyorum. Ayrıca, benim Alevi vatandaşlarımın cemevlerine saygılı olduğum ölçüde, o da benim duyguma, düşünceme saygılı olacaktır.

- İslami çevrelerin büyük çoğunluğu, kabaca Alevilerin Ehl-i Sünnet çizgisine çekilmesi olarak tanımlanabilecek bir strateji izliyor. Bu yaklaşım sahipleri Alevi yerleşim birimlerine cami yapılmasını da öneriyorlar. Halbuki siz cemevlerinin sayısının artırılmasını istiyorsunuz...


Alevi vatandaşlarımızın rızası olmadan bir köyde cami yapıldığına kani değilim. İçinden geldiğim meslek mensupları olarak şu ana kadar illa da bir Alevi köyüne cami yapılsın diye ısrar eden müftü veya düyanet görevlisi görmedim. Önceleri daha çok dağ başlarında yaşayan Alevi vatandaşlarımız zamanla yol kenarlarına indiler ve mütemeddin bir toplum olmaya yöneldiler. Kapalı bir toplum olmaktan açık toplum olmaya yönelince okulun yanı sıra caminin de yapılmasını isteyenler çıkabilir.


En son olarak, bir çatışmada ölen Sibel Yalçın'ın da bir imam tarafından yıkanıp, techiz ve tekfin edilmesini isteyen pek çok Aleviler oldu; hatta gerçek Alevi olanlar bu istekte bulundular. Bizzat kendilerine imam talep eden Alevilere de çok rastladım. Bu noktada devlet, Aleviler isterse imam hatiplere Alevilikle ilgili dersler koyabilir. Onların kaynaklarını okutabilir. Sanırım devlet, eğer bir Alevi yerleşim birimine cami yapmışsa, bu Alevilerin istekleri ile olmuştur.

Bu bakımdan bazıları cami yapmak istiyor, bazıları da cemevlerinin sayısının artırılmasını istiyor şeklinde ayrı mülahazaların varlığını düşünmek kanaatimce yanlıştır. Birtakım ateistlerin, komünist bölücü örgütlerin "Alevi köyünde caminin ne işi var?" demesinin ardında, "hilali, yıldızı koparalım da yerlerine orak-çekiç getirelim" mülahazası olsa gerektir.


17 Kasım 2010 Çarşamba

Meme Gazeteciliğinde Son Nokta

Bu blogda, özellikle sokaktaki adam gazetelerin "meme koy da reyting artsın" olayını eleştirdik sıklıkla. Ama hiç aklıma bir gazetenin "En Güzel Japon Porno Yıldızları" diye bir fotogaleri açıp, o galerinin etiketlerini Japonya - güzel - porno diye koyacağı aklıma gelmemişti.

İnanamadınız değil mi? Screenshot'ımızı da koyalım o halde:


Link de verelim de, Google'dan anahtar sözcük araması sonucu bu post'a gelecek olan arkadaşlardan küfür yemeyelim.

Milliyet bugün kendini aştı. Bakalım kim görüp arttıracak, çok merak ediyorum.

2 Eylül 2010 Perşembe

Milliyet için gazetecilik dersleri

Medyanın aczinden zaman zaman bahsediyoruz burada. Bu sefer de Milliyet yine Türkçe konuşmayı/yazmayı ve gazeteciliği unutmuş. Alıntılarla örneklendirelim ve açıklayalım. Peşinen de Milliyet'e bir redaktör ve bir de foto muhabir edinmesini salık verelim.

Öncelikle, yandaki fotoğrafa dikkatlice bakın. Bir gariplik görüyor musunuz? Görmüyorsanız bir de şuradan daha büyük boyutlu olarak bakın. Artık bir gariplik algılamış olsanız gerek. O formanın üstündeki çizgiler var ya... Hani böyle dairesel/eliptik ve sonrasında düzleşiyor falan. Bilmiyorum hiç denediniz mi ama fotoğraf makinesinin ayarlarıyla oynamadan televizyondan fotoğraf çekmeye çalışırken aynen böyle olur. Dolayısıyla bu fotoğrafı bu şekilde çekip de bu habere yerleştiren arkadaşa kocaman bir alkış gelsin...

Hatta dediğimin daha iyi anlaşılması için, sizin için yemedim içmedim, üşenmedim ve o bakış anını yakaladım mevzubahis videodan. Youtube'daki şu videonun 6. dakika 40. saniyesinde tam olarak bu pozu yakalayabilirsiniz (videoyu izlemeye üşenenler şuradan fotoğrafa bakabilir). Sonra sağ taraftan Lig TV amblemini dışarıda bırakacak kadar kırparsanız, elinizde mis gibi, o an oradaymışsınızcasına bir Fatih Tekke imza töreni fotoğrafı olur. Afiyet olsun. 

Gelelim ikinci sıkıntıya...

Aşağıdaki metin, şuradaki haberden (metin değişirse diye ekran görüntüsü):
---
"Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Yunanlı meslektaşı Dimitris Druças maçtan hemen sonra soyunma odalarına indiler. İki bakan önce Yunan Milli takımının soyunma odasını ziyaret ettiler.

Odada yenilginin getirdiği bir hüzün hakimdi. Yunan basketbolcuları teselli etmekte Türk Bakan Davutoğlu’na düştü. Davutoğlu ‘Sayın Bakan’ın da dediği gibi inşallah finalde tekrar karşılaşırız’ dedi.

İki bakan ardından galibiyetin kutlandığı Türk soyunma odasına geçtiler. Burada Yunan bakan Druças’ın  yanına gittiği ilk basketbolcu, maçında kahramanı olan Ersan İlyasova oldu.

MAÇTAN NEFES KESEN ANLAR İÇİN TIKLAYIN

Druças burada Ersan’a adeta sitem etti: ‘Seni bir türlü tutamadık. Bizi çok zorladın’.

Druças’ın gözleri ardından Hidayet Türkoğlu’nu aradı. Ancak Türkoğlu soyunma odasında değildi. Yunan Bakan Hidayet’le tanışmak istediğini söyleyince, milli basketbolcu apar topar duştan gelerek Yunan Bakan’la tanıştı.

Soyunma odalarının ziyaretinden hemen sonra çıkışta iki bakan boyunlarındaki milli takım atkılarını değiştiler ve spor salonundan finalde tekrar karşılaşma temennisiyle ayrıldılar."
---

Gelelim buradaki sorunlara:
---
1

"Yunan basketbolcuları teselli etmekte Türk Bakan Davutoğlu’na düştü." - Yanlış
"Yunan basketbolcuları teselli etmek de Türk Bakan Davutoğlu’na düştü." - Doğru

Sevgili Milliyet, dahi anlamındaki de/da sözcüğünün ve bulunma halini belirten -de/-da ekinin kullanımına ilişkin bak TDK ne diyor;

"Bağlaç Olan da, de’nin Yazılışı


Bağlaç olan da, de ayrı yazılır. Kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak ünlü uyumlarına uyar: Kızı da geldi gelini de. Durumu oğluna da

bildirdi. Sen de mi kardeşim? Güç de olsa. Konuşur da konuşur.
UYARI : Ayrı yazılan da, de hiçbir zaman ta, te biçiminde yazılmaz.
UYARI : Ya sözüyle birlikte kullanılan da mutlaka ayrı yazılır: ya da.
UYARI : Da, de bağlacını kendisinden önceki kelimeden kesme ile ayırmak yanlıştır: Ayşe de geldi (Ayşe'de geldi değil).
UYARI : Da, de bağlacının bulunma durumu eki olan -da, -de, -ta, -te ile hiçbir ilgisi yoktur. Bulunma durumu eki getirildiği kelimeye bitişik yazılır:

devede (deve-de) kulak, evde (ev-de) kalmak, yolda (yol-da) kalmak, ayakta (ayak-ta) durmak, çantada (çanta-da) kek lik. İkide (iki-de) bir aynı sözü 
söyleyip durma.
Yurtta sulh, cihanda sulh. (Mustafa Kemal Atatürk)"


---
2

"Davutoğlu ‘Sayın Bakan’ın da dediği gibi inşallah finalde tekrar karşılaşırız’ dedi." - Yanlış
"Davutoğlu ‘Sayın Bakanın da dediği gibi inşallah finalde tekrar karşılaşırız’ dedi." - Doğru

"2. Kişi adlarından sonra gelen saygı sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur: Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya vb.
UYARI: Unvanlardan sonra gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Cumhurbaşkanınca, Başbakanca, Türk Dil Kurumu Başkanına göre vb."

---
3

"Burada Yunan bakan Druças’ın  yanına gittiği ilk basketbolcu, maçında kahramanı olan Ersan İlyasova oldu." Yanlış
"Burada Yunan Bakan Druças’ın  yanına gittiği ilk basketbolcu, maçın da kahramanı olan Ersan İlyasova oldu." - Doğru

Bir taşla iki kuş bonusu kazandınız, tebrikler!

Daha önceki bir cümlede, Türk bakandan bahsederken "Türk Bakan Davutoğlu" diye büyük harfle yazmayı biliyorsunuz, ama Yunan bakan söz konusu olduğunda unutuyorsunuz. Bilinçaltı fışkırması olabilir biraz ama "bakan", Yunanistan vatandaşı olduğu zaman küçülmez. Şöyle ki;

"Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar, lakaplar, meslek ve rütbe adları büyük harfle başlar: Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, 
Kaymakam Erol Bey, Sayın Prof. Dr. Hasan Eren, Hamdi Bey, Mustafa Efendi, Zeynep Hanım, Bay Ali Çiçekçi, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Doktor Behçet Uz, Mareşal 
Fevzi Çakmak, Yüzbaşı Cengiz Topel; Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, Genç Osman, Deli İbrahim, Avcı Mehmet, Nişancı Mehmet 
Paşa, Deli Petro."


Yine dahi anlamındaki de karmaşası var bir de. Aferin.

---
4

Druças burada Ersan’a adeta sitem etti: ‘Seni bir türlü tutamadık. Bizi çok zorladın’ - Yanlış
Druças burada Ersan’a adeta sitem etti: ‘Seni bir türlü tutamadık. Bizi çok zorladın’. - Doğru

Cümle sonlarına nokta konur. Aslında bunu açıklamaya gerek yok, ama emin olalım yine de:

"1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurulmuştur.
Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu.(Reşat Nuri Güntekin)"

---
5

"Yunan Bakan Hidayet’le tanışmak istediğini söyleyince, milli basketbolcu apar topar duştan gelerek Yunan Bakan’la tanıştı. - Yanlış
Yunan Bakan Hidayet’le tanışmak istediğini söyleyince, milli basketbolcu apar topar duştan gelerek Yunan Bakanla tanıştı. - Doğru

Aynısı yukarıda ikinci hatada da var.

---

14 cümleden oluşan haberde (en azından benim fark ettiğim) 6 tane yazım hatası yapan Milliyet'i tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz.

PS. Bugünüm gerçekten çok boş geçti sevgili günlük.

25 Mayıs 2010 Salı

Ver Gazı

Milli birlik ve beraberliğe son derece ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde (zaten ne zaman ihtiyaç duymuyoruz ki...) Milliyet Gazetesi üzerine düşeni yapmaya çalışmış.
Efendim, maç bilgisi haber bile olmamış Türkiye A Milli Erkek Voleybol Takımı'nın (tabii haberin ilk cümlesinde erkek takımı olduğu söylenmiyor, zira milli takımların varsayılan cinsiyeti erkektir)İtalya'yı 3-0 mağlup etmesinin, İtalya'yı karıştırması (haberin yorumu) tabii ki yeterince dikkat çekici bulunmuş. Haberde İtalya'nın ne kadar karıştığına dair şu alıntı var:
"İtalyan medyası da İtalyan Milli Takımı’na ateş püskürerek, “İnanılması zor ama tam 44 yıldır bizi yenemeyen Türkiye karşısında küçüldük, yerin dibine battık. ” yorumunda bulundu."
Hangi İtalyan medyası diye sorabilirsiniz, cevap: Hepsi. Tüm İtalya kan ağlıyor, İtalya'daki arkadaşlarımla konuştum öyle dediler. Hatta Milan'da göstericilerin çatışma çıkarttığı da söyleniyor, ki ajanslar şu fotoğrafı geçmişler:
Hakikaten ateş püskürmüşler yalnız.

30 Ocak 2010 Cumartesi

Milliyet internet sayfasında rehberli bir gezinti

Yılmaz Özdil'in çığır açan yazıda yalınlık yaklaşımından ilhamla ben de görsel yalınlık tekniği ile bir mesaj vermek istiyorum: En yukarıdayız. Milliyet logosunun hemen yanında Renkli hayatlar linki var. Tıklayınca bir milyarderin çıplak kızı sigara içiyor. Gelelim günün manşetlerine: Dünyanın paylaştığı market çılgınlıkları. Habere, pardon foto galeriye bağlantıyı veren fotoğrafta iç çamaşırlı hanımlar herşey gayet normalmiş gibi alışveriş yapıyorlar. Merak edip bağlantıya tıklıyoruz. Fotoğrafların çoğu marjinal görünümlü, değişik kıyafetler giymiş kadınlı erkekli insanlara, değişik objelere ait. İç çamaşırla dolanan erkekler de var. Hakikaten manşetlik(!) bir 'haber' olmasını geçtim de ana sayfadaki fotoğrafın seçimi Milliyet'in erkek egemen, erkeği değil sadece kadını fantazi objeliğine indirgeyen kafa yapısına takıldım desem. Gülmekten kırıp geçiren fotoğraflara tıklamamız için bizleri içeriye davet eden bir çıplaklık lazım tabi. Neyse adil olmak lazım, bu sefer ilgilenenler için boxerlı erkekler de var. Gelelim suçüstü yakalananlara. Yanlış anlamayın bu da haber değil, sadece foto galeri. Yine en çıplak fotoğraf baş sayfada. Galeride gerisini arayanlar hüsrana uğrayabilir. Ha bu arada gıdığından rahatsız olanlar, daha ince bir gerdan isteyenler de unutulmamış. Biraz daha aşağılara iniyoruz. Soldan sağa göremeyenler için geliyor: 'Göğsünü açtı tarihe geçti' -insan nasıl tarihe geçtiğini hakikaten merak ediyor değil mi?- , 'transa sokup taciz etti' -bu sayfada rastladığımız ender haberlerden ama o buğulu fotoğraf başka taraflara mı hitap etmeye çalışıyor yoksa ben mi kötü niyetliyim bilemedim- , 'Fener'in gözü N'onda'... Daha N'ediyim... İn in biraz daha aşağıya in. İşte burası gazetenin en samimi en sıcak kısmı. Bazı başlıklar şu şekilde: Taciz maduru ünlüler, Ünlüler onu paylaşamıyor, Nefesleri kesen modeller, Gözler onun üzerinde, Futbol takımının böylesi. Daha yukarılarda gördüğümüz başlıklardaki dolaylılık veya alakasızlık burada pek yok. İfadeler daha öznel. Neyse o kardeşim, bizim buralarda göte göt derler kayıtsızlığı hakim. E normal. İyice aşağılardayız sonuçta. Eren yasası: Internet gazetelerinde aşağıya inildikçe dolaylılık azalır. Milliyet gazetesinin internet sitesini üç kelimeyle tanımlarsak: libido yükseltici(!), yarı pornografik, seksist. 'Porno ve saçmalıklar sitemiz için aşağıdaki linke tıklayın' deseler ve tüm alakasızlıkları bir yerde toplasalar o kadar da itiraz etmeyeceğim. Ama saf olmamam lazım. Türkiye'de gazeteciliğin amacı sadece porno ve saçmalık severleri memnun etmek değil. Siteye başka amaçlarla -haber almak falan gibi demode şeyler için mesela- gelen erkek güruhunu derinlerdeki fantezileriyle yüzleştirmek gibi ulvi bir görev söz konusu. Milliyet iktisatçıların tabiri ile marjindeki okuyucuyu hedeflemiş gibi duruyor.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Siyasi demagoji ödülü Arınç'ın hakkı

Bülent Arınç kendisine yönelik suikast iddialarının gerçekliğini sorgulayanları eşine benzerine az rastlanan bir salvoyla, demagojinin en kralıyla azarlıyor (bkz. Milliyet'in ilgili haberi). Sözde Arınç'ı çileden çıkaran -yanlış anlaşılmasın sözde olan Arınç değil Arınç'ın çileden çıkması- mantık zinciri şu: "Ya iyi de koskoca başbakan yardımcısına suikast planlıyorsa bir takım insanlar ve bunlar üstüne üstlük doğrudan veya dolaylı olarak TSK ile ilişiği olan kimselerse nasıl oluyor da bu kadar acemice davranıyor ve herşeyi yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar?". Arınç'ın bu tarz soruları köşelerine taşıyan gazetecilere tepkisi : "Öyle yazılar yazdılar, öyle sözler söylediler ki bunları tekrarlamaktan utanıyorum. Ama toplarsanız şöyle bir şey ortaya çıkar: ' 'Beceriksiz, sersem, salak adamlar adresi bile kağıda yazmışsınız. İnsan utanır be'. Bunun arkasında yatan şey şudur: 'Bir işi başaramadınız. Ağzınıza, yüzünüze bulaştırdınız'. Türkiye'de bu söyleniyor."
Haydi bakalım buyur buyur burdan yak! Öncelikle Arınç'ı sinirlendiren bu şüpheci yaklaşım o kadar da mantığa aykırı değil. Dolayısıyla birilerinin bunu sorgulaması gayet normal. Yine de bir an bu mantık zincirinin tamamen saçmalık olduğunu kabul edelim. Yani farzedelim birileri hakikaten Arınç'a gerçek bir suikast planlıyordu ama üzerinde adres yazılı kağıtlar taşıyacak kadar dikkatsiz veya aptaldılar veya o kağıdı taşımalarının başka bir sebebi vardı. Şimdi bunu yazan gazeteciler, Arınç'ın öne sürdüğü gibi alttan alta "tüh be keşke şu suikast girişimini doğru düzgün sonuçlandırabilselermiş" mi demek istemişler. Yok artık devenin bale pabucu. Aklı başında biri, bu gazetecilerin yazılarından olsa olsa düzmece bir suikast senaryosunun sahneye konmuş olabileceği imasını çıkarır. Tabi şayet niyeti demagoji yaparak hedef saptırmak değilse. Benim bildiğim Bülent Arınç aklı başında, sakin, soğukkanlı adamdır... Şimdi anlıyorum ki demagogun da önde gideniymiş. Suikast iddialarının gerçekliğini sorgulayan herkesi sanki suikastı onaylıyormuş gibi hedefe almak linç değil de peki nedir?

31 Aralık 2009 Perşembe

Milliyet'ten Yenilik

Milliyet'in fotogaleri adı altında verdiği haberleri biliyorsunuz zaten, ama artık olayı aşmışlar. Şimdi anasayfada şöyle bir haber var:İlgi çekiyor tabii, tıklıyoruz. Gittiğimiz yer o meşhur "Fotogaleri" sayfaları. Ama orada Milliyet, içtiğimiz içeceği ekrana püskürtmemize yol açıyor: Resmin büyük hali için üzerine tıklarsanız iki şey fark edeceksiniz (eğer link aynıysa o sayfaya şuradan da gidebilirsiniz). İlki üstteki kocaman "penis büyütme" reklamı. Tabii, oğlunuzun elinden sevgilisini çalacaksanız büyük bir penise ihtiyacınız var. Uygun bir reklam, geçtik. Benim daha çok ilgimi çeken ise haberin etiketi: Seksi. Yahu tamam, "seksi" diye bir fotogaleri etiketi olabilir, tamam, Milliyet'in sayfasına "hit" almak için yaptığı numaraları, attığı taklaları bilmeyen yok da; bu haberin nesi "seksi" birader? Milliyet çıtayı yükseltiyor, bakalım kaptan değiştiren Hürriyet yetişebilecek mi bu üstün başarıya?

30 Haziran 2009 Salı

Neo-Satanizm

Ne o? Emoizm.
Haber üzücü. 13 ve 14 yaşındaki iki kız çocuğu 7 gündür kayıp. Bronx Hayvanat Bahçesi'nde olandan daha çeşitli hayvanların varlığını sürdürdüğü ülkemizde, insanın aklına ne yazık ki çok kötü şeyler de gelebiliyor. Lakin haberi yapan muhabirin aklına daha da acayip şeyler gelmiş:
Bir başka iddiaya göre ise iki çocuk siyah oje, düşük bel kare pantolon, convers ayakkabıları ile dikkat çeken ve kendilerine "EMO"lar diyen bir punk gruba üye oldu.
Farklı görüşünüş ve konuşmaları ile dikkat çeken grup üyelerinin kendi aralarında kullandıkları farklı bir dilleri var.
Bütün yazım hatalarını bir yana koyalım. Emo'lar grubu nedir? Siyah ojeleri ile dikkat çeken kızların haber fotoğrafında, niye tırnaklarında siyah oje yok? Düşük bel kare pantolon ne demek, üçgen pantolon da mı var? Emo'lar kendi aralarında nasıl bir dille anlaşıyorlar, kuş dili mi? Bu haber converse satışlarını nasıl etkiler? Ne içiyorsunuz lan bu haberleri yaparken?
Populistim ezelden/gönlüm geçmez güzelden.

23 Haziran 2009 Salı

Çarpık

Üniversitelilerin en çok milliyet.com.tr'yi takip ettiği ortaya çıkmış. Sonuç bence de çarpıcı. Gerçekleri insanın suratına "çat" diye çarpıyor.
Hem doktora tezimden milliyet.com.tr çıksa korkarım ben. Hocaya doktora tezini veriyorsun, "Kozmopolit oluşumların irdelenmesi" başlığının altında "En kozmopolit ünlülerin resimleri için tıklayınız" yazıyor. Fena yani. Gerçi hoca erkekse yüksek not alman muhtemel olabilir. (Anne ben de seksist oldum!)
Atam Atam, sen kalk da ben yatam. Hep Frank Sinatra'nın suçu, sabah sabah. Cık cık.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Pazar Neşesi

Bu haftaki Pazar neşemiz Milliyet Gazetesi'nden.
1. Milliyet Gazetesi, MHP'li milletvekillerinin İngilizce dersi almasını haber yapmış. Haberin başlığına "I'm a parlamentary (Ben bir milletvekiliyim.)" yazmış. Hani İngilizce cümle kurduk, halka da Türkçesini açıklayalım hesabı.
Dayı "I'm a parlamentary" ne? Parlamentary değil, parliamentary yazılır o; anlamı da meclise dair gibi birşeydir, sıfattır yani isim değil. Sizin dediğinize gavurlar "MP" der, empii okur; member of parliament yani.
Ya MHP milletvekilleri İngilizce hocalarını kovsun, ya da siz İngilizce bildiğini sanan editörünüzü.
2. Milliyet Gazetesi, Iraklı bir mültecinin matematik başarısını haber yapmış. Haberin başlığı "300 yıllık problem çözüldü." Tabii bunu okuyan shelbyl kişisi "Ne problemini çözmüşler acaba?" diye gaza gelmiş. Bak aynen şu yazıyor haberde:
"Muhammed Altoumaimi, 17. yüzyılda yaşayan İsviçreli matematikçi Jakob Bernoulli'nin bulduğu bir hesaplama dizisi olan ve 300 yıldır bir türlü çözülemeyen ‘Bernoulli sayıları'nı"
"Bernoulli sayılarının nesi çözülememiş be 300 yıldır? Bildiğin Bernoulli sayıları bu?" diye düşünürken, internette ufak bir arama yapayım dedim, olay anlaşıldı.
Acar Milliyet muhabiri haberi şu siteden araklamış. O sitedeki haberde de bu "300 yıldır çözülemedi" gazı var. O haberden Milliyet, çocuğun bulduğu formüle ilk kimsenin inanmadığını, İsveç'teki üniversiteden burs aldığını vs. de kopyalamış.
Halbuki muhabir arkadaş, taszara.com yerine yahoo'da takılsa, gözüne şu haber çarpacak idi. Olayın aslı şu yani; bu arkadaş Bernoulli sayılarını daha basit açıklayan bir formül bulmuş, lakin bu formül zaten biliniyormuş ve de çeşitli veritabanlarında varmış. Formülü bulan Muhammed Altoumaimi Uppsala Üniversitesi'ne kabul falan edilmemiş.
Haberi yapan "yeni gelin" arkadaşı kutlar, esenlikler dileriz.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Kavram Kargaşası

Bu "sözde" sözüne çok pis kıl olanlardanım. Mesela Ermeni soykırımı dediğinizde "sözde" getirmek zorundasınız başına, yoksa 301'den AK-47'ye türlü belalar açılabilir başınıza. Ama "sözde" o kadar garip bir kelime ki, mesela "sözde Ermeni soykırımı iddiaları" deyince çift negasyondan birden Ermeni soykırımını olumlamış olabiliyorsunuz. Daha tarafsız bir cümle ile anlatalım derdimizi: "Sözde Hatice ile beraber olduğum iddiaları var", yani "Hatice ile birlikte olduğumun yalan olduğu iddiaları var", yani "Hatice ile sapına kadar birlikte oldum aslında".
İşte bu sözde oluşan kavram kargaşasının en acınası örneklerinden birisi bugün Milliyet'in başına gelmiş. Haber şurada, PKK'nın yan kuruluşu ile ilgili bir haber. Alıntılayacağım kısımdaki ilgimi çeken yerleri "bold" eyliyorum:
KCK sözleşmesinin sözde terör örgütünün anayasası gibi değerlendirildiği kaydedilen iddianamede, şu ifadelere yer verildi: "KCK sözleşmesi ... KCK sistemi içerisinde her çalışanın terör örgütü PKK’nın ideolojik ve ahlaki ölçülerini esas aldığı belirtilmektedir." Habere konu olan iddianamede PKK terör örgütü olarak nitelenmekte, lakin Milliyet'in haberinde, PKK'ya "sözde terör örgütü" denmekte. İddianame ile belirgin bir şekilde zıt düşen bir kısım var dolayısıyla haber metninde. Hani arkadaş "terör örgütünün anayasası olamaz, o yüzden sözde diyelim" diye mi düşündü acaba? Yoksa Milliyet koynunda bir adet yılan mı besliyor? Milliyet DTP'nin resmi yayın organı mı? Ülkücüleri göreve çağırıyorum.
Bu vesileyle sözde liboş olduğum iddialarını da reddediyorum. Laissez faire laissez passer.