2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2012 Perşembe

Evrenin bir amacı var mı?

Amerika'nın en hakkını vererek popüler bilim insanı, astrofizikçi Neil deGrasse Tyson'a bir gün Templeton Enstitüsü başlıktaki soruyu sorar ve Tyson buna ibretlik bir cevap verir. Bu zaten çok önceden bilinen bir muhabbet, fakat dün Youtube'da anime edilmiş bir halini görünce onu ekleyip, altına da tercümesini yazmanın iyi olacağına kanaat getirdim. İyi seyirler/okumalar.



"Emin değilim.

Bu soruya bundan daha kesin bir cevap veren insan, deney ve gözleme dayanmayan bir bilgiye eriştiğini iddia ediyordur. Bu dinlerde ve bazı felsefî akımlarda sıklıkla görülen ve dikkate şayan biçimde ısrarcı düşünme tarzı, geçmişte evreni anlama ve dolayısıyla tahmin etme konusunda bayağı bir başarısız oldu.

Evrenin bir amacı olduğunu söylemek, evrenin bir niyeti olduğunu ima etmek demek. Niyet de istenen bir sonuç olduğunu anlatır. Ama kim istiyor? Ve istenen sonuç ne? Karbona dayalı yaşamın kaçınılmazlığı mı? Hayatın nörolojik zirvesinin bilinçli primatlar (maymun ve insanı içeren memeliler) olması mı? Bu sorulara insanî düşünce kaynaklı bir önyargı olmadan cevap vermek mümkün mü ki? Tabii ki insanlar evrenin tarihinin %99.9999'u boyunca ortada yoktu. Yani evrenin amacı insanları yaratmak idiyse, kendisi utanç verici bir verimsizlik içindeymiş.

Evrenin amacı eğer hayatı mümkün kılacak bir beşik yaratmak idiyse de bunu tuhaf bir şekilde göstermeyi seçmiş. Dünyadaki yaşam, 3.5 milyar yıldan fazla bir süredir sürekli felaketler, ölüm ve yok ediş gibi faktörlerin saldırısına maruz kalıyor. Volkanlar, iklim değişiklikleri, depremler, tsunamiler, fırtınalar, salgın hastalıklar ve özellikle de katil göktaşları dünya üzerinde yaşamış türlerin %99.9'unu öldürdü.

Peki insan hayatı? Eğer dindar biriyseniz, hayatın amacının Tanrı'ya hizmet etmek olduğunu söyleyebilirsiniz. Fakat insan kalın bağırsağının bir santimetrelik yerinde yaşayan ve çalışan 100 milyar bakteriden (ki bu sayı şu ana kadar doğmuş insan sayısının toplamından fazla) herhangi biri olsaydınız, bu soruya cevabınız farklı olurdu: İnsan hayatının amacı, size karanlık ama huzurlu, oksijensiz bir ortamda bok sağlamak.

Yani insanın kibrini ve bu kibrin yol açtığı sanrıları bir yana koyarsak, evren bayağı rastgele duruyor. Bizim faydamız için gerçekleşen olayların sayısı, bizi öldürmek için gerçekleşen olayların sayısına yakın iken bir niyetten bahsetmek zor. O yüzden evrenin bir amacı olup olmadığını kesin olarak söyleyemesem de, olmadığına dair kanıtlar oldukça kuvvetli, ve de evreni olmasını istediği gibi değil de olduğu gibi görenler için de gayet açık."

25 Eylül 2012 Salı

Koray Çalışkan ile Pseudo-Bilimcilik Üzerine Diyaloglar

GDO üzerine tartışmalar, ülkede evrim üzerine tartışmaları aratmayacak düzeyde bir kutuplaşma ve bilimsellik kisvesi ile yürütülüyor. GDO sağlayan şirketlerin iş etiği açısından sorunlu dikey integrasyonları, elde ettikleri patentler, dünya üzerinde yiyeceklerin dağıtım mekanizması vs. eleştirilmeli iken durum dönüp dolaşıp iki cepheye geliyor:

1. GDO'lar açlığı önleyecek. Halbuki ne GDO'ların verimi arttırdığına dair bir konsensus var (bazı türler haricinde), ne de bu yukarıda bahsettiğim ekonomik sorunlar çözülmeden GDO'lar bir şeye derma olabilir.

2. GDO'lar sağlığa zararlı. Herhalde şu an üzerine en çok araştırma yapılan beslenme ürünü GDO'lar, ve hala daha hiçbir kesin sonuç veren ve bilim çevrelerinin üzerine uzlaştığı makale yayınlanmadı.

Şimdi bu tartışma zemininden ekseriyetle rahatsız olan ve fırsat buldukça sopayla dürtüklemeye çalışan bir insan olarak, Koray Çalışkan'ın bugünkü makalesini okuyunca kulaklarımdan duman çıkması normaldi tabii. Yazısına bilimse çerçevede getirilen bir eleştiriyi zaten kaleme aldım, bu yazı "ben sana profesör olamazsın demedim, akademisyen olamazsın dedim" tadında olacak o yüzden.

***
Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) sağlığa olumsuz etkileri uzun zamandır biliniyordu. Ancak araştırmalar yavaş ilerliyor, Monsanto gibi GDO devleri araştırmaları engelliyor, tohumlarının araştırılmasına patent hakları üzerinden izin vermiyordu. Buna rağmen özellikle Avrupa’da birçok çalışma yapılmış ve GDO’lu besinle beslenen hayvanların et ve sütlerini tüketen insanların dahi GDO’ya maruz kaldıkları kanıtlanmıştı. 

Kim biliyordu Koray? Hangi araştırmalar bunu göstermişti? Bir iki kaynak göstereydin? Hem şu dediğin Avrupa'da yapılan çalışmalar, bu AB fonlu olanı ve "25 yıla yaygın bir süreyi kapsayan 130 araştırma projesi ve 500 bağımsız araştırma grubunun çalışmalarından çıkarılacak sonuç biyoteknoloji ve özellikle GDO'nun konvansiyonel tekniklerden daha riskli olmadığıdır." sonucuna varanı da kapsıyor mu Koray? (Bak kaynak gösterince ne güzel oluyor değil mi Koray?) Ya da şu "15 yıldır GDO tüketilmesine karşın bir sağlık komplikasyonu gözlenmemiştir" diyen çalışmayı? 

GDO kanser yapıyor
Sekiz bilim insanı 2 yıl boyunca aynı gıdanın GDO’lu ve GDO’suz haliyle beslenen farelerin sağlığını inceledi. GDO’lu gıda ile beslenen dişi ve erkek farelerin farklı kanserli tümörler geliştirdikleri saptandı. “Séralini, G.-E., et al. Long term toxicity of a Roundup herbicide and a Roundup-tolerant genetically modified maize. Food Chem. Toxicol” referanslı makaleye http://dx.doi.org/10.1016/j.fct.2012.08.005 adresinden ulaşabilirsiniz.

E madem kaynak gösterebiliyorsun, yukarıdaki genellemenin genellemesinde cümlelerinde neredeydi bu referanslar Koray? Ama tabii kaynak göstermen dezavantajına oldu, çünkü daha dakika bir gol bir: Fare (mouse) ile sıçan (rat) farklı şeyler. Ama tabii sonra "farecikler" diye demagoji yapamazsın sıçan dersen değil mi? Ha bir de şunu demeyi unutmuşsun (?), bu sıçanlar zaten genetik olarak kansere yakalanma riski yüksek türden, ortalama %72'si zaten hiçbir "treatment" olmadan kansere yakalanıyor eski bir araştırmanın bulgusuna göre. Ama tabii onu yazarsan "farecikler sıfırdan kanser olmuş :((" etkisi yaratamazsın değil mi Koray? 

(...)GDO destekçileri bu konuda ‘büyük tartışmalar olduğunu’, ‘bilime karşı insanların ergen heyecanıyla GDO’ya karşı çıktığını’, “Zamanında cep telefonu da kanser yapıyordu, hani bak, yok bir şey” diyerek meseleyi bir parça sulandırmaya çalışıyor. 
Meseleyi kim sulandırıyor Koraycım pardon?

Yok bizde GDO çalışmaları yasakmış, GDO çalışmalarını serbest bırakırsak biz de gelişirmişiz... GDO zaten doğal bir şeymiş, ıslahla aynıymış...
Koraycım bunun GDO'nun kanser yapmasıyla ilgisi ne? Madem bir şey salladım, ona dayanarak hepsini geçireyim mi dedin n'aptın?

Önce bir-iki cehaleti giderelim.
Onu giderdik zaten yukarıda da, buyur tabii çok istiyorsan.

Türkiye’de GDO hakkında araştırma yapmak yasak değildir. Bu yazıyı yazmadan önce üç genbilimci bilim insanı arkadaşımla hem yeni makaleyi tartıştım hem de son çalışmalarından konuştum.
Eğer bu arkadaşlarında konuşmana karşın bu yazıyı yazabildiysen üç ihtimal var Koray: Senin arkadaşların seni yiyor, hiçbiriniz İngilizce bilmiyorsunuz ve Google kullanmıyorsunuz, ya da senin de ima ettiğin gibi arkadaşların "üçgenbilimci", o yüzden çok ilginç bir şeyler yapıyorsunuz.

Türkiye’de yasak olan GDO’lu ticari tohum ekmek ve satmaktır. GDO sıradan bir ıslah mıdır diye soramadım; ayıplarlar diye... 
Halbuki ayıplanma konusunda bir çekincen yokmuş Koray, iki saattir onu anlatmıyor musun?

 (...)

Kanser kanıtı
Her bilimsel bulgu tartışılır.
Bu cümlenin bir öncesinde "kanıt" demişsin, bütün yazı tırıvırı yapmışsın, insan bunu yazmaya utanır yahu.

Son çıkan makale de tartışılacak. Bilim böyle ilerler. Ancak henüz GDO’nun kansere neden olmadığına dair bir kanıt yok elimizde.

Sevgili Koray,
Bilimin nasıl ilerlediği hakkında konuşup, sonra "negatif bir durumun kanıtı yok" diyebilmen, senin su katılmamış bir köşeyazarı olduğunu gösteriyor. Yukarıda iki saat attın "şöyle kanıt var, böyle bulgu var" diye, bir tane kaynak vermeden, bak abartma bence...

GDO-kanser ilişkisi hakkında ise birçok kanıt var.
Ne dedim la az önce ben?

Türkiye’nin de taraf olduğu ve biyogüvenlik konusunda en etkin uluslararası protokol Cartagena’ya göre ‘ihtiyat prensibi’ bilimsel zararı olmadığı kanıtlanmamış GDO’lar konusunda gayet açık. Son bulgulardan sonra GDO’ların dalgalar halinde gıda sektöründen çekileceği kesin. 
Monsanto'yla konuştum, "Koray bizi mahvetti, bütün fabrikaları kapattık" diye ağlıyor.

Bu noktada Türkiye, ABD gibi holding tarımı yapan GDO’cu ülkelerin ilerisinde. Türkiye’de GDO’lu gıdalar soframıza henüz giremiyor. Ancak maalesef hâlâ hayvan yemi olarak ithal ediliyor.
GDO'cu ülkelerin kime göre ilerisi, neye göre ilerisi Koray?

En kısa zamanda bu araştırmadaki fareciklere dönmemek için laboratuvarlarımızı genbilime sonuna kadar açarak GDO’ya ülkemizin kapılarını kapamalıyız.
Bir, farecikler öpsün seni. Sıçan onlar. İki, laboratuvarlarını genbilime açmanın (bir dakika, genbilim ne lan?) GDO'ya kapıyı kapatmayla ne alakası var Koray? Nasıl bir mantık bu Koray? 

Neyse Koray, sen yeme GDO. Zıkkımın kökü GDO'suz oluyormuş Koray. Afiyet olsun.

10 Kasım 2009 Salı

Rethinking Marxism 2009: Konferans Notları

American Political Science Association çatısı altında bu yıl 7.si düzenlenen "Rethinking Marxism 2009: New Marxian Times" konferansı haftasonu Amherst'te yapıldı. Meltem'in misafirperverliği ve lojistik katkılarıyla gittik gördük. Şahsım adına Amerika'da marksistler neye benzer, proleter dediğin ne biçim bir kuştur sorularının cevabını aradim, buldum ve sizler için itinayla genelledim, buyurun: -Bu konferansa girerken, hakim görüşü benimseyen (mainstream) sosyal bilim yapma tarzıyla ilgili bütün bildiklerinizi unutmanız gerekiyor. Hayır illa ki sosyal bilimciyim diyorsanız, en fazla Avrupa tipi takılacaksınız. Tipik Amerikan tarzı, sonuç odaklı ("what is this a case of"), regresyonlu-modelli makaleler arayanlara göre bir yer değil. -Makalelerin kalitesine gelince, açıkçası beklentilerimin biraz altında kaldı. Genelde marksist ve neo-marksist ekolden yazarların teorilerini pratik vakalara uygulamış konuşmacılar. Eğer yazarlara ve fikirlere aşına değilseniz bir noktada kulağa Çince gibi gelmeye başlıyor. Bu bağlamda bir eleştirim, "rethinking marxism" isimli bir konferansta çok fazla yeni fikrin çıkmaması. "Her şey kitapta var, üstad söylemiş açın okuyun" tadındaki argümanlar, bir süre sonra "her şey Kuran'da var" demekten çok da farklı değil. -Diğer bilimsel toplantılardan farklı olarak, bir sürü aktivist de vardı konuşmacılar arasında. Bunların bir kısmı aynı zamanda akademisyen. "Nesnellikten çık, Praxis'e koş, bilim boş, eğlen coş" havasındakiler olduğu gibi, daha ciddiyetle bugünkü mücadele koşullarını inceleyenler de mevcuttu. -Amerikan marksistleri arasında bizimkiler kadar derin fikir ayrılıkları yok sanki. Yahut varsa da belli etmiyorlar. Yaş ortalamasının bize oranla daha yüksek olmasının da bunda payı olabilir tabi, hafif huzurevi görüntüsü vardı ortamda. -Kendine marksist dememek için "Marksçı analiz" (Marxian analysis) lafını kullanan akademisyenler varmıs. (Binbir türlü kuluna kurban yarebbim, yarattın bari takip et…) Neyse, bunlarla hafiften alaya alınıyor, yapmamak lazım. - Konferansın birkaç ana teması olmakla beraber, en çok ilgi çeken konu ekonomik krizdi. Krizle ilgili çözümlemeleri başarılı bulduğumu belirteyim: aşırı sermaye birikimi, buna müteakip gerekli talebin yaratılamaması, savaş ekonomisinin de yeterli olmamasıyla geliyorum diyen kriz ve bunun pekçok kişi tarafından tahmin edilmesi temel tartışma konularıydı. En baba kapitalistlerin Marx'i krizden sonra keşfetmesiyle, Times'a kapak olmasıyla filan inceden dalga geçildi güzel güzel. Eğlendik beraberce. -Milliyetçilik ve marksizm teması altında konuk konuşmacılardan biri de Halil Berktay'dı. Maalesef konuşmasına katılamadım, ama konuşmadan önceki saatlerde kendisini kapıda kıstırdığımız kadarıyla sıkı bir eleştiri (özellikle Lenin'e yönelik) yapacağı duyumunu aldık. Konuşma metnine bir yerlerden ulaşırsak göreceğiz bakalım neler demiş... Sloganlarımıza gelince: -Dünya solundaki Latin Amerika fetişi, azalarak bit! -Ezilen halkların milliyetçiliği kavramı, azalmadan bit! -Bu yazı, aniden bitttttt! (İçerikle ilgili fazla detaya giremediğimin farkındayım, belki başka bir yazıda olur, belki üşenirim hiç olmaz...)

11 Ekim 2009 Pazar

Ayın bombalanması ya da gazetecilikteki bir popülarite ve kışkırtma örneği

Bildiğimiz gibi geçtiğimiz günlerde NASA Ay'da su bulmaya yönelik araştırmalarının bir parçası olarak Ay'a füze yollayıp Ay'ı bombaladı. Ne yazık ki gazeteler bu olayı tamamen faklı bir şekilde yorumladı ve gazetecilikten biraz daha nefret etmemi sağladı. Bu haberi duymamı sağlayan haber Radikal 'den geldi. Bu linkteki haberde zaten ilk göze çarpan haberin başlığının yanlış yazılmış olması ve bu kadar gün geçmesine rağmen hala düzeltilmemesi. Ama tabii ki haber başlığının dediği yapılan yazım hatasından çok daha vahim: NASA Ay'da savaş çıkaracak. Bu başlığın ne kadar saçma olduğundan bahsetmeme gerek bile duymuyorum. Internet gazeteciliği parasını tıklanan haberlerden çıkarıyor. Okurlara saygı göstererek, yanıltıcı bir başlık koymasaydı büyük ihtimalle aldığı tık sayısının yarısından azını alırdı.   Bugün de Radikal'de bu konuyla ilgili Gündüz Vassaf 'ın yazısını daha doğrusu şiirini görüyoruz. Gündüz Bey'in kim olduğunu bilmiyorum, kültürsüzlüğüme verin ama bu yazıdan anladığım kadarıyla Radikal'in Yılmaz Özdil'i olur kendisi (Evet, kavgada bile söylenmez). Şiirde Obama'nın Ay'a bombanın atıldığı gün Nobel Barış ödülü almasından bahsediyor. Hiroşima'ya ve Amerika'nın aslında Ay'a çıkmadığına yönelik komplo teorilerine gönderme yapıyor. Yani illa ki bir paralellik kuracaksan en azından Nobel'in parasının dinamitlerden geldiğini söyle ve aslında Nobel'in bu ödülleri dünyada barışın, teknolojinin ve medeniyetin yükselmesi için dağıttığını ama dinamitler yüzünden yılda kaç tane insanın öldüğünü söyle... Ay'da su bulma çalışmaları, bilimsel anlamda kazançların yanı sıra, uzayda insanların kolonileşme çalışmaları konusunda önemli bir adım. Bu kolonileşme insanların parazitler gibi her zaman yayılmak istediğininin de bir göstergesidir elbette. Fakat bu haberi gezegenler arası savaşların başlangıç noktası olarak göstermek, insanları korkutmaktan ve kışkırtmaktan başka bir şey değildir.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Ahiret Soruları

Radikal'de çıkan habere göre bir kimya sınavında sorulan soru dini öğeler içeriyormuş. Heman alıntı yapalım: “X şahsı hayatı boyunca 3.10 üzeri 22 tane iyilik ve 4.10 üzeri -2 mol kötülük yapıyor. Hesap günü mizanda iyilik ve kötülükleri tartılıyor. İyilikleri ağır gelirse cennete, kötülükleri ağır gelirse cehenneme, tam nötrleşme olursa Araf’a (hayvanların ve delilerin barınacağı yere) gidecek. Bu şahsın hesabı görülünce durumu ne olacak. İşlem yaparak sonucu bulunuz (N: 6.10 üzeri 23).” Benim anlamadığım konu şu: Bir mol iyilik ve bir mol kötülüğün kütleleri ne kadar? Soruda veri eksikliği var öğretmenim! (off metafor...)

23 Mart 2009 Pazartesi

Bir sansür daha

Radikal'de çikan habere göre Hadise'nin Eurovision 2009 için hazırladığı şarkının klibi TRT tarafından seksi bulunduğu için kabul edilmemiş. Klip masking denilen yöntemle alevlerin içinde Hadise'nin görüntüleri ile başlıyor. Daha sonra siyah kravatlı takım elbise içinde sahneye yürüyor. Sonra bir erkeğe istediğini vermeyerek onu sandalyeye oturtuyor. Daha sonra Hadise'nin elbiseleri dansçıları tarafından yırtılıyor ve klibin sonuna kadar Hadise seksi kıyafetleriyle, ateş ve altın rengi temalar eşliğinde göbek dansı vb. yapıyor. Klibi buradan seyredebilirsiniz. Geçen hafta ortaya çıkan Bilim ve Teknik dergisinde Darwin'in sansürlenmesi olayının ardından, Hadise'nin bu çalışmasının sansürlenmesi devletimizde bilime güven ve saygının ne kadar az olduğunu tekrar gözler önüne sermiştir. (konuyla ilgili yazıyı buradan okuyabilirsiniz) Asırlardır süregelen bilimsel araştırmalar göstermiştir ki popüler müzikte başarılı olmanın en büyük şartlarından birisi sanatsal son ürünün belli heteronormatif standartlara uygun olarak sunulmasıdır. Burada Hadise hanım kollektif güzel/seksi/prezentabl normlarına mükemmel bir hassasiyet ile uymaktadır. Giyiniş tarzı, sesinin sertliği, cazibeli dansı ile dominatrix/istediğini alan imajı, kadının liberasyon-objektifikasyon oranını aynı profesyonellikte ortaya koymaktadır. Bununla birlikte batı uygarlığının yüzyıllardır vazgeçemediği oryantal göbek dansı fetişi göz önünde bulundurulmuş, ve Hadise hanım'a bu bağlamda kareografi ve orkestrasyon hazırlanmıştır. Sonuç olarak, analitik, empirik ve bilimsel yöntemler kullanılarak hazırlanmış başka bir çalışma, Türkiye Cumhuriyeti devletine bağlı bir kurum tarafından engellenmiştir. Uff... amma çok nefret ediyorum bu şarkıdan...

4 Mart 2009 Çarşamba

başımıza taşlar yağıyor

Radikal.com.tr'de bu sabah bir asteroidin dünyanın çok yakınından geçtiği haberi yayınlandı. Son günlerde artan meteor çarpması paranoyalarımı bu haber biraz daha tetikledi. Haberin bahsettiği göktaşı çarpsaydı global çapta etki yaratabilecek büyüklükte ve hızda değildi. Ama bu konuda daha önce bilgimizin olmaması beni şaşırtıyor. O zaman birazcık araştırma yapıp göktaşlarının dünyaya çarpması konusunda biraz bilgi edinelim. tabii ki bir çok gök taşı dünyanın çekim alanına giriyor ve atmosferin etkisiyle eriyip kayboluyor. Bu eşik değeri yaklaşık 100 metre kadar bir genişlik. Küresel çapta hasar verebilecek göktaşlarının ise 0.5-1 km genişlikte olması gerektiği düşünülüyor. Göktaşlarının çarpma ve hasar etkisinden Torino Ölçeği denilen bir yöntemle bahsediliyor. Bu ölçek çarpma olasılığı ve sahip olduğu enerji ile orantılı olarak 0 ile 10 arasında bir değer sunuyor. Bu ölçüme göre genelde karşılaşılan asteroidler 0 ve 1 arasında değişiyor. Şu an en çok tehlike oluşturan göktaşının değeri 4'e kadar çıkmış fakat diğer gözlemlerle bu değer aşağıya çekilmiş. Bu bahsettiğim göktaşı 99942 Apophis yaklaşık 270 metre yarıçapında ve 2004 yılında ilk gözlemlendiğinde 2029 yılında dünyaya çarpma olasılığı %2.7 olarak hesaplanmıştı. Fakat daha sonraki gözlemler bunu yanlışlamiş ve (bizi çok rahatlatarak) bu göktaşının 2029 yılında dünyaya çok yaklaşacağını, bir yerçekimi deliğinden geçeceğini ve bu etkileşim sonucunda 2036 yılında çarpıp çarpmayacağını öğreneceğimizi göstermiştir. (4'ten 1'e geçiş). Daha sonraları yapılan ölçümler ve Nasa'nın yakın tarihte geçerliliğini koruduğunu açıkladığı hesaplamalar 2036 yılında bir çarpışma olasılığının 1'de 45.000 olarak gösteriyor.(0(sıfır), malesef Torina ölçeği sadece tamsayıları kullanıyor). Bu çarpışmanın sonucunda 880 megaton tntlik bir enerji açığa çıkacak ve etrafı kaplayan toz bulutu güneşin büyük miktarda engelleyeceğinden uzun süreli bir kış yaşanacak. Bunun dışında 2030 yılında çarpma olasılığı 1'de 500 olan 2000 sg244 göktaşı gözlem alanımızdan çıktığından dolayı daha fazla bilgi elde edemiyoruz. Saturn'e gönderilmiş roketin bir parçası olma olasılığı mevcut. İsim benzerliği ile kafamı karıştıran 2000 sg344 daha büyük bir tehlike oluşturuyor. Bu göktaşının 2068 ve 2101 yılları arasında dünyaya çarpma olasılığı 1'de 556 olarak hesaplanmış. Çarpışma sonucu 1.1 megaton tnt'lik bir enerji açığa çıkması bekleniyor. Daha uzak yıllar için tehlike oluşturan göktaşlarını ele almaya gerek yok, çünkü zaten o zamana kadar ölürüz. Uzaydan düşen göktaşları için dünya büyük ölçüde insansız bir yer. O nedenle meteorlar genelde kimsenin olmadığı yerlere düşüyor. Fakat 99942 Apophis'in tahmini çarpış noktaları arasında colombia ve venezuela da yer alıyor. Bu tür çarpışmanın sonucunda 10 milyon kadar insanın ölebileceği tahmin ediliyor. Aslında o kadar da korkulacak bir şey yokmuş...

25 Şubat 2009 Çarşamba

Evrim Teorisini Çürüten(!) Sorular

Var böyleleri. Üzerine iki yüzyıldır araştırmalar ve deneyler yapılan, ciddi bir çalışmayı "Hebede höbödö hübü, yaaa?" diyerek çürütüyorlar. Siz onlara saatlerce açıklama yapsanız, beyinlerini açıp içine The Blind Watchmaker'ı da akıtsanız sonuç değişmiyor.

Bir de partizanlıktan değil de, maruz kaldığı semavi din propagandası ve konu hakkında yeterince okumaması sebebiyle teoriyi inanılabilir bulmayanlar var. Bu tür bir çalışmayı Türk Dil Kurumu'nun dilde sadeleştirme çabasına karşı çıkanlar da yapmıştı ve tutmuştu mesela: İnsanlar hala daha ciddi ciddi tren kelimesi için "Üstten öttürgeçli alttan ittirgeçli çok oturgaçlı götürgeç" önerildiğini düşünmekte. Bundan daha çok damara basan ise "İstiklal Marşı'mıza nasıl Ulusal Düttürü denir layn?!" sorusu. Dezenformasyon zamanla misenformasyona dönüşüyor, suçlamamak lazım kimseyi.

Konuya geri dönelim. Aklıma geldikçe buraya eklemeler yapacağım, ya da aklına gelen ekleme yapsın. Şimdilik başlayalım bakalım.

1. Biz madem maymundan geliyoruz, neden bugün ormandan bir maymun gelip aramıza katılmıyor?

Cevap: Maymunlar canları sıkıldığı için insan olmuyorlar çünkü. Evrim Teorisi der ki: belli bir organizma, çevre koşulları vs. sebebiyle mutasyon ya da genetik kaymalarla farklılık göstermeye başlar. Zaten genel söyleniş biçimiyle "Maymundan gelmek" lafı da hatalı. İnsanlar hominidae ailesinden geliyorlar, ve bu ailede orangutanlar ve goriller de var. Biz maymundan gelmiyoruz, maymunların geldiği aileden geliyoruz; ortak atamız var yani. Hominidae'nin öncesi primate'ler. Bulunan en eski hominidae fosili 7 milyon yaşında. Ortalama insan 70 yıl yaşıyorsa (ki insan ömrü önceden çok daha kısaydı), kaba hesapla 2 milyon nesilden bahsediyoruz burada. Ki zaten artık orangutanlar, goriller ve biz ayrı evrim kollarındayız, ayrı genuslarız (türün bir üstü), yani bir maymunun gelip "Ben insan oldum" demesi evrim teorisine de aykırı.

2. Tamam, biz neyden geliyorsak geldik, ona x diyelim, x y'den geldi, y z'den, ee bunun başı nerede? Bir yaratıcı var işte kesin.

Cevap: Evrime ne bundan? Evrim teorisi sadece popülasyonların zamanla değişmesini açıklar, bu değişimde de çeşitlilik, üreme, genetik kayma, seleksiyon ve mutasyon mekanizmalarını kullanır. İlk canlı nasıl oldu sorusunun cevapsız olmasının evrim teorisiyle hiçbir alakası yoktur, onun için abiogenesis (cansız varlıktan canlı varlık oluşması) ve de cosmogenesis (evrenin oluşması) nedir onlara bakman lazım.

Seni şaşırtayım, sana söylendiği gibi evrim teorisi "Allah yok" demiyor yani.

3. Ee, diyorsun ki canlılar sudan karaya geçti, hani bunu destekleyen hiç araform yok, nerede?

Cevap: Araform var, ama Harun Yahya kitaplarında resmedildiği gibi yarı balina yarı inek falan yok ne yazık ki. Fosil tarihi dersi için buraya lütfen.

4. Ya bir kere senin aklın alıyor mu, uçak parçalarının esen rüzgarla birleşip uçak olmasını? Yerdeki şeylerin birden masaya çıkmasını? Fotoğraf makinesi bile göze benzemiyor, bu komplekslikte birşey nasıl karambole oluşsun?

Cevap: Almıyor. Ama Evrim Teorisi demiyor ki "birden bütün aminoasitler birleşip canlı oldular" diye? Bak, belki idrak etmek güç ama, dünya 4.5 milyar yıl yaşında. Bizim bahsettiğimiz olay şu, bir şekilde bir yapı var, bu yapıda hücremsi oluşumlar gerçekleşiyor ve ölüyorlar, ölmek yanlış kelime gerçi, yok oluyorlar diyelim. Bu süreç tekrar tekrar oluyor, ta ki saniyeden daha kısa bir süreliğine de olsa bir yapı stabilite kazanana kadar. Bu yapı, ortamdaki diğer yapılara üstünlük sağlıyor (bilinçli değil ama bu üstünlük), ve bu aşamaların tekrarlanmasıyla organizmalar oluşabiliyor. Bu teoride, uçak parçaları yok, uçak parçalarının en ufak parçası var. Ki cansız varlıklar ile bölünüp çoğalan canlı varlıkları karşılaştırmak ne kadar sağlıklı? Fotoğraf makinası dediğin şey 1000 yıllık bir icat, ilk renkli fotoğraf 148 yıl önce çekilmiş; bununla nasıl milyarlarca yıllık bir süreci karşılaştırabilirsin?

5. Bir kere bunun adı Evrim Teorisi, kanıtlansa Evrim Kanunu olurdu. Zaten bunu çürüttüler.

Cevap: Evrim Teorisi'nin kanun olmamasının sebebi kanıtsızlık ya da çürütülmesi değil, sürekli değişmesi, bulunan fosiller, yapılan laboratuar deneyleri doğrultusunda evrilmesidir. O çok sevdiğin dindar Einstein'ın "izafiyet teorisi" çürütülmedi, ama hala daha teori. Maddenin en küçük yapı biriminin açıklaması da "atom teorisi", senin en küçük biriminin açıklaması da "hücre teorisi". Git bir "bilimsel teori" ne demek oku, öyle gel, hadi bakayım.

6. Çok konuşma da evrime kanıt göster madem çok biliyorsun, hani sustun?

Cevap: Aç ağzını? Haa, bak bu arkada çektirdiğin 20'lik dişlerin var, onları niye çektiriyorsun, niye artık işine yaramıyorlar? Çiğ ot-et yemeyi bıraktın, çene kasların artık ekstra güç gerektirmiyor. Apandisini aldırdın mı canım? Hah, onun da işlevsizleşmesi evriminin sonucu. Senin maymun gibi kıllı olup Amerikalıların süt gibin olması da evrim.

Tabii sen "Allahü Teala 20'lik dişleri kulları acı çeksin, dişçilere koşsun da dişçiler parasız kalmasın diye yarattı, apandisit günahkar kullara verilen ceza, Allah Amerikalıları bizden daha çok seviyor" diye de açıklayabilirsin bunları, saygı duyarım.

7. Bir kere evrim falan diyorsun, hani bir sürü organizma var hiç değişmemiş, bak işte resimleri?

Cevap: Evrim Teorisi "Canlıların hepsi zamanla imaj değiştirir" demiyor ki? Bir canlının dişlerinin kesiciliğini kaybetmesi, mide asitinin ot yerine et öğütecek güç kazanması, burnunun koku alma yetisini kaybetmesi de evrimdir. Değişim gözle görülür olmak zorunda değil.

Ha, illa ki değişim olmak zorunda da değil. Evrim Teorisi der ki, "canlılar içinde bulundukları ortama uyum sağlamak için değişiklik gösterirler". Okyanusun dibinde aynı sıcaklıkta su ile, aynı oksijen oranında, aynı habitatta yaşayan bir canlı niye değişsin? "Ben kendi halimde bir bitkiydim, bir gün kalktım dedim ki "ben klorofil yapıp fotosenteze geçeyim, bıktım bu yeşil olmayan hayattan" falan değil yani durum.

8. Bu evrim milyon yıllık süreç diye bizi yiyorsun, nasıl olsa gözlemlenemeyecek diye atıyorsun kafadan. Hani göster kanıtı, o fosiller yalan bir kere?

Cevap: Gastroenterit oldun mu hiç? Hah, o hastalığa yol açan bir bakteri var, escherichia coli, bildin mi? Neyse, sen git bir tane kendini bilmez bilimadamı bunu bir laboratuara koy 20 yıl önce, bunun soyundan 12 laboratuar popülasyonu üret. Bunlar 44,000 nesil geçirsinler. Zamanla glükozla beslendikleri için hücreleri büyüsün falan. Ama esas ne olmuş, bak şimdi, 31,500. nesil civarında, normalde sitrat sentezleyemeyen, ve bu ayırt edici özelliği olan, E. coli bakterisi sitrat sentezleme yeteneği kazanmış! Evrimleşmiş yani!

Masal değil, gerçek. Buyur oku.

9. Ee, biz şimdi bu evrimle hep daha iyi canlılar olacağız, süper özellikler mi geliştireceğiz yani? Madem öyle neden hastalıklar falan hep çıkıyor?

Cevap: Evrim illa ki canlıların daha iyiye gitmesine yol açmaz. Tekrar edelim, canlılar, bulundukları ortamda adapte olma, orada hayatta kalma mücadelesi verirler, bunu yapabilenler ile yapamayanların sonucudur evrim. Mesela ona saldıran hayvanlardan kaçmak için ağaca çıkmak zorunda olan bir hayvan, zamanla o tehlike ortadan kalkarsa, tırmanma yeteneğini kaybedebilir. Bu illa ki iyiye gidiş değildir.

Mesela günümüz toplumunda zeki insanlardan para alıp aptallara verirsen, birkaç nesil sonra zekilerin soyu tükenir ve hepimiz aptal oluruz.

Esenlikler dilerim.