2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com
Eurobasket 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eurobasket 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2009 Pazartesi

Türkiye - Sırbistan: Oldu Bu İş

Daha maç bitmedi. Ama benim gözümde bitti. Niye mi?
Bir maç düşünün, en iyi, yıldız oyuncunuz hücuma hiç katkı yapamamış, pivot oyuncunuz 1/10 serbest atış isabet oranıyla oynamış, yedek oyun kurucunuzdan sakatlığı sebebiyle çok fazla katkı alamıyorsunuz, 2. pivotunuz faul problemine girmiş vs. Bu maçta, en azından yenik durumda olmayı beklersiniz değil mi? Hayır, 3. çeyreğin ortası, ve belli bir süredir +5 farkla öndeyiz.
Peki nerede geliyor başarı? Birincisi, turnuvanın başından beri övüp bitiremediğimiz, ve istikrarı yakaladığımız tek alan olan savunma disiplini. İşte takım olma hüviyeti burada ön plana çıkıyor. İlk yarıda, birden atıl pozisyonda kalan iki uzunumuzun hızla geriye dönüp içeriyi kapattığı bir pozisyon vardı, sayı yaptırmadık Velickovic'e. Ya da Ömer'in ileride smacı vurduktan sonra hızla geriye dönüp adamını engellendiği bir pozisyon vardı 3. çeyrekte. Böyle spesifik örneklerin yanında, hem kısaların, hem uzunların; hücumdaki dinamizmini katlayan bir savunma dinamizmi olduğunu da görüyoruz. (Burada bir parantez de hücumdaki, her ne kadar bu akşam eskiye döner gibi olsak da, geçmişe oranla artmış hareketliliğimiz için açmak lazım.)
İkincisi, Kerem ve Ömer'in inanılmaz ikili oyunları; ve hatta bunun ötesinde, Kerem'in inanılmaz performansı. Uzun zamandır, turnuva düzeyinde, Milli Takım'da bu kadar inisiyatif alan, bu kadar başarılı oyun kuran, bu kadar dengeli oynayan bir oyun kurucu görmemiştik. Ender'in zirveye ulaştıktan sonra biraz duraklaması ve de sırtındaki hafif sakatlığı nedeniyle katkısının "azaldığı" zamanlarda, Kerem'in kalite farkı belli oluyor. Şu ana kadar 7 asistle oynadı, dile kolay.
Üçüncüsü, bench katkısı. Bugün Semih beni en sonunda utandırdı. İstikrarlı bir şekilde, azar azar da olsa arttırdığı performansına zirve yaptırdı bugün. Bunun yanısıra, kenarda bir Sinan, bir Oğuz, bir Ender her zaman hazır bekliyorlar. Bunun güveni ilk 5 oyuncularına da yansıyor tabii ki.
Ve dördüncüsü, Hidayet ve Ersan'ın rolünün iyi belirlenmiş olması, ve de inisiyatif alması gereken zamanları iyi belirlemeleri. Bugün Hidayet hücumda çok etkisizken Ersan sazı eline aldı. Hidayet, eski Hidayet değil; fazlasıyla olgun. Eskiden "hücumda bir tek benim elime bakmak zorunda galiba takım" diyen Hidayet, bugün "atamıyorsam attırırım arkadaşım" düsturuyla oynamakta. Ersan'ın 2 sene önceki Ersan'la uzaktan yakından alakası yok. Ne yaptığını biliyor.
Takım olarak moral bu kadar yüksekken, bu olumsuzluklara karşın (Hidayet'in şut yüzdesi: 1/14) maçı önde götürebiliyor ve genç Sırbistan'ı kilitleyebiliyorsak bu işi becermişizdir biz. Bu akşam kazansak da kaybetsek de, bu takım madalyayı alır.
N'olur, ama n'olur şu savunma direncimizi kaybetmeyelim. Hüviyetimizi bulmuş olalım bu sefer, yıllardır dinlediğimiz "2010 yılının takımı" bir ekol olarak doğsun.
Yazının özeti: Maçın bitimine 46.1 saniye kala pota altında Krstic'e yaptığımız üçlü sıkıştırma ve ardından gelen top kaybı.
Maç sonu eklemesi: Uzatmada "0" sayı attılar. Sıfır. Budur.

10 Eylül 2009 Perşembe

Türkiye - Polonya: Uh Ah Dev Ömer!

Şu maçtan önce Eurobasket liderlik istatistiklerine baktığımızda, her kategoride ilk beşte Polonyalı oyuncuları görmek mümkündü. Maç başına sayıda Lampe ve Gortat, gene ribauntlarda Lampe ve Gortat, asistlerde Logan ve Szubarga, top çalmada Logan. 16 takımın olduğu bir turnuvada, 4 temel kategoride ilk 5'e adam sokmak zor iş. Peki bunun sırrı neydi? Polonya çok iyi bir takım mı? Hayır. Ama ilk beş oyuncuları iyi. Fakat bench'ten yeterince katkı gelmiyor, ilk 5 oyuncuları çok fazla süre alıyor. Bu bir turnuva takımı kimliği mi? Hayır. İlk 5 oyuncularını bozarsan ne olur? Bu akşam olan olur. [Bu çakma Sokrates havam için özür dilerim.]
Bu akşama dair söylenecek temel tek şey var: Teknik kadronun Polonya'yı çok iyi etüt ettiği. Şu zamana kadar beklenilen katkıyı yapamamış Ömer Aşık, savunma zaafı olan Gortat karşısında uçtu gitti. Oyunun başlarında Kerem Tunçeri ve Ömer Aşık'ın ikili oyunlarıyla mükemmel hücumlar gerçekleştirdik, Kerem Logan'a sırtını verip içeriye girdi ve pivot hareketiyle sayıyı bıraktı bir ara, o derece yani. Ömer Önan'ın geri dönüşü ile de savunmada çok atletik ve diri bir yapıya kavuştuk; bunun üzerine asist kralı Polonya takımı asist yapamadı, Logan şut bulamadı. Ömer Aşık'ın faulden uzak durma niyeti -ki çok yerindeydi- ile sadece Gortat'la sayı denedi Polonya, ve çok acele şutlara zorladık onları. Ribauntlarda da bariz bir üstünlük vardı ki, bunu şöyle özetleyelim: Son iki maçta 22 hücum ribaundu almış Polonya bu maç sadece 6 hücum ribaundu aldı. (Burada 3 hücum ribaundu alan Ersan'a özel teşekkürleri iletmek lazım.)
Oyunun devamındaki hamleler de yerindeydi. Mesela Gortat - Oğuz eşleşmesinde Oğuz ağır kalmaya başlayınca, Ömer ve Sinan'dan ekstra efor sarf etmesini bekledik, ve bu ekstra katkıyı aldık da. Ender gene tam zamanında girdi, mükemmel oynadı, nazar değmesin hakikaten bu çocuğa. Bekir ve Engin gibi iki önemli ekstra adamını kullanmaya gerek duymadık bile. Bir ara Polonya farkı indirmeye niyetlendiyse de, gene Ömer Aşık'ı devreye soktuk, ve sonrasında da koptu gitti zaten.
Bu akşam sahada, oyunu tam anlamıyla kontrol eden (İlk devre sonundaki ve 3. periyottaki geçici Polonya gazı hariç) bir takım vardı. Bendini çiğneyip aşan bir Ömer Aşık (22 sayı 8 ribaunt) ile, iç bölgede ne yaparız sorusunun cevabını aldık. İlk iki maçta Oğuz'un sırtına yaslanmıştık, bu akşam ona gerek kalmadı. Semih 20 dakikada sadece 2 faul yaptı. [ironi evet] Bunlar hep umut verici göstergeler.
Neticede 3'te 3 ile (bu 2'de 2'ye düşecek zira grup sonuncusu ile yapılan maç dikkate alınmıyor.) üst gruba geçtik, ve oradaki 5 rakibimizin de 1'er galibiyeti var. Burada alacağımız 1 galibiyet bile çeyrek finali garantilememiz anlamına gelmekte. İşin daha da güzeli, tıpkı bir önceki Dünya Şampiyonası'nda olduğu gibi "takım" olarak ilerliyoruz, futbol takımımız gibi bireylerin sırtında değil.
Bu 3 günlük dinlenme sürecinden sonra önce rakibimiz İspanya olacak. Her ne kadar Reyes ve Gasol'e karşı ne yaparız sorusu kafalarda olsa da; çok formda olan kısalarımızın Rubio, Fernandez ve Navarro'yu kilitleme şansı bir hayli fazla. En azından bu moral motivasyonla, umutlu olmamak için hiçbir sebep yok.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Türkiye - Bulgaristan: N'oldu, Maç Mı?

Bu maçın özetini en güzel bir şekilde, NTV yorumcusu İhsan Bayülken yaptı maç ortasında:
"Murat'çığım, kollarını indirmiş bir boksöre de yumruk atmak zordur, yani gardını almamışsa.."
Yok, ben bu tek cümleyle olayı özetleyip bitirme işini hiç becerememişimdir zaten, biraz zırvalayayım o zaman.
Ahmet Çakaresk bir yorumla yapalım esas girizgâhı: "Bu Bulgaristan takım değil." Hakikaten ama. Hani keşke teknolojik imkanlarımız yetse de, sizlere Bulgaristan'ın savunma setindeki adam paylaşım hatalarını teker teker kırmızı yuvarlaklar ve çizgilerle göstersem. Eğer maçın tekrarını izleyecekseniz, 2. çeyreğin bitimine 7.12 kala gerçekleştirdiğimiz hücuma dikkat edin; Bulgaristan savunmasının özeti odur. Alan desen alan değil, adam adama desen o da değil; hani okul çıkışı yapılan maçlarda böyle bir adam paylaşımı olmaz. [Bu arada "shelbyl çok acımasız eleştirdin adamları" diyecek olan varsa, onları Murathanoğlu - Bayülken ikilisine havale ediyorum, adamlar maç boyu Bulgaristan'ı ezdi geçti.]
Rakip bu kadar kırmızı hapı yutmuş Neo kıvamında sahada dolanırken bizim oyunu ciddi eleştirmek, "uyarı sinyalleri" falan gibi çıkarımlarda bulunmak da yersiz olur. Aslında yiğidi öldürüp hakkını verelim, Bulgaristan'ın tek başarıya ulaşma yolu olan "Hızlı tempo, fast break, geri koşamayan rakibi yorma" metodunu, Yugoslav ekolü faullerle, aşırı dirençli savunmayla yıkıp tersine çevirdik. Yani Bulgaristan o kadar da kötü bir takım değil, sonuçta İtalya'nın olmadığı bir turnuvaya katılıyor adamlar, başlarında Maccabi'nin efsane koçu Pini Gershon var. Biraz abarttım ben, evet.
Fakat gene de oyuncu bazında diyeceklerimiz var tabii. Aslında diyeceklerimizi dün dedik, bugün dünkü yazdıklarımızı özetleyelim sadece. Ender'e hakikaten bir şeyler olmuş ben görmeyeli, aman nazar değmesin. Oğuz hala daha tek komple "uzun"umuz (Ersan'ın 3-4 numara değişmeli oynadığını varsayarsak), fakat Ömer Aşık kendini buluyor galiba. Hidayet'i Ersan'ı falan hiç zorlamadık bile, iyi dinlendiler yani. Barış Hersek tam bir 12. adam, tam bir "Ya tutarsa", kadroya sonradan girdiği belli. Hala daha bu turnuvada ciddi bir takımı yenemezsek suçlusu "uzun" seçimlerinden dolayı Tanjevic olacaktır tezimde iddialıyım ben, keza Semih ve Barış'tan hiç umutlu değilim.
Semih demişken ayrı bir paragrafa geçmek lazım: Arkadaş, Bulgaristan'ın uzunlarına karşı bu kadar acemi fauller yapıp, daha 3. çeyreğin ortasında 5 faulle dışarıda kalırsan bu iş olmaz. Etkisiz oynamak başka, negatif oynamak başka bir hikayedir. Şu maçta da moral depolayamayacaksan, etkili savunma yapamayacaksan; ikinci turda Brezec'i, Gasol'u, Krstic'i nasıl tutacaksın sen?
En nihayetinde 2. tura geçmeyi garantiledik, İyi bir antrenman maçı yaptık, ter attık, daha da güven tazeledik; iyi oldu. Fakat dünkü maçtan sonra değindiğimiz "uzun" problemi hala daha kafadaki tilki olmaya devam ediyor.

8 Eylül 2009 Salı

Türkiye - Litvanya: Hayda Bre..

Türk Basketbol Milli Takımı'nı analiz etmek istiyorsanız iki adet doneye ihtiyacınız var:
1. Favori gösteriliyorsak mutlaka tepe taklak gideriz, ama bize çok şansa verilmiyorsa herkesi şaşırtırız.
Tezi destekleyici yarı-gerekli istatistiki bilgi: Eurobasket 1999'da İtalya ve Hırvatistan'ın üzerinde gruptan lider çıkıp Fransa'ya 3 sayıyla kaybeden ama 2001'de "Uh ah dev adam!" gazıyla finale kadar yürüyen takım; Avrupa 2.si forsuyla gittiği 2002 Dünya Şampiyonası'nda gruplarda Porto Riko ve Brezilya'ya yenilip şaşırtmıştı. Eurobasket 2003'te Yugoslavya'ya 4 sayıyla kaybedip elenen ama itibar tazeleyen takım, 2005'te rezil bir oyun sergilemişti. 2006 Dünya Şampiyonası'na "wild card" kontenjanından genç bir kadroyla gidip destan yazan A Milliler, büyük beklentilerle katıldıkları Eurobasket 2007'de 2005'ten de rezil bir oyun sergilemişti. (Litvanya'dan 17, Almanya'dan 30 sayı fark yemiştik.)
2. Nasıl başlarsak öyle gideriz, istikrar sahibiyizdir.

Şimdi bu bilgiler ışığında iki sonuca varabilirdik: Litvanya maçını alırsak turnuvayı domine etme şansımız çok yüksek, ve de favori görülmediğimiz için bu maçı alırız. İşte bu yüzden sevgili Komünal takipçileri, umutlu olabiliriz, çünkü maçı aldık. Bu turnuvada bendimizi çiğner aşarız arkadaş! (Aslında o kadar da gaza gelmemek lazım..)
Maça geçmeden önce bir şey diyeyim, bundan sonraki analizlerimi okurken de aklınızda bulunsun bu: Ben Tanjevic'i sevmem. Tanjevic'i seveni de sevmem. Tanjevic'in babasını tanısaydım onu da sevmezdim. Geçen turnuvadaki rezil oyunu, plansızlığı hiçbir şekilde açıklayamayız. Bu plansızlığı gündeme getirdiği için kendisiyle arası bozulan Kaya Peker'i, biraz da "kendi yetiştirdiği" uzunları desteklemek için (Takımdaki 4 "uzun"dan 3'ü, Tanjevic'in aynı zamanda çalıştırdığı Fenerbahçe Ülker takımında oynamakta), bu uzun sıkıntısında kadroya almayan bir adamdır Tanjevic, ki aynı anlamsız inadı Hakan'ı yüceltmek için Kerem'i kadrodan keserek de göstermişti geçmişte. (Ki Kerem grup elemelerinde zıpkın gibi kadroya dönmüş, 2007 için kafayı duvarlara vurdurmuştur..) Ayrıca rotasyon diye baş döndürmekten çekinmeyen bir koçtur bu Tanjevic.
Benim turnuvadan önceki en büyük derdim de Tanjevic sebepliydi. Mehmet Okur yok, Kaya Peker dışarıda, Kerem Gönlüm yasaklı madde tüketmiş, Hüseyin Beşok zaten ne zaman kadroya girebildi Tanjevic zamanında, sevmesem de Mirsad gibi bir tecrübe de kişisel sebeplerden dışarıda, Valencia'lı Ermal Kuqo yok falan. Kaldı bize istikrarsız Semih ve tecrübesiz Ömer'li bir uzun rotasyonu. Kısalarımız ne kadar iyi olsa da, uzunlarımız ne savunmada, ne de hücumda dominant bir karakter gösteremeyecekti böyle bir kadroyla.
Alışıldığı üzere turnuvayı Litvanya maçı ile açarken (Eurobasket 2005 ve 2007, Dünya Şampiyonası 2006. "Kuralarda hile var, ayarlanmış bunlar, imkansız böyle bir şey olması diyenlere örnek olarak bu tesadüfi durumu tokat gibi çarpabilirsiniz.) aklımda bu endişe vardı, ama Ömer Onan'ın da yokluğunda çift oyun kurucuyla başladığımız maçta (ki bence başarılı bir hamleydi, tebrik etmek lazım teknik kadroyu), ilk bir kaç dakika çok başarılı bir hücüm planı çizdik. Sonrası ise bildiğin "futbolda 10 numara şart mıdır?" geyiğine döndü. Hidayet ile Ersan'ın bireysel çabalarıyla götürdüğümüz, kaotik bir anlayışla oynadığımız bir yarı izledik. Sebep? Uzunları etkin kullanamamamız. Ömer erken faul problemi yaşadı, Semih hiçbir şey yapmadı, Hidayet'in dinlendiği zamanlarda Ersan 3 numaraya geçince Oğuz yalnız kaldı. Savunmada da Ersan 4 numara olarak yetersiz kaldı vs. Yani çok da umutlu değildi durum.

Maçın en skorer ismi ve takımın "dinamo"su Hedo. (fotoğraf ntvmsnbc'nin sitesinden alınmıştır.)
Lakin ikinci yarıda ilk yarıdan çok farklı bir oyun ortaya koyduk, yani var olan direncimiz ve inadımızın üzerine daha dengeli, daha planlı bir hücum alternatifi ile çıkınca başarılı olduk. Şimdi burada öne çıkması gereken birkaç isim var. Öncelikle Ender Arslan. Ben kendimi bildim bileli saçma şut tercihleri yapan, gereksiz paslar deneyen, hücumu hızlı oluşturma tercihini sık sık başarısızlıkla gerçekleştiren bir Ender yerine, sadece doğruları yapan bir Ender vardı sahada. Ki özellikle tutturduğumuz inanılmaz serbest atış yüzdesinde onun da yadsınamaz bir katkısı vardı. İkinci isim Oğuz Savaş. İçeride savunma sertliği ve de hücum aktifliği sağlamak adına, adeta tek başına elinden geleni yaptı. Son isim ise Bekir Yarangüme. Kendisinden hiç beklemediğim bir bench katkısı yaptı gerek hücum, gerek savunma anlamında; özellikle Ömer Onan'ın yokluğunda iyi bir alternatif oldu.
Ha, diğer isimlerden bahsetmiyorsam; onlar kötü oynadığından değil, zaten bekleneni verdiklerinden. Hidayet, Ersan (özellikle 1. çeyrekte), Kerem, sakatlıktan çıkma Engin, Sinan (çok kritik iki üçlük geldi ondan) vs. kendilerinden bekleneni yaptılar zaten. Semih, ve Ömer Aşık'ın ilk yarı performansını bu gruptan ayrı tutuyorum ama. Ömer silikliğini maçın sonunda üzerinden atsa da, Semih Erden çok kötü oynadı, olumlu katkısı yok denecek kadar azdı. (Not: Ben Semih'i de sevmem, özellikle de yukarıda saydığım isimlerin alınmadığı bir kadroda var olması beni üzer.)
Sonuçta, çok iyi bir mücadele gördük, kimlik gördük, inanç gördük sahada. Hafızası taze olanlar bir 2006 ruhu görmüş olabilirler orada mesela. Ki en başta belirttiğimiz doneler ışığında bakarsak, bu turnuva bizim turnuvamız olabilir. Ama bunun şartı, kısaların bu performansını sürdürmesinin yanısıra, uzunların da silkinip kendilerine gelmesi. İşte bu noktada akla düşen kurt, oralarda gezinmeye devam etmekte.
İlk güne dair bir iki not daha: Fransa - Almanya maçının hakemlerinden birisi Türkiye'den Engin Kennerman'dı; ve de genç Sırbistan'ın şımarık İspanya'yı mağlup etmesi içimin yağlarını eritti. Ayrıca yeni fark ettim ki, İtalya yok turnuvada??
Son söz: O 2007'de de izlediğimiz ve de içimizde patlayan "Hayda Bre.." temalı reklamları hala daha ne yüzle yayınlıyorsun bre Turkcell??