2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com

27 Mayıs 2011 Cuma

Geri Sayim - 26 Mayis 2011 (Bolum 4)


Gazeteye para veremeyen fakirin haber bülteni Geri Sayım'ın 4. bölümü.



Sesim yorgun geliyor diyen olursa söyleyeyim: Evet, yorgunum.

Afiyet olsun.

Transkript Göster

20 Mayıs 2011 Cuma

Özkök ile Muhabbet

Bu fikir benim değil, çok güzel ürünleri olan bir blog'un, canınız sıkkınken okuyun, çok iyi gelir. Lakin kendileri izinde galiba 3 aydır, o zaman sazı ben alayım elime dedim, zira bugün Özkök'ün yazısı paha biçilemez güzellikte.

GEÇEN salı günü Şanlıurfa çarşısında ilginç bir durumla karşılaştım.
Sana her şey ilginç be abim.
Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba ile kapalı çarşıda dolaşıyoruz.

He anlatacaksın illa, e hadi bakalım.
Belli ki muhafazakâr bir esnaf nüfusu var.

Adamı gözünden tanıyorsun valla.
Çoğu beni tanıyor.
Düşmanını tanıyacaksın tabii.
Tanımayanlara da belediye başkanı tanıtıyor.
Hödük değil herhalde adam, tanıtacak tabii.
Bakıyorum, hemen hepsinin yüzünde dost ifadeler var.
Adamlar surat mı asacaklardı yahu?
Sıcak bir misafirperverlik kendini açıkça hissettiriyor.
Allalla, yahu ne bekliyordun ki?
Dolaştıkça, kafamdaki bazı tereddütler azalıyor.
Haa, çıkar baklayı ağzından.
İtiraf edeyim, kendimi daha iyi hissediyorum.
Çaylardandır.
“Ne tereddüdün vardı ki” denilebilir.
Seni tanıyoruz yahu, niye soralım?
Tereddüt, ille de nesnel durumlardan kaynaklanmaz.
Abi gene psikolojiye başlama, girdi mi saçmalıyorsun.
Ülke kutuplaştıkça, insanlar “karşı taraf” diye algıladığı çevrelerde kendini rahat hissetmeyebilir.
Latent ırkçılık diyelim istersen ona.
Şanlıurfa bu bakımdan bana çok iyi geldi.
Yarasın.
* * *

Çarşı turunun sonuna gelmiştik.
Bitmedi mi yahu yazı?
Küçük bir dükkânın önündeydik... Başkan, dükkân sahibinin elini sıktı.
Allalla, sıkacak tabii, dedik ya adam hödük değil diye?
Ben de merhaba dedim.
Arkasından da "uzaylı, biz dostuz" diye ekleseydin.
Dükkân sahibi, düşmanca olmayan, ama nötr bir ifade ile ve üçüncü tekil şahıs kullanarak, şunu söyledi:
“Biraz da iyi yazılar yazsa...”
Esaslı adammış, helal.
Geriye dönüp, cevap vermek, sohbet etmek istedim.
Ehehe, gel itiraf edelim Özkökçüğüm, içten içe küfür ettin.
Niyetim kendimi anlatmak, onu ikna etmekti.
Hee.
Ancak genişçe bir grup içindeydik ve oradan ayrıldık.
Hani Fıkıbaba ile geziyordun, grup nereden çıktı yahu?
* * *

Şimdi Şanlıurfa’da karşılaştığım o esnaf arkadaşa, buradan açıkça seslenmek istiyorum:
Yüzüne söyleyemedin içinde kaldı tabii.
“Bak arkadaş; ben sizin zannettiğiniz gibi kötü bir insan değilim.
Arada Kardak krizi çıkarıyorsun ama olsun.
Yazılarımda, insanlara hakaret etmiyorum. İftira atmıyorum.
Ahmet Kaya'nın selamı var.
Buna karşılık, her gün onlarca köşe yazarından binlerce internet kullanıcısından ağır, hatta galiz küfürleryiyorum.
Üzülelim mi?
Kimseden şikâyetçi falan da değilim.
Ahaha, adamdan şikayetçi oluyorsun işte yahu?
Muhafazakâr bir aileden geliyorum.
Esnafın muhafazakârlığını nereden anladığın belli oldu.
Ama hayat tarzım, düşüncelerim sizinkiyle her konuda aynı değil.
İyi ki değil.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ı birçok konuda çok başarılı buluyor ve belki de sizden bile daha fazla takdirediyorum.
İhale var galiba ufukta?
Ama ona şiddetle itiraz ettiğim şeyler de var. Yaptığım onları yazmaktan ibaret.
Ve daha bir sürü şey.
Bazılarının sizlere sunduğu gibi, darbeci falan değilim. Hayatım askeri darbelere karşı mücadele ile geçti.
Oha oha oha! Sen bizi dünkü çocuk sandın galiba.
Ama darbecilerle mücadele sırasında yapılan hukuki hataları da elimden geldiğince eleştiriyorum
Onu Sedat Ergin yapıyor, seninkinin adı demagoji.
Bu ülkede size de yer var, bize de olmalı.
Ay canım lütfettin, çok sağ ol.
Belediye Başkanı’na söyledim, şimdi herkesin önünde size de söylüyorum.
Dur ağzını bozma dur.
Adınızı almayı unuttum.
Söyleyeceğin bu mu?
Ama mutlaka gelip, eğer ikram ederseniz, bir çayınızı içeceğim.
Sakın ikram etme esnaf kardeş, hazır adını da almamış...
Orada sizi dinleyeceğim, kendimi anlatacağım.
Bak gör, başladı mı susmuyor.
Anlaşamaz mıyız? Varsın anlaşamayalım.
En başta dedin "düşüncelerim aynı değil" diye?
Önemli olan konuşabilmek.
Bence de önemli, o yüzden öğrenmek lazım.
Bakarsınız, ortak çok konumuz varmış...
Kavgada söylenmez.
Sağlıcakla kalın...
Kalamıyoruz ki, yarın gene yazacaksın kesin.

Geri Sayim - 19 Mayis 2011 (Bolum 3)

Konsantre haber bülteniniz Geri Sayım'ın 3. bölümü.



Afiyet olsun.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Geri Sayim - 18 Mayis 2011 (Bolum 2)

Konsantre haber bülteniniz Geri Sayım'ın ikinci bölümü.



Yorumlara yapacağınız geribildirimleriniz (varsa) önemle rica olunur.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Geri Sayım - 17 Mayıs 2011 (Bolum 1)


Bilenler bilir, bir ara Gündemden adlı bir hiciv programı yapmakta idim Youtube'da, fakat zaman/efor olarak fazla  uğraştırıcı olduğu için sürememişti.

Şimdi benzer ama yapması çok daha kolay bir işe yeltendim: Twitter'ın iletişimi devralmaya çalıştığı modern zamanda, kısa kısa, "tweet" tadında bir günün özetini geçen, 10 maddelik bir sesli haber bülteni. Bir deneyelim bakalım, eğrisini doğrusunu zamanla görürüz.

Buyrun efendim, ilk bölümü.


Transkript Göster

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Modern Demokrasinin Çıkmazı: Seçimler

Bu konuda hakkında değil blog yazısı, kitap yazılmalı aslında. Lakin yerimiz dar, o yüzden istatistikleme vs. olmayacak, sadece teorik düzlemde sorular sorup, demokrasinin modern zamanda işleyişindeki engeli ve neden tanımının genişletilmesi gerektiğini açıklamaya çalışacağım.

(Benim görüşüm şudur, yazıdan sıkılıp da yanlış izlenim oluşturmayayım diye baştan söyleyeyim: Dünyadaki, teorik olarak, en iyi yönetim biçimi, müşfik diktatörlüktür (benevolent dictator). Lakin tarih, bu sistemin hem var oluşunun, hem de çöküşünün çok acı olduğunu bize gösterdiğinden, elimizdeki en iyi sistem demokrasi olarak kalmaktadır. Ama demokrasi idealistliği, onun kusurlarını görmezden gelip de istikrar, sistem vs. izinde yoğunlaşmaya giderse, demokrasi "militan demokrasi" gibi bir kuruma evrilir ve de tehlikeli olur.)

Bu açıklamadan sonra, seçimlerin modern zamanda neden demokrasinin başına bela olduğundan bahsedeyim.

I. Seçimler ve Finansman Sorunu

Günümüzün geçerli ekonomik sistemi, bir adayın seçimlerde söz sahibi olabilmesi için ciddi anlamda bir finansman sağlamasını öngörmekte. Bu da çok ciddi bir soruna işaret ediyor.

Eğer bir aday, finansmanını özel kişiliklerden sağlarsa, zaman içerisinde demokrasi o özel kişiliklerin sözünün daha fazla geçtiği, lobilerin siyasetçiler üzerinde etkisinin halkın etkisinden fazlalaştığı bir sisteme dönüşme riskini barındırıyor. İstenildiği kadar şeffaflık olsun, kitlesel medyanın gücünün aşikar olduğu bir sistemde, halka amnezi yaşatmak oldukça kolaylaşıyor. (Örneğin ABD'de Cumhuriyetçi Parti net bir şekilde sadece zenginlerin istekleri doğrultusunda ilerleyen, asıl gündemi üst sınıf için vergileri indirmek olan bir parti olmasına karşın, bütün propagandasını vatan-millet söylemiyle fakir halk için varmışçasına yapabiliyor.)

Eğer finansman halkın vergilerinden sağlanırsa da, onu düzenleyen devlet olduğundan, politik gücü ele geçiren partinin kendisine uygun bir düzenleme yapması beklenen oluyor. (Örneğin Türkiye'de partilere verilen devlet yardımı, sadece güçlü olan partilere gitmekte ve bu kriterler sürekli erk sahiplerinin yararına yontulmakta)

Diyelim ki, aday olan herkes devletçe dağıtılan paradan yararlansın. Bu sefer de sigorta şirketlerinin en büyük sorunu olan ahlaki tehlike (moral hazard) baş göstermekte. Yani politika ile ilgisi olsun olmasın herkesin yardımdan yararlanmak için aday olma riski var. Bu da sistemi oldukça etkisizleştirmekte. Bu yüzden belirli kısıtlamalar konulması lazım, lakin kısıtlamalar konulunca da demokrasi kelimesinin vaat ettiği anlam kaymakta.

İşte bu finansman sorunsalı, herkes için faydalı ve adilane bir çözümü olmayan, doğrudan iletişimin az olduğu kalabalık kitlelerde demokrasinin önündeki ciddi engellerden birisi.

II. Seçimler ve Oylama Sorunu


Günümüz demokrasilerinde, seçimlerde uygulanan oylama çeşitlerini genel olarak iki kategoriye ayırabiliriz: Tek kazananlı ve çok kazanalı sistemler. Lakin her sistemin içinde barındırdığı sorunlar var, ve de bu sorunlar gene finansman sorunsalında olduğu gibi dönüp dolaşıp en güçlüye yarayacak şekilde sonuçlar veriyor.

Öncelikle şu tarihsel bilgiyi verelim: Antik Yunan demokrasisinde, oylama en az demokratik sistem olarak değerlendirilmekteydi, zira varlık ve de popülerlik seçim sonuçlarına fazlasıyla etki yapmaktaydı. O yüzden sıklıkla tercih edilen sistemler genel kurullarda karar alınması, kura çekimi ve de rotasyon idi. Günümüzde seçimlerin demokrasinin en önemli şartı olarak kabulünün ironisini buradan dahi tahlil edebilmek mümkün.

Konuya geri dönersek, günümüzde uygulanan bir çok oylama sistemi var, ve hiçbiri mükemmel değil. Uzun uzun açıklamak yerine size anahtar arama kelimesini vereyim: Arrow'un imkansızlık teoremi. Özetle bu teoreme göre, aşağıdaki üç adillik prensibi aynı anda sağlanamaz.

1. Eğer bütün oylarda X Y'ye tercih edilmişse, o zaman genel tercihte de X Y'nin üstünde olmalıdır.

2. Hiçbir bireyin tercihi her zaman baskın tercih olamaz.

3. X ve Y'nin tercihini sağlayan faktörler, sadece X ve Y tarafından belirlenir. Denkleme katılan Z faktörü, X ve Y arasındaki tercihi etkileyemez.

Bir adet olası yanlış anlamayı düzeltelim: Arrow'un teoremi, "hiç adil oylama yoktur" şeklinde özetlenemez, lakin teoremin gösterdiği bütün bu mantıklı adiliyet prensiplerinin aynı anda uygulanamayacağı, yani kusursuzluğun olamayacağıdır. Günümüzde en çok ihlal edilen koşul, geçişlilik koşuludur (3. sıradaki maddenin ima ettiği bir hal) Yani toplumdaki bireylerin çoğunun X > Y > Z tercihi, oyların kayması sonucunda genel tercihe yansımamaktadır.

Daha pratik, bireyin kendi içinde var olan endişelerden de bahsedebiliriz. Örneğin bir adayın fikirleri çok beğenilse de, "Ama o zaten kazanamaz, o yüzden öbürüne vereyim" koşullanması da yaşanmakta, bu yüzden daha matematiksel endişelere gerek kalmadan alternatif adayların var olması tamamen demokrasi kuralları dahilinde engellenmektedir. (Bu sorunu aşmak için "tercihli oy" prensibi düşünülebilir, lakin o uygulamada da ters çevrilebilirlik yoktur. Eğer A seçilmişse, oylar ters çevrildiğinde A'nın seçilememesi kuralı, tercihli oy sisteminde geçersiz kalmakta, yani esasen istenmeyen bir adayın seçilebilme şansı doğmaktadır.)

Özetle, çoğunluğun olduğu yerde bireylerin bir kısmının tercihi öyle ya da böyle göz ardı edlimek zorundadır zaten. Uygulamaya baktığımızda ise, bu ihlalin daha da keyfi yapıldığını gözlemlemek zor olmaz. Zira iktidara gelen partiler, kendilerinin devamlılığını sağlamak için bu düzenlemeleri yaparlar. Bunun adı da "istikrar" olur. Hatta genelgeçer görüş, yüzde 10 gibi yukarıda değinilen bütün prensiplerin, aslında demokrasi için çok önemli bir adım olduğu haline bile gelebilir.

Sonuç


Günümüzde "demokrasi" mücadelesi verenlerin bu mücadeleyi bir demokrasi idealizmiyle gerçekleştirmemesi çok önemli. Yukarıda çok özetle değindiğim gibi, demokrasi günümüz koşullarında, kendi içinde vaat ettiklerinin hepsini veremeyecek bir sistem durumunda, ve kağıt üzerinde dahi kusursuz olmadığı gibi uygulamada da ciddi sorunlar teşkil olabilmekte.

O yüzden, demokrasiyi savunurken "herkes için insan hakları, herkes için özgürlük" gibi kavramlar ile genişletmek, demokrasinin bir avantajı olan "kendini düzeltebilirlik" etkeninden yararlanmak lazım.

Bugün "demokrasi için şimdilik şu kalsın..." denmesi, demokrasinin kusurlarını büyütmek anlamına gelebilir. Demokrasiyi "istikrar", "darbe olmaması", "çok partili seçimler" gibi kavramlara indirgeyen; bunlar olunca "demokrasi" var olduğu için tatmin olan sistemler, demokrasiyi kavramsal olarak doldururlar ama mana olarak uzağında konumlanırlar.

O yüzden dediğim gibi, bir "demokrasi idealizmi", bir kusursuzluk illüzyonu oldukça yanıltıcı olacaktır. Demokrasinin işleyişindeki bu iki temel kusuru (ki bunlar bir blog köşesinde hızlıca değindiklerim) göz ardı ederek demokrasi tartışması yapmak etkisiz kalır.

6 Mayıs 2011 Cuma

Zamanla Zamanda Yolculuk

AKP devletleşmeye başladıkça, AKP'ye yakın çizgideki yayın organları da TRT'leşmeye başlıyorlar. Hatta öyle bir şekil değiştiriyorlar ki, kendimizi birden 90'larda Ertürk Yöndem'in cızırtılı bir programında buluyoruz.

Bahsettiğim haber, Zaman Gazetesi'nde dün yayınlanan bir haber. Konu şu: Kastamonu'da başbakanımızı korumakla görevli polislere saldıran PKK'lı teröristler. Bu teröristlere meğerse köylüler rastlamış, ve hatta bu teröristler köylüleri rehin almış ve aralarında şu diyalog geçmiş (parantez içindeki yerler benim yorumum):

Terörist: Bize yemek lazım. 
Köylü: Benim yanımda bir ekmek var
Terörist: Tamam çıkar (Buraya kadarki kısmını "Hans ile Türkçe Öğreniyorum" kitabına koyabiliriz.)
Terörist: Bu yetmez, bize başka yemek de lazım (adam bir ekmek dedi zaten, yetmeyeceğini şimdi mi anladın?)
Köylü: Yanımda bu kadar var, başka yok
Terörist: Köyden getirirsen sana bir şey yapmayız, köyüne saldırmayız. (Adam ekmek bulamadı diye köye saldıran terörist. Ama bu sırada Erdoğan'a eylem planlıyor bir yandan. Tam bir verimlilik abidesi.)
Köylü: Gider getiririm
Terörist: Getir ama polise, jandarmaya haber verirsen köyü yakarız, aileni ve seni öldürürüz. (Abi onu anladık. Köyü yakınca ailesi zaten ölecek, herif aptal değildir herhalde.)
Köylü: Tamam
Terörist: Sen hangi partiye oy vereceksin bakalım? (Bir dakika ya bu nereden çıktı?)
Köylü: Büyüklerim bilir, ben pek karışmam. (Köylü 30 yaşında, ne büyüğü?!?)
Terörist: BDP'ye vermelisin tamam mı?
Köylü: Peki tamam, (Abinin kelime dağarcığı kısıtlı biraz, noktalama da bilmiyor galiba.)
Terörist: Bak biz Diyarbakırlıyız. Bizim partiye oy verirsen, bize de ekmek, yemek getirirsen sana bir şey yapmayız, ailene, köyüne bir şey yapmayız. (Abi üç oldu yeter valla anladık.)

Bu Samanyolu TV'nin Sır Kapısı tarzı yapımlarından fırlama diyalogu sindirdiniz mi? Hah, tamam. Şimdi bomba kısmını söylüyorum: BDP'nin dahil olduğu Emek Özgürlük ve Demokrasi Platformu, Kastamonu'da bağımsız aday göstermedi. Yani bu köylü istese de BDP'ye oy veremez. Yandı gitti yani koca köy. Vah tüh vah.

Peki burada bitti mi? Hayır. Haberdeki kimi cümleler göz yaşartıcı güzellikte:

"Köylünün yanındaki ekmeğini alan teröristler, "köyünü yakarız" diyerek siyasi baskı uyguladı." (diyalog yetmezse diye ek vurgu)

"6 erkek teröristin oldukça kirli göründüğü ve gıda sıkıntısı çektiği belirtildi." (aptal değiliz sağ olun, içinde ekmek geçen cümlelerden anlamıştık)

Ve şaheser cümleyi sona sakladım:

köylü teröristleri, "bozuk Türkçe konuşan, çok pis kokan, sakal ve bıyıkları uzamış, PKK'lıların kıyafetinde 6 erkek" olarak tarif etti.

Bu ne ya? Teröristler bozuk Türkçe konuşuyormuş, bak sen? Çok pis kokuyorlarmış, sakallı ve bıyıklılarmış, vay anarşistler var. Ayrıca PKK'lı kıyafeti ne yahu, ne diyorsunuz siz?

1990'larda lügatımıza "Güneydoğu'da yaşayan vatandaşlarımızın soydaşları" (Kürt diye bir şey yok o yıllarda) , "Bakın bunlar da yoksullar ama isyan etmiyorlar." gibi leziz tabirleri katan Ertürk Yöndem'i alt edecek bir zeka ile karşı karşıyayız.

Vay anam vay neler dönüyor Serhat ya...

5 Mayıs 2011 Perşembe

"Devlet Baba" Hala Baba

Şimdiki zamanda yaşananları anlamak adına, zaman-uzam ekseninde gezintilere çıkmak kimi zaman fazlasıyla gerekli olmakta. İnsanın hafızasının bilincinde olmasının şeytani yönlerinden birisi, insana her şeyi hatırlayabileceğine dair gereğinden fazla bir özgüven verebilmesi, diğeri ise bu özgüvenden dolayı hatırlayabildiği kadarının kesinliğine inanması. Bu sorunu aşmak için yapmak gereken, bir eylem, söylem ya da olgu ile karşılaşıldığında birkaç basit soru sormak ve o doğrultuda araştırma yapmak: Neden yapıldı? Neye dayanarak yapıldı? Benzer örnekleri var mı? Kim yaptı?

Bu sıralamaya sadık kalmak olayları sağlıklı değerlendirebilmek için önemli bir şart. İnsan aklı, faili bulduğunda bütün meseleye vakıf olduğunu sanabiliyor zira. Hatta bazen faili bulduğunu sanıp da yanılabiliyor. O yüzden “Kim Yaptı?” sorusunu da çok iyi sormak lazım. Türkçe derslerinden hatırlarsınız, özneyi bulmak için “Kim yaptı?” sorusunu sorduğunuzda, arada yanlışlıkla nesneyi bulabilirdiniz. Örn: Piknik yaptı. Ne yaptı? Piknik. Halbuki piknik özne değil, nesne burada. Pikniği yapan bir “gizli özne” var, o.

AKP iktidarı sırasında gelen kimi “düzenlemeler” (ki düzenleme, yasak denilemeyen yerde kullanılan bir hüsnütabir), insanlarda “İşte toplumu muhafazakarlaştırıyorlar, toplumu şekillendirmeye çalışıyorlar, bunların niyeti belli!” gibi bir birincil reaksiyon doğurabiliyor. Halbuki bu cümlenin göz ardı ettiği çok fazla gerçeklik var. Birincisi, bizim toplumumuz zaten muhafazakar, değişik değerleri ve dinamizmi “Gençler bir şeye heves etmiş keh keh” refleksiyle karşılar. İkincisi, devlet zaten toplumu hep şekillendiregelmiştir. Çünkü devlet bireyi korumak ve kollamak için var. Çünkü devlet babamız, biz ise onun haylaz çocuklarıyız.
Sigara Yasağı ve Paternalizm


Anlatmak istediğimi açıklığa kavuşturmak için yakın geçmişten bir örnekleme yapmam lazım.

Belirli mekanlarda sigara içme yasağı, aslında çoğu medeni addedilen ülkede uygulanan, ve de nedenlemesi uyarınca özgürlükçü bir dokuya sahip olabilecek bir yasak. Şöyle ki, sigara, insan sağlığına çok ciddi zararları olan bir madde, ve aktif olarak içmeyen biri bile, dumanına maruz kaldığında sağlık anlamında etkileniyor. Bu durumda, bir insanı sigara dumanına maruz bırakmak, onun temel haklarından birisi olan sağlığı engelleyici bir hal oluşturur.

Bu durumda yapılması gereken ikiye ayrılır: sert paternalizm ve yumuşak paternalizm. Sert paternalizm, yani sigara içimini kökten yasaklamak, insanların vatandaş olarak yaşamak için bulunmak zorunda olduğu yerlerde uygulanır. Örneğin devlet daireleri, toplu ulaşım araçları, eğitim binaları, hastaneler, karakollar vs. Fakat devlete ait olmayan, ve de insanların para vererek eğlence vs. amaçlı gittiği yerlerde, devlet sigara içimini toptan yasaklayamaz. Devlet, buralara ancak yumuşak paternalizm ile yaklaşabilir: İçinde bir alanda sigara içilen mekan tasarlamak isteyene vergi uygular (sigara gibi zararlı bir maddenin dışsallık [externality] etkisini tanzim etmek için), fakat o noktadan ötesine geçemez. Kapitalist bir ekonomide zaten piyasa kuralları dengeyi bulduracak, sigara içen ve içmeyen insanların tercih ettiği mekanlar oluşacaktır. (Bu sert ve yumuşak paternalizm yargısının ve uygulamalarının ayrıntısı tartışılabilir tabii.)

Peki bizim “devlet babamız”, sigara yasağı konusunda ne yaptı? Hem özel olsun olmasın çoğu kapalı mekana ekonomik prensipleri gözetmeden karıştı, hem de örneğin elektronik sigara gibi, hiçbir pasif içicilik etkisi olmayan ve de tamamen bir bireysel tüketim aracı olan maddeyi yasakladı. Sebep? “Vatandaşın sağlığını korumak ve sigara tüketimini azaltmak.” Halbuki, vatandaşlar birer yetişkin olarak bu tercihi kendileri yapabilecek yaştalar.

İşin ironisi ise şurada başlıyor: Sigara yasağı getirildiğinde, sigara içmeyen çoğu insan, bu yasaktaki bu paternalistik ve aşırıkorumacı dinamikleri göz ardı ederek devletin olumlu bir iş yaptığını düşündüler, ve hatta hükümetin partilerüstü destek toplayan icraatlerinden birisi bu oldu. Devletimizin “sakat” nedenlemesi, sonuç hoşa gittiği için gümbürtüye gitti. (Diğer bir ironi de aynı devletin tütün üretimini sübvanse etmesi, ama konuyu saptırmamak için onu hızlıca geçelim.)
İnternet Yasakları


Sigara içen çocuğunun sağlığını korumak için sigarayı yasaklayan devlet “baba”nın eylemi vatandaş tarafından onaylandığında, elinin uzanabildiği ve destek göreceği her mevzuda bu tür düzenlemeye gitmesinin meşruiyeti doğar. Babamız, bir gün “Öğrenciler olaylara karışmasın, gitsinler paşa paşa okusunlar” der, diğer bir gün “Gençler içki içmesin, yazık” der, sonraki gün “Gençler ahlaka muğayyir yerlere gitmesinler” der. Bunları çoğumuzun babası da diyor zaten.

Peki bu çok yeni ve şaşırtıcı bir fenomen mi? Hayır. 12 Eylül’den beri zaten aynı devlet, bireylerini “zararlı ideolojiler”den koruyor, üniversitelere siyaset ve "siyasi simge" sokmamak için çabalıyor, sokaklara dökülüp satanist avına çıkıyor, metal müzik peşinde koşuyor, ahlak adına etek yırtmaçlarını mevzuatla düzenliyor, lisede el ele tutuşan gençlerin ellerine cetvelle vuruyor… Fark şu: O baba kabul edilebilir sertlikte Kemal bir babaydı, şimdiki baba kimisi için çok sıkı bir Recep baba. Ama baba gene baba.

Şimdi gündemde 22 Ağustos’ta düzenlemesi yapılacak olan “internet paketi” düzenlemesi var. Devletimiz, vatandaşlarının kazara zararlı sitelere girmelerini engellemek için düzenlemeye gidecekmiş, aileler devlet babanın izin verdiği istelere gireceklermiş. Bazı alan adları yasaklanmış, bazıları da ekstra muameleye tabi tutulacakmış. Bu filtreleri aşanları takip sistemi getirilecekmiş.

Bugün anket yapsak toplumun yarısından çoğunun bu gelişmeyi onaylayacağı aşikar. Zaten sıklıkla unutulan bir başka gerçeklik ise şu: Mevcut internet kanununu AKP, CHP, MHP vs. el ele diz dize çıkardılar.

Devletin vatandaşını bir çocuk, bir teba gibi gördüğü ve bu zihniyetin vatandaşlar tarafından keyfiyetle onaylandığı; birey algısının oluşmadığı bir toplumda, bu yasaklara şaşırmamak lazım.

Yapılması gereken vatandaşların “Bu babayı beğenmedim, başka baba isterim” demek yerine “Baba yeter ya, kaç yaşına geldim ben!” demesi. Ama post-12 Eylül toplum yapısında “Bugün öyle dersek yarın üvey baba gelir bizi döver” korkusu hakim hala.

Neyse, arada bu satırların yazarı gibi “vatana millet hayırsız anarşik evlatlar” çıkıp böyle ileri geri konuşacaklardır, takmayın siz. “Herkes için özgürlük” falan, sakıncalı laflar bunlar.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Erör (Olm N'apıyorsunuz lan!?)

Sevgili hükûmet/iktidar/çoğunluğu erkek insan sürüsü/her ne ise,

Yavaş gelin, teker teker gelin allasen, dumanlar çıktı tamam! Teslim oluyoruz! Ellerimiz başımızın arkasında, ağzımız açık, hazır olarak gelip teslim oluyoruz! Özellikle 12 Eylül'den beridir öylesine zengin malzeme sağladınız ki, hangi birine yetişeceğimizi bilemediğimiz kompil hata verdik. Mavi ekran tarlası olduk memleketçe. Shelbyl'in bile dili tutuldu! Yani Arap dünyası baştan aşağı devrimler yaptı diye bizden de bekliyor olabilirsiniz ama yoo dostum, hayır. Biz Arap mıyız da ayaklanalım? Biz anca batının ahlâksızlığını almışız işte "cinsel içerikli falan böyle nasıl desek de filtreye takılmasak" ses ve görüntü kayıtları olsun olsun, öyle nikahlanmadan tenasül uzuvlarını temas ettirme falan, hatta nikahlandıktan sonrası için bile aslında türk geleneğinde yoktu öyle şeyler, hep batının b.k yemesi. Doğunun da hamdolsun itaatini, "buna da şükür"ünü almışız, ayaklanma hala yok geleneğimizde o yüzden. Hamdolsun...

Müşterisine kerkinen usta sadece sizin bilmediğiniz, izlemediğiniz, dolayısıyla da teorik olarak bilmeden yasakladığınız pornolarda olur sanıyorduk ama demek ki gerçek hayatta da oluyormuş. Siz de az değilsiniz var ya... Çaktırmadan, alttan alttan demek... Yakma bahanesiyle bizden toplayıp toplayıp...

En başta "aşkla geliyoruz!" dediğinizde MetÜst "Aşkın sonunda ne olduğunu hepimiz biliyoruz, gelmeyin!" tarzı bir şey demişti yıllar önce (belki sene geçen seçim değil bi' önceki seçim). Penguen'in de mevzubahis duruma ilişkin kapağı var bi' de yakın zamandan. Kesin MetÜst ve Penguen de işin içinde! Ya da köy o kadar görünüyordu ki, kılavuza gerek yoktu. Oysaki kargayı kılavuz seçtik durduk yere. Sıradaki şarkı hepimize gelsin o zaman: Bu Aşkın Izdırabını!



Sevgili işkembeseverler,

Sizi ihmal ettiğimizi düşünmeyin lütfen, gördüğünüz üzere böyle bir ahvâl içerisindeyiz. Gerçi siz de aynı ahvâl içinde olduğunuz için anlayacağınızdan eminiz. Dolayısıyla, her ne kadar muhtemelen muzır neşriyat sayılmadan önceki son 3.5 (ne kadar anlamlı bir süre) ayımız olsa da, çabalamamıza rağmen şu an toplu kilitlenme yaşadığımız için fazla sesimiz çıkmıyor, ama siz bizi merak etmeyin. Şoktan çıkabilenler yazar mutlaka. Bir gün geldiğinizde polis evlerimizi basıp tek tek Komünal İşkembe yedeklerini silerse veya burayı bir şekilde yerinde bulamazsanız, mail adresimize ev adreslerinizi gönderin (1kbit rastgele şifre koyduk, hiçbirimiz bilmiyoruz, çok güvenli), zira bir yerden sonra eski usule dönüp, kağıt kalemle yazıp evlerinize postalayacağız yazıları. Biraz masraflı olacak, ama karşıdan ödemeli göndersek sizin için bir sakıncası olmaz değil mi?


Gtnskym,
Liseli Haydar