2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com

30 Mart 2010 Salı

Tek Kelime: Yozdil

Bu blogda biraz sert bir dil ve üslup kullandığımızdan arada düşünüyorum "Acaba çok mu fazla? Çok mu acımasız?" diye. Sonra bir olay görüyor, okuyorum; ve diyorum ki "Bunun normal olduğu bir memlekette biz de normaliz." Bugünkü silkindiricimiz ne zamandır bu semalarda rastlamadığımız Yılmaz Özdil, ve köşe yazısı.
Yazı Angela Merkel hakkında, kullanılan ifadeler ise acayip. Mesela Angela Merkel'in eşcinsel kuaförü "şorolo" ve "yumuşak" olarak nitelenmiş. Kendisi Angela Merkel'e "memeler kadraja sığmadı" ve "memeler[i poposunun yanında] zarif kaldı" şeklinde hitap etmekten çekinmemiş. Merkel'in hayatını anlatırken, tamamen ataerkil bir çerçeveden bakmış vs. vs.
Şimdi bu Yılmaz Özdil'e sorsan milleti şu an yönetenler ve oy verenler kütüktür, eğitimsizdir, konuşmayı-yazmayı bilmez vs. Ama kendisi bu ifadeleri gönül rahatlığı ile kullanabilir, "büyük yazar" olur. Gavura geçirmek serbesttir, bizden birine laf edilince "Almanya'nın büyük ayıbı!" olur. Düşünsenize Das Bild yazarının böyle bir şeyler yazdığının Hürriyet gazetesinin eline geldiğini? Manşetten verirler.
Nassı diyoğ siız Turklear... Yivreançsiınız.

İspanyol Basını(!) Dedi Ki

Galatasaray Teknik Direktörü Franz Rijkaard, çok ünlü ve başarılı bir isim. Fakat örf ve âdetlerimize göre şampiyon olamayan takımın teknik direktörü kovulduğu için, kendisi hakkında cadı kazanı kaynatılmaya başlandı bile. Bunlar alışık olduğumuz manzaralar, fakat bazen o kadar yaratıcı ürünler çıkıyor ki, "bu haberi Zaytung'dan mı çaldılar?" diye düşündürüyor.
Haber metnimiz şu (link): "İspanyol basını, Budist olduğu ileri sürülen, ancak bunu yalanlayan Galatasaray Teknik Direktörü Frank Rijkaard’ın, Budizm’in önemli bir öğretisi olan, “Sorunlar çözümlenemez, zamanla kaybolup giderler” felsefesinin kurbanı olduğunu yazdı."
Şimdi öncelikle sağda solda "Budizm şöyleymiş" diyecek gençleri uyaralım: Budist öğretide "sorun çözemezsin dayı, takıl gitsin yea!" falan demiyor kesinlikle. Budizm'e göre vipassana meditasyonu ile zihin kendisini neyin rahatsız ettiğini bulur, ve bu pannanın (bilgelik, anlayış) oluşmasını sağlar ve bu sayede sorunlar çözülebilir. Gören de Budistlerin "yat uyu geçer" gibi bir felsefesi olduğunu sanacak.
Onu geçtik, haberin gerisi daha sorunlu. Haberi öğrendiğimize göre Deportes gazetesi yazarı Antonio Agredano yazmış. Bu linkte İspanya'daki gazetelerin online sitelerinin listesi; ve öyle bir gazete yok! Belki hatalıyımdır diye İspanyolca "deportes gazetesi" diye arama yaptığımızda ise Diario Deportes adlı bir Kolombiya gazetesine ulaşıyoruz (link).
Haberin muhabiri olduğu iddia edilen Antonio Agredano'nun ismine ise "Diarios de Futbol" isimli bir blog listesinde rastlıyoruz. Kendisinin içinde Rijkaard geçen en son yazısı Avrupa Ligi sonuçları hakkında 18 Şubat 2010'da kaleme alınmış(link).
Haberin yalanları burada da bitmiyor. Habere göre El Mundo Deportivo gazetesi de "Rijkaard’ın, Galatasaray’da yaşadıklarını, Barcelona’daki son sezonuna benzetti." Bakıyoruz sitelerine, içinde Galatasaray geçen haberleri Atletico Madrid - Galatasaray eşleşmesinden daha fazla değil (link).
Lig TV'ye göre haberin kaynağı Milliyet. Arşiv taramasından Milliyet'teki haberi de buluyoruz (link). Orada da, tamamiyle kontekst dışı kullanılan bir resmin haberin argümanı olduğunu görüyoruz. Haberi yazan ismin ise Mehmet Çiftçi olduğunu öğreniyoruz, ki kendisi daha önce zaten rezil edilmişti bu tür yalan haberleri konusunda. Birisine buradan ulaşabilirsiniz.
O zaman suçumuz ne: Yalan gazete ve muhabir ismiyle haber yazmak, bir dini yanlış ve aşağılayıcı bir şekilde tanıtmak, var olan bir gazeteye var olmayan bir haber yakıştırmak, ve bu tür işleri belli bir süredir yapıyor olmak. Cezamız ne: Muhabirliğin aynı hızda devamı.
Habercililk etiği, doğruluk dürüstlük falan? Ya boşver adam güzel yazıyor.

29 Mart 2010 Pazartesi

Zaytung mu daha komik Hürriyet mi?

Şimdi karmaşık bir olay var. Aşk, entrika, ırkçılık, gazetecilik, her şey var içinde. O yüzden biraz dağınık yazmış olabilirim, şimdiden affola. Zaytung'u bilmeyenleriniz için önden bir söyleyelim, uydurma haber yayınlayan bir mizah sitesi (The Onion gibi). Hem gündemi hem de basının saçmalıklarını şahane hicvediyorlar. Hürriyet de, Zaytung kadar olmasa da mizaha katkıları yadsınamaz (istemeden yapsalar da). Neyse, dün Ekşi Sözlük'te dolanırken zaytung haberini gerçek sanan dallama başlığına denk geldim. Amiral gemisi Hürriyet'e göre Zaytung'da yayınlanan Sierra Leone'de Unutulan Büyükelçi Çareyi Ermeni Tasarısında Buldu başlıklı haberi Ermeniler gerçek sanmış. Ekşi Sözlük'teki ırkçı zevat atlamış tabi "Ehe Ermeniler salak olum keh keh, neye inanmışlar dallamalar" şeklinde, Hürriyet'teki yorumlar da bu eksende doğal olarak. Millet Ermenilere saydırmak için hazırolda beklediği için direk gelen ortaya şutu çekmişler. Şimdi kazın ayağının nasıl olduğunu anlamak için önce haberde geçen yazıya bir bakıyoruz. Yazıda Harut Sassounian Turkish Forum adlı bir sitede Zaytung'un bu haberiyle karşılaştığını yazıyor. Haberin bariz bir şekilde uydurma olduğunu söylüyor zira Sierra Leone'de Türkiye'nin büyükelçisi bulunmuyor ve Eritre, Çad ve Cibuti'de de soykırımla ilgili bir çalışma yok. Ancak haberdeki isim bolluğu, detay bolluğu ve "zencilerin arasındaki beyaz adam" fotoğrafı yüzünden bazı Türk sitelerinin habere inandığını ve yayınladığını söylüyor. Olay bu. Şimdi Hürriyet'teki metine bakalım: "ABD’deki Ermeni lobisinin etkili isimlerinden olan yazar Sassounian, fıkradan farksız bu düzmece habere inanıp ciddi ciddi yorumlar yapmakla kalmadı, Türk dışişleri hakkında alaycı ifadeler de kullandı." Bir nevi "Dersim isyanıyla meşhur Tunceli doğumlu" gibi sıkı bir giriş var. Sassounian bu habere inanmışmış. E okuduk yazıyı, adam "bu haber düzmece" diye anlattı kaç paragraftır. Hatta bununla kalmamış Türk dışişleriyle alay etmiş. Aman tanrım, çok korkunç! Yazıda Türk dışişleri ibaresi bile yok. Adam "Erdoğan büyükelçiyi geri çağırdığı için şimdi rahat rahat lobi yapabiliriz" diyor. "...The Armenian Weekly, siteye gelen yorumların ardından hatasını farketti. Sassounian, iki saat sonra yazısını değiştirse de..." Yani Hürriyet'e göre adam yalan habere inandığını gösteren bir yazı yazmış, sonra bir yorum yazmışlar "Kardeş haber yalan" diye, bunun üstüne 180 dönüp "bu haber yalandır" diye yazı yazmış. Bütün bunlar 2 saat içinde olmuş. Bu esnada Hürriyet muhabiri de olan bitene tanıklık etmekte. Şimdi yazıya aynı gün 2 yorum var, biri haberin gerçek kaynağını, Zaytung linkini veriyor, öbürü de "Türkler Avrupanın hasta adamı yae" cinsinden salak milliyetçi bir yorum yapıyor. Hiç bir yerde yazının ilk hali yok. Hürriyet muhabiri yazının ilk halinden bir kelime bile bahsetmiyor. Madem yazı değiştirilmiş, ilk yazıda ne yazıyordu? Ne demişti adam?. Acaba Hürriyet yalan söylüyor olabilir mi? (Bu bir retorik sorudur.) "“Zaytung’un kullandığı büyükelçi fotoğrafının orijinal gibi göründüğünü” ve “birçok Türk sitesinin de bu haberi gerçek sandığını” belirterek kendisini savundu. " Ahahahh. Kendini savundu, evet. Yine bir çakallık sanatıyla karşı karşıyayız. Yazıda fotoğraf gerçek gibi göründüğü için bazı Türk siteleri haberi gerçek sandı diyor adam. Baştan beri haberin düzmece olduğunu söylüyor zaten "Abi ben tongaya düştüm ama foto gerçek gibiydi" falan demiyor ki. Ama eğer lafları yeterince çarpıtabilirsek tam tersini söyletebiliriz değil mi Hürriyetciğim. Ermeni yazar, “düzeltilmiş” yazısını, “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son dönemde sarfettiği sözler düşünülürse, bazen hakikat kurgudan daha şaşırtıcıdır” ifadesiyle bitirdi." Burada Hürriyet'i kutlamak istiyorum, zira son cümleyi doğru çevirmiş. Aferin. "Ermeni yazar" yazısını "düzeltti" sen de "Türk gazeteciliğini" kurtardın. Bravo. "ERMENİSTAN’daki milliyetçi Taşnak Partisi’nin İngilizce yayın organı The Armenian Weekly, yayınladığı asparagas haberle trajikomik bir hataya imza attı. " Hürriyet'in bu cümlesini ironinin tanımı olarak sözlüklere girmesini istiyorum. Son olarak da asıl trajikomik duruma bakalım. Baskın Oran da bu konuyla ilgili yazdı. Meğerse Zaytung'un haberini ciddiye alanlar "Ermeniler" değil, Amerika'daki ulusalcı zevatmış. "Türk düşmanı büyükelçi" diye çemkirmişler. Vatan'da da var haberi. Sazanlıklarını anlayınca da haberi yayından kaldırmışlar, ama google affetmez. E ister misiniz "Ermenistan Ermenilerindir" sloganlı bir gazete de "Türkler kendi yaptıkları yalan habere kendileri inandı" diye haber yapsınlar?

28 Mart 2010 Pazar

Abdullah Gül'ün Forbes Röportajı

Açıklama bu: (link)
Bugün bazı basın yayın organlarında Sayın Cumhurbaşkanımızın Forbes Dergisi’ne mülakat verdiği haberleri üzerine aşağıdaki açıklamanın yapılması gerekli görülmüştür: “Sayın Cumhurbaşkanımız ne geçmişte ne de bugün Forbes Dergisi’ne herhangi bir röportaj vermemiştir. Kamuyouna saygıyla duyurulur.”
Forbes'un röportajı ise burada. Röportaj vermemeyi bırakın, çay bile içmişler haberin sahibi Claudia Rosett'e göre.
1. Eğer Cumhurbaşkanlığı, sırf açıklamalar birilerinin hoşuna gitmeyecek diye "yalan haber o" diyorsa ve konuyu kapatıyorsa, bu açıkça halkı kandırmadır.
2. Eğer Forbes muhabiri röportaj yapmadığı halde yapmış gibi yazmışsa bu hiçbir sekilde etik değildir, ciddi şekilde özür dilenmesi gerekir.
3. Eğer ortada yanlış anlaşılma/iletişimsizlik varsa, Cumhurbaşkanlığı o sohbetteki insanın Forbes'dan olduğunu ya da bu makalenin yayınlanacağını bilmiyorsa bunun adı kötü PR'dır, sorumlusu istifa etmelidir.
Bunun haricinde açıklaması olan var mı?

27 Mart 2010 Cumartesi

Žižek'in The Hurt Locker eleştirisi üzerine

Ünlü düşünür Slavoj Žižek 23 Mart 2010'da London Review of Books'da son akademi ödüllerinde en iyi film ve en iyi senaryo dallarında ödül alan ´The Hurt Locker´ filmi hakkındaki görüşlerini belirtmiş. (Türkçe ve İngilizce metinler için...) Žižek genel olarak filmin Irak savaşının en önemli sorunlarını göz ardı edip, kişisel boyutta savaşın psikolojik etkilerine yoğunlaşmasını bir yanıltma olarak görüyor. Dolayısıyla da bu film sayesinde savaş karşıtı hümaniter izleyici için bu savaş normalleştiriliyor ve izleyiciye bu savaş benimsetiliyor. Žižek öncelikle Akademi ödüllerindeki diğer en önemli aday Avatar ile bu filmi karşılaştırıyor. Avatar ezilen bir halkın bağımsızlık mücadelesinden bahsederken, The Hurt Locker Irak Savaşı'nda görevi sivil insanları öldürmeyi hedefleyen bombaları imha eden ekipten bahsediyor. Zizek'e göre bu karşılaşmadan The Hurt Locker'ın galip çıkması cok manidardır. Bu savaştan çıkar bekleyen, ve bir şekilde hayatımızdaki her şeyi kontrol eden bir grup insan, tabii ki bu jürinin kararını etkilemek isteyecektir ve savaşın materyalist amacını insacıl duygularla rötuşlayan The Hurt Locker'ı yüceltmek isteyecektir. Žižek'e göre, ´The Hurt Locker´ savaşın gerçek boyutunu göstermekte başarısız kalıyor. Tabii ki filmi seyredip de Žižek'in eleştirisini okuyan her insan, bu eleştiriyi alakasız buluyor. Film Irak savaşının kendisinden ziyade, savaş mentalitesinin insan psikolojisi üzerindeki etkisi hakkında. Ki Žižek de bunun farkında, fakat ona göre bu "en saf haliyle ideolojidir: Failin travmatik tecrübesine odaklanmak, savaşın bütün etik-siyasi arkaplanını silebilmemizi sağl[amaktadır]". Bu film bize Irak savaşının tarihi hakkında bilgiler vermiyor olabilir, ama yine de savaşı yalıtmıyor. Bomba dolu bir arabaya yavaş yavaş yürürken konuştukları dili anlamadığın onlarca insanın binaların pencerelerinden seni izlediğinin farkında olmak aslında bu savaşın daha derin boyutlarını sorgulamanı sağlamaya yetiyor. İzleyici kahramanın neden bu işi yapmak zorunda diye düşünürken ister istemez hem etik hem de politik bir sorgulama içine girmektedir. Žižek filmin konusunu Bomba İmha Ekibinden almasını da savaşı sempatikleştirmeye çalışmanın bir örneği olarak görüyor. Žižek'e göre bahsi geçen ekip "Asker olmalarına rağmen öldürmüyor, sivilleri öldürmeyi amaçlayan terörist bombalarını etkisiz hale getirerek hayatlarını riske atıyorlar". Doğrusu bu gözlem Zizek'in filmi seyretmediği konusunda şüpheleri ortaya çıkarıyor. Filmin psikolojik olarak en ağır bölümlerinden birisi saatler süren silahlı çatışma sahnesiydi. Ekip pusuda bekleyen düşmanları teker teker vuruyor, tüm düşman elemanların öldüğünden emin olmadan çatışma bölgesinden ayrılmıyor. Bomba imha ekibinin hayatlarını riske atmaları tabii ki saygı duyulası bir görev. Yine de bu durum savaşı sempatikleştiren bir etmen olamaz. Eğer savaş insanları bu şekilde risk almaya zorluyorsa ve insandan arındırılmış bir alanda patlayacak bir bombanın verdiği maddi hasar bombayı imha etmek için görevlendirilmiş insanların hayatlarından daha değerli hale geldiyse savaş sempati duyabileceğimiz ya da anlayış gösterebileceğimiz noktadan çok öteye geçmiş demektir. Sonuç olarak Žižek'in eleştirisi ideoloji kokuyor diye suçladığı ideoloji kadar karşıt ideoloji kokuyor. Filmi tamamiyle kalıplaşmış "kapitalist, yayılmacı, öcü" karşıtı bir kafayla seyretmiş ki, filmin vermek istemediği ve kesinlikle de vermediği mesajları almış ve onları sertçe eleştirmiş. Dipnot: Bu da paylaşmasam olmayacak Žižek videosu olsun...

26 Mart 2010 Cuma

Partizanlık mı ikna edicilik mi?

"Bir toplumsal sözleşme olan anayasanın değişikliği için gereken asgari uzlaşma ortamının bile bulunmadığını" söyledi İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın. Bence doğru bir tespit. Katılmamam mümkün değil. "Asıl amaçları hesap vermekten kurtulmak" buyurdu baro başkanı. İktidarın niyetinden de kendince emin olabilirsin. Haklı nedenlerin olabilir. "Bu değişikliğin bağımsız olması gereken yargıyı, yasamanın ve yürütmenin, dolayısıyla siyasal iktidarların denetimine ve güdümüne sokacağını, hukuk devleti olma niteliğini ortadan kaldıracak bir yöntem ve içerik taşıdığını" ifade etti Aydın. Tasarıyı incelemedim ama buna da eyvallah. Aydın "İstanbul Barosu'nun görüşü, anayasa değişikliği ile ilgili usulün doğru olmadığıdır" diyor ve baronun içeriğe dair bir tespitte bulunmadığını belirtiyor. Orda dur bakalım. Değişikliğin kabul edildiği taktirde ne gibi felaketlere yol açacağını söyleyen sen değil misin be kardeşim? Hem de Baro Yönetim Kurulu üyeleriyle birlikte yaptığın, yani açıkça İstanbul Barosu'nu bağlayan bir basın toplantısında. Hadi bunu da geçtim de... Sen hızını alamayıp ne yapıyorsun? AKP'nin başlattığı anayasa değişikliği sürecine "... özünde yöntem olarak 12 Eylül Anayasası'nın hazırlanma ve kabul sürecinden hiçbir farkı yoktur" diyorsun. Normal şartlarda senin görüşüne itimad edecek, fikrini ciddiye alacak birçok insanın dahi sana kıçıyla gülecek olmasına rağmen duramıyorsun bu benzetmeyi yapmadan. Bir baro başkanının kamuoyunu hukukçu sıfatıyla mantıklı ve nesnel argümanlarla ikna etmek yerine partizanlığını böylesine açık etmeyi seçmesini, öne sürdüğü mantıklı gerekçeleri yüksek paranoya ile ettiği bir iki lafla inandırıcı olmaktan çıkarmasını nasıl yorumlamak lazım? Sanırım Aydın herkesin kampını çoktan seçtiğini, tüm bu siyasal gerginliğe aklı selim yaklaşan, iki kampa da mutlak aidiyet hissetmeyen insanların tükendiğine kani olduğu için bu kadar umarsızca üflüyor savaş borazanlarını. Ne diyelim gazanız mübarek olsun ! (Radikal'deki ilgili haberin tam metni)

24 Mart 2010 Çarşamba

Neo-Tekzip

Bu blogda basındaki tutarsızlıkları, yalan haberleri vs. denk geldikçe eleştiriyoruz. Ama bir basın organının kendi kendini yalanlaması çok da sık görülen bir durum değil. Milliyet Gazetesi bunu başardı.
Ana sayfada yanardönerli şu haber kutusunu görüyoruz:
Evet, gördüğünüz gibi koca ada ortadan kaybolmuş! Haber metninin ilk cümlesi ne diyor peki?
"Hindistan ile Bangladeş arasında, Bengal Körfezi'ndeki küçük bir kayalık ada yüzünden..."
Hani çocuklara işine gelince "Büyüdün artık!", işine gelmeyince de "Dur daha küçüksün." denir ya, o hesap. Ada da büyüyüp küçülüyor işte istenen dikkat oranına göre.

Sen Benim Kim Olduğumu Biliyor musun?

1. geleneksel "Sen Benim Kim Olduğumu Biliyor musun" yarışmasına hoş geldiniz. Bu hafta bizlere artistlik yapan ünlü politikacımız yukarıda. İlk doğru cevaba imzalı Mehmet Şimşek bubbleheadi gönderiyoruz. Haydi bakalım bilmiş gençler, cevaplarınızı bekliyoruz!

Tuttuğun Taraf Kadar Aptalsın

Pollmark Araştırma Şirketi yeni anayasa ile ilgili bir anket düzenlemiş, ve bu anket de AKP'nin anayasa paketinin şekillenmesine yol açmış. Bir partinin, öncelikle mecliste halledilmesi gereken anayasa değişikliği için kamuoyu yoklaması yaptırıyor olması trajik -hani maddelerle ilgili olsa neyse, o da değil-, zira "cesur" ve "demokrat" bir partinin bu kaygılardan uzak olması lazım. Lakin bundan daha vahim bir durum var ki, okuduğumda nabzım 160'a fırladı.
Soru şu: "Hükümet Anayasa için referanduma gitse evet mi hayır mı dersiniz?"
%41 Evet, %13.8 Hayır demiş. %28.2 ise "İçeriğine bakarım" cevabı vermiş.
Anayasa paketinin içeriğini bilmeden oy verecek insanların çoğunluk oluşturacağı kadar demokratız artık. Hey garson, bütün kınalar benden!

Zulüm-Der

Dün Mazlum-Der bir açıklama yapıp (link) özetle "Eşcinsellik hastalıktır, Selma Kavaf'ı destekliyoruz" dedi birkaç STK ile beraber. Bu açıklama zaten vahim de, ben birkaç cümle alıntılayıp altını okumaya çalışacağım öncelikle.
1. "Müslümanların -İslam barış ve müsamaha dini olmakla beraber her iki normun da sınırları vardır- ve diğer ilahi inanışlara sahip insanların, inanışlarına göre ayıp ve günah olana karşı durmaları çok normal ve sorumlulukları gereği olup bu sorumluluk sadece Müslüman toplumlar için değil tüm insanlık içindir. Bu nedenle ahlaki olmayanın ve günahın hukuki kural olmasına ve meşruiyet kazanmasına asla destek verilemez."
Bu paragraf bence tüm metindeki en tehlikeli olanı. Burada hem toplum normlarının din ile, ve hatta İslam dini ile belirlenmesi önerisi var; hem de bu belirlenen normlar dahilinde gösterilecek hoşgörünün sınırı çiziliyor. İnsan hakları savunusu yaptığı iddiasında olan bir STK'nın, kendine toplumsal yaşam rehberi olarak "Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi"ni değil de İslam dinini alması bence sakıncalı; zira bu "müsamahanın da sınırı vardır" ifadesini, Kur'anda geçen "Yahudilere güvenmeyin" temalı ayetlerle (Bakara suresi 74-77) alıp yoğurur, azınlık karşıtı bir tutum bile benimseyebilirsiniz.
2. "bir an için herkesin bu normal(!) tercihte bulunduğunu varsayalım; o takdirde yeryüzünde hayat mümkün olabilir mi? Hayatı toptan imha etmek ne kadar meşru ise, bu normal(!) tercih de o kadar meşrudur o halde."
Bu savunmayı fazlasıyla gördüğüm için özellikle altını çizme gereği hissediyorum. Birincisi, herkes eşcinsel olsa bile, yapay döllenme yoluyla yeryüzünde hayat mümkün olabilir, evet. (Ha pardon sahi onu daha geçenlerde yasaklamıştık.) Onun haricinde, toplumdaki herkesin "norm içi" yaşamasını öngörmenin en tehlikeli savunusu "Ya herkes bizden farklı olsaydı? Olmazdı işte, demek ki herkes normal olsun." gibi bir yaklaşımdır ki bence bu da çok tehlikeli.
3. "bu sapma/anomali durumunu topluma yaymak için ciddi lobi faaliyetleri yürüten, diğer insanlara da sirayet ettirmek için akla gelmeyen yolları deneyen"
Ve bu da metindeki korku halinin, İslamcı iç mihrak paranoyasının tezahürü. Yani Türkiye'deki eşcinseller gizliden gizliye toplumu eşcinselleştirmeye uğraşıyor, ve hatta bunu yapmak için "akla gelmeyen yolları" deniyorlar. Kelimeler kifayetsiz bu paranoyayı eleştirebilmek için, sadece şöyle diyebilirim: Laikçilerin "türban serbest kalırsa herkes türbanlı olur" paranoyasıyla aynı kulvarda koşuyor bu.
Tam da bu noktada uygun sıçramayı yapayım. Beğenerek takip ettiğim Program Notları blogunda çok ilginç bir video ve yazı post edilmişti bir zaman önce. (link) Orada durumun analizini yapıyor zaten Redingot, ama biz özet geçelim. Türbanlı kızımız bir noktada "yani eşcinseller bence mağdur değil ki, yan onların mağduriyeti bizim mağduriyetimizle kıyaslanamaz" gibi ifadelerle, "mukayeseli mağduriyet" (ki yazının başlığı da bu aynı zamanda) örneği veriyor. Bir hak savunucusunun düşeceği en kötü çelişki bu olsa gerek. Mazlum-Der'in bildirisi de bu doğrultuda çok hatalı zaten. Egemenin herkesi normalleştirmeye çalıştığı bir toplumda, "biz daha normaliz, biz daha önemliyiz" gibi bir çıkış yapmak, egemenin ve de ezilenin "onlar sadece kendi çıkarını düşünüyor" kanaatini edinmesini sağlar, ve ortak noktada buluşulması gereken mücadeleye zarar verir. Klişe de olsa, akıllara meşhur "Naziler önce komünistleri avladılar ama ben ses çıkarmadım..." örneği geliyor.
En nihayetinde, isminde "mazlum" olan bir derneğin, mazlum bir topluluğu küçümsemesini hoş karşılamıyorum, ve hatta kınıyorum. İslam dininin kılavuz olduğu bir "insan hakları" savunusunu da kabul edemiyorum.

22 Mart 2010 Pazartesi

Nevruz Kimlerce Kutlanır?

Bir arkadaşla diyaloğumuz sonucunda Milliyet Arşiv taramasına giriştim ve Nevruz'un Türkiye'de tarihsel süreçte nasıl kutlandığını anlamaya çalıştım. Sonuç aşağıdadır:

*21 Mart 1951 - "Baharın başlangıcı sayılan Nevruz münasebetiyle dün şehrimizde bulunan îran konsoloshanesinde bir tören yapılmıştır."
*20 Mart 1953 - "İranlılar yarın Nevruzu kutlayacaklar İranlıların an'anevî ve milli Nevruz bayramları yatın sabah saat 10 dan 12 ye kadar şehrimizdeki İran Başkonsolosluğunda kutlanacaktır."
*22 Mart 1954 - İranlıların Nevroz bayramı dolayısıyle dün şehrimizdeki İran Konsoloshanesinde bir tören yapılmış ve Başkonsolos Nevruzun hayırlı geçmesi temennisinde bulunmuştur.
*1961'e kadar haber yok. Sonra deniyor ki: Bugün nevruz'dur... Bilhassa İranlılar tarafından çok eski tarihten beri bir "Yeni hayat" bayramı olarak kutlanagelmektedir.
*18 Mart 1968 - İran Başkonsolosluğundan başlıklı haberde İranlı yüksek tahsil öğrencilerinin bayramını kutluyorlar.
*17 Mart 1970 - Dış ticaret rejimine göre meyve ithalâti yapmayan İran,Nevruz dolayısıyle Türkiye'den portakal satın alacaktır. (favori haberim bu)
*21 Mart 1975 - Abdülbaki Gölpınarlı, İslam dünyasının neden Nevruz kutladığını -daha çok kutlaması gerektiğini- anlatan bir yazı yazmış.
*21 Mart 1976 - Gene aynı beyefendi yazı yazmış aynı köşede. Öğreniyoruz ki "Nevruz Osmanlı sarayına da girmişti."
*1977 - Aynı hikaye.
*22 Mart 1978 - İlk olay. SBF'nin duvarlarına, Mahir Çayan ve arkadaşları "Yaşasın Kürdistan" ve Nevruz Bayramı ile ilgili cümleler yazıyorlar.
*29 Mart 1980 - İçişleri Bakanı "Nevruz nedeniyle terör artacak" açıklaması yapıyor. Haberin altında da Nevruz Nedir? açıklaması var. İranlıların yeni yıl olarak kutladıklarından bahsediyor.
*21 Mart 1985 - Tahran bayrama hazırlanıyor diye bir haber var, İranlıların neler yaptığından bahsediyor.
*18 Mart 1986 - PKK Paris'te 21 Mart'ta Nevruz Kongresi yapmayı planlıyor. Haberdeki "Apocular olarak bilinen PKK örgütünün lideri" ifadesi ilginç.
*14 Mart 1987 - PKK Türkiye'ye Nevruz sebebiyle intihar timleri gönderecek haberi var Nevruz alarmı başlığı ile.
*25 Mart 1987 - Sabri Aras, Nevruz'un mezheplerle ilgisi olmadığı ve Ergenekon'dan kaynaklandığını belirerek Bahar Bayramı olarak ilan edilmesini istedi.
*22 Mart 1989 - Kürtçe Nevruz kutlamaları gerçekleşiyor, sloganlar atılıyor: "Halepçe, Dersi, Koçgiri, unutulmaz hiçbiri" bunlardan birisi. Daha önemlisi Siirt Emniyeti'nin dağıttığı bilidiriler. Diyor ki: "Nevruz yeni gün anlamına gelmektedir. Bu manada hareketler başta Sasaniler ve Türk kavimleri ile diğer Müslüman milletler bugünü bahar başlangıcı olarak belirlemişler."
*22 Mart 1990 - Üniversitelerde Nevruz eylemleri. "Nevruz Bayramı gerekçe gösterilerek üniversitelerde gösteriler yapıldı, ateler yakıldı ve yürüyüşler düzenlendi. Kutlayanların hepsi Kürtçe slogan atıp pankart taşıyorlar. Tabii daha sonra gösteri yapanların çoğu tutuklanıyor.
*21 Mart 1991 - Kültür Bakanlığı'nca Nevruz'u tüm Türkiye'de kutlama kararı alınıyor. Gerekçe şu: "Nevruz Bayramı'nın hidrellez gibi eski Asya kökenli bir tören olduğu için..."

Bundan sonrası zaten hepimizin bildiği şeyler, olaylı kutlamaların miladı 1990'lar yani. Görüyoruz ki, Nevruz aslında pek de sallanan bir bayram değilmiş. Daha sonra önce İslam ile ambalajlanmış, fakat Kürtlerin bunu gözle görülür şekilde benimseyip kutlamaya başlamaları üzerine -ki ancak 1991 yılındaki Milliyet Gazetesi'nde öğreniyoruz Kürtlerin Newroz'u niye kutladıklarını ve Kawa efsanesini- bunu aynı zamanda Türkleştirme ve normalize etme girişimleri başlamış. (Tabii belli bir zamana kadar Kürt kelimesinin dahi Milliyet Gazetesi'ne düşemeyeceğini de unutmayalım.)

Bu konuda daha iyi bilgisi olan varsa söylesin, ya da ne bileyim, çocukken Nevruz kutladığını hatırlayan, anasından babasından Nevruz hikayesi dinlemiş olan var mı çok merak ediyorum. Çünkü "biz hep kutlardık Nevruz'u, Kürtler sahiplendi sonra" diyen bile duydum.

Neyse, neticede kutlu olsun.

Yorum Yapmazsa Ölecek

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek hemen bir basın toplantısı ile Anayasa değişikliği paketi hakkındaki görüşlerini deklare etmiş. Oldukça eleştirel, ayrıntılı, konuya hakim bir üslup kullanmış ve demiş ki:
"Yüksek yargı organları başkanlarının daha önce ifade ettikleri hususlar konuyla ilgili soruların yanıtlarını da içermektedir. Önemli olan bunun niye yapıldığı, neden yapılmak istendiği ve yapılış biçimidir. Niye yapıldığı meselesinden bakılırsa bunun, yürütmenin yargıda yer tutma amacını taşıdığı görülmektedir. Nasıl yapıldığı meselesinden bakarsak da demokratikleşme ve Avrupa Birliği beklentileri düşünüldüğünde ana unsurun uzlaşma olması gerekirken bunun mevcut olmadığı görülmektedir. Dolayısıyla anayasaların en önemli unsuru olan uzlaşma ve bunun sonucunda kalıcılık unsurlarının eksik olduğu görülmektedir. Bunun şimdi ve gelecekte doğuracağı sakıncalar çok büyüktür." HSYK’ya yeni seçilecek üyelerle ilgili düzenlemeleri de eleştiren Özbek, kurula seçilecek gruplar, kişiler ve sayılara ilişkin düzenlemelerin "bir takım pazarlık unsurları" taşıdığı izlenimi edindiklerini kaydetti. Özbek, "Seçilecek gruplar arasından da bir takım meslek gruplarına adeta ’sus payı’ şeklinde düzenlemelerin mevcut olduğunu düşünüyorum" dedi."
Peki bunun nesi trajik? Çünkü kendisi eklemiş: "Metni daha incelemedim, televizyondan duydum."
E kıraathanedeki amcadan, seçtiğiniz kelimelerin süslülüğü haricinde ne farkınız kaldı o zaman Sayın Özbek?

¡HOLA desde Cartagena de Indias!

"Uzun zamandır blogumuzda gezi yazısı yazılmıyor, acaba Komünal İşkembe yazarları hiç gezmiyor mu? Fakir mi yoksa bu yazarlar?" diye düşünen okurlarımızı daha fazla üzmek istemedik. Eren ve Ekim yanlarına Deniz'i de alarak (Ekim'in kardeşi - blogun örtülü ödeneğinden faydalandık) Kolombiya - Cartagena'ya gitti. İşte okurlarımıza dev hizmet! Gittik, gördük ve sizler için yazdık... Cartagena 1533'de Pedro de Heredia tarafından Karayipler'deki Calamari bölgesinde bir İspanyol kolonisi olarak kurulmuş. Kolombiya'nın kuzey ucunda Karayip Denizi kıyısında 1 milyon kadar nüfusu olan bir kent Cartagena. Kısa zamanda bir koloni kenti olarak stratejik konumu sayesinde zenginleşen ve gelişen kent Güney Amerika'nın iç bölgelerine geçişte önemli bir liman görevi görmüş. 1552'deki büyük yangından sonra ahşap binalar yerine taş ve kiremit binalarla kısmen yeniden inşa edilmiş. Catagena'nın önemli bir parçası olan duvarlar (Las Murallas) şehri zenginliğinin kaçınılmaz bir sonucu olarak uğradığı saldırılara karşı savunmak için inşa edilmiş. Dönemin meşhur korsanlarından Sir Francis Drake'in şehri kuşatması Cartagena'nın tarihindeki önemli olaylardan biri. Denizden gelen bu ve bunun gibi saldırılara karşı İspanyollar çareyi 13km uzunluğuyla şehri çevreleyen bu duvarları ve dönemin en güçlü kalelerinden birini (Castillo de San Felipe de Barajas) inşa etmekte bulmuş. Cartagena Simon Bolivar'ın önderliğinde başlayan mücadele sonucunda 1821'de İspanyollar'dan bağımsızlığını kazanmış. Bugün Kolombiya'nın beşinci büyük kenti olan Cartagena ayrıca ülkenin Bolivar Bölümü'nün de başkenti. 10-17 Mart arasında Cartagena'ya yaptığımız bir haftalık geziden izlenimlerimizi sizlerle paylaşmak istedik. Yabancı bir şehri gezerken nelere dikkat ederiz? İnsanlar, mimari yapı, yeme-içme kültürü ve müzik. Bir çoğumuz kısıtlı zamanda olabildiğince çok şey görme arzumuzu dizginleyemeyip ordan buraya savrulur durur. Şahit olduklarımızı o telaş içinde sindiremeyecek olmanın verdiği vicdan azabı ile habire fotoğraf çeker dururuz. Her ne kadar biz de bu konuda istisna değilsek de meraklısına kendi gözümüzle Cartagena'yı, en azından sindirdiğimiz kadarını anlatalım istedik.

İklim Çarşamba saat 15.00 sularında havaalanına vardık. Boston'daki soğuk havadan sonra tam bir mevsim şoku. İnsan ne kadar kendini 0 dereceden +30 dereceye yolculuk etme fikrine hazırlasa da Cartagena'ya ayak basar basmaz üzerimize çullanan sıcak ve rutubet ile neye uğradığımızı şaşırdık. Pantolonlar, sweat-shirtler ve montlar daha havaalanının tuvaletinde çıkartıldı. Şort ve t-shirtlere ani bir geçiş. Hem de New England'a dönene kadar. Cartagena'da tipik bir Karayip iklimi hüküm sürüyor. Yıl boyu sıcaklıklar 30 derece etrafında geziniyor. Şehir planı Cartagena'yı eski (tarihi) kısım ve modern kısım olarak ikiye ayırabiliriz. Tarihi kısmın batısında merkez (El Centro), kuzey doğusunda San Diego ve güneyinde Getsemani mahalleleri yer alıyor.

Tarihi yarımadada El Centro'dan bir görüntü (fotoğraf bize ait değil)
Daha güneye inersek modern kısım başlıyor. Modern kısım iş merkezlerinin, gökdelenlerin, lüks otel ve restoranların olduğu kısım. Bu kısım Boca Grande, Castillo Grande ve El Laguito bölgelerinden oluşuyor.
Denizden yeni şehre bakış
Ulaşım ve Trafik
Havaalanından çıkınca taksiyle güzel bir butik otele, Casa Lafe'ye vardık. Tabi o ilk taksi yolculuğumuzda buradaki taksilerin 10 İstanbul şoförü çılgınlığında araba kullandığını henüz farketmemiştik. Bunu İstanbul taksilerine alışkın bünyemizle iddia ediyoruz. İkinci kez taksiye bindiğimizde ve taksici çift yönlü yolda karşıdan yaklaşan otobüse rağmen sollamaya girişince gerçeği korkuyla idrak ettik. Daha önce Kolombiya'da araba kullanmadıysanız araba kiralamanızı tavsiye etmiyoruz. Herşeye rağmen turistler için taksi ve otobüsler ana ulaşım araçları. Motorsikletler de oldukça yaygın. Trafik kurallarını pek umursayan yok. Ana yollar da dahil olmak üzere kaotik bir trafik düzeni var. Bir de Chivas adı verilen rengarenk otobüsler var. Bunların bir kısmı parti otobüsü olarak geceleri müzik ve içki eşliğinde turist gezdiriyor. Sıcağın altında saatlerce bir otobüse tıkılma fikri çok eğlenceli gelmediği için es geçtik.

Bazurto'dan geçen renkli otobüsler (gayet arabesk)
İnsanlar, şehir, yaşam
Cartagena’da ilk dikkati çeken şeylerden biri sokakların canlılığı. “Şehir dediğin kaotik olacak arkadaş” diye düşünenler için ideal. Eski Şehir denilen bölgede iki katlı, balkonlu, çiçekli, rengarenk evlerin, dar sokakların ve gün boyu bol güneş alan avluların yanında en çok göze çarpan şey sokakların kalabalığı. Her milletten turistleri, koloni döneminde köle olarak getirilip orada kalan Afrikalı halkın torunlarını, Avrupalı yerleşmecilerden kalma melez Kreolleri ve Kolombiya’nın yerli halkını günün her saati sokaklarda, meydanlarda ve parklarda görmek mümkün. Şehirde hissedilen derin fakirlik ve sefalete rağmen insanların genelinin neşeli olması da ilginç bir ayrıntı. Diyebiliriz ki Türkiye’dekinden çok daha fazla mutlu yüz gördük sokaklarda. Hem de sadece turistlere karşı takınılmış yapay bir tavır değil bu, insanların günlük hallerine, birbirleriyle olan iletişimlerine de yansıyor.

Plaza de Bolivar'daki park amcaları ve teyzeleri
Cartagena deyince sokak satıcılarından bahsetmemek olmaz. Şehrin her köşesinde türlü türlü yiyecek, içki (genellikle bira), sigara, Küba puroları, kahve, sayamadığımız kadar çok ve çeşitli tropikal meyvalar, meyva suları, hediyelik eşya, yerlilerin yaptığı takılar, el sanatlarının binbir türlü örneği ve daha aklımıza gelen-gelmeyen bir sürü şey sokak satıcılarından temin edilebiliyor.. İstanbul’daki seyyar satıcı kültürüne alışkın olanları bile şaşırtacak bir çeşitlilik var tezgahlarda, hem de bir turist için çok ucuza. Yerli halkın da genelde bu tezgahlara rağbet ettiğini gördükten sonra kendimizi tutamayıp ne bulursak denedik, bir çoğundan da gayet memnun kaldık. Yiyecek maddeleri hariç her şeyin fiyatının pazarlığa tabi olduğunu da belirtelim: Bu satırların yazarları 1 kutu Küba purosunu yarım saat pazarlıkla 80 dolardan 40 dolara indirdi, hem de on kelime İspanyolcayla… Ama kendimizi kandırmanın alemi yok, zaten satıcılar işi sizden çok daha iyi bildikleri için herhangi bir pazarlığa normalin iki katı fiyatla başlıyorlar. Gerisi sizin dirayet ve çingenelik katsayınıza (hehe), satıcının uyanıklığına ve biraz da şansa kalmış. Turist olarak hafif bir kazık yeme payını her alışverişe koymak lazım, lakin bu yolları biraz görmüş geçirmiş İstanbullu’nun daha saf Avrupalı ve Amerikalı turistlere oranla biraz avantajı oluyor haliyle…
Herkesin Kolombiya denince ilk aklına gelen şeylerden biri de güvenlik. Şehir güvenli miydi peki? Eğer merkezi yerlerden ayrılmazsanız, kesinlikle evet. Görece küçük bir alan olan merkez yaklaşık 2000 polis tarafından sürekli korunuyor. Öyle ki, polise rastlamadan iki sokak yürümek imkansız gibi. İlk günlerde bu durum sanılanın aksine insanda bir güvensizlik hissi yaratıyor (“Niye bu kadar çoklar? Etrafım hırsız mı kaynıyor yoksa? Çantayı da kollayalım yav…” diye düşünmeden edemiyor insan haliyle) ama ikinci günden itibaren buna alıştık. Daha sonraki günlerde de bizi huzursuz edecek herhangi bir olayla karşılaşmadık. En ısrarcı seyyar satıcılar ve hatta dilenciler bile size kişisel alanınızı ihlal edecek derecede yaklaşmıyor. Gece yarısından sonra ortalık görece tenhalaşıyor, fakat her sokağın başında da bir polis ekibi bulunuyor. Her yer her saat aynı güvenlikte olmayabilir tabi. Misal Getsemani bölgesine gündüz gitmeli, gece Old Town’da takılmalı. Yine akşam olunca şehir surlarında başıboş gezmek yerine güneşin batısını orda izleyip sonra yavaş yavaş şehrin içine doğru yollanmalı.
Hadi hadi utanmayın sorun İşkembeciler: İki saattir Kolombiya’dan bahsediyorsunuz ama bir kere bile kokain demediniz? Diyelim: Kolombiya’da kokainin yaygınlığı ile ilgili kelam edecek kadar uzun kalmadık, zaten ilgi alanımızın da dışında kalan bir konu. Fakat ilk günlerimizden birinde, hem de öğle vakti ve şehrin en merkezi, en turistik parklarından birinin ortasında Deniz’in yanına genç bir satıcı çocuk yanaşıp alenen İngilizce “kokain var marihuana var ister misin abi?” dedi. “Yok hacı naaptın sen” minvalinde bir şeyler söyleyip ışık hızıyla uzaklaştık ortamdan. Burdan çıkardığımız sonuç uyuşturucunun istenince kolay temin edilebilen bir şey olduğu, fakat bunu ülkeye genellemek çok mantıklı değil. Neticede aynı manzarayla İstanbul’da da, başka ülkelerin başka şehirlerinde de karşılaşabilir insan… Diğer bir gözlemimiz, sokaklarda uyuşturucu bağımlısı (veya bağımlı görünüşlü) pek de kimseye rastlamamış olmak. Yani en azından Cartagena özelinde abartılacak bir durum yok gibi geldi bize.
Ne yapılır ne edilir şehr-i Cartagena'da?
1- Öğle vakti Plaza de Bolivar'da ağaç gölgelerinin altında oturmak ve insanları seyretmek. İsterseniz güvercinleri darıyla beslemek de mümkün. Burada Simon Bolivar'ın at üzerinde bir heykeli var. Altın müzesi (Museo del Oro y Arqueologia), Engizisyon Sarayı (Palacio de la Inquisicion) ve şehrin katedrali meydanı üç taraftan çevreliyor. Meydandaki banklara oturur oturmaz yanınızda bitiveren ilk sokak satıcısından minik plastik bardaklarda aşırı şekerli bir Kolombiya kahvesi alın.

Plaza de Bolivar'da öğle vakti
2- Plaza de las Coches'de akşam birası içmek. Bu meydan eskiden köle pazarının kurulduğu meydan. Tarihi kısımda Getsemani mahallesini Merkez'e bağlayan giriş kapısından (Puerta del Reloj) bu meydana çıkılıyor.

Puerta del Reloj'a Plaza de las Coches'den bakış
Şimdilerde meydanda bir iki açık hava kafesi var. Bira en çok tüketilen içecek. Ayrıca Aguardiente ve rom da sıkça tüketilen alkollü içeceklerden. Sıcak iklimden ötürü daha çok hafif ve yoğunlukları az olan biralar tercih ediliyor. Aguila ve Club Colombia Kolombiya'nın başlıca iki birası. Biranıza değişik bir yorum istiyorsanız garsona 'cerveza michelada, por favor' diye seslenin. Size bir şişe biranın yanında dibinde bir miktar misket limonunun suyu ile çevresinde tuz olan soğuk bir bardak getirecek. Eren oldukça beğendi. Daha muhafazakar arkadaşlar -Ekim ve Deniz- pek de tutmadı. Plaza de las Coches'e girer girmez uzun bir taş bina boyunca uzanan kemerli bir yol (El Portal de los Dulces) göreceksiniz. Bu yol boyunca dükkanların önünde tezgah açmış yerel şekerlemeler ve tatlılar satan kadınlar var. Meydanda otururken sırtınızı duvara yüzünüzü bu kemerli yola verin. Denizden gelip duvarların içine ulaşan akşam meltemi yüzünüzü okşarken yudumlayın biranızı ve mutlu olun.
3- Amaçsızca sokaklarda dolanın. Surların iç tarafından yürüyün. Gün batımını seyretmek için duvarların üstündeki platformlara çıkabilirsiniz. Ve tabi ki surlara oyulmuş gözetleme pencerelerinde oturmadan olmaz. Sağladığı mahremiyet bu pencereleri çiftlerin favori mekanlarından biri haline getirmiş. O yüzden buraya aşk pencereleri diyorlar.

Duvar ve duvarın dışı.
Duvarlar buradaki yaşantıyı ikiye bölüyor. Duvarın içindeki hayatla dışındaki hayat sanki birbirinden bağımsızca akıyor. Her kıyı şehrinde olduğu gibi Cartagena'da da şehrin merkezinden kıyıya açılan sokakları sokağın ucundaki aydınlıktan tanıyorsunuz. Burada farklı olan sokağın sonuna vardığınızda denize ulaşmayı beklerken son bir engel olarak duvarı bulmanız karşınızda. Denize çok yakın ama bir şekilde ayrı olmak denizden garip bir duygu. Duvara tırmanmadan farkedememek denizin o gün ne kadar dalgalı olduğunu.

Duvar içi
Duvarları yeterince tavaf ettikten sonra tarihi şehrin ara sokaklarına dalın. Cartagena kolonyel mimarisiyle ünlü. Pastel renkli sarı, pembe ve mavi duvarlar. asma balkonlar insanın içini ısıtıyor. Hava kararınca fayton gezisi yapmak çok keyifli. Özellikle sevgiliniz de yanınızdaysa.
4- La Cevicheria'da geç bir akşam yemeği yiyin. Yine aynı restoranda Mojito içerek geceyi noktalayın. Ünlü şef Anthony Bourdain'in yemek yediği bu restoranda deniz ürünlerine orjinal bir Karayip yorumu yapılıyor. Cevich limonlu bir sosta marine edilmiş deniz ürünlerine verilen isim. Karides ve kalamara çok yakışıyor doğrusu. Suprema de supremas (eritilmiş mozarella peyniri ile kaplı karides güveci) en tutulan seçeneklerden. Alışılmadık tatlara açıksanız mango ve passion fruit aromalı deniz ürünlü pilavı da deneyebilirsiniz.
5- Akşam Plaza Fernandez de Madrid'de yol kenarındaki parkın duvarına oturun. Hemen sokağın karşısındaki pizzacıdan (Pizza en el Parque) bir pizza söyleyin. Taburenin üzerine konan tepsiden pizzanızı yerken dükkandan gelen müziğe kulak verin. Tam bir sokak keyfi. 14 Mart Pazar günü Kolombiya'da seçimler vardı. O yüzden Cumartesi ve Pazar günü alkol yasağının kurbanı olduk. Hem bar ve restoranlarda hem de sokakta içki satışı yasaktı. İşte bu noktada Kolombiya karaborsası ile tanıştık. Hemen otelimizin sokağında bir köşede oturan tek bacağı alçıda bir kadın bize normal fiyattan 1500 peso daha pahalıya da olsa bira satmayı kabul etti. Bu başarımız kadının bacağının neden alçıda olduğuna dair teoriler üretmeye itti bizi.

Cartagena'da ne pizzası kardeş demeyin. Çıtır çıtır jambonlu pizzanın tadına doyamadık. Ayrıca hesaplı.

6- Cafe del Mar'da kendinize bir kokteyl söyleyin. Duvar dışından geçen yoldaki trafiği takip edin, şehrin güneyindeki ışıklı gökdelenleri seyredin. Sonra okyanusun karanlığında gözünüzü dinlendirin.
7- Sabah erkenden Playa Blanca'ya giden büyük gezi teknelerinden birine binin. İki üç saatlik yol boyunca salsa müziği eşliğinde teknenin animatörünün yolcuları eğlendirmesini seyredin. Arka güvertedeki curcunadan sıkılırsanız teknenin ön tarafı denizi seyretmek ve güneşlenmek için ideal. Playa Blanca (beyaz plaj) Cartagena'nın 20km güneybatısında, Baru Adası'nda yer alıyor. Çok turistik bir dönemde giderseniz devamlı satıcıların tacizine uğramanız muhtemel. Masaj öneren kadınlar, incik boncuk satan gençler ve tabi ki seyyar meşrubat satıcıları. En iyisi elden düşme bir maske ve şnorkel kiralayıp hemen kendinizi ılık sulara atmak. Plajın daha tenha olan burun kısmına doğru yüzüp mercan kayalıklarını ve tropikal deniz canlılarını seyredebiliriniz. Bir gözünüz plajın açığında demirlemiş gezi teknesinde olsun. Demir almadan önce yoklama yapılmıyor.

Playa Blanca (fotoğraf bize ait değil). Fotoğraf makinemizin teknedeyken pili bitti.

8- Taksiyle Mercado Bazurto'ya gidin. Yanınıza çok az para alın ve değerli eşyalar taşıyıp daha çok dikkat çekme gafletinde bulunmayın. Burası şehrin halk pazarı ve hiç de turistik bir yer değil. Ülkedeki yoksulluğu en çok hissettiren yer belki de burası. Kesif bir koku devamlı sizi takip ediyor. Çöp, et, balık ve sebze artıklarının kokusu sıcakta birbirine karışıyor. Pazarın ana yollarını birbirine bağlayan ve labirenti andıran dar karanlık yollardan satıcıların bağırtıları yükseliyor. Hemen pazar alanının kenarındaki çamur gölünden kalkan pelikanlar balıkların ıskarta edilen iç organlarından aslan payını almak için birbirlerinin üzerine çıkıyor.

Pelikanların mücadelesi
Burada üç beyaz turist olarak haliyle gözler devamlı üzerimizdeydi. Şehrin turistik yerlerinde yanınıza insanlar yaklaşıp size ısrarla bir şeyler satmaya çalışıyor. Ama orada alışveriş için bulunmadığımız o kadar aşikardı ki -pazarda bir turistin almak isteyeceği hiç bir şey yok- kimse yanımıza gelip bir şey sormadı. O zaman anlıyorsunuz ki aslında o pazar yerinde o kadar alakasız ve ortama o kadar yabancısınız ki şayet yanınıza biri sokulursa bunun kötü niyetli bir girişim olduğuna emin olabilirsiniz. Bırakın fotoğraf çekmeyi dolaşırken bile diken üzerindeydik açıkçası.

Mercado Bazurto (Cartagena'nın tekinsiz halk pazarı)
Ne yesek, ne yesek?
Eveeet, gurme turizmin sayın yolcuları… Gerçi “yediğin içtiğin sana kalsın, ne gördün onları anlat” derler ama biz tıkınmanın kutsiyetine iman etmiş bünyeler olarak yine de anlatmadan geçemeyeceğiz: Cartagena’da ne yenir? Tabii ki biftek, tavuk yahut pizza gibi tanıdık alternatifler var, ama biz yerel tatlardan bahsedelim.
Önce ucuz alternatiflerden başlayalım: Bir kere seyyar satıcılar bu noktada hayat kurtarıyor. Her köşe başında satılan hamur işleri gayet lezzetli ve doyurucu. Poğaça benzeri, sacda pişmiş, isteyene hafif ve sade, isteyene arasına bol tereyağı ve peynir konulan arepalar kesinlikle denenmeli. Daha cesur olanlar için yine hamur işleri familyasından, fakat yağda kızartılmış daha ağır bir versiyon olan yucaları tavsiye edelim. Yucanın içinde peynir, kıyma, et, yumurta olan çeşitleri var. Midesine güvenmeyenler özellikle yumurtalısından uzak durmalı. “Ben fena halde Türk’üm arkadaş” diyenler ise empanadaları deneyebilir, zira bunlar bildiğiniz kıymalı, peynirli, tavuklu vs. börek ayarında ve çok lezzetli. Bütün bu hamur işlerinin fiyatı 1000-2000 peso (yaklaşık 50 cent ile 1 dolar) arasında değişiyor. Sokakta satılan kızarmış etlerden ise (özellikle bir sosis türü olan chorizo) hem sağlık hem lezzet açısından uzak durmayı öneriyoruz. Yine de siz bilirsiniz…

Ortaya karışık bol karbonhidrat.
Diğer bir alternatif plantain (yeşil muz diye çevirelim). Her restoranda, her köşe başında bulunabilen patacón bu yeşil muzların yağda pişirilip ezilmesiyle yapılıyor ve patates kızartmasının yerine yüksek miktarda tüketiliyor. Ayrıca başka bir türevi olan incecik dilimlenip yağda kızartılmış, patates cipsi görünümlü kızarmış plantain de sokaklarda satılıyor ve birayla şahane gidiyor. Fiyatlar yine 1000-2000 peso civarı. Bira demişken, Kolombiya’da öğleden başlayarak bira tüketmek çok normal. Sokak satıcıları tabii ki bu noktada da imdadınıza yetişiyor. Kolombiya’nın en çok tüketilen iki birası Aguila ve Club Colombia, her köşe başında meşrubat satıcılarının buzluklarında mevcut, fiyat 3000 peso civarı (1,5 dolar – fakat marketten alırsanız yarı fiyatına da temin edebilirsiniz).
Meyve sevenler için Cartagena bir cennet. Biz bir ara meyveyle altın vuruş yapıp şeker komasına girmeyi düşündük. Taze sıkılmış her çeşit meyve suları (jugos naturales) sıcakta hararetinizi almak üzere hazır bekliyor. Meyveler gözünüzün önünde sıkılıyor, fakat içine konulan buzun temizliği biraz şüpheli, korkanlar için buzsuz içmek iyi olabilir. Ayrıca, sokaklarda dilimlenmiş halde karpuz, ananas, papaya, avokado, hindistan cevizi ve ismini bilmediğimiz daha bir sürü meyve satılıyor. 1000 pesoya bir bardak taze meyve ve plastik bir çatal edinip yiye yiye yürüyün, yahut en yakın parka oturun. Üzerine de yoldan geçen kahve satıcısını çevirip 300-500 pesoya (20-30 cent civarı) kahvenizi yudumlayın. Keyiflendiniz değil mi? Güzeeelll… (Nuri Alço gülüşü)

Biraz paraya kıyalım, akşamları da restoranda yiyelim diyenlere alternatif bol. Cartagena’ya gidip deniz ürünlerinin tadına bakmamak olmaz tabi. Boy boy karidesler, kalamar, kerevit, ahtapot, midye ve balık bolluğu “denizden babam çıksa yerim” ekolündeki bizleri fena halde mest etti. Hepsini birden isteyenlere karışık deniz ürünü tabakları da mevcut. Aperatif olarak a la ceviche midye yahut karışık balık çorbası, üstüne ara sıcaklardan bol peynirli karides güveç yanında hindistan cevizli pilav (arroz de coco) ve patacónes, “hala yerim var” diyenlere bol deniz ürünlü İspanyol pilavı paella, şansınıza menüde ne varsa bir porsiyon da kızarmış balık… Şaka şaka, hepsini birden yemeye kalkmayın! Biz bütün bunları ancak bir haftada her gün tek tek deneyerek tüketebildik, ama hepsi ayrı güzel… İyi bir restoranda bir aperatif bir ana yemekli, içkili bir öğünün maliyeti kişi başı 50,000 peso (25-30 dolar) civarı. Çok hızlı servis beklemeyin yalnız, hayat sakin akıyor zira. Tatlınızı yine sokakta yiyin, ya köşedeki satıcı teyzeden garip görünümlü fakat şahane tadı olan kızarmış hindistan cevizli, meyveli tatlıları deneyin ya da ev yapımı marmelat kaşıklayın. Yine 1000-2000 peso civarı. Daha tutucuyum diyene dondurma ve waffle da var.
Eveeeet, şimdi bir kahve daha için de bu kadar şeyi hazmedin, hatta bir de keyif purosu veya purettası yakın bakalım… Biz de yavaş yavaş uzayalım bu yazıdan, eve gidip bavulları boşaltalım, bir sonraki seyahati planlayalım. Komünal gezi rehberi gururla sundu...

21 Mart 2010 Pazar

Merak Ettim De... #5

En az Mehmet Okur ve Hidayet Türkoğlu kadar Türk olan Ersan İlyasova, neden haberlerde diğerleri kadar yer almaz? Türk asıllı Türk olmadığı için mi?

20 Mart 2010 Cumartesi

Katolik Kilisesi ve Anımsattıkları

Papa 16. Benedict, İrlanda Katolik Kilisesi mensuplarından gerçekleşen çocuk tacizi olaylarından ötürü özür dilemiş.BBC bu olaydan sonra bir tartışma başlatmış, sorulan sorunun Türkçesi şu şekilde: "Sizce Katolik Kilisesi bu çocuk tacizi skandalları hususunu yeterince ele alıyor mu? Papa'nın mektubu yeterli midir? Konu hakkındaki tutumu nasıl?" Sorunun sorulma sebebi şu: Son olaylar ışığında ortaya çıktı ki; Katolik Kilisesi, "kurumun saygınlığını" korumak için bu çocuk tacizi olaylarını sümenaltı etmeye çalışmış. Tacizci papazlara karşı yeterince sert bir tutum oluşturulmamış, kilise içinde bilinen bu olaylara karşı mensuplar ses çıkarmamış ve aktif bir suçlama-yargılama yaşanmamış. Tüm bunların sonucunda ise kamuoyunda "Bütün papazlar tacizcidir." gibi bir imaj oluşuyor ister istemez. Şimdi son paragrafı papaz ile asker, taciz ile darbe kelimelerini değiştirerek bir daha okuyun. Yaşadığımız sürece az çok ışık tutacaktır.

19 Mart 2010 Cuma

Ebedi Düşman: Emperyalizm

Nereden mi çıktı bu? Sosyalistler Çanakkale'de gösteri yapmışlar bugün, 18 Mart Çanakkale Zaferi'ni de "emperyalizme karşı kazanılmış ilk zafer" olarak lanse etmişler. Bu açıdan bakınca, tarihi yepyeni bir gözle okuyoruz: 1. Dünya Savaşı'nda İtilaf Devletleri emperyalist güçler iken onlara karşı savaşan İttifak Devletleri, yani Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı hiç emperyalist olmayan, ezilen devletlerin her zaman yanında yer almış modern zaman perileri idi.
Buradan daha büyük resme baktığımızda, asıl sorunun hala daha Soğuk Savaş zihniyetinden kurtulamamış olmamız olduğunu görüyoruz. Türk solu tek kutuplu dünyada yaşamaya alışamadı; onu da geçtim, Sovyetler Birliği'nin de en nihayetinde "emperyal" bir devlet olduğunu kavrayamadı. Kör öldü badem gözlü oldu, "köhne sol"un tek amacı "emperyalizme karşı savaş" kaldı. Emperyalizmin ne olduğunu bile bilmeden.
Aslında onları da çok suçlamamak lazım, eğitimde hala daha Ortaçağcı bakış açısının, siyasal olarak feodalitenin falan kısmen hüküm sürdğü topraklardayız. Bunlardan daha yakın tarihte zayıflamış emperyalizm nosyonu, herhalde 2500'lü yıllara kadar düşman olarak kalacaktır.

17 Mart 2010 Çarşamba

Bir Seçim Yatırımı Olarak Türk Irkı

Kılıçlar çekildi. Genel seçimler yaklaştığından, bütün partilerimiz bir "milliyetçi gurur okşama" yarışına giriyorlar. Tabii "demokratik açılımları" ile liberal kitleyi umutlandırmış, daha temkinli kitleye ise "acaba?" sorusunu sordurtmuş olan AKP'nin 180 derece dönüşü hiç de şaşırtıcı değil bu oyuna hakim olanlar için; lakin gene de içinde bulunduğumuz hali sinkaf etmeden duramıyoruz.
Kürt açılımından geriye taş attığı için hapse atılan çocuklar, Alevi açılımından geriye "Alevi köyüne yardım götürmek" suçu kaldı. Ermeni açılımından "100 bin Ermeni'yi evine yollarız" kaldı. Geçenlerde bir Roman açılımı yaptı Erdoğan, hani bir zaman önce "ucube" olarak nitelediği, evlerini yıktırdığı Romanlar bunlar; oradan ne çıkacağı merak konusu.
Bütün bu kıvırtmaları görüp de hala daha "dış mihraklar"a suç atan kitleye bakıp gülüyorum. En büyük mihrak sizsiniz, siz istediğiniz için partiler ırkçılaşıyor, sizin oyunuz için şekilden şekle giriyor, reformist davranamıyorlar; hala daha hayallerdesiniz.
O değil de, bir yeni anayasa vardı, insan hakları temelli falan, n'oldu ona?

15 Mart 2010 Pazartesi

Tahsil Cehaleti Alır, O da Bazen

1. Serdar Ortaç diyor ki: (video)
''Haiti mi, Hakkari mi... Ben bu yardım işini anlamıyorum. Abuk subuk yerlere yardım etme hevesi başladı. Banane Haiti'den, kendi insanım teneke çatının altında ölüyor. Açlıktan ağzı kokuyor. Adam Haiti'ye yardım ediyor.''
Onun üzerine sıvamak için de: "Filistin'e yardım keza ki doğrudur kendi dinimden adam."
Kızılay'a falan da kızmış niye yardım ediyorlar diye. Sonra bir de insanlık dersi falan veriyor videonun devamında.
2. Hülya Avşar soruyor Ata Demirer'e taktığı küpe itibariyle: (video)
"Gay misin erkek misin?" (hızını alamıyor) Yani sola takanlar erkeğim demek mi oluyor? (Ata'nın iki kulağa da takacağı cevabı üzerine) Yani hem gay'im hem erkeğim."
Ata Demirer'in "normal ne demek, tercihim heteroseksüel" demesi üzerine de kahkaha atıyor. İçinde seks geçtiği için herhalde.
Hani insanlar Okan Bayülgen'i eleştiriyorlar ya "Medyayı ünlüleri eleştiriyor, kolaya kaçıyor" falan diye; hayır ünlüler bu seviyesiz ve densizlikte iken onları es geçmek olmaz hakikaten.
Nushu tekdiri falan bırakmak lazım bazen.

12 Mart 2010 Cuma

Bütün Dünya Türktür!

Haber Milliyet'ten, başlık "Dünyanın En Zengini Bir Türk!" Bakıyorsun, adam Meksikalı bir telekomünikasyoncu. Niye Türk? Çünkü babası Lübnanlıymış, ama Osmanlı Devleti'ndenmiş. Bir kere adam askere alınmamak için Osmanlı Devleti'nden kaçıyormuş, sorsan Türklere küfrü basar. Hadi onu geçtik: 1. Hani Türk kelimesi bir ırkı, etnisiteyi değil de bir milleti tanımlıyordu? Bu adamın TC ile alakası yoksa nasıl Türk oluyor? Örneği ters çevirelim: Babası vaktinde Amerika'dan Türkiye'ye göç etmiş Mahmut White'a Türk mü dersiniz Amerikalı mı? Mahmut Türk ise Carlos Türk değil, Mahmut Türk değil ise Türk lafı millet falan değil. 2. Hani Osmanlı Devleti Türkiye Cumhuriyeti'nden alakasızdı? Niye Osmanlı Devleti vatandaşı birisini, Lübnan doğumlu olsa bile Türk sayıyorsunuz? 3. Hani "Ne mutlu Türküm diyene!" idi bizim milliyetçiliğimiz? "Türk'üm" demeden elin Meksikalısı nasıl Türk oluyor? Üzerinde çalıştığım Riya Tabirleri kitabına bir malzeme daha veren Milliyet'e teşekkür ederim.

11 Mart 2010 Perşembe

Hamdolsun "No Stand-By"

Artık stand-by mtand-by kalmadı, vatana millete hayırlı olsun. (Bankaların camını çerçevesini indirip, onca gaz yiyen maskeli süvariler Bretton Woods’u yıkamadılar ama en azından stand-by olmadı, sevinmiştir bir nebze garipler.) Fakat bir süredir ilgili olayları (ister istemez) yakından takip ettiğim için, dün sabah saat 07:30 gibi işe gelip de Reutersimda IMF sözcüsü bayan Atkinson’un yorumunu görünce içim bir cız etti. Gördüğüm kadarıyla içi cız eden bir tek ben de değildim. Yani bütün bu aşağıda derlediğim “talihsiz” açıklamalar kulaklarımızda çınlıyor, beyinlerimizde inliyor idi haberin hemen ardından... Bütün bunları okuyunca nasıl manyakça bir oyun sahneleniyor burada diye soruyor insan kendine. Yani bildiğin spekülasyon kardeşim bu kadarı (bilinçli ya da bilinçsiz fark etmez- gerçi SPK bu açıklamalar ile borsada yaşanan hareketler arasında bir bağlantı kuramamıştı zamanında, ama bu sadece açıklamalar öncesinde pozisyon alan var mı yok mu buna açıklık getirebilir, açıklamaların yarattığı mutlak belirsizliği ve oynaklığı değiştirmez). Anladık, politika bildiğin yalan söylemekten ibaret, laf ebeliği etmek, demeçleri geçiştirmek vs. demek. Fakat, sen Başbakansın, Bakansın kardeşim. Üflesen piyasalar bunu fiyatlıyor, borsada, kurda, faizde ani ve ciddi değişiklikler oluyor. Bunlar sadece düşüp, çıkan rakamlardan ibaret değil- bu kısa süreli oynak değişiklikler- sonradan kendi başlarına daha ciddi sinyallere dönüşebiliyor. İlla kritik açıklamalar yapmak zorunda mısın? Bilmiyor musun, öğretmiyorlar mı sana bu tip sorulardan nasıl sıyrılacağını? Yani olursa olur olmazsa olmaz tipi yuvarlak cevapları da kabul edemiyorum kusura bakmayın. O cevaplar verildiğinde de fiyat hareketleri görüldü, milletin aklı başından alındı. Diyeceksiniz ki piyasalar zaten habere açtır her zaman, ne denilse zaten fiyatlanır. Evet doğrudur ama bu etkilerin farkında olan üst seviye politikacı/bürokratların daha “pasif-etkin” bir tutum sergilemesi gerekir. Benzer gelişmekte olan ülkelerde gördüğümüz gibi... Allahtan son dönemlerde (Özellikle, Ocak başındaki saçma açıklamalardan sonra) birçok piyasa aktörü artık IMF’den bir cacık çıkmayacağı olasılığını fiyatladı (bir nebze) ve şu an itibariyle ciddi bir tepki yok açıklamalar ertesinde. Orta/uzun vadede ise gelişmeleri izleyerek göreceğiz. Göreceğiz derken, giderek yaklaşan seçim mevsiminden- olası referandum vs. den bahsediyorum. Başbakan dün iki taraf da stand-by’a gerek görmediği için yapmadık dedi- Hazine web sitesi ve IMF açıklamalarındakine paralel olarak. Ama şunları da ağzından kaçırdı: “IMF'ye herhangi bir siyasi dayatma olacak olursa kabul etmeyeceğimizi söylemiştim” ve “IMF ile belediye borçları gibi bazı konularda anlaşamadık, bunlar da stand by anlaşmasını ortadan kaldırdı”. Şimdi; eğer stand-by olsaydı nasıl fonlayacaklardı partili belediyeleri? Artık rahatlar... Mali kurallar saptanacak bilmem ne bir sürü şey söylüyorlar ama her şey çok açık: Harcamalarda çok daha esnek olacaklar ve mali disiplin elden gidecek. (Zaten yeteri kadar esneklerdi aslında, sadece belediye borçlarına bakarsanız son stand-by bittiğinde 16-17 milyar TL olan borç 2009 sonu itibariyle 23 milyar civarlarında) Seçim harcamalarına, belediyelere paralar akmaya devam edecek- belki bir seçim daha kazanacaklar işler o zamana kadar batmaz ve bu ekonomik çuvallama ile oy kaybetmezlerse. (Ki batabilir, vardır böyle bir ihtimal- hem yerel hem global olarak) Peki, diyelim kazandılar sonra ne olacak? Nur topu gibi bütçe açıkları bizleri bekler... Sonra yine böyle haberler okuruz bir kaç ay, olacaktı olmayacaktı IMF... Geldiydi gittiydi, eli kulağındaydı, zaruriydi, tantuniydi... Ve nihayetinde stand-by’ı verirler elimize, daha “cici” şart ve isteklerle... Ne seninle, ne sensiz sanki IMF. Neyse konuyu genişlettim istemeden- siz haberleri okuyun kronolojik olarak ve görün ne inciler dökmüş bizimkiler bu süreçte... (Haber trafiği 2 yıl geriye gidiyor, ben bu kadarını yeterli buldum.) -BRÜKSEL, 26 Haziran (Reuters) - Başbakan Tayyip Erdoğan, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile bir anlaşma imzalamaya Türkiye'nin çok yakın olduğunu, ancak IMF'nin yakın olup olmadığını bilmediğini söyledi. -ANKARA, 11 Ağustos (Reuters) - Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Eylül ayından evvel anlaşmaya varmayı istediklerini söyledi. Bakanlar Kurulu'nun ardından dün akşam açıklamalarda bulunan Çiçek, IMF ile yürütülen görüşmelere ilişkin bir soruya, IMF ile, Eylül ayında Türkiye'de yapılacak uluslararası toplantı öncesinde konunun karara bağlanması kanaatinde olduklarını kaydetti. -LONDRA, 18 Eylül (Reuters) - Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, Türkiye'nin mümkünse Uluslararası Para Fonu (IMF) ile stand-by anlaşması yapmayı tercih edeceğini, ancak anlaşma olmazsa da bunun dünyanın sonu anlamına gelmeyeceğini belirtti. -İSTANBUL, 6 Ekim (Reuters) - Başbakan Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin Uluslararası Para Fonu (IMF) ile "yakında" yeni bir anlaşmaya varmasını istediğini söyledi. Erdoğan, ABD gazetesi Wall Street Journal ile yaptığı söyleşide IMF'nin gelir idaresinin özerkliği konusundaki talebiyle ilgili anlaşmazlığın çözüldüğünü ve yakında yeni bir IMF programı konusunda anlaşmaya varılacağını kaydetti. -İSTANBUL, 9 Ekim (Reuters) - Başbakan Tayyip Erdoğan, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile anlaşma yapılmasının Türkiye'nin ekonomik toparlanmasını ve büyümesini hızlandıracağını söyledi. -ANKARA, 31 Aralık (Reuters) - Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dün yapılan AKP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısında uzun süreden bu yana devam eden IMF görüşmeleriyle ilgili sona gelindiğini açıkladığı belirtildi. Milliyet Gazetesi, Erdoğan'ın toplantıda Türkiye'nin şartlarının kabul edildiğini ve iki yıllık bir anlaşmanın imzalanacağını açıkladığını duyurdu. -ANKARA, 11 Ocak (Reuters) - Başbakan Tayyip Erdoğan, IMF ile görüşmelerdeki sorunların büyük ölçüde aşılmış olduğunu belirterek, yakında bu konunun çözüleceğini söyledi. -ANKARA, 12 Ocak (Reuters) - Başbakan Tayyip Erdoğan, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yapılan görüşmelerde işin sonuna geldiklerini, son noktayı koyduklarında açıklama yapacaklarını söyledi. Erdoğan, Rusya'ya resmi ziyareti öncesinde Esenboğa Havalimanı'nda gazetecilerin sorusu üzerine, şöyle konuştu: "Şu anda dün de söylediğim gibi, hafta içi ifadem biraz yanlış anlaşılmış olabilir veya ben yanlış ifade etmiş olabilirim. Olay gün, hafta, bu şekildedir. Yani arkadaşlarımız şu anda kesin görüşmeleri yapıyorlar, işin sonuna geldik, diyebilirim. Ama her zaman söylediğim bir şey var: Olursa olur olmazsa olmaz. Bizim öyle herhangi bir endişemiz yok.” -İSTANBUL, 21 Ocak (Reuters) – Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın dün akşam akademisyen ve köşe yazarları ile gerçekleştirdiği toplantıda, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile görüşmeleri sürdürülen anlaşma için, "Olabilir de olmayabilir de. Zaruri değil. Yakında göreceğiz" dediği belirtildi. -İSTANBUL, 4 Şubat (Reuters) - Sabah Gazetesi'nde yer alan bir haberde Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın Salı günü iş dünyasıyla gerçekleştirdiği toplantıda IMF ile ilgili sürecin Nisan-Mayıs ayına kadar Mali Kural'ın yasalaşmasıyla paralel şekilleneceğini söylediği belirtildi. -ANKARA, 23 Şubat (Reuters) - CNBC-e'nin haberine göre, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, ekonomi müdürleriyle dün akşam düzenlediği toplantıda, IMF ile büyümeye dönük bir stand-by üzerinde durduklarını söyledi. -WASHINGTON, 10 Mart (Reuters) - Türkiye ile artık (stand by) program için görüşmeler yapmıyoruz-IMF sözcüsü -İSTANBUL, 10 Mart (Reuters) - Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, IMF ile bir stand-by anlaşmasının gündemde olmadığını belirterek, bundan sonraki ekonomi politikalarının Orta Vadeli Program (OVP) kapsamında sürdürüleceğini söyledi.

Aylak Bakkal - #1

MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, [Eurovizyon'a] İngilizce şarkıyla katılma kararını Türkçe ve Türk milletine saygısızlık olarak niteledi ve “TRT’in bu tavrını, AKP’nin 2003 yılından bu yana sürdürdüğü tavrı kınıyoruz” dedi. (link)

9 Mart 2010 Salı

Merak Ettim De... #4

Eğer "Kürtler dağda yürürken kart kurt ses çıkaran dağ Türkleri" ise, ve "Ermeni Soykırımı'nı aslında Kürtler yaptı" ise; bu durumda soykırımı biz yapmış olmuyor muyuz?

8 Mart 2010 Pazartesi

Tüm bayanlar kadar taş...

"Tüm bayanların kadınlar gününü kutlarım!". Bu embesil ifade, geçen sene Show TV'nin bilmemnesi tarafından kullanılmış ve sol alt tarafa doğru konumlanan "televizyonda bi' gün" isimli köşemizde yer almıştı, hala da almakta. Geçen sene yalnızca bir defa duymuştum, bu sene talihsizliğim ikiye katlandı ve iki defa maruz kaldım bu ifadeye.  Seneye bu talihsizliğimin yine ikiye katlanıp, üstüne bir de "bağyan"a doğru evrilmesinden öylesine korkuyorum ki...
Tanıklıklarımın birincisi THY'nin dergisi Skylife'ın başyazısında, THY'nin başı adam, Temel Kotil tarafından -en azından teorik olarak- yazılmış olan yazıda geçiyordu. Yazının sonuna doğru bütün nezaketiyle "tüm bayanların kadınlar gününü kutlarım." diyordu Kotil.
İkincisine de bugün televizyonda maruz kaldım. Yorucu bir yolculuk sonrası evde dinlenerek geçirdiğim bu günde, tabii ki zap yaparken -yoksa asla izlemem öyle pis şeyler- Esra Erol'a denk geldim. Orada çene çalan birisi diyordu "bu arada bütün bayanların kadınlar gününü kutlarım" diye. Nezaket oskarını kendisine verdim.
Bu konuyu daha önce en az 80 defa yazdım, yazdık. Ha burada, ha orada, şurada... Bu "aptalca nezaket", gerçekten beni deli ediyor. Aynı argümanları tekrar tekrar yazmayı gereksiz bulduğum için hiç girişmiyorum. Ama şunu söyleyip susayım, bunu diyenler bunları da dedi;
"Tüm lavaboların tuvaletler gününü kutlarım!"
"Tüm salatalıkların hıyarlar gününü kutlarım!"
"Tüm x'lerin y'ler gününü kutlarım!"
Gördüğünüz üzere x, y'ye eşit değil. Dolayısıyla çok basit bir ifadeyle, ya kadınların kadınlar gününü kutlamak; ya da bayanların bayanlar gününü kutlamak lazım. Yoksa söylenen şey "Tüm annelerin babalar gününü kutlarım"dan çok farklı değil. Anlamamakta ısrarcı olacak olanlar için bir hatırlatma yapayım, omurilik soğanınızın orada bulunan ironi düğmesini açık konuma getirerek tekrar okuyun.
Bayandan, sorunlu -gri maddesi az kullanılmış, henüz 20 km'de- devlet bayanı
Bu esnada "Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı" sıfatını, hem günün anlam ve önemine uydurmak, hem de son yediği naneden ötürü takdir etmek için "Bayan ve Beyinden Sorunlu Devlet Bakanı" olarak değiştirilmesini talep ediyorum. Kabul edenler? Etmeyenler? Oybirliğiyle kabul edilmiştir.
Konuya dair, kadınların kaleminden güzel bir yazı okumak isteyenler şöyle buyursun. Yazının bulunduğu www.bayandegilkadin.com adresinin, konuyla ilgilenenler için güzel bir kaynak olduğunu ifade eder, tüm İşkembe okurlarını selamlarım.

Batıyor Kardeşim #6 - Kara Gün Popülizmi

Etnisite mi, din mi, nedir bu dangalaklığın kaynağı bilemeyeceğim; ama ne zaman üzücü bir haber çıksa bu tipler oturdukları yerden ayağa fırlayıp sağa sola giydirmeye başlıyorlar. Üzücü br haber derken açalım biraz: Ülkeyi genel olarak üzmesi beklenen, ideoloji tanımayacak olaylar, efendim doğal afet, ünlü ölümü, çatışma falan.

Bunun en son örneğini dün yaşadık, oradan ne kadar sinir olduğumu hatırladım. Elazığ'da deprem oldu biliyorsunuz. Deprem olur olmaz, Ekşi Sözlük'te Oscar töreni ve Ntv başlıklarına dangalak doluşmaya başladı: "Deprem oldu, nasıl yayını kesip canlı bağlantıya geçmezsiniz!" "Elin Oscar'ı depremden daha mı önemli?" diye çemkiriyorlar. Hadi onunla kalsa gene iyi, bir de "Yahu deprem oldu siz hala Oscar derdindesiniz!" diye yazanlara da çıkışanlar var. Ne yapacaktık birader? Oturup ağlayıp, sadece deprem sayfasına mı yazı yazacaktık? Bölgeye gidip temaslarda mı bulunacaktık? AKUT'a mı katılacaktık işi gücü bırakıp, nedir derdin?

Hadi bu gene "ani" bir olaya verilen sıcak tepki, anlayış gösterelim diyelim. Bunu bir de genele vuranlar var. Mesela "Lost" başlığına "Askerler şehit düşüyor, ekonomi kötü; sizin tek derdiniz Lost!" diye dalanlar vardı. Bu zihinsizin dünyasında sadece acı ile yoğrulan Müslüm Gürses falan var; işi gücü bırakıp sadece "Ah ne kadar kötü durumdayız, vilivilivilvilvivlivi" diye ağıtlar yakmamız lazım.

Bu popülizmi genelde ahlak polisliği şeklinde icra ettikleri için, her türlü habere çemkirebiliyor insanlar. Mesela Radikal'de bir haber var, Yunanistan'da bir şarkıcının porno CD'sine 4 milyon Avro harcanmış. İronik bir durum, özellikle Yunanistan hükümeti Goldman Sachs ile el ele porno çekerken. Peki bizim işgüzarımızın yorumu ne?

"AKŞAMA YUNANİSTANDA ŞÖYLE BİR HABER...yunanlıların 4 günde porno ya yatırdığı para türklere dert oldu.......yapılan incelemelere göre debrem haberleri dahil ilk en çok okunan 3 haber listesine giren bu durum türkleri neden bu kadar ilgilendirdiğini her kez gibi AB de...dünyada merak edecek...... ülkenin bu kadar sorunları varken....ilgilenecek, okunacak okadar problemlerimiz varken üzülerek söyleyeyim aklı önünde olmayı bırakmak lazım...

Birader sen ne arıyorsun bu haberde o zaman? Kanın mı debreşti? "Ülkenin bu kadar sorunları"nı haber yapmıyor mu Radikal, manşete bu haberi mi koymuş? IQ kaç IQ?

İşin en acısı, bu tür çıkışları yapan insanların, hakikaten hissederek, rahatsız olarak yapmaları değil bu işi, sadece popülerlik adına, ilgi çekmek adına yapmaları. Samimiyetsiz, rezil, iğrenç bir popülizm. Hani "Ramazan ayında yemek haberi mi basılır lan?" diye kızsa daha samimi bulacağım yani, en azından içten bir rahatsızlık var orada.


Her üzücü olaydan sonra çemkirecek yer arayan, 40 gün mevlüt okutsak "41. gün hani?" diye yırtınacak olan, hayatının amacını "deprem olsa da eğlenenlere giydirsem" tarzi bir sinisizme adayan bu dangalaklar bana batıyor kardeşim!

Dünya Kadınlar Günü

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı'nın şöyle bir portre çizdiği bir ülkede, bu günü kutlamanın anlamı var mıdır?
Ey feminizmi "Çocuk da yaparım kariyer de" zihniyetinde yaşayan Beyaz Türkler, ey saça röfle yaptırıp STK kurmayı feminizm sanan kadınlar, ey benden daha ataerkil söylem benimsemiş, örf adet delileri! Eserinizle övününüz.

Oscar Töreni Canlı Anlatım

Efendim merhabalar,
Madem ki Oscar törenlerini izliyoruz, o zaman hakkında ahkam da kesebiliriz. Şu ana kadar oldukça beklendiği gibi geçen bir tören oldu; bir müzik parçasıyla açıldı, konuklara çok beklenen espriler yapıldı, Christoph Waltz En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü alırken, En İyi Animasyon bir Pixar klasiği şeklinde Up'a, En İyi Şarkı ödülü de hakkında crazy olunan Crazy Heart'a gitti.
21.07 - Robert Downey Jr. ve Tina Fey belki de gecenin en ilginç sunumunu yapmaktalar şu anda. Severim zaten kendilerini. En iyi Özgün Senaryo Ödülü: Inglorious Bastards gönlümüzün adayı.
21.14 - En son The Breakfast Club'da gördüğüm (ben doğduğumda çekilmiş film) Molly Ringwald'u birden karşımda görünce, daha doğrusu kim olduğunu idrak edince dumur oldum, evet. Hayat...
21.17 - Macaulay Culkin "John bana hiç 9 yaşındayım gibi davranmadı" derken hala daha 9 yaşında gibi duruyor. Bu adamın gizemi Richard Alpert'tan daha fazla...
21.26 - Hiçbir zaman fikrimin olmadığı En İyi Kısa Animasyon kategorisinde ilk defa "Haa bu alır lan" dedim o kadar reklam logosu görünce. Yaşasın tüketim toplumu! Oha, herif Fransızmış. Şimdi Kısa Belgesel: GM alır herhalde, orta sınıf falan..
21.30 - 100 metreden (koşu itibariyle) eşcinsel bir yönetmen belgeseli aldı, eleman tam konuşacakken yandan kızıl saçlı bir teyze girip konuşmaya başladı. Taylor Swift - Kanye West olayının rövanşıdır bu.
21.35 - En İyi Makyaj dalında Star Trek'e karşı yarışan filmlere tüm içtenliğimle acıyorum. Ve sanırım ilk defa Ben Stiller'a güldüm.
21.40 - Az önce Cottonelle'in çok hoş tuvalet kağıdı reklamını izledim. Hedef kitleyi çok uygun seçmişler.
21.43 - En İyi Uyarlama Senaryo'ya oy verirken orijinal senaryoyu okuyorlar mıdır acaba? En iyi uyarlama olduğuna nasıl karar verirsin ki aksi takdirde?
21.47 - Steve Martin'den ilk güzel espri: (berbat bir konuşmadan sonra) O konuşmayı ben yazdım onun için.
21.55 - Robin Williams bir kere de bel altı espri yapmasın kardeşim. Bu arada Mo'nique "Akademiye teşekkür ederim, ödüllerin politika değil de performans için verildiğini gösterdiğiniz için" dedi. E abla kendini övdün mü şimdi yani?
22.02 - Sigourney Weaver kendi filmine ödül verdi. Şike var! Sherlock alsın istedim ben nedense ama olmadı...
22.07 - Bu akşamdan sonra hala daha "Jon Stewart kötü sundu Oscar'ları, bu iş böyle olmaz, daha popüler espriler olmalı" diyecek olanları okul çıkışına bekliyorum.
22.19 - Korku filmi izlemeyi özlemişim yahu. Bir de galiba The Hurt Locker'a En İyi Film vermeyecekler, teselli ikramiyesi yolluyorlar... Nasıl bir amca yahu o En İyi Ses Efekti Ödülü'nü alan??
22.22 - Transformers'a ödül verselerdi çocuğumu keserdim.
22.24 - Ödül al, ama ismini okumasınlar, yazık yahu acıdım Sci-Tech elemanlara...
22.30 - Sandra Bullock eğer Lord of the Rings'in devamı çekilirse, kulak itibariyle Elf kraliçe adayımdır.
22.33 - Demi Moore ile Sandra Bullock "pişti" mi oldu şimdi?
22.36 - Her sene iple çektiğim bölüm geldi ve geçti. "Aaa bu da mı öldü?" "Aaaa, o ne zaman gitti yahu?" falan deyip duruyorum yaşlı teyze modunda.
22.41 - Sherlock Holmes'e bir ödül lütfen, aslında Up da alabilir duyduğumda gene içim hoş olduğuna göre...
22.51 - Jason Bateman'ın sesi çok farklı gelmedi mi?
23.10 - Pedro Almodovar'ın isminin öyle okunmadığına eminim. Ayrıca İspanyolca filmin ismini niye Almodovar yerine Tarantino'ya okutursun ki birader, Amerikanlar daha iyi anlasınlar diye mi?
23.13 - En İyi Yabancı Film Ödülü'nü alan adamın "Na'vi'yi yabancı dil olarak görmediğiniz için teşekkür ederim." esprisi güme gitti, güzeldi yahu.
23.28 - Büyük ödüllerde hala sürpriz yok, En İyi Aktör Jeff Bridges.
23.40 - Oprah Oscar'a da çıktı, hadi bakalım.
23.44 - Artık Sandra Bullock'un oynadığı dandik filmlerin fragmanlarında "Academy Award Winning Actress" ibaresi göreceğiz, geçmiş olsun.
23.50 - Evet, Bigelow ile ilk yarı-sürpriz gerçekleşti. James Cameron'ın 12 yıllık emeğine yazık oldu yahu.
23.54 - Hurt Locker geceye damgasını vururken, James Cameron'ın Avatar'ın devamında senaryo adına daha iyi şeyler yapması gerektiği kesinleşti. Bir de demek ki Akademi üyelerine "Benim filmime oy verin." diye e-mail atmak kurallar dahilindeymiş, Cameron ne kadar küfretse yeridir.
Son zamanlarda izlediğim en dandik Oscar töreni (yazarların grevde olduğu zaman aceleye getirilmiş olan bile daha iyiydi) de burada son bulmuş oluyor böylece.