2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com

30 Haziran 2009 Salı

Neo-Satanizm

Ne o? Emoizm.
Haber üzücü. 13 ve 14 yaşındaki iki kız çocuğu 7 gündür kayıp. Bronx Hayvanat Bahçesi'nde olandan daha çeşitli hayvanların varlığını sürdürdüğü ülkemizde, insanın aklına ne yazık ki çok kötü şeyler de gelebiliyor. Lakin haberi yapan muhabirin aklına daha da acayip şeyler gelmiş:
Bir başka iddiaya göre ise iki çocuk siyah oje, düşük bel kare pantolon, convers ayakkabıları ile dikkat çeken ve kendilerine "EMO"lar diyen bir punk gruba üye oldu.
Farklı görüşünüş ve konuşmaları ile dikkat çeken grup üyelerinin kendi aralarında kullandıkları farklı bir dilleri var.
Bütün yazım hatalarını bir yana koyalım. Emo'lar grubu nedir? Siyah ojeleri ile dikkat çeken kızların haber fotoğrafında, niye tırnaklarında siyah oje yok? Düşük bel kare pantolon ne demek, üçgen pantolon da mı var? Emo'lar kendi aralarında nasıl bir dille anlaşıyorlar, kuş dili mi? Bu haber converse satışlarını nasıl etkiler? Ne içiyorsunuz lan bu haberleri yaparken?
Populistim ezelden/gönlüm geçmez güzelden.

Michael Jackson'ı Nasıl Bilirdiniz?

Hepimizin bildiği üzere, Michael Jackson kardeşimiz Regaip Kandili günü hayata gözlerini yumdu. Tabii bu da, kendisinin ne kadar mübarek olduğunu gösterir. Eh, biz de, memleketçe, bu mübarekliği ödüllendirmek için elimizden geleni ardımıza koymamalıyız tabii.
Bir süre öncesine kadar "Michael Jackson ilahi söylemiş" geyiği döndüydü ki, bu Neil Armstrong'un ayda ezan sesi duyup Müslüman olması ve de Cousteau'nun Cebelitarık Boğazı'nı görüp Müslüman olması rivayetinden sonraki en bomba 3. "yalan Müslümanlık" hikayesi olmaya aday bir haberdi. Sonra ilahiyi söyleyenin Güney Afrika'lı biri olduğu ortaya çıktı da, efsane çabuk söndü.
Aslında beni hayal kırıklığına uğratan gazete Vakit oldu. Hüseyin Üzmez'e kucak açmış bir organın Michael Jackson'un Müslümanlığı konusunda daha hassas olmasını beklerdim, üzüldüm. Irkçılık yaptılar kanımca.
Benim esas derdim başka ama burada:
Mardin'in Mercimekli Köyü'nde, Jackson'ın gıyabında bir cenaze namazı kılınmış. Resimde bize en yakın olan şirin ufaklık kılmamış ama pek o namazı; ki sanırım kendisi dağıtılan taziye helvası ve ekmek için gelmiş oraya. Pek tombul bir şey zaten.
Yalnız Michael Jackson için "sanat güneşi" demişler konuşmada. Halbuki bizim sanat güneşimiz tektir:
Başka bir üzücü detay da, aynı gün kaybettiğimiz, Charlie'nin biricik meleği Farrah Fawcett'ın güme gitmesi. Gerçi kendisi vakt-i zamanında Şener Şen tarafından bile reddedilmişti:
video
Not: Ölmemizin sebebi, ölümü bir kaçınılmazlık olarak görmemizdir. - Kafası iyi Stewie McGriffin.

Firefox 3.5 Sıcak Sıcak!

Beni ve muhtemelen pek çok başka internet kullanıcısını Internet Explorer illetinden kurtaran, sekme nimetiyle tanıştıran ilk göz ağrım Firefox bugün "bi' yaşına daha giriyor"! Bütün dünyada yerel olarak saatler 3:50'yi gösterdiğinde FF severler çıldıracak, tweet'ecek, bloglardan, Feysbuk'tan dünyaya "FF 3.5 geliyor, tükenmeden alın!" diye haykıracak. Kod adı Shiretoko olan FF 3.5'ta (bir ek$i sözlük yazarının deyimiyle "Firefox yusuf yusuf") aşağıdaki ilk videoda da görebileceğiniz üzere birkaç yenilik var. Gerçi zaten yenilik olmasa neden yeni versiyon sürülsün ama.. Mike Beltzner Bey'in bize FF 3.5'in nimetlerini anlattığı video İngilizce olduğu için burada ben özetleyivereyim;
  1. FF 3.5 daha hızlı! Diğer tarayıcıları bilmiyorum, ama önceki versiyonlarına göre oldukça daha hızlı olduğu söylenmekte.
  2. Daha gizli! "Pornocu modu" olarak adlandırılan "gizli gezinti" (private browsing) imkânı Google Chrome'dan sonra, FF 3.5'ta da hayata geçirilmiş. Videoda verilen örneği de verelim; mesela bir arkadaşınıza hediye aldınız ve bilmesini istemiyor musunuz? Hemen oradan tıklayıp "son 1 saat içinde girip çıkılan hiçbir şeyi hatırlama sakın!" diyorsunuz ve da taa! İzinizi kaybettirdiniz bile! Ayrıca seçici bellek kaybı uygulayıp yalnızca belli siteleri, belli adresleri hatırlamamasını sağlamanız da mümkün. Firefox'un önceki sürümlerinde Stealther tarzı eklentilerin sağlantıları bu sefer programa dahil varsayılan özellikler olarak geliyor. Sevgililerine güzel sürprizler yapmak isteyenlere ve kötü sürprizler yapmak istemeyenlere hayırlı olsun!
  3. Normalde mevcut pencereyi açık olan sekmelerle birlikte kaydedip kapatma ve bir pencerede kapatılan son birkaç sekmeyi geri açabilme özelliği vardı eski sürümlerde. 3.5'te ise yalnızca kapatılan son birkaç sekmeyi değil, daha önce kapatılmış son birkaç pencereyi bütünüyle belleğinde tutuyor FF ve tuttuğunuzu geri getiriyor. Artık Firefox'un belleği benimkinden daha güçlü..
  4. Bir başka yeni özellikse herhangi bir eklentiye ihtiyaç duymadan video oynatabilmesi. Bunun kapsamını bilmiyorum, ama görünüşe bakılırsa oynatılan herhangi bir videoda FF'un bir becerisi olarak sesi açma/kısma, videoyu şıp diye kaydediverme gibi özellikler eklenmiş. Benim an itibariyle kullanmakta olduğum DownloadHelper eklentisine gerek kalmıyor gibi.. Bir de bu "açık video" sisteminin başka öğelerle etkileşebildiğini söylemişler ama o beni aşar, anlayan bana da anlatıversin.
  5. Yerelleştirilmiş gezinti özelliği, bulunduğunuz konumdan FF 3.5'i haberdar etmenize ve yaptığınız türlü eylemde size daha çok uyabilecek sonuçlar getirmesine yarıyor. Henüz denemedim, ama tutup da almayı düşündüğüm bisiklet kaskı için bana Pakistan'dan sonuç getirmemesi güzel olur tabii..
  6. İndirilebilir yazı tipleri eklenmiş, güzel olmuş. Ayrıca özellikle tasarımcı/programcı insanlar için eklenen bir dizi özellik var ki, oh oh.. Çok şahane! Burada anlatmakla bitiremem, kendileri baksınlar onun için en iyisi.
  7. Windows, Mac ve Linux uyumlu, 70 dile çevrilmiş.
  8. Görüntüsünü değiştirebilmek, kişiselleştirebilmek için yeni özellikler eklenmiş. Tükettiği RAM az geliyorsa (yuh size!), biraz da görüntüsüyle orasıyla burasıyla oynayıp bilgisayarınızı daha fazla kasabilirsiniz. Bence gerek yok ama güzel de görünüyor kerata be?
Görünüşe bakılırsa, FF severler olarak FF 3.5'ten de yine gayet memnun kalacağız. Her ne kadar biraz RAM oburu olsa da, zaman zaman mecburiyetten kullandığım IE ve çok sade ve pratik olduğu için tercih edebildiğim Google Chrome'a göre bence hala üstün bir tarayıcı. Safari kullanmak için fazla tutucuyum, her şeyi ters geliyor ve Opera da ücretliydi sanırım? Dolayısıyla hem ilk göz ağrım olması, hem internet kullanımını fazlasıyla kolaylaştıran (örn., Mouse Gestures Redox) ve keyifli hale getiren (örn., StumbleUpon!) sayısız eklentisi, hem de çok açıdan kişiselleştirilebilir, orasının burasının kurcalanabilir olması ve bu versiyonunda da bir dizi eksik gediğinin giderilmiş olması ve tükettiği onca RAM'in biraz daha hakkını verecek olması itibariyle diğer tarayıcılara tercih edeceğimdir kendisini. Herkese de çılgınca öneririm! FF 3.5 TSİ bugün saat 17:00'de kullanıma sunuluyor! TSİ yarın sabah 9:50'de dünya çapında bir "küresel süper çılgın kutlama şoku" olacak benzer şekilde. TSİ bugün saat 3:50'de yavru şokların yerel yansımaları çerçevesinde Türkiye'de FF 3.5 için çıldırmak isteyenler şuralardan buyursun; - Shock 'n' Share on Facebook - Shock 'n' Roll with Firefox 3.5 on Twitter - Twitter'da sizin gibi saati 3:50'yi gösterende çıldıranları görmek için buraya tıklayın. - Facebook'tan insanlara abuk subuk ücretsiz FF hediyeleri göndermek için buraya tıklayın. - Saat 3:50 hareketlenmecesiyle ve isterseniz nasıl katkı sağlayabileceğinizle ilgili ayrıntılı bilgi (İngilizce) için buraya tıklayın. Düdüt: Sağ üstteki FF ikonu sizi herkese yetecek kadar FF 3.5 bulunan bir yere götürecek. Oradan gidemezseniz bir de buradan deneyin. Yetmezse, sona ve donakalırsanız beni bulun, ben göndereyim size ihtiyacınız kadar. Ama şu an bende de yok, zorlamayın. Yarım saat sabır, saat 16:29. Düdüt 2: Sıradaki bağlantımız tüm "Ner'de kaldı yahu?" diye merak edenlere gelsin: FF 3.5 Release & Tracking Schedule (Beltzner'la konuştum, haberler iyi. 18:15'te hazır olacağını söylüyor, selamı var.) Düdüt 3: ...ve beklenen an geldi! Şuraya geldi. 18:43 Düdüt 4: Buradan da dünya çapında FF 3.5 indirilen yerleri görebilirsiniz. 18:52 Düdüt 5: Terfi ettim, ve fakat 12 eklentimden pek severek kullandığım -hatta bu yazıda da yer verdiğim- Mouse Gestures Redox ve Dictionary Tooltip eklentilerim uyumsuz kaldı. Neyse ki gani gani eklenti var ve dictionary tooltip'in yokluğunu Babelfish Instant Translation sayesinde hissetmeyeceğim gibi görünüyor. Mouse gestures redox yerine de Fire Gestures ediniverdim, eskisinden iyi oldu allaama! 19:21 Bu arada son olarak eklemeden edemeyeceğim, videodaki Mike Beltzner bana Gürgen Öz'ü android.

29 Haziran 2009 Pazartesi

İnsan Hakları İhlallerinde Yeni Boyut: Abdullah'ı Beklerken

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül geçtiğimiz günlerde, daha önce benzeri görülmüş ama bu çaptakisi ilk defa icra edilen bir insan hakları ihlaline imza attı. İlgili eylem aynı zamanda 1982 Anayasası'na göre de bir vatandaşlık hakkı ihlali.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, madde 9 ve 13 şöyle diyor;
"Madde 9 Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz veya sürülemez. Madde 13 1. Herkes, herhangi bir devletin arazisi dahilinde serbestçe dolaşmak ve ikamet etmek hakkına sahiptir." 1982 Anayasası'nın "Yerleşme ve seyahat hürriyeti" başlıklı 23. maddesi ise şöyle; "MADDE 23.– Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Yerleşme hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak; Seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek; Amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir."
Şimdi haberimizin videosuna bir bakalım (Aşağıdaki YouTube videosunu buradan izleyemeyenler bu adresi kopyalayıp bi' yerlerden deneyebilir.);
Demek ki neymiş, ilgili maddelerde şöyle değişiklikler gerekmekteymiş;
İHEB 9. madde - "Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz veya sürülemez ancak bir devlet büyüğünün bir başka devlet büyüğünün oğlunun nikahına yetişmesi gereken hallerde, insanların yollarından alıkonulmasına ve geçici süre benzin istasyonlarına hapsedilmesine hükmedilebilir."
İHEB 13. madde - "Herkes, herhangi bir devletin arazisi dahilinde serbestçe dolaşmak ve ikamet etmek hakkına sahiptir, cumhurbaşkanları daha da bir sahiptir."
1982 Anayasası 23. madde - "Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Herkes dediysek, lafın gelişi. Ayrıca bu hakka her zaman sahiptir demedik?"
Abdullah Gül (S.A.V) uçuşa hazırlanırken
Bir de 1982 Anayasası'nın kanun önünde eşitliği düzenleyen 10. maddesine bakalım;
"MADDE 10.– Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
(Ek: 7.5.2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. (Değişik: 9.2.2008 - 5735/1 md.) Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.(*) (*) 9/2/2008 tarih ve 5735 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu fıkranın “bütün işlemlerinde” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi eklenmiştir. Ancak daha sonra aynı ibare, Anayasa Mahkemesinin 5/6/2008 tarih ve E.2008/16, K.2008/116 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir." Bu konuda aslında denebilecek başka bir şey yok, yani kanun önünde eşitlik hiçe sayılıyor, devletin tanıdığı insan hakları ve devletin sözde sağladığı vatandaşlık hakları hiçe sayılıyor, sonra oradan bi' düdük çıkıp "Hayırdır, hesap mı soruyorsun?" diyor, üstüne de "Lütfen banketi boşaltın, banketi de kullanıyorlar!" diye kovalıyor. Hesap da sorarım, banketi de kullanırım ulan! Delirtmeyin insanı! Ner'de kaldı benimle onların "her türlü kamu hizmetlerinden yararlanmasında"ki eşitliğim? Ama haklısınız tabii, 5 Haziran 2008'in öncesinde kaldı. Saltanatınızı pekiştirmek için kelime oyunları yapmakta üstünüze yok malum.. Komünal İşkembe, bu maddeyi de sizler için değiştirdi; "MADDE 10.– Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir ancak Cumhurbaşkanı bir nevi Tanrı yavrusudur, dokunulmazlığı öylesine güçlü bir dokunulmazlıktır. Cumhurbaşkanı olmak trafikte +%400'ün üzerinde esneklik sağlar, cumhurbaşkanının ödemesi gereken cezalar topluca halka havale edilir. Cumhurbaşkanı'na uzanan eller kırılır, diller kopar parmaklar kırılıp gereği yapılır."
Hz. Abdullah Gül ve kutsal halesi
Bu maddenin trafikle ilgili kısmını neden bu şekilde düzenlediğimizi (daha doğrusu neden trafikle ilgili bir kısım eklediğimizi) merak edenler olabilir, "Ankara'da Trafik Polisleri Radar Avı Başlattı: Her Ay 4500 Ceza Yazıyorlar" başlıklı haberi okuyanlar birden aydınlanacaktır. Özetleyeyim; paraya sıkışan ve cumhurbaşkanından alması gereken cezaları en başından hiç kesmeyen iç işleri ve maliye bakanlığı, Ankara'da çift yönlü en az 3'er şeritli olan Eskişehir Yolu, Samsun Yolu, Konya Yolu ve İstanbul Yolu'na ortaklaşa para biriktirip "50 km azami hız sınırı" tabelaları yerleştirmiş. Bu tabelaların bulunduğu, şehrin bütün çevre nüfusunun merkeze aktığı bu 4 yola aynı zamanda birer de radar oturtmuş. Ki, yeni sisteme göre ileride çevirme falan yok öyle, alet %10 toleransla 55 km'yi aşanı gördü mü plakaya yazıyor cezayı. Böylece trafik polisleri ve dolayısıyla rüşvetleri de aradan çıkarılmış ve para doğrudan kasaya akıyor. 50 km hız sınırını %10 ve %30 arasında aşanlara (yani 55-65 km hızla ilerleyenlere) 128 TL, %30'un üzerinde aşanlara (65 km'den hızlı ilerleyenlere yani) 265 TL ceza kesiliyor.
Bir kere daha bravo ya! Hakkınızın da hukukunuzun da, adaletinizin de kalkınmanızın da... İnsanı hiçe sayan bütün "devlet büyüklerine" ithafen, Cihan Demirci'nin bir şiirini okuyup üflüyorum uzaktan!

28 Haziran 2009 Pazar

Nimet Çubukçu'nun Cinsiyetçiliğe Cevabı

Çeşitli gazeteler ve internet kaynaklarıyla birlikte Komünal İşkembe'de 21 Haziran günü yer alan yazıda da belirtildiği üzere, ÖSYM'nin düzenlediği sınavlar buram buram ayrımcılık/cinsiyetçilik kokmaktaydı. Komünal İşkembe'yi okuyan Nimet Hanım konuyla ilgili bir açıklama yapmış, "cıss!" demiş; “06-07 Haziran 2009 tarihinde yapılan Açıköğretim Fakültesi Jandarma ve Polis Önlisans Meslek Eğitimi programı final soruları arasında öğrencilere ‘aşağıdakilerden hangisinin kadına özgü bir davranış’ olduğuna yönelik bir soru yöneltildiği görülmüştür. Şıklar arasında ise, ‘çok bilmişlilik’, ‘baskıcılık’, ‘konuşkanlık’, ‘mantıksal düşünme’ ve ‘kendine güvenme’ seçenekleri yer almaktadır. Basında da geniş biçimde yer alan söz konusu soru, toplumsal yapı içindeki cinsiyetçi değer ve yargıları pekiştirmekte, kadın aleyhinde cinsiyet ayrımı yapmaktadır. Cevap anahtarına bakıldığında ise, kadına özgü davranış olarak ne ‘kendine güvenme’, ne de ‘mantıksal düşünme’ uygun bulunmuştur. Kadına yakıştırılan davranışın ‘konuşkanlık’ olduğu doğru olarak kabul edilen seçenekten anlaşılmaktadır. Bu tür cinsiyet ayrımı yapan sorular, hem sınavın ciddiyetine zarar vermekte, hem de sınavı yapan mercilein itibarını zedelemekedir. Yanlış anlamalara neden olacak bu tür soruların, sorular arasında yer almaması hususunda gerekli hassasiyetinin gösterilmesini rica ederim.” Haberin tamamı için; Nimet hanımdan 'şık' yanıt: f-) Bu soru cinsiyetçi - Radikal 26/06/2009

26 Haziran 2009 Cuma

Kutsal Kitap, Kutsal Kurşun

Genelde bundan bahsetmek istemem, ama bugün herkese söylerim: Ben Teksas'ta doğdum, Teksaslı olarak sayılabilirim. Bu yüzden Amerika'nın güneyindeki "kültürü" iyi bildiğimi söyleyebilirim (maalesef). Silah taşımak, kiliseden sonra golf/spor/yat kulüplerine gitmek (herkes beyaz, garsonlar hariç), hafta sonunda eğlenmek için ava gitmek ve cow tipping (nasıl çevireyim hiç bilmiyorum) gibi şeylere alıştığımı da utanarak söyleyebilirim. Ama buna baktığım zaman ben bile şaşırdım. Haber şu: Kentucky'de bir papaz, cemaatinin 4 Temmuz'da silahlarını kiliseye getirmesini söylüyor. Silah taşıma hakkını kutlamak için yapılıyormuş bu. Güneydeki Cumhuriyetçiler, bir Demokrat başkan olduğu zaman ya da meclis Demokratlarla dolu olduğu zaman, hemen silahlar yasaklanacak veya onların alınması daha zor olacak diye korkuyorlar. Önceden bu silah taşıma hakkından hep kutsal bir şeymiş gibi bahsediliyor diye düşünmüştüm; şimdi gerçekten öyle olmuş. Papaz hiç çelişki görmediğini söylüyor ve "bütün Hıristiyanlar pasifist değildir" diye anlatıyor. Evet, tabii, Hıristiyanların pasifist olmaları lâzım değil. Sadece İsa öyleydi. Galiba iyi bir Hıristiyan olmak için artık onun gibi davranmak lâzım değilmiş (zaten Yahudi'ydi o, kim onun gibi davranır ki?). Ama kimse korkmasın. Olay güvenli olsun diye, görünen silahlar kontrol edilecekmiş, boş olmaları lazım olacakmış... Ancak gizli taşınan silahlar aranmayacakmış, çünkü - papazın dediğine göre - "gizli" o demektir. Harikaymış bu. Şimdi unutmayalım, bunun gibi insanlar aynı zamanda Müslümanlardan en çok korkanlar olurlar, İslam şiddete teşvik eden bir din diye. Hıristiyanlik gibi değil yani. Ayrıca bunun komik yanı da var.. Olay yüzünden kilisenin sigortası iptal edilecekmiş.

Bir Devir Daha Kapandı

Veni vici vokke, veni vici vokke, vici vokke hani. Rest In Peace.
PS: Dünya Çocuklar Günü kutlu olsun. (çok mu erken? bence değil.)
PPS: Ben Reuters'in yalancisiyim.

25 Haziran 2009 Perşembe

Ebleh Reality Showlar - Tövbekârlar Yarışıyor

Evet, sonunda bu da oldu. Bir grup ateistin farklı dinlere mensup din adamları tarafından imana getirilmesini konu alan bir yarışma programı Kanal T (sanırım)'de başlıyor. Okurken emin olmak için birkaç kere kendime tokat atmak zorunda kaldığım haber kendi içinde yeteri kadar komedi içerdiğinden daha fazla bir şey yazma ihtiyacı duymuyorum... Acaba bu program iptal edilmeden önce (başladıktan sonra iki hafta içinde) kaç tane linç girişimi olacak... Ayrıca Radikal the Onion'a hiç bu kadar çok benzememişti...

24 Haziran 2009 Çarşamba

"Say hi to Austria Gay TV": Brüno

Sacha Baron Cohen Beyefendi'yi tanıyorsunuzdur. Ali G, Borat derken şimdi de Brüno karakteri ile beyin tokatlamaya devam ediyor (Rüstem Batum, buyrun 10 TL). Bu sinema köşemsi girişten sonra bir de filmin Temmuzda Amarikanya Ağustosta da (şaşırtıcı bir şekilde) Törki'de vizyona gireceğini aradan çıkarayım. Neyse Sacha başkanın olayı şu: Adam önce insanların kimden nefret ettiklerine (korktuklarına ?) bakıyor, sonra bu nefret objesini insanların önüne koyup çaktırmadan dalgasını geçiyor. Genelde röportaj formatında politik doğruculuk oynayan adamların ne kadar bam teli varsa basıyor. Ali G ile zencilik müessesesine (bu da Umut Sarıkaya severler için), uyuşturucuya insanların nasıl baktığını gösterirken; Borat gibi Doğu Avrupalı, "medeniyet görmemiş" bir karakterle zenofobiyi, o batılı gıcık ben bilirimciliği kurcalıyor. Şimdi de Brüno ile başka bir korku yüzleştirmesi: homofobi. Avusturyalı gay modacı karakteri ile "gay converter" bir rahibe "So why is being gay so out this year?" diye soruyor adam. Daha ne olsun. Brüno'nun güzelliği sadece homofobik insanlarla dalga geçmesinde değil. Abartılmış/basmakalıplaştırlımış eşcinsel kimliğinden (Ben buna Hollywood gayi demek istiyorum. İşte ağdalı konuşup, parlak giyip sürekli seks düşünen "feminen" gay tipi bu. Belki bir tanımı vardır bilemedim.) ekmek yiyenleri de rahatsız ediyor; modacılar, medyumlar, showbiz insanlar vs. Şimdi aslında ben sadece link verip kaçacaktım ama bir şeyler de yazayım dedim. Filmi izlemeden önce Cohen'in birkaç skecine bakmış olalım. Ha, bir de Cohen'den bir Yahudi (ki kendisi de Yahudi) bir de Arap tiplemesi bekliyorum (Müslüman tiplemesi diyecektim ama Arap işte).

Futbolun Güzel Yüzü

Var öyle bir yüz, evet, şaşırmayın. Futbol sadece hangi kulüp hangi futbolcuyu aldı savaşına girmiyor ligler bitince. Futbolsever başka şeylerin savaşı uğruna yitenleri de düşünüyor, onu hatırlıyor. Benim gibi hatırlamayanlara da yeniden hatırlatıyor bunu. Gittiğin yer güzeldir umarım Kazım Koyuncu.
(Sitenin girişi değiştiyse, bugünkü girişinin yüksek çözünürlüklü görüntüsü için yukarıdaki resmin üzerine veya buraya tıklayın.)

Hukuk 101

1. Delil yetersizliği nedir?
Bir resmi belgedeki imzanın gerçek olduğu teyit edilse dahi, o belgenin gerçek olduğu yargısına varılamaz.
Örnek: "Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı, "Taraf gazetesinde yayımlanan belgenin Genelkurmay Başkanlığında hazırlanmadığı, böyle bir belgenin mevcut olmadığı anlaşıldığından ve aslı bulunmayan fotokopi belgenin 4. sayfasındaki imza bloğunda Albay Dursun Çiçek’in isminin üzerinde yer alan imzanın, şüpheli Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek’e ait olduğuna, bu belgenin hazırlanması ve herhangi bir kişiye verildiğine ilişkin şüpheli hakkında delil bulunmadığından, soruşturma konusu olay ve Çiçek ile ilgili itiraz yolu açık olmak üzere kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini" bildirdi."
Bir nevi tekzip: "Türkçe engelli hukukçuların ipiyle kuyuya inen Shelbyl'in ibret-i âlemlik rezilliğinin açıklaması yorumlardadır."
2. Hafifletici sebep nedir?
Hapis cezasına çarptırılan bir şahıs, gözaltında bulunduğu süre zarfında verilen hapis cezasının %16'sını yatmışsa, tahliye edilebilir.
Örnek: "Akdeniz Üniversitesi'nde geçen yıl 6 Nisan'da karşıt görüşlü öğrenciler arasında çıkan olaylar sırasında tabancayla rastgele ateş eden ve 437 gündür cezaevinde olan Ömer Ulusoy, 5 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı ... Ulusoy'un yattığı süre göz önüne alınarak tahliyesine de karar verildi."
3. İmar Kanunu neyi düzenler?
İmar Kanunu, yapılaşmaların plan, fen, sağlık ve çevre şartlarına uygun olmasını gözetir. Bunlardan, özellikle çevre şartlarına uymayan yapılar kapatılır.
Örnek: "Karaköy'deki iki genelev kapatılıyor… Karaköy Zürafa Sokak'taki genelevin kullanım alanı “Park ve Dinlenme Alanı”, Karaköy'de Surp Pırgiç Ermeni Kilisesi'nin hemen yanındaki genelevin kullanım alanı “Belediye Hizmet Alanı” olarak düzenlendi."
4. Belgede tahrifatın ne gibi yaptırımları vardır?
Belgeyi tahrif edene bir şey olmaz, kendisini ilgilendiren belge tahrif edilen b.ku yer.
Örnek: "Erzurum'da Vali Sami Bulut başkanlığında toplanan İl Hıfzıssıhha Kurulundan şok içme suyu raporu: 360 bin kişi kanalizasyon suyu içiyor."
5. Eşitlik ilkesini tanımlayınız.
Herkes yasalar önünde eşittir. Ama erkekler, (düzeltme: sapına kadar erkekler) daha eşittir.
Örnek: "Eşcinsel hakem Halil İbrahim Dinçdağ bombaladı: Bir erkek hakemle ilişkisi var diye bayan hakemin hakemliğine son verildi. Erkek hakemin görevine neden son vermediniz? Bu bir ayrımcılık değil mi?"
6. Ensest nedir?
Çok alengirli bir kelime olmasına karşın yasalarımıza göre suç değildir.
Örnek: "Araştırma Danışmanı Alanur Çavlin Bozbeyoğlu, aile içi istismarın ortaya çıkmasında anneye büyük görev düştüğünü belirtirken, ensestin kanunlarda suç olarak tanımlanmasının ‘farkındalığı’ artıracağını söyledi."
7. İfade özgürlüğünü tanımlayınız.
Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde, hangi milletten olursanız olun, belli yerlerde belli dilleri konuşamazsınız.
Örnek: "İsveç Parlamentosundan gelen heyet cezaevindeki DTP'lileri ziyaret etti. Ziyaret sırasında Kürt kökenli parlamenter Yılmaz Kerimo'nun Kürtçe konuşmasına görevliler müdahale etti."
8. Bütün bu olayların bir günde gerçekleştiği bir ülke nasıl bir ülkedir?
Bu ülke laik, sosyal, demokratik bir hukuk devletidir.
Örnek: ...

Site Tanıtmaca: iç-mihrak

Kendileriyle ilk tanışmam, 21 Ocak 2008 gecesi bir arkadaşımın, sitenin adresini verip "şunlara bak ya!" demesiyle gerçekleşmişti. Kendisine "ohaa! süper bunlar, allah razı olsun!" şeklinde yanıt verdiğimde dalga geçtiğimi sanmıştı. Meğer "bak da rezaleti gör!" diye veriyormuş adresi, ama sanırım beni pek tanımayan bir arkadaşımmış demek ki.. Gerçi ben de onu tanımıyormuşum aynı zamanda da, özellikle bir güzel sanatlar öğrencisi olması ve hani o 'sanatçı deliliği/sınır tanımazlığı'na sahip olması nedeniyle ortalamadan daha geniş bir bakış açısına sahip olacağını düşünmem itibariyle daha da bir şaşırmıştım. Oysa ki sınırı, çerçevesi resmi ideolojiymiş, alışılmış her şeye, kötü de olsa her türlü düzene karşı gelen şeyler kendisini rahatsız edermiş. Aramızda kısa bir karşıt bakışlar diyaloğu geçtikten ve neden beğendiğimi anlattıktan sonra bir daha yanıt alamadım. Hey gidi.. iç-mihrak, bir grup anarşistin oldukça yaratıcı çıkartma/poster/afişlerin yer aldığı, Komünal İşkembe yazarlarının da en azından bir kısmı tarafından severek takip edilen bir internet sitesi, bir internet günlüğü. Siteye girince burada görülen logo ve en son yüklenen çalışmayla birlikte "İç-Mihrak Nedir, Ne Değildir?" yazısı karşılıyor bizi. İlk paragrafı şöyle;
"iç-mihrak, kimin girip çıktığı belli olmadığı için komşuları rahatsız eden bir proje-konuttur. üyelerinin sayısı, kompozisyonu ve iç dünyaları sıklıkla değişir ama kolektif kültür-bozumu atölyesinden yükselen kahkaha gürültüsü değişmeden kalır. iç-mihrak çoğunlukla çıkartmalarla çalışsa da, sokakta dirlik ve düzeni bozacak her yönteme açıktır."
Bu tanıtıcı yazının devamında da belirtildiği gibi, mevcut düzendeki her türlü sakatlıktan, saçmalıktan kaynağını alan iç-mihrak üretkenleri aynı zamanda dili de oldukça güzel kullanmakta, görsel malzemelerini gayet yaratıcı ifadelerle, anlamlı tashihlerle ve yer yer çok daha mantıklı hale getirilmiş klişe söylemlerle süslemekte.
"iç-mihrak, muktedirlerin en çok korktuğu şeyin erkleriyle alay edilmesi olduğunu bildiğinden, Papa’nın lazımlığından devlet büyüklerinin mezarlarına kadar, resmi, popüler ve geleneksel her türlü kültürel kod karşısında (7 pâre osuruk eşliğinde) kahkaha atmayı ilke olarak benimser."
Kısacası iç-mihrak, devletten tanrıya, polisten para babalarına, seçilmiş ya da atanmış her türlü otoriteye karşı duran ve bu yönde çalışmalar yapan bir grup. Aşağıdaki linkten internet sitelerine ulaşabilirsiniz ancak şimdiden uyaralım; daha önce hiç karşılaşmadığınız düşüncelerle, yaklaşımlarla, sorgulamaktan köşe bucak kaçındığınız kavramların/olguların yerle bir edilmesiyle karşılaşabilir, doğru olduğunu düşündüğünüz yoldan sapabilirsiniz. Eğer ki bu bahsettiklerimden korkuyorsanız ya siteye girmeyin, ya da girince posterlerin, çıkartmaların üzerinde fazla düşünmeden "Iyyy.. İğrenç! Pis insanlar!" demek suretiyle geçiverin. Geçiverin ki alıcılarınızın ayarı bozulmasın.
"Varlığın varlığıma kurban olsun"
iç-mihrak üretkenleriyle yapılan bir röportaj için: iç-mihrak futuristika.org röportajı iç-mihrak internet sitesi için: http://icmihrak.blogpsot.com iç-mihrak rozetleri için: http://pinmihrak.blogspot.com

23 Haziran 2009 Salı

Çarpık

Üniversitelilerin en çok milliyet.com.tr'yi takip ettiği ortaya çıkmış. Sonuç bence de çarpıcı. Gerçekleri insanın suratına "çat" diye çarpıyor.
Hem doktora tezimden milliyet.com.tr çıksa korkarım ben. Hocaya doktora tezini veriyorsun, "Kozmopolit oluşumların irdelenmesi" başlığının altında "En kozmopolit ünlülerin resimleri için tıklayınız" yazıyor. Fena yani. Gerçi hoca erkekse yüksek not alman muhtemel olabilir. (Anne ben de seksist oldum!)
Atam Atam, sen kalk da ben yatam. Hep Frank Sinatra'nın suçu, sabah sabah. Cık cık.

İdeolojiler İçinde Çelişkiler

Sosyalizmin son kalesi, ezilen halkların kahramanı, ABD'ye ettiği laflarla gönüllerde taht kuran modern çağın Zeki Müren'i Hugo Chavez, İran'daki gelişen demokratik ortamı överek Amerika'nın İran İslam Devrimi'ni baltalama çalışmalarını kınamış. Buyurun link burada.
Siz Hugo Chavez'in bu istikrarlı duruşunu övebilirsiniz; keza tüm dünya sosyalistleri 1979 yılında İran şahının devrilip cumhuriyetin ilan edilmesini, daha doğrusu İran "halk devrimi"ni coşkuyla karşılamıştı. Her ne kadar 2 sene içinde acayip bir hata yaptıklarını anlayıp dediklerinden çark etseler de, Chavez 30 yıldır görüşlerini değiştirmemiş, bravo, diyebiliriz.
Lakin kazın ayağı pek öyle değil. Tudeh, yani İran Komünist Partisi, geçenlerde bir bildiri yayınlayıp Hamaney'i eleştirmiş ve de protestolara destek çağrısı yapmıştı. Metnin Türkçe tercümesi ve İngilizce orijinaline de buradan ulaşabilirsiniz.
Şimdi sosyalist bir devlet başkanı, o ülkedeki sosyalistlerin dediğinin tam tersine, sosyalizm düşmanını destekliyor. Ey popülist Amerikan düşmanlığı, sen nelere kadirsin?
Tabii Türkiye'de de bu durumu kişilik bölünmesi ile karşılayacak yurttaşlarımız var. Mesela Chavez'i, anti-Amerikan söylemleri yüzünden baştacı eden Türk ulusalcılarının, Chavez ile şeriattan birini seçmesi lazım şu takdirde. Zor soru, kolay gelsin. Süreniz 1 ay.

22 Haziran 2009 Pazartesi

Değişim!

Türkiye dinamik, değişen ve değiştikçe de mallaşan bir ülke. Mesela eskiden "millet çıktı aya/biz kaldık yaya" demek suretiyle özeleştiri yapıyor, bilime önem verilmesi gerektiğini vurguluyorduk. Artık daha farklı bir yaklaşımımız var konuya.
Haber Milliyet'ten: Ay'a pornoyla ayak basılmış vakt-i zamanında. Haberin kaynaklarından, ya da yayınlandığı mecmualardan birisi de, ciddiyetiyle bu aleme nam salmış The Sun zaten; haberi de "Ay'da meme!" başlığıyla vermişler. Aslında bu çizgide, Milliyet'ten de "Ay n'aptınız?" tarzı bir başlık beklerdim. Neyse..
Esas konuya geri dönelim. Haberin altına yapılan, ve her haberi daha da değerli, en değerli, kıymetlimisss mertebesine çıkaran okuyucu yorumlarına baktığımızda, iki argüman görüyoruz:
1. Ay'ı kirlettiler: "Büyük terbiyesizlik, Ay'a da bu yapılır mı, ayıp" diye yorumlar yazılmış. Memleketimizin güzide kızlarının namus bekçiliğini bıraktık, şimdi bir de Ay peşinde koşuyoruz. Gerçi sevgilisine "ay yüzlüm" diye hitap eden gencin "Ay sensin, Nasa da sana girsin" diye kafasına "çotonk!" efektiyle birlikte saksı yemesi muhtemel bu haberden sonra. Tepkileri o yüzden anlayabiliyorum biraz. Tabii çocukluğumuzun aydedesine yapılan bir hakaret de söz konusu aslında.
Pornoları görünce utancından kıpkırmızı kesilen aydede. Yazık yahu.
Ama unutmamak lazım, astronotlar dışkılarını aya değil de uzaya bırakıyorlar bu bir, sen o astronotun aylar boyunca (pun intended) hiçbir halt yemediğini sanıyorsan yanılıyorsun bu da iki birader.
Zaten uzaya giden ilk canlı köpekti, o kimbilir neler yapmıştır uzaya. İt oğlu it.
2. Amerikalılar Ay'a gitmedi ki: Tamam, komplo teorisi güzeldir, komploya inanmak da güzeldir de, yapılmış 10 komplo açıklamasının 8'inin şu olması göz yaşartıcı güzellikte: "Hiç gitmediler, hadi şimdi de gitsinler madem?"
Bak arkadaşım, Ay'a 6 defa inip örnek topladı bu adamlar (Apollo 11, 12, 14, 15, 16, 17) Ay'a gitmek trenle İstanbul'a gitmek gibi bir olay da değil; baba parasıyla yapamazsın. Ki madem çok okudun öğrendin, biliyorsun ki şu an adamların önceliği ve de parayı döktükleri proje Mars. Lan geçen gün göl buldular orada allooo? Senin paşa gönlün istedi diye Ay'a mı gidecekler bir daha?
Hayır, madem komplo teorisine inandın; "bayrak sallanıyor", "ışıklar ve gölgeler şüpheli", "fotoğraflarda hile var" falan de. "Bir daha gitsinler", oldu, hatta sizi gönderelim de gözünüzle görün inanın? Hem belki geri dönemezsiniz, ne güzel..
Bir komplo teorisi de benden olsun madem. Aslında biz Türksat yollamadık uzaya. Sırf Ermenileri kıskandırmak için yaptık onu. Uydu anten yayınlarını, Nasuh Mahruki'nin Ağrı Dağı tepesine diktiği dev çatal anten sayesinde izliyoruz. Ahan da kanıtı:
Yazarın notu: Türkçede uzay ile ilgili şiir yazmak çok kolaymış yahu.
Dün gece baktım aya
Hayran kaldım uzaya
Dedim çıkam fezaya
Bom bili bili bili bom

21 Haziran 2009 Pazar

Önceki Üçünü Görüyor ve Bir Artırıyorum!

1 - Ahiret Soruları - AhmetKızılay 2 - Bir Sınav Sorusu Daha - Shelbyl 3 - Yine Bir Sınav Sorusu - AhmetKızılay Sevgili Komünal İşkembe okuyucuları, Gün geçmiyor ki devletin herhangi bir resmi kurumu tarafından uygulanan bir sınavdan buram buram ayrımcılık, ırkçılık, irtica kokuları yayılmasın. Bugün de kısaca Açıköğretim Fakültesi (AÖF) Jandarma ve Polis Önlisans Meslek Eğitimi'nin final sorularından ikisine değineceğiz. Ne yazık ki elimizdeki haber kaynağı kısıtlı, orada yalnızca iki soru hakkında bir haber var, bu demek değil ki diğer sorular insan gibi. Önce haberi merak edenler şuraya bir baksın. Bakmaya üşenenler için özet olarak belirtelim. Mevzubahis sınavda, "Aşağıdakilerden hangisi kadına özgü bir davranış olarak kabul edilir?" diye bir soru sorulmuş ve aşağıdaki şıklar ekleştirilmiş; a) Çokbilmişlik b) Baskıcılık c) Konuşkanlık d) Mantıksal düşünme e) Kendine güvenme Doğru şık için de ulemaya sormuşar ve c) şıkkını önermişler sanırsam. Zira bilimselliğin parçası olsa bu soruda, bu sınavda, bu derece cinsiyetçi bir soru yer almazdı. Kişilerarası ilişkilerde "kendini açma" (self-disclosure) olarak anılan kavram üzerine henüz bir ödev hazırladım. Kavram kabaca kişinin kendisiyle ilgili yaşantılarından, özelliklerinden, sıkıntılarından, yani kendinden bahsetmesi, kendini gizlememesi anlamına geliyor. Onlarca makale ve tezin içinde istisnalar hariç oldukça net görülen bir şey var; kadın ve erkek arasında kendini açma davranışı arasından bir fark genel olarak var. Ama çok düşük, ama orta seviyede, böyle bir fark çalışmaların pek çoğunda mevcut. Ancak bunun tek belirleyicisi de biyolojik cinsiyet açısından kadın olmak veya toplumsal cinsiyet açısından kadınsı ya da androjen (hem erkeksi hem kadınsı özellikleri gösteren) olmak değil. Onlarca belirleyicisi var. Kültüre göre değişebiliyor, yaşa göre değişebiliyor, ailenin geçmişine göre değişebiliyor, iletişim ortamına (yüz yüze - bilgisayar ortamı) vs. göre değişebiliyor. Bunun içinden de tutup kadınlar "vır vır vır ötüyor" diye alıntılamak, cinsiyetçiliktir başka da bir şey değil... Yaptığım ödevin sonuç kısmına niyetime göre birçok şey yazabilirim. Temel iki bakış açısını alırsak bunu şu şekillerde ifade edebiliriz; - cinsiyetçi bakış: "kadınların genel olarak kendilerini erkeklerden daha fazla açtıkları, bunun da kadınların genel olarak daha fazla konuşma ihtiyacı duymalarından ve daha çok konuşuyor olmalarından kaynaklandığı görüldü." - bilimsel bakış: "çalışmaların çoğunda, pek çok başka değişkenle birlikte, kendini açma davranışının cinsiyet değişkeniyle de kısmen açıklanabildiği görüldü." Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK ve devletin diğer eğitim kurumları ne hikmetse hep ilk bakışı tercih ediyor. Her ne kadar Çubukçu ders kitaplarındaki cinsiyetçiliğin en kısa zamanda ortadan kaldırılacağını iddia etse de, bu kafayla biraz zor.. Bu esnada diğer şıklar neden yanlıştır; a) Çokbilmişlik - En başta kadın dediğin eğitimsizdir, çok bilmez zaten. Dolayısıyla çokbilmişlik kadına atfedilen bir özellik olamaz. O yüzden kelimenin anlamı olumsuz olsa bile kadına atfedilmemelidir. b) Baskıcılık - Kadın dediğin zayıftır zaten, baskı maskı ne haddine! d) Mantıksal düşünme - Kadın? Mantık? İkisi aynı cümle içinde kullanılamaz bile. Mantısal düşünür kadın anca, büker büker oturur. e) Kendine güvenme - Ya bırakallasen! Neyine güvenecek ki kadın? Hem eğitimsiz, hem yoksul, hem mantıksız, hem güçsüz. Bu koşullarda kendine güvenen kadın üstüne bir de akılsız demektir. Şaşkındır. Sorunun tek sakat yanı, doğru şıkkın c şıkkı olması değil özetle. Yani 'c' şıkkının doğru olduğunu kabul eden herkesin, diğer 4 şıkkın da yanlış olduğunu kabul etmesi anlamına gelir, ki bu 4 şıkkın 2 tanesi oldukça olumlu özelliklerdir. Nimet Çubukçu'ya mantıksal düşünemediğin ve kendine güveni olmadığını söylesek hakaret olur, suç olur ama sanırsam? Diğer soruda da şöyle bir şey var; "Evli erkeğe boynuzlu denmesi durumunda eşine karşı ne tür bir suç işlenmiş olur?" a) Gıyapta hakaret b) Sövme c) Huzurda hakaret d) Geçitli hakaret e) Dolayısıyla hakaret Ulan burada alenen kadına hakaret var burada! Eylemi gerçekleştirdiği iddia edilen kadın mı, evet? Ama tabii ki o kadın, o adamın malı ve namusu olduğu için adama "huzurda hakaret" vardır, kadına da olsa olsa "dolaylı hakaret" olur. Kadın doğrudan hakareti bile hak edemez zira. Bence de bu soru gıyapta hakarettir, ama hukukun işleyişini malum biz Komünal İşkembecilerin kafası almıyor, hele benim hiç almıyor. Dolayısıyla da bunu hiç anlayamıyorum.. İnsan haklarına saygılı bir devletin eğitim sisteminde sınav sorularında aşağıdakilerden hangisi dayatılmamalı, dayatılmamasının ötesinde adı bile geçmemeli: a) Irkçılık b) Din ayrımcılığı c) Cinsiyet ayrımcılığı d) Akıl-mantık yoksunluğu e) Hepsi Cevap için sayfanın arkasını çeviriniz.

19 Haziran 2009 Cuma

Bir Macera Filmi

Bu filmimizin baş kahramanı 12 yaşında bir çocuk. Kendisi yaşıtlarına göre çok zeki, hatta ne derler, askeri bir deha adeta. Küçücük yaşına bakmadan, kendi topraklarının kurtuluşu adına, bir örgüte katılıyor ve örgütün en iyi tetikçilerinden biri oluyor. Gel zaman git zaman bu çocuk hakkında bir istihbarat alınıyor, ve çocuk babasıyla birlikte baskına uğruyor. Kendisi, elinde Kalaşnikof ile bir yandan polisten kaçarken bir yanda da geri ateş ediyor polislere. Sırtına 9 kurşun girmesine karşın polise ateş etmeye devam ediyor. En sonunda da "Venseremos" diye haykırarak bir devrim şehidi oluyor. Tabutu sırtta taşınırken kamera zoom out yapıyor.
Bence Altın Ahududu Ödülleri'ne aday bir senaryo bu. Bu senaryo benim önüme geldiğinde elimin tersiyle ittim, ve de senariste "Bu taraklarda bezinin olmaması sinemamız adına hayırlıdır" dedim. Ama o dinlemedi sözümü, ve de aynı senaryoyu Yargıtay'a yolladı. Bu senaryonun gerçekçiliğine inanan Yargıtay da, zavallı Uğur Kaymaz'ı öldüren 4 polisi suçsuz buldu.
Beraat. Manisalı gençler? Beraat. Metin Göktepe? Beraat. Engin Çeber? Beraat.
Uğur? Beraat. Ama Adli Tıp raporları aksini diyor? Beraat. Yahu 12 yaşında bu çocuk? Beraat. Sırtından 9 kurşun yediyse nasıl çatışmış olabilir ki polisle? Beraat.
TDK yeniden tanımlasın bu sözcüğü. Desin ki tanımında; "Polislik mesleğinin adını lekelememek için devletin gösterdiği üstün çaba."
Bir gün herkes beraat edecek vicdanlarda. İşte o gün bu memleket çok kötü bir yer olacak.
Nur içinde yat çocuk. Senin için hala ağlayanlar var, merak etme.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Futboldan sonra sıra basketbola geldi

Efes Pilsen ile Fenerbahçe Ülker arasındaki final serisinin son iki maçını uzun zamandır tatmadığım ama gayet tanıdık bir hissiyatla bitirdim. Her iki takımın oyuncuları da serideki tüm maçları canlarını dişlerine takarak oynadılar. Sonuçta seyir zevki olarak çok üst kalite bir seri izlettiler bizlere. Tabi sahada basketbol oynandığı anlardan bahsediyorum. Bir de saha içinde ve tribünlerde şahsen midemi bulandıran meydan savaşlarının yaşandığı anlar vardı ki yazımın asıl konusu da bu. Yine de henüz haberi olmayanlar için söyleyelim. Efes son iki maçın ikisini de kazanarak kupayı aldı. Son iki galibiyetinin her ikisinde de maç sonrası sahaya yağan yabancı maddeler -ki bunlara insan suretindeki hayvanlar da dahil, barbarca sökülen sandalyeler ve savrulan küfürler oynanan güzel basketi gölgede bıraktı. Merak edenler okumaya devam etmeden önce NTVMSNBC'nin son maçla ilgili haberindeki video görüntülerini izleyebilir. Hiç öyle eyyamcı ve politik yorumlara, takım pohpohlamalara girmeyeceğim. Spikerlerin ve yorumcuların tercih ettiği "Fenerbahçe gibi güzide bir takımın taraftarlarına hiç yakışmadı" gibi dolambaçlı yollara da sapmayacağım. Yapılması gereken genel tahlil kanımca şudur:
  1. Basketbol maçlarında salonları dolduran ve üç büyükleri destekleyen seyircinin büyük bir kısmı ne basketten anlamaktadır ne de baskete gönül vermiştir. Bir çoğu artık kanıksadığımız fanatik futbol seyircisidir. Bir çoğunun arzusu tansiyonun yükselmesini fırsat bilip taşkınlık yapmak, adam dövmek ve ortalığı savaş alanına çevirip deşarj olmak. Belki de sistemdeki yerinden veya daha özel sebeplerden kaynaklanan öfke ve nefretini kusarak rahatlamak. Hakem kararlarını bahane ederek şiddeti kısmen de olsa mazur göstermek en hafifinden eyyamcılıktır.
  2. Bu kitlenin içinde muhakkak kışkırtıcı insanlar, başı çekenler mevcuttur. Bu elebaşları maalesef zaman zaman takımların yöneticileri tarafından kollanmakta, cesaretlendirilmekte veya en azından eylemlerine üstü kapalı olarak göz yumulmaktadır.
  3. Tabii en son Efes-Fenerbahçe maçında şahit olduğumuz bu toplu histeri sadece elebaşları ile açıklanamaz. Kışkırtma ne boyutta olursa olsun bu tarz şiddet eylemlerine katılıp katılmamak son kertede bireyin seçimidir. Yani maça gelen bireylerin önemli bir kısmında bu tarz hastalıklı eğilimler mevcut.
  4. En son Fenerbahçe'nin asbaşkanı Ali Koç örneğinde gördüğümüz gibi takım yöneticileri sık sık taşkınlık yapan taraftarlarını her şeye rağmen saygı gösterilmeyi hakeden, empati kurulabilecek ve telkinle sakinleştirilebilecek bireyler olarak algılamakta, sözde sağduyulu davranarak onlara laf anlatmaya çalışmakta ama netice değişmemektedir. Demek ki bu taraftarları daha fazla alttan almamak gerekir. Bu insanları muhatap almak anlaşılan o ki kendilerini bir şey zannetmelerine ve isyanlarında haklılık payı olduğunu düşünmelerine katkıda bulunmaktadır. Maçtan sonra Mirsad Türkcan'ın yaptığı gibi "Bence Fenerbahçe taraftarı dünyanın en iyi taraftarı" gibi gülünesi, popülist açıklamalar ile bir yere varmak imkansız. Gerçeklerle yüzleşmenin zamanı geldi de geçiyor.
  5. Bir önceki maçın bitmesine 13 saniye kala Ömer Onan kendisine çalınan bir faule isyan etti. Fenerbahçeli oyuncuların sinirlerine hakim olamayıp itirazlara devam etmeleri sonrası verilen iki teknik faul ile Fenerbahçe kazanma şansı olan bir maçı Efes'e ikram etti. Daha kötüsü ise bu isyan ve itirazların zaten patlamaya yer arayan seyirciyi iyice ayaklandırmasıydı. Açıkçası göz göre göre seyircinin eline koz veren ve onları taşkınlıkları için yüreklendiren basketbolculara akıl sır erdiremiyorum. Futbol sahalarında sık sık rastladığımız bir şeyin ortalamada daha eğitimli sporcular tarafından da yapılması çok düşündürücü. Neticede anonslara rağmen sahaya yağmaya devam eden pet şişeler yüzünden hakem maçı durdurdu ve canını soyunma odasına zor attı. Dakikalar sonra hakem biraz da zorla "ikna edilerek" maçı kaldığı yerden devam ettirdi. Sonuç: Fenerbahçe'den bir oyuncu hakem masasını yumrukladığı ve hakeme ana avrat düz gittiği için altı maç ceza alırken Fenerbahçe Kulübü'ne 12,500 TL para cezası verildi. Bu cezaların yeterli olmadığı tecrübeyle sabittir. Serinin son maçı sonrası çıkan olaylardan sonra Fenerbahçe'ye ligden ihraç veya ona yakın ağırlıkta bir ceza gelmesi gerekir ama bu konuda çok da umudum yok.
Benim vardığım sonuç şu: Türkiye'de futboldan sonra şimdi de basketbol fanatizmi ve şiddeti sıradanlaşmaya başlamıştır. Bu sorun sadece polis, kolluk güçleri veya özel güvenlik şirketleri ile çözümlenemez. Kulüplerin kendi taraftarlarını şiftiklemek yerine denetlemesi ve kontrol altında tutması için gerekli tüm önlemler alınmalıdır. Bu önlemler pek tabii basiretli ve namuslu federasyonlar ister. Takım ayrımı gözetmeksizin para cezaları artırılmalı, kulüplere maç cezasından tutun da kapatmaya kadar çok daha radikal cezalar verilmelidir. Bu cezalar "Şuna göz yumarsan veya bunu yaparsan sonuçları bunlar bunlar olur" şeklinde olabildiğince yoruma kapalı hale getirilmeli. Ancak bu şekilde tribünler gerçek sahiplerine, yani futbol ve basketbolu sahada oynanan oyun için seven, şiddet karşıtı, centilmen taraftarlara kalabilir. Taraftarlarından onca para kazanan bu takımlardan bu iç denetimi sağlayarak şiddeti önlemelerini istemek bilinçli taraftarın öncelikli görevi olmalı. Son olarak işin bir de sosyolojik boyutu var elbet. Sürü psikolojisi ve toplumsal şiddet üzerine Türkiye özelinde daha fazla kafa yormak lazım. Bu ülkede sosyal patlama olmaz diye ahkam kesenlerin tribünlere daha dikkatli bakması rica olunur.

Baykal ve Ergenekon

Hürriyet'in bugünkü manşetinde Genelkurmay'da hazırlandığı iddia edilen "İrtica ile mücadele planı" hakkında Deniz Baykal'ın yaptığı şu yorum yer aldı: "Sahte çıkması durumunda Ergenekon çöker". Şimdi Ergenekon iddianamesinin ne kadarı hayal ürünü ne kadarının içi dolu tartışmasını bir kenara bırakıp açıklamaya tekrar bakıyorum da bu iddianamenin Baykal'ın vicdanında bütünüyle çökmesi ne kadar da kolaymış. E be Baykalım senin demokrasi anlayışının nerede başladığını çözemedim ama AK Parti'de (zibidilik yapmayayım dedim) bittiğini şimdi daha iyi görüyorum. Kantarın topuzu bu sefer öyle bir kaçmış ki nasıl toparlanır bilemedim bu açıklama. İddianameyi çöpe atmaya bu kadar hazırsa bir insan sanırım iki seçecenek var: Ya Ergenekon davası hakkında bizim bilmediğimiz ama Baykal'ın bildiği daha çok şey var ya da Deniz Baykal'ın demokrasi anlayışının kapsama alanında bir sorun var. Biraz daha temkinli bir açıklama gerekmez miydi buraya?
"İrtica ile mücadele planı" başlıklı belge Ergenekon davası kapsamında tutuklanan Serdar Öztürk'ün ofisindeki bilgisayarda bulunmuş. O zaman bu bilgisayarın tüm içeriği savcılığın elinde olmalı diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu varsayım altında eğer bu belgenin sahte olduğu sonucuna varılırsa bu elbette Ergenekon davasının yürütülme yöntemi konusunda büyük şüpheleri beraberinde getirir. Eğer belge sahte değilse bu sefer de bu belgenin neden daha önce gündeme gelmediği ve eğer savcılığın belgeden haberi vardıysa bu konuda neden herhangi bir girişimde bulunulmadığı sorgulanabilir.
Belgenin gerçekliği konusunda varılacak sonuç ne olursa olsun Ergenekon örgütlenmesinin ve bu örgütlenmenin amaçlarının gerçek olmadığına ve soruşturma kapsamında tutuklanan herkesin masum olduğuna bu kadar kolay hükmedebilir miyiz? Anlaşılan Deniz Baykal'a göre bu çıkarımı yapmakta bir beis yok. Sayın Baykal biraz zorlama olmuyor mu şimdi bu?

Ufuk Uras ÖDP'den İstifa Etti

Şunları diyerek:
"yeni dönem için benimsendiği görülen uluslararası ve bölgesel rol, egemen siyasetin üzerinde kurulduğu zeminin yeniden tanımlanması ve dengelerin yeniden şekillenmesi gereğini de doğuruyor. kimileri kendilerini bu yeni duruma uyarlarken, bazıları da bocalama içinde yeni yönelimlerini bulmaya çalışıyor. devlet destekli çeteler oluşturma ve demokrasi dışı yollardan darbelerle/muhtıralarla iktidar olma konusunda ısrar eden güçlerin tasfiyesi; ve kapsama alanı askeri bürokrasiye de uzanan ergenekon davası’nın bu döneme gelmesi de bu çerçevede önem kazanıyor. bu alanda süren mücadelenin yeni dönemin güç dengelerinin netleşmesinde önemli bir etken olduğu görülüyor. bu açıdan ergenekon davası’nın, insanların hakları ihlal edilmeden, uluslararası adalet normları, aihm içtihatları ve kararları dikkate alınarak derinleştirilmesini ve sonuna kadar gidilmesini ısrarla zorlamak; askeri müdahale girişimlerini karartma çabalarına duyarsız kalmamak önem taşıyor. ülkemiz toplumsal muhalefeti ve siyasal sözcüleri de bu zemin değişiminden derinden etkileniyor. var olan güçsüzlük çeşitli savrulmalara neden olurken, solun büyük bölümü önünde duran eşiğin farkına varamıyor. kimileri milliyetçi (ulusalcı) ve devletçi bir çizgiye savrulurken, kimileri de hükümet eliyle gerçekleştirilecek bir demokratikleşmeye bel bağlıyor. halbuki ortada ne hükümet eliyle gerçekleşen bir demokratikleşme süreci ne de kimilerinin söylediği gibi seyirci kalınacak basit bir iktidar kavgası var."
************************************************************
Ben hep diyorum zaten de, belki Uras deyince daha çok ciddiye alınırım diye söyledim öyle. Kendisinin yeni hareketi (Özgürlükçü Sol Hareket) hayırlısı olsun, destekçisiyim.

16 Haziran 2009 Salı

Masallardaki Yağız Anadolu Genci: Külkedisi

Üniversitedeki ilk yılımda bir arkadaşım vardı, adını tam çıkartamıyorum. Sosyolojiye giriş dersi için hazırladığımız bir projede beraber çalışmıştık. O ilk yılın sonunda YÖK başörtülü öğrencilerin ODTÜ’ye alınmaması gerektiğini sert bir bildiriyle rektörlüğe ilettiğinden, bu arkadaşım okula gelemez oldu. Sonradan öğrendim ki bizim üniversiteyi bırakmış, Viyana’da okula başlamıs. Ailesi zengindi, gitti. Bir başka arkadaşımızın buna parası yetmedi, başörtüsünü çıkartmak zorunda kaldı. Devletin dayattığı başörtüsü ayrımcılığı başörtülü kızlar arasındaki sınıf farklarını da böylece gözler önüne serdi. Parası, bağlantısı olanlar yurtdışında, iyi üniversitelerde eğitim görürken, orta ve alt ekonomik sınıflardaki başörtülüler ya başörtülerinden ya eğitimlerinden vazgeçmek zorunda kalıyor.
Elif Çakır Taraf’taki yazısında başörtülü kızların yaşadığı bu haksızlığı alıyor, Brezilya dizilerinde bile zor bulunan bir melodram ile bezeyip, siyah beyaz bir film halinde sunuyor. Çakır’a göre Amerika ve Avrupa’nın en prestijli üniversitelerinde çocuk okutmak “Cumhuriyet elitinin” bir ayrıcalığı. Birbirlerinden aşağı kalmak istemeyen bu aristokratlar çocuklarını ayvi lig’lerde, Sorbon’larda okutmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Özlerinde aptal, iş bilmez, cahil “Cadde” çocukları olan bu geleceğin cumhuriyet elitleri, okudukları okullarda da sadece “trendi” giyinip, bar bar gezmeyi öğreniyorlar. Bizim imam-hatip mezunu külkedilerinin elinden tutan bazı “wonder"lar da olmasa, yurtdışında okumak sadece bu jon jonların ayrıcalığı olacak.
Çakır’a birkaç soru sormak lazım. Kimdir acaba bu “Cumhuriyet elitleri”? Bu kavram o kadar genişletildi o kadar bulandırıldı ki, eğer zamanında bir anlam taşıyorduysa da şimdi hiçbir manası kalmadı. Askeri ve sivil bürokraside palazlanmış insanlardan mı bahsediyoruz? Devlet desteğiyle yaratılmış Türk burjuvazisinden mi? Serbest piyasa ekonomisinde ithalat-ihracat yoluyla 1980 sonrası ekonomik ortamında büyüyen Özal sermayesinden mi? Yoksa sadece Müslüman kimliğini öne çıkarmayan zengin Türklerden mi? Bu “Cumhuriyet eliti” kavramı her şeyi anlatmaya çalışırken hiçbir şeyi anlatamıyor.
Çakır’in üzerinde düşünmesi gereken daha önemli bir sorun, bu yazıda yansıttığı siyah-beyaz dünya görüşü. Yurt dışında okuyan Türklere bakarsanız içlerinde gerçekten çok zengin, elit ailelerden gelenlerin çok olduğunu görürsünüz. Acaba Çakır bu insanların kaç tanesiyle tanıştı? Bu grubun tümüyle aptal olduğu, cahil olduğu, yüzeysel zevkleri olan dikta yanlılarından oluştuğu kanısına varırken nasıl bir inceleme yaptı? Amerikan neo-con'larından duymaya alıştığımız bu siyah beyaz insan tezahürlerini bir bir sıralarken, tüm başörtülüleri gerici sanan zihniyetle aynı koltuğa oturduğunu farketmiyor mu?
Yine dönüp yurt dışında okuyan Türklere bakalım. Bu öğrencilerin hepsi gerçekten “Cumhuriyet eliti” çocukları mi? Kesinlikle hayır. Amerika’da burslu okuyan öğrenci sayısı oldukça yüksek. Özellikle master ve doktora programlarına baktığınızda orta sınıf ve işçi sınıfı ailelerden gelmiş Türklerin sayısının hiç de az olmadığını görebilirsiniz. Daha da önemlisi, Elif Çakır’in iddiasının tersine Fethullah Gülen hareketine dahil, Gülen’in sponsorluğunda kurulmuş okul ve yurtlarda eğitim almış “Külkedilerinin” bolluğu sizi şaşırtabilir. Gülen cemaatinin ağ kurma, organize olma konusundaki başarısının en önemli göstergelerinden biri de budur. Yurtdışında çok iyi okullarda okuyan, hocalık yapan cemaatlilerin olmadığını mı varsayıyor Çakır? Yoksa çizdiği siyah beyaz resme uymadığı için gözardı mı ediyor?
Tekrar başa dönersek, Türkiye’de Müslüman kimliğini ön plana çıkararak yaşamak isteyenler arasındaki sınıf ayrımlarına bakmamız gerekiyor. Bazıları yaşadıkları ayrımcılık karşında gerçekten çaresiz durumda kalırken, bazılarının ekonomik yetkinlikleri onları istedikleri yabancı üniversiteye sokabiliyor. Bazıları gerçekten üniversiteyi bırakmak zorunda kalırken, diğerleri içinde bulundukları cemaat ağının nimetlerinden de faydalanıp Amerika’nın en iyi okullarında kendilerine yer bulabiliyorlar. Bırakın jon jon’lar Cadde’lerinde takılmaya devam etsin. Onlar her zaman var olacak. Ama Müslüman kimliğiyle öne çıkanlar da bu grubu günah keçisi yapıp, kurban sendromuyla yaşamayı bir kenara bırakmalı. Bazısı zengin, bazısı çok iyi bağlantılı muhafazakâr Türklerin yurt içinde ve dışında, akademik olan ve olmayan çevrelerde hangi pozisyonlara gelebildiğini hepimiz görüyoruz. Bu yakınmalar da inandırıcılığını yitiriyor.

13 Haziran 2009 Cumartesi

Antipatik 10

Shelbyl'in yorumlardan birinde yazdığına istinaden ben de kendimce nefret kusarak eğleneyim dedim. 10) Sporting Lizbon Cristiano Ronaldo’nun eski takımı. Bu bile başlı başına listeye girmesine yeter. Ama enine yeşil-beyaz çubuklu formasıyla gönüllerimizin gerçek enine çubuklusu Celtic’in çakması olması da listedeki yerini garanti ediyor. Kişisel olarak duyduğum Benfica sempatisinin de payı yok değil. 9) Feyenoord Birincisi Rotterdam şehir değildir, limanın stoplazmik bir uzantısıdır (Raul topçu değil, Shaq basketçi değil, Eric Gerets adam değil). Rotterdam’dan adam çıkmaz. Bir şehir düşünün ki tarihi boyunca Amsterdam’ın yanında eziklik yaşasın, utanmadan bir de takım kursun. O da yetmezmiş gibi kendine “Juden” sıfatını layık görmüş Anne Frank’in şehrinin takımı Ajax için “son durak Auschwitz”, “Hamas Hamas, Yahudilere gaz” (RTE’ye selam olsun) şeklinde tezahüratlara imza atan bir taraftar grubuna sahip olsun. Ayrıca Erasmus Bridge’in aynısını ODTÜ’nün önüne, Eskişehir Yolu’nda Melih’ciğim yaptırdı, hiç böbürleniyor mu? 8) Olympiacos Şimdi efendim Kumburgaz İstanbul için neyse, Pire de Atina için odur. Utanmadan ayrı bir şehri temsil ettiğini belirtmektedir bu densizler. Bütün olayları uzo-balıktır. Utanmasalar Kumkapı’ya taşırlar kulüp binalarını. Gate 7, diğer ezeli rakibimiz Pao’nun Gate 13’ünün yanından bile geçemez; biz AEK’liler zaten kendilerini muhatap kabul etmeyiz. Futbol takımındaki Castillo, Galletti, basketbol takımındaki Papaloukas, Josh Childress gibi adamları da biz alamadığımız için ayrı bir kılım. 7) Porto Başucumda Diloş’un Lizbon’dan getirdiği Benfica atkısıyla yatmamın dışında, bu adamların her sene 76239 adam satıp, yine de yeni birilerini bulup çıkarmak suretiyle paso Portekiz şampiyonu olmaları gıcık ediyor beni. Ayrıca bir takımda oynayan bütün topçularda her an Tony Gatlif ya da Emir Kusturica filminde oynayacak bir tip olur mu yahu? Oluyormuş. Bunun dışında Lucho diye isim mi olur lan? Hadi oldu, bu adam kaptan yapılır mı gözünü seveyim? 6) Glasgow Rangers William Wallace’ın kemiklerini sızlatan, Old Firm’ün İngiliz yalakası tarafı. Şöyle bir tezahürat dillendirir kimi zaman taraftarları: The Billy Boys Hullo, Hullo We are the Billy Boys Hullo, Hullo You'll know us by our noise We're up to our knees in fenian blood Surrender or you'll die For we are The Brigton Derry Boys Kökenini 1920’lerden alan şarkıda adı geçen Billy, Bill Fullerton olur. Kısaca kim olduğunu açıklamak için kendisinin British Fascists’in bir üyesi olduğunu belirtmek yeterli kanımca. Bununla beraber Brighton Boys adıyla bilinen ve Glasgow’da Katolik dövmeyi kendine görev edinmiş Protestan çetesinin de lideridir. İrlanda kökenli Katolikleri ülkesinde istemeyen, zamanında birleşmeci tutumun kralını göstermiş, kraliçeye bağlılık yemini etmiş adamların takımı. Tribünlerinden Union Jack ve/veya İngiltere bayrağı eksik olmaz. Guiness’ı yaratan adamlara saygıda kusur etmeyen biricik aşkımız Liverpool’umuzun kankası Celtic tribünlerinden gelsin o vakit: If I had the wings of a sparrow, The dirty ass of a crow, I’d fly over England tomorrow And shite on the bastards below 5) Manchester United Öncelikle yine yeniden Cristiano Ronaldo’nun eski takımı (bkz. Sporting Lizbon). Eric Cantona gibi şahsına münhasır bir delikanlı bile bu adamların antipatikliğini alamıyor. Bir kere stada “rüyalar tiyatrosu” demek nasıl bir kendini beğenmişliktir. İlla bir stadın atmosferinden söz edilecekse tünel çıkışındaki sade “This is Anfield” yazısı rakibin dizlerini titretmeye yeter de artar bile. Ayrıca Scouse, Mancunian’dan bin kat daha sempatik. Bununla beraber Allah’ın hobbiti, Oceanic 815 kazazedesi Charlie Pace’in esas memleketi. Charlie Pace’e neden mi gıcığız? Bundan. Hem her şeyi geçtim, susak ağızlı Elvir Bolic’den gol yiyerek yıllar yılı Ali Şen’e “Mançester Ünaytıd” dedirtmeleri bile nefret etmek için yeterli bir sebeptir. The Kop’dan gelsin o vakit: Form is temporary, class is permanent! 4) Inter Marco Materazzi. Jose Mourinho. Zlatan Ibrahimovic. Kafadan dünyanın en uyuz ilk on birine girecek iki futbolcu, bir de teknik direktörle lige başlıyorlar zaten. Taraftarları Nazi yanlısı Lazio taraftarlarıyla kanka. Politik görüş olarak AC Milan’ın adını Kızıl Tugaylar’dan alan efsane Brigate Rossonere’sine, tribün kültürü olarak da FDL’sine yanaşamazlar bile. Başkanlarının bünyesinde Aziz Yıldırım’ın parası ve küstahlığı, Yıldırım Demirören’in salaklığı ve çirkinliği bir araya gelmiş; killer combo. Paraya tapan bir kulüp olmasının yanında Helenio Herrera denen 5-3-2’ci, catenaccio’nun mucidi futbol katilini de bünyesinden çıkarması daha da nefret etmeme sebep olur kendilerinden. Real Madrid’de jübile yapamayan tüm futbolcuların emeklilik ikramiyesidir bu takım efendim. Diğer takımlarla ilgili şikeler kanıtlanmışken, bu adamların yaptığı bilinmesine rağmen geçen sezon kanıtlanamamıştır ama onların hırsızlığı belgelenmiştir. Uyuzlar uyuzu Alvaro Recoba’nın yıllarca oynadığı takım olması kesmiyorsa, şu adamın eski takımı olması da mı sizi kıllandırmıyor? Hadi o da kıllandırmadı, Tuğba Özay'ın düğününe gitti bu adamlar desem? 3) Juventus Moggi. Calciopoli. Torino’nun gerçek takımının karşısına çıkıp büyüklük taslayan, şikenin kulübü. Torino’nun efsane kadrosunun Superga’da geçirdiği uçak kazasını hala bir dalga konusu olarak kullanabilecek kadar iğrenç taraftarlara sahiptir efendim bunlar. Güney İtalyalıları köylü olarak görüp aşağılarlar. Ankara’dan doğusuna gelin vermeyen baba misali, Roma’nın güneyini adamdan saymazlar; bu mantıkla muhtemelen kız da vermezler. Ama bu pezevenkler affedersiniz, kışın götleri donduktan sonra, yazın denize girmeye güneye inerler. Yiyorsa bizim güneyde (misal Antalya; Silifke'ye zaten gelemezler) üzerinizde Juventus formasıyla gezin; Ankaralı Turgut eşliğinde tepenizde Ankara havası oynamazsam şerrrrefsizim. İtalya’daki tüm takımlar bilir ki bu adamlara hakemler bir ayrı davranır; bir nevi Animal Farm mottosu durumu. Her ne kadar La Vecchia Signora (İtalyanca bilenler için ‘deniz tarafındaki kale’, bilmeyenler için ‘yaşlı kadın’ manasına gelmektedir) olarak bilinseler de, İtalyan kültüründe büyüklerin elini öpme gibi bir adet olmadığı için ben de kendilerine saygı göstermemeyi uygun buluyorum. 2) Chelsea Roman Dayı’nın çiftliği, Jose Mourinho’nun eski takımı, he bir de Didier Drogba’nın takımı. Yetmez mi? Peki. Glasgow Rangers’ın kankası bunlar. Yukarılarda sözünü ettiğimiz ‘The Billy Boys’ isimli Glasgow türküsü Stamford Bridge’in tribünlerinde de yer yer söylenir. En bilindik taraftar grubunun adı “Headhunters”dır bu dayıların; varın, gerisini siz düşünün. Faşizan tavırlarını yok saymak mümkün olmadığı gibi, bildiğin sonradan görmedir bu adamlar. Bıraksan Bahçeli 7. caddede, Ford Focus’a “Kuzu kuzu” koyup sesi sonuna kadar açmak suretiyle turlarlar. Sergen Yalçın’ın Londra’da attığı iki gol, benim bu adamlara duyduğum nefretin yaptığı astral yolculuk sonucu gerçekleşmiştir; bildiğin doğaüstü bir olaydır, yeminle bak. 1) Real Madrid Cristiano Ronaldo’nun şimdiki takımı. Bu kadar. (Merak edenler için alttaki fotoğraftaki kadın Paris Hilton, birkaç gece önce Los Angeles'da.)

(Ben de) Adaletini Seveyim!

Bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılanan H.Ü.'ye duruşma çıkışında yumurta attığı ve şemsiyeyle saldırdıkları gerekçesiyle Pınar ve Nergiz isimli iki kadın hakkında 7 yıl 8'er ay hapis istemiyle dava açılmış. Çocuğa yönelik cinsel istismarın, çocuğun beden ve ruh sağlığını, istismarcının da keyfini bozmadığını öğrenmiştik, bakalım yumurta atmanın ve şemsiyeyle saldırmanın, saldıranların fiziksel, ruhsal ve sosyal sağlığı üzerindeki etkisi ne oluyor? 4 Haziran 2009 tarihli bianet.org haberine göre ise, adli tıp kurumu küçük kızı 3. sefer muayene ettikten sonra "ruh sağlığının bozulduğu" kararına varmış. Artık hepten kendini şaşırmış bu kurum ve kurumun verdiği rapor her şekilde tartışmaya açıktır ancak bu tarz bir travmanın ardından süregelen envai çeşit baskıyla birlikte 3 sefer benzer muayeneyi yaşamanın da ruh sağlığını bozucu etki yapması hiç de küçük bir olasılık değildir. Ceteris paribus, görünen tek değişkenler geçen zaman ve bu zaman içindeki 2 muayene deneyimi olduğuna göre. Yoksa adli tıp kurumu ilk 2 raporda yanılmış, ne bileyim, baskıya boyun eğmiş olamaz, haşa! Bu olanların, olabileceklerin hangi biri diğerinden daha kötüdür, pek kestiremiyorum. N'olur n'olmaz altını çizeyim; kesinlikle ve kesinlikle demiyorum ki "ilk rapor esnasında hasar yoktur, kızcağızı bu süreç mahvetti.", demek istediğim, böyle bir olayın ardından (olayın varlığı kesin tespit edildiyse) hasar olmaması mümkün değildir, ancak gerçekleşen hasarın da bu süreç içinde büyümesi yine büyük bir olasılıktır. Çıkan bu yeni raporla birlikte, H.Ü.'nün 10 yıldan az olmamak üzere ceza almasının da önü açılıyormuş. Demek ki neymiş, adalet sistemi bize diyor ki "ben çocuk istismarına çocuk istismarı demem, istismar hasar vermedikçe". Adli tıp kurumu ve mevcut hukuk sistemine güvenimiz böylece bir kez daha pekişmiş oldu. Birine hakaret edip, yumurta ve şemsiye gibi oldukça ağır silahlarla (haber sizi yanıltmasın, T-Rex yumurtası fosili ve tam otomatik çelik şemsiye kullanılmış) saldırmak, yaklaşık 8 yıl hapis yatma riskini doğrudan beraberinde getirirken, bir çocuğa yönelik cinsel istismarın en az 10 yıl hapis cezasına bile değil, o cezanın verilmesi "olasılığına"neden olması (Malum, istismarda hasar yoksa ceza da yok. Yaralamada teşebbüs ve niyet önemli, istismarda tek mesele hasar) , hukuk sisteminin katillere veya devletten yana olan bütün zanlılara/suçlulara olduğu gibi bu sefer de tacizcilere bir lütfu. H.Ü., küçük kızın hasar görmemiş olma ihtimalini sevmiş olsa gerek. Ya da en kötü ihtimalle tutukluyken veya mahkemedeki iyi hali nedeniyle ceza alsa bile indirime gidilir. Bu serinin Komünal İşkembe'de ele alınmış bir önceki filmi için şöyle, ilk filmi için de böyle buyrun.. Bu arada bu üçlemeden şöyle bir sonuç çıkıyor; polis üniforması giyip, cinsel istismarda bulunduğunuz ancak hasar vermediğiniz kişi kaçarken arkadan ateş edip öldürürseniz hukuk sisteminin mavi ekran vermesinden yararlanarak 3-5 yılla yırtabilirsiniz. Hatta adalet yüzünüze güler ve size "üçün beşin hesabını yapmayalım, bi' daha olmasın.." der belki de sadece. Adaletin bu mu TCK?

12 Haziran 2009 Cuma

Köşe yazarları, söz düelloları ve dezenformasyon

Zaman zaman akademisyenlerin, aydınların, fikir adamlarının ve gazetecilerin basılı ve görsel medyada gerek kendi köşelerinden gerekse sözlü açıklamalarla hararetli söz düellolarına, atışmalara ve hatta terbiye sınırını aşan ve giderek kişiselleşen bir üslupla yürütülen karşılıklı karalama kampanyalarına tanık oluyoruz. Tartışarak fikirleri çarpıştırmak insanların sağlıklı fikir oluşturabilmesi için muhakkak faydalıdır. Karşı görüşün sorgulayıcı testinden geçemeyen argümanların, tezlerin, iddiaların elenmesinde hiçbir sorun yok. Fakat çoğu zaman taraflardan birinin belden aşağı vurmasıyla tetiklenen atışma süreci bambaşka amaçlara hizmet ediyor. Bunlardan biri de dezenformasyon.
Türk medyasında "yandaş basın" ile "sözde bağımsız basın" arasında süregiden seviyesiz savaşlara paralel ama daha entelektüel(!) bir düzeyde ilerleyen bir mücadele daha var. Aydınlar ve akademisyenlerin -ki bir kısmının aydınlığı da bilim adamlığı da tartışılır- kendi aralarında ufak polemiklere girmesi ile alevlenen bu tarz mücadelelerin sonuncusuna Murat Bardakçı - Murat Belge kapışmasında tanık olduk. Mesele sözümona tarihsel bir bilgi hatasını düzeltmek gibi masum bir gayesi olan Bardakçı'nın yazısı ile başlayıp kaçınılmaz olarak iyi tarihçilik nedir kötü tarihçilik nasıl olur, kim iyi bilim adamı kim bir halta yaramaz eksenine doğru kayıyor. Bana kalırsa Murat Bardakçı biraz şahsi ihtiraslarını ve egosunu tatmin etmek ve belki biraz da yazarı olduğu Habertürk'ün ve ulusalcı zevatın "şu entel liboşlara" günlerini gösterelim yollu gazına gelerek Murat Belge'ye alaycı bir üslupla "senin neyine tarih yazmak, Boğaz yalılarının tarihçesini anlatmak" mealinde sataşıyor. Taraf gazetesinden Murat Belge iki köşe yazısını (1 ve 2) Bardakçı'ya cevap vermeye ayırıyor. Hemen ardından Belge bu sefer de Habertürk ve diğer ulusalcı basının karşıt görüşlü aydınları ve yazarları linç etme, hedef gösterme kampanyası hakkında daha genel bir yazı yazıyor. Sonra meseleye Halil Berktay da katılıyor. Murat Bardakçı ve ona arka çıkan Habertürk gazetesinin kurucusu Fatih Altaylı'yı eleştiren bir yazı da o yazıyor. Bir süre sonra Bardakçı bir karşı yazı ile altta kalmaya niyetli olmadığını gösteriyor. Bunu Berktay'in birbirini takip eden iki yazısı izliyor (1 ve 2). Ben link vermekten yoruldum ama yazarlarımız atışmaktan yorulmuyorlar. Bardakçı hakaret dolu bir yazı ile seviyeyi en dibe indiriyor. Berktay da tonu iyice sertleştirip karşı atağa geçiyor. Mücadelede son yazılar 6 Haziran'a ait. İki taraf da aynı tarihte birer yazı daha (Bardakçı vs. Berktay) patlattılar ve böylece birbirlerine bir kez daha gözdağı vermiş oldular. Bu tarz atışmaların sona ermesi biraz zaman alır. Genelde açıkça dillendirilmeyen karşılıklı bir ateşkes ile sonlanır. Peki ya sonra? Tüm bu söz düellosunu takip eden okurlar biraz da ideolojik eğilimlerine göre kendi kazananlarını belirlerler. Geride hiddetle ortaya saçılmış iftiralar, verilen yanlış bilgiler ve sadistçe bir zevkle ifşa edilen özel hayatlar kalır. Okur bu kapışmayı biraz da karşılıklı saldırıların o magazinel içeriğinden, o düşmanın mahremini deşen bilgi kırıntılarından aldığı gizli zevkle takip eder. Bunun bedeli, çoğu asılsız ve tutarsız bir takım iddialarla kafası daha da bulanmış olarak yoluna devam etmektir.

Müjdeler Olsun!

Celalettin Cerrah Osmaniye Valiliği'ne atanmış.
Gözden uzak olan gönülden de ırak olur. Olur değil mi?

11 Haziran 2009 Perşembe

Hürriyet Gazetesi Redaktör Arıyor - Olmalı

Şahsi kanaatimce Türk basınının yüz karalarından olan Hürriyet gazetesi, sevmeyerek -eve alındığı için, "bakalım bugün ne yumurtlamışlar?" merakıyla- takip ettiğim bir ağaç israfı. Zaman zaman manşete kadar taşıyabildikleri yazım hatalarını da dehşet içinde takip ediyorum, bugüne kadar yüzlerine vurmamıştım. Ama artık canıma tak etti! Elimizde bir haber var, başlığı "Polenler bu ayda etkili". Bu haber, Hürriyet Ankara ekinin arka sayfasında bir karışlık başlıkla verilmiş. Bu başlıktan ne anlarız? Şahsen, yalnızca başlığa baktığımda, polenlerin diğer aylarda etkili olmadığını ancak bu ayda etkili olduğunu anlıyorum. Ya ben Türkçe bilmiyorum, ya Hürriyet... Zira onlar, bir doktorun söylediklerinden alıntıyla, "...[alerjik] rinitin çocuklarda nezle grip olmaksızın burun akıntısı tıkanıklığıyla seyreden, hapşırık, gözlerde sulanma ve kaşıntının eşlik ettiği, Nisan-Mayıs ve Haziran aylarında belirgin olarak kendini gösteren bir hastalık olduğunu anlattı." diye noktalıyorlar haberlerini. Haberin, ekin ilk sayfasındaki 1 cümlelik girişinin yanında da "Dikkat polen tehdidi sürüyor" şeklinde bir başlık olması da, aslında söylenmek istenenin, polenlerin bu ay da etkili olduğu ve bunun da "Polenler bu ay da etkili" şeklinde ifade edilmesi gerektiği kabak gibi görülüyor. En başından beri, hani belki başlık "polenler bu ayda etkili" olabilir aslında diye bir açık kapı bıraktım ama eğer ki demek istedikleri oysa, o da sanırsam bu şekilde ifade edilmez. "Polenler bu ay etkili" olabilir belki, veya "polenler bu ay etkili" olabilir ama "polenler bu ayda etkili" ebleh bir ifade oluyor bence. Demek istedikleri "polenler yalnızca bu ayda etkili" olsa ve böyle ifade edilse, hadi belki.. Tam anlatamıyorum, zira Türkçem o kadar iyi değil, ama Hürriyet'e davul zurna az olsa da, siz sevgili Komünal İşkembe takipçilerinin anladığını umuyorum, öyle tahmin ediyorum. İşte biz burada ne kadar yırtınırsak yırtınalım, Hürriyet gibi yüz binlerle ifade edilen bir tiraja sahip bir gazetenin veya AKP gibi milyonlarca insanın oy verdiği, takip ettiği bir partinin yarattığı hasarı bir düşünmek gerek. Benim ve diğer blog yazarlarının bu konudaki sorumluluğuyla, bahsettiğim kurum ve kuruluşlarınki elbette farklı. Ama bu farkın ayırdında olan tarafın bizim olmamız hiçbir şeyi çözmüyor maalesef. Sonuç olarak, Hürriyet'ten daha nitelikli bir yerde yazar olmaktan bir kez daha mutluluk, Türkçe konuşabilen ve de yazabilen yazar arkadaşlarımla da gurur duydum! 3. sayfalık olasın Hürriyet! Ya da daha iyisi, 3 sayfalık olasın! X sayfalık zarardan x-3 kâr olur hiç olmazsa.. Reçetenize de 5 N ve 1 K dışında ek olarak "1 D" ekliyorum. Her baskıdan önce bir doz dilbilgisi alınız. Bu arada yazıyı okuyan Hürriyet çalışanı varsa, gazeteniz için şöyle bir kolaylık düşündüm: redaktör aranıyor Ama bu sadece yama olur derseniz, siz sevgili Hürriyet çalışanları için soruna kökten çözümü de aramaya üşenmedim, buldum: çözüm